| Onbaşı
Katılım Tarihi: Dec 2007
Mesajlar: 32
| Cemevi ve Uzlaşma Zemini Soru: Cemevi açma konusunda da yardımda bulunmayı mı teklif etmiştiniz?
Cevap: Evet, o mevzuda da teklifim olmuştu. Gerçi, cemevinin statüsü meselesi, Anayasa’nın belirlediği çerçeveye uygun olarak ancak devletin bileceği ve takdir edeceği bir konudur. Fakat, şahsî kanaatime göre, bazı yerlerde caminin yanında bir tane de cemevi yapılmasında hiçbir mahzur yoktur.
Hatta, bir üniversitemiz olsa, onun kampüsünde Yahudiler kendi dinlerini talim etseler, aynı yerde Hristiyanlar kendi enstitülerini açsalar; orada müslümanların da hususiyle ilahiyat fakülteleri yer alsa; dahası, değişik mezheplerin esaslarının öğretildiği kürsüler bulunsa.. o tek saha içinde, her inanç ve düşüncenin temsilcileri bazen koridorda yürürken, bazen bahçede dolaşırken, bazen parkta otururken ve bazen de kafeteryada çay içerken bir araya gelseler... Zannediyorum, o atmosferi paylaşan insanlar, zihinlerine kazınan “öteki” imajının hiç de doğru olmadığını görecek ve hiç farkına varmadan birbirlerine karşı ısınacaklardır; bir süre sonra da el sıkışacak ve birbirlerini anlamaya çalışacaklardır. Dolayısıyla, aralarındaki o sun’î nefret duygusu zamanla silinecek ve herkesin konumuna saygı anlayışı onun yerine geçecektir. İşte, mesele bu seviyede bir birliğe ve beraberliğe ulaştırılınca, onun tesirleri tabana da intikal edecek ve bir uzlaşma havası her yana hakim olacaktır. Bu arada, kendi beslenme kaynaklarının doğruluğundan şüphe etmeyen kimselerin böyle bir beraberlikten endişe duymaları da söz konusu değildir.
Kanaatimce, Alevîlere karşı da benzer bir yaklaşım sergilenmesi gerekmektedir. Keza, onların, cemevinde kendilerine göre ibadet yapmalarına imkan verilmelidir. Evet, az önce de belirttiğim gibi, cemevine resmen ibadethane statüsü tanıma gibi mevzular ancak anayasa ve kanunlar dahilinde devlet kurumlarının belirleyebileceği hususlardır; onlar beni ve şahısları aşan konulardır. Ne var ki, kendi hissiyatım açısından, Alevîlerin ülkenin birlik ve beraberliğine zarar vermeyecek, anarşiye ocaklık ve yataklık yapmayacak ve bir kısım asîleri bağırlarında barındırmayacak şekilde cemevinde toplanmalarında, orada semah yapmalarında, ibadetlerini yerine getirmelerinde ve kendilerine göre bazı manalar atfettikleri âdetlerini icra etmelerinde bir sakınca görmüyorum. Bu cümleden olarak, cemevlerinin vicahî kültürden ziyade kitabî kültürün hakim olduğu mekanlar haline getirilmesinde fayda mülahaza ediyorum.
Bu düşünceler ışığında, biz 1990’lı yıllarda Türkiye’de bulunan bütün farklı dinlerin müntesipleriyle, azınlıkların temsilcileriyle, değişik inanç, düşünce ve mezheplerin tâbîleriyle belli mekanlarda toplanmış, aynı sofra etrafında bir araya gelmiş, yan yana oturmuş; birbirimizi dinlemiş, karşılıklı mülahazalarımızı anlatmış ve fikir alış verişinde bulunmuştuk. Hoşgörü ve diyalog meltemlerinin estiği o dönemde, bazı Alevî temsilcileriyle de görüşme imkanı bulmuş; Alevî Sünnî münasebetleri, cemevi meselesi, kitabî kültüre geçiş mevzuu gibi konularla alâkalı hissiyatımızı ve kanaatlerimizi dile getirmiştik. Heyhat ki, Türkiye’de birlik ve beraberlikten hoşlanmayanlar, o dostluk atmosferini dinamitlediler. Dolayısıyla, mevzuyla ilgili ihtiyaçları ve yapılması gerekenleri takip etme, aramızdaki irtibatı daha da kavîleştirme imkanımız olmadı. Yoksa, o günlerde el eleydik, omuz omuzaydık, çoklarıyla bir problemimiz yoktu; hemen herkesle görüşüyor ve barış içinde yaşayıp gidiyorduk. Fakat, maalesef, halk ifadesiyle diyeyim, o dalgaya taş attılar, mütedahil halkaların insicamını bozdular ve huzur bozucular kendi açılarından turnayı gözünden vurdular.
