Tekil Mesaj Gösterimi
Eski 13-02-2008, 00:27   #9
TaLia
Albay
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,158
Varsayılan Menkibelerde Nasreddİn Hoca




MENKIBELERDE NASREDDİN HOCA

Nasreddin Hoca’nın tarihsel hayatı ve kişiliğinin yanı sıra hemen bütün büyük insanlar gibi bir de menkıbevi kişiliği ve hayatı vardır. Zaten hayatı hakkındaki tartışmalı bilgiler de bu menkıbevi anlatımlarla ilgilidir. Çünkü, her bölgenin halkı böylesine çok sevdiği birini kendi bölgesine mal etmek istemiş, ona kendine göre bir kişilik kazandırmış ve yine buna göre bir hayat hikayesi tanzim etmiştir. Menkıbe, Hoca’nın kişiliğini öylesine değişik biçimlerde vermiştir ki neredeyse böyle bir kişinin yaşayıp yaşamadığı bile tartışmalı hale gelmiştir. Bu öylesine bir durumdur ki “ Nasreddin Hoca’nın folklora mal olmuş kişiliği, onun tarihi kişiliğin unutturacak güçte bir önem taşımaktadır.” [1] Bu duruma bir de Nasreddin Hoca’ya ait olmayan fıkraların (Mesela Timur’la ilgili olanlar) ona mal edilince Hoca’ya ilgili olarak fıkraları esas kaynak alanlar Hoca’nın nereli olduğu hangi yüzyılda yaşadığı gibi bilgileri belirsizleştirmiştir. Bu durum normal karşılamak gerekir. Aynı durum Yunus Emre’nin de başına gelmiştir. Onun şiirleri zaman içerisinde nasıl yeniden üretildiyse, başka Yunusların şiirleri ona mal edildiyse, fıkra konusunda da Hoca’nın başına gelen aynısı olmuştur.
Nasreddin Hoca’da bu menkıbevi anlatım yüzünden Sadece Sivrihisarlı veya Akşehirli olarak kalmamış, yaşadığı coğrafya Balkanlardan Orta Asya’ya kadar uzamıştır. Bu yüzden Hoca’nın hemen bütün bu coğrafyaların hepsinde makamı vardır. Ama her menkıbe, sonuçta bir gerçeğin üstü örtülü biçimidir. Abartılar ayıklandığında menkıbelerden de bir gerçek çıkarmak mümkündür.
Şimdi, Halkın gözündeki Hoca’yı daha yakından tanımak için bu menkıbelerden bazılarına bakalım:
Halkın gözündeki Nasrettin Hoca, çoğu zaman özellikle yaşadığı çağ bakımdan çok farklı bir kişi olarak karşımıza çıkar. Mesela bunlardan ilki Nasreddin Hoca’yı Hallac-ı Mansur ve Seyit Nesimi ile arkadaş yapan menkıbedir. Bu menkıbenin ilginç bir yanı Hoca’nın esprili kişiliğini açıklamaya yarayan bir bilgiyi içermesidir:
Bu menkıbeye göre; “Nasreddin Hoca, Seyyid Nesimi [2] ve Hallac-ı Mansur [3] arkadaştırlar. Üçü de Akşehir medresesinde Seyyit Hayrani’nin öğrencisidir. Mollalar bu üç arkadaşı çok sevmekte, zaman buldukça revak (ev önündeki saçak kubbe, kenarlı oda)da toplanarak Hocanın fıkralarını, Nesimi’nin şiirlerini, Mansur’un öykülerini dinlemektedirler.
Hayrani, bir gün köyüne gitmek zorunda kalır. Çok sevdiği kuzusunu Nasreddin, Nesimi, Mansur üçlüsüne emanet eder. Bunlar bir gün yanlarına kuzuyu da alıp kırlara açılırlar. Bir süre sonra karınları acıkır. Kuzuyu kesip yemeye karar verirler. Mansur kesimi, Nesimi deriyi yüzmeyi üstlenir. Hoca’ya: ‘Ya sen ne yapacaksın?’ diye sorarlar. Hoca: ‘Seyit Efendi Hoca ermişlerdendir. Ondan korkarım kuzuya dokunamam ama pişmişine de dayanamam.’ der, Kuzuyu kesip yerler.
