Ynt: Bir Alçağın Salyaları 268’nci sayfadan 278’nci sayfaya kadar Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.)’in vefatını, halifelik meselesini ve defin işlemlerini, çok kısa ve gerçeklerle hiçbir ilgisi olmayacak şekilde, bir deli saçmalığı üslûbunda ele almaktadır. Defin işlemlerindeki fütusuz ve gayri aklâkî firini bakın nasıl anlatıyor: “.....Büyük ölünün, şanına lâyık bir törenle Bakî mezarlığına, oğlu İbrahîm’in, kızı Rukiyye’nin ve sayısız yoldaşının yanına gömülmesi gerekirdi. Çok daha önemsiz nice kimseler parlak törenlerle gömülmüştü oraya. Ama öyle anlaşılıyor ki Ali, Abbâs ve dostları, cenaze alayını yönetecek olan Ebu Bekr’ in peygamberin tartışmasız halefi olarak kabul edileceği bir törene meydan vermek istemiyorlardı. Sezar’ın cenaze törenini bu amaçla kullanmamış mıydı Antonius; ve Stalin bu amaçla kullanmayacak mıydı Lenin’in cenaze merasimini? Ali ile dostları da peygamberi hemen o gece, ölmüş olduğu kulübenin içine gömmeğe karar verdiler. Ortaklarından birinin yanında uyumakta olan Ayşe’ye bile haber verilmedi: Ebu Bekr’in kızı değil miydi? Hemen bir çukur kazıldı kulübeye, ceset alelâcele yıkandı ve üç harmaniye sarıldıktan sonra çukura yerleştirilerek üzerine toprak atıldı. Kureyşli Muhammed ibn Abdullâh’ın işi böylece bitmişti.” (Sayfa: 277)
Yedinci Bölüm, 282’nci sayfada “Bir Zaferin Doğuşu (Ölüme Karşı Zafer)” adı altında başlamakta ve 292’nci sayafada sona ermektedir. Bu bölümde; Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.)’in vefatından sonra asıl beklediği zaferin gerçekleşerek İslâmiyet’in sınırlarının çok genişlediğini belirterek, bir takım hayâl ürünleriyle kıyaslama yapmaktadır. Örneğin; “ Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) olmasaydı kim peygamber olurdu?” , “Olmasaydı Tac Mahal ne olurdu?” , “ Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) Bedr veya Uhud gazasında şehid olsaydı ne olurdu?” gibi delinin bile düşünmeyeceği rüya ve sapık hayâllerinden inciler döktürdüğünden, bu bölüme pek fazla yer vermek istemiyorum. Ancak; 291 ve 292’nci sayfalarındaki son iki paragrafı aynen yazıyorum: “Görüyoruz ki herkes Muhammed’de kendi öz (veya çağsal) kaygı ve problemlerinin yankısını aramış; anlamadığı yanını yok saymış; ve kendi tutkularına, fikirlerine yada hayallerine göre biçimlendirmiştir. Bu kanundan sıyrılabilmiş olduğum iddiasında değilim. Ama, arı nesnellik nasıl ulaşılması imkânsız bir şeyse; bile bile tarafgir olmak gereğini öne sürmek de bir o kadar saçmadır. Düşüncesi ve eylemiyle dünyayı sarsmış olan bu adam hakkında, aslında pek az şey biliyoruz. Ama, tıpkı İsa konusunda olduğu gibi, yarım yamalak hikâyelerin ve doğruluğu meşkûk rivayetlerin içinde bile; Muhammed’in, başka hiç kimsede raslanmayan bir kişiliğin ışığıyla parıldadığını görmek mümkündür. Çevresinde toplanmış sıradan adamlar için çarpıcı olan da işte bu ışıktır. Ve ben de bu kitapta işte bu ışığı, görebildiğim kadarıyla tesbite çalıştım. Basit bir kişilik değildir Muhammed. Ne şeytanî bir canavardır, ne de gözlerini sadece Tanrısına dikmiş bir mistik.. Anladığımız kadarıyla Muhammed, karmaşık ve kendi kendisiyle çelişen bir adamdı. Zevke düşkün olduğu kadar dünyadan etek çekmeğe de düşkündü, çoğu zaman şefkatli kimi zaman zalim oldu. Allahına karşı korku ve aşkla dolu bir dindardı ama aynı zamanda bütün tâvizlere hazır bir siyaset adamıydı. Günlük hayatında hiç de belâğat sahibi değildi ama kısa bir dönem boyunca hayranlık verici bir şiirle dolu metinler çekip çıkardı bilinçaltından. Sâkin ve sinirli, cesur ve ürkek, ikiyüzlü ve açık yürekliydi.
Uğradığı hakaretleri kimi zaman derhal unutur, kimi zaman da vahşice kin güderdi. Kibirliydi ama alçak gönüllüydü, iffetli ama şehvetliydi, zekidi ama bazı konularda inanılmayacak derecede dar kafalıydı. Ve öyle bir kuvvet taşıyordu ki içinde, şartların da yardımıyla bu kuvvet, dünyayı altüst etmiş bir avuç adamdan bir tanesi haline getirdi onu.” |