Ne var ki, o güzel gidişat engellendi diye bu meseleyi olduğu gibi bırakmamalıyız; “vira bismillah” deyip yeniden işe koyulmalı, kaldığımız yerden devam etmeli, birlik ve beraberliğimiz için gerekli olan her şeyi yapmaya çalışmalıyız. Nasıl ki, Anadolu’nun fedakâr insanları, hususiyle Güneydoğu illerimizde kurban eti dağıtırken ve fakirlere yardım ederken herhangi bir ayırım yapmadılar; gittikleri yerlerde Sünnî, Alevî, Nasturi, Nusayri, Süryani ve Ermeni... yani, hemen her soydan ve inanıştan kimselerle karşılaştılar ama onlar, muhataplarının etnik ya da dinî kökenine bakmadan yardımda bulundular. İşte, bundan sonra da aynı şekilde davranmalı ve ırkî mülahazalara girmeden, mezhep farklılığı gözetmeden, meşrep ayrılığını “öteki” saymaya vesile etmeden mağduriyet yaşayan herkesin imdadına koşmaya gayret göstermeliyiz. Sosyal coğrafyadaki bütünlüğü nazara almalı, ona göre bir hizmet için yol haritası belirlemeli ve toplumumuzun partiküllerini oluşturan herkese karşı aynı saygı ve sıcaklıkla muamele ederek -Allah’ın izniyle- ihtilafların ve iftirakların önünü kesmeliyiz.
Bu arada, hiç unutmamalıyız ki, Türkiye’deki bütün bölünmelerin, parçalanmaların, ihtilafların, terörü besleyen aykırılıkların ve fitnelerin arkasında bilhassa dış güçler ve onların içerideki uzantıları vardır. Bazı kesimleri karalama ve zan altında bırakma kasdıyla ortaya atılan ithamların, isnatların ve iftiraların pek çoğu da bu şer şebekeleri tarafından ihdas edilmekte ve halk arasında yayılmaktadır. Dine, diyanete, inanca, anlayışa, felsefeye ve mezhep telakkisine karşı hakaret içeren sözler de ekseriyetle onlar tarafından üretilmektedir. Bu şerirler, en masum faaliyetleri dahi bir kısım gizli gayelere bağlıymış gibi göstererek onlara karşı itiraz seslerinin yükselmesini ve o hayırlı işlerin baltalanmasını sağlamaktadırlar. Maalesef, her dönemde, her şeyden habersiz bazı kimseleri de kendi yanlarına çekerek ülkemizde sulh ve sükunun yerleşmesine mani olmaktadırlar.
Bu itibarla da, birlik, beraberlik ve uzlaşma adına ortaya koyacağımız gayretler her zaman herkes tarafından tasvip edilmeyebilir; bazı kimseler yaptıklarımızı isabetli görmeyip itirazda bulunabilirler. Fakat, bu itirazlar bizi yolumuzdan alıkoymamalıdır. Bildiğiniz gibi, diyalog adına dünyaya açıldığımız zaman, belli bir kesim “Hristiyanlığa ve Yahudiliğe taviz veriliyor, misyonerlik güçlendiriliyor, din elden gidiyor!” gibi hezeyanlarını yüksek sesle dile getirmişlerdi. Şimdi buyursunlar; dünyadaki iftirakı, ihtilafı ve terörü durdursunlar; bütün müslümanların alınlarına “terörist” lekesinin çalınmasına mani olsunlar!.. Bir gün onlar da anlayacaklardır ya da bugün anlamışlardır ki, bunun yegâne çaresi; insanları bir araya toplama, uzlaştırma, barıştırma ve onları hayatı paylaşmaya hazır hale getirmedir. Dolayısıyla, iftirakı ve ihtilafı bertaraf etmek için ne türlü gayretlere ihtiyaç varsa, bunların hepsi eksiksiz ortaya konulmalı ve bu hususta kınayanların kınamalarına asla aldırılmamalıdır. |