| Binbaşı
Katılım Tarihi: Jan 2007 Yaş: 45
Mesajlar: 1,568
| Sünnet denince ne anlamalıyız.. Okudugum bir yaziyi sizlerle paylasmak istedim.... İnsanları yeryüzünü imar etmesi için yaratan Allah, emir ve nehiylerini bildirmek, ve insanlar arasındaki ihtilafları hak üzere karara bağlamak için peygamberler göndermiştir. Peygamberler vahiyleri insanlara bildirmekle yetinmemişler, ilk önce kendileri o emirleri tatbik ederek kendilerine inanlara örnek olmuşlardır.
Peygamberimiz Hz. Muhammed de tüm peygamberler gibi Allah’tan almış olduğu vahyi tebliğ etmekle kalmamış, o vahiylerdeki emirleri bizzat yaşamış ve O’na inananlar da kendisini örnek alarak yaşamaya çalışmışlardır.
Yirmi üç yıllık zaman zarfında muazzam bir değişim ve dönüşüm ameliyesi gerçekleştirmiş olan Allah’ın Resûlünde bizim için güzel örnekler vardır. Bu, Kur’an’da şu şekilde ifade edilmiştir: “Andolsun, Allah’ın Resulünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” ( Ahzab 21)
Acaba Resulün örnekliği bazı eserlerde anlatıldığı biçimiyle efsanevi kişiliğinden midir, yoksa efsaneden arındırılmış, hayatın tabiî akışı içinde yaşayan bir hayat ve örnek edinebilmemiz için bizim gibi yaşayan bir insanî kişiliğinden midir?
Resûlü örnek edineceğimiz hayatına; söz, fiil ve takrirlerinin bütününe kısaca sünnet dendiğine göre o zaman biz cahiliyeden İslamî hayata doğru dönüşüm gerçekleştiren sünnetten ne anlıyoruz? Sünnete nasıl yaklaşmalı, sünneti nasıl değerlendirmeliyiz?
Lafızcı, şekilci ve taklitçi bir şekilde sünnet ve hadise yaklaşmamız bizi Resulün “hayata çağıran” mesajından uzaklaştıran bir unsurdur diye düşünüyoruz. Resulün yapıp söylediklerini “anlama”dan lafızlarına takılıp kalma sünneti yaşamak demek değildir. “Anlama”dan hayatına bakıp örnekler çıkarmak, olsa olsa aşırı sevmenin sonucu olan duygusallıktan öteye geçmeyen bir durumdur. Bu anlayışa göre Resulün yapıp ettiklerinin özünü “anlama” konusu o kadar da önemli değildir. Yeter ki, şekli olarak yerine getirilsin. Resulün vermek istediği “mesaj” ve “hikmet”e göre hareket etmek önemli değildir. Bu şekilcilikte, Allah’ın “düşünme” ve “tefekkür etme” emrine rağmen, yapılan fiilin hikmeti düşünülmemekte, sadece Allah’ın Resulüne olan sevgi ve muhabbet ön plana çıkarılmaktadır.
Abdullah ibni Ömer (r.a) hacca giderken devesini aşağı yukarı döndürmüş ve kendisine neden bunu yaptığı sorulduğunda ise şu enteresan cevabı vermiştir. “Ben de bilmiyorum. Ancak Resulüllah’ın böyle yaptığını görmüştüm, onun için ben de yaptım.” ( Kadı Iyad, Eş Şifa)
Yine İbni Ömer’in Arafat’ta Hz. Peygamberin defi hacette bulunduğu yerde ihtiyacını gidermeye çalıştığı rivayet edilmektedir. ( İbni Hanbel, Müsned)
Yine hac esnasında Resûlüllah’ın dinlenmek için mola verdiği yerde Ebu Hureyre ‘nin “sünnet” diyerek hacıları nasıl çöktürdüğü ve bunu Hz. Aişe ile Abdullah ibni Abbas’ın itirazlarına sebep olduğu bilinmektedir ( Müslim, Hacc)
İşte, bu örneklerde sonsuz aşk ve sevginin tezahürleri görülmektedir. Bu yadırganacak bir şey değildir, belki de takdir edilecek bir davranıştır. Bunları kişisel davranış örnekleri olarak doğru görülebilir ama bu sevgi tezahürlerinin sünnet olduğunu söylemek ve bunları takva olarak görmek tartışılması gereken bir konudur.
İbni Ömer’in aksine, Resûlün söz ve fiillerini “ne dediği”nden önce “ne demek istediği”nden hareketle anlamaya çalışarak Kur’an’ın temel ilke ve esasları doğrultusunda anlamaya çalışanlar da vardır.
Bunların başında Rasûl-i Ekrem’in hanımı Hz. Aişe vardır.
Bu konu ile ilgili olarak ilk olarak akla gelebilecek birkaç olayı zikredebiliriz:
Ebu Hureyre’nin “uğursuzluk şu üç şeydedir, evde, kadında, ve atta”( Buhari , Tıbb:43, Müslim, Selam 116.) rivayetini duyan Hz. Aişe, öfkeden adeta kendisini parçalayarak “Kur’an-ı Muhammed’e indiren Allah’a yemin olsun ki O asla böyle bir şey dememiştir.” der.
Yine Hz. Aişe, Ebu Hureyre’nin “kadın, siyah köpek, ve merkep, namaz kılanın önünden geçtiği takdirde o kimsenin namazı bozulur.” ( Müslim, Salat 266.; Buhari, Salat 105.) rivayetini duyunca “bizi köpek ve merkebe denk tutmanız ne kötü şey, kadın kötü bir hayvan mı?” diyerek Resulullah’ın asla Kur’an’ın ilke ve esaslarına muhalif bir şey söylemeyeceğini belirtmiştir.
Bu konuda ön bilgi mahiyetinde Bedruddîn Zerkeşi’nin yazmış olduğu “Hz. Aişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler” adlı eserinde Hz. Aişe’nin hadisi anlama ve değerlendirmedeki metodu diye bileceğimiz konu başlıklarına bakmak yeterlidir: Kur’an’a arz, Sünnete arz, Hadise arz, Tarihe-vakıaya arz, mantık ve dile arz, aklına ve kanaatine arz, Hz. Aişe’nin uygulamaları, fetvaları, sorulara verdiği cevaplar gibi konu başlıkları, Hz. Aişe’nin Hadis ve Sünnet’i anlama konusunda gösterdiği hassasiyeti bize göstermektedir.(Ayrıca bkz. Mehmet Görmez, Sünneti ve Hadisi Anlamada Metodoloji Sorunu)
Hz. Aişe’nin yaptığı İbn Ömer’in aksine “lafız”lardan ziyade, “hikmetlerine” dayanması, aklı-selimi sevginin önüne koymasıdır. İşte toplumsal dönüşüm hareketi olan sünnet böyle olmalıdır. İnsanları cahilî anlayışlardan arındırıp, tevhidi bilince ulaştırmalıdır. Resulün örnekliği bu olsa gerek. Yoksa söze önem verip özü önemsememek değildir.
Kısa bir zamanda tevhide doğru bir değişimi gerçekleştiren Resule uymak, onun hayat anlayışını kavramaktır. Zira O, Hz. Aişe’nin yerinde tespiti ile “yaşayan Kur’an”dı. Kur’an’ı hayata aktarıp tevhidi gerçekleştirmekte “ahlakı Kur’an olan” beşer bir peygamberdi. O’da diğer insanlar gibi kendisine gelen vahiyden sorumluydu. Diğer insanlar gibi O’da savaşırdı, yaralanırdı, acıkırdı, sevinirdi, öfkelenirdi, hastalanırdı; acziyetini Rabbine şikayet ederdi, Allah’ın emirlerine karşı çok hassastı. Kısacası, insanlarda bulunması gereken tüm insani özelliklere sahipti. Bunun yanında O’nu diğer inanlardan ayıran şey Allah’ın O’nu resul seçmesi, O’na vahiy göndermesiydi. İşte o vahiy bize Resulü örnek edinmemizi emrediyor. O halde O, örnek edinilebilecek özelliklere sahiptir; yoksa birilerinin tasvir ettiği efsanevî kişiliği örnek edinilemez. Ancak efsane olarak kalır. İşte o zaman hayatımızdan çıkarılmış olur.
Mehmet Şafi Avcı |