Seyit Hoca köyden döndüğünde durumu öğrenir çok kızar. ‘Kim kesti kuzumu çabuk söyleyin.’ diye haykırır. Mansur başı önünde ‘Ben Hoca efendi’ der. Nesimi de sözünü ardına getirir: ‘Ben de derisini yüzdüm.’ Seyit Hoca bu kez de Hoca’ya döner ‘Ya sen sen ne yaptın?’ Nasreddin Hoca yanıtlar: ‘Ben de onların hallerine hem güldüm hem de etin ucundan biraz yedim.’ O zaman Seyit Hayrani şöyle bir bakar ve: ‘Mansur günün birinde seni de böyle kesecekler, Nesimi, senin de derini yüzecekler, Nasreddin sana da kıyamete dek evet, ta kıyamete dek gülecekler, siz istediniz, bu Allah’ın hükmüdür.’ der.” [4]Hoca ile ilgili anlatılan menkıbelerden bir kısmın da onun doğumu, öğrencilik yılları, halkla ilişkileri gibi konuları ele almaktadır. Bu menkıbe de Eflatun Cem Güney’in anlatımıyla şöyledir:
“ Hoca, anasından doğarken, ağlayarak değil, gülerek doğmuş; hem de ağzı yüzü değil, alnının ortası da gülüyormuş…
Hoca, hayatta en çok kula kul olmaktan korkarmış; bundandır. Ne eseye minnet edermiş ne de köseye! Dağa gider, odun eyler; bağa iner, bel beller; daha da her işe koşulur, her yokuşa yorulur, ekmeğini taştan çıkarırmış…
Akşehirliler, Kambersiz düğün, Hoca’sız dernek olmaz, derlermiş; her davetin, her ziyaretin başköşesi onunmuş. Çağrılsa da olur, çağrılmasa da gelip kurulurmuş. Bir iş ayağına dolaşır da gelmezse, yine postu boş dururmuş… Bir var ki, rahmetliyi söze boğdukları için çok kere sofraya tok oturur, aç kalkarmış…
Hoca merhum, dünyada üç şeyden hoşlanmazmış; kara kadı bir, kara gülmez iki, kara eşek üç…
Hoca’nın karısı, ömrünün yarısı imiş; bu hatuncuk bugün Akşehir’in Kozağaç köyünde yatıyormuş…
Hoca’nın eski türbesi, üstü açık, dört duvarı yok, bir “arzullah-ül-vasia” imiş. Öyle iken, develik hanı gibi bir kapısı, kapının da değirmen taşı gibi bir kilidi varmış.
Hoca’nın kendisi ne ise ne… Türbesi de gülermiş, türbedarı da; kapısı da gülermiş duvarı da. İlle o değirmen taşı gibi kilit, insanın suratına karşı öyle bir gülermiş, öyle bir gülermiş ki, de yiğitsen gülme… Er geç insanın başına ağlanacak bir hal gelirmiş. (...) [5]Bir başka menkıbeye göre de Hoca, küçükken cin fikirli, yaman bir çocukmuş. Kendisine sorulan sorulara anında esprili cevaplar verir, karşısındakini şaşırtırmış.
Mahalle arkadaşları, onu çok severmiş ama, hem kızar hem de kıskanırlarmış. Çünkü küçük Nasreddin hiçbir zaman arkadaşlarının oyununa gelmez, hemen anlar, oyunlarını bozarmış. Yine de büyük küçük herkes severmiş onu.
Çocukluğunda olduğu gibi gençliğinde de muzip olan Nasreddin, başındaki ince sarığıyla, mektep medrese gördüğünü, ilmiye sınıfından olduğunu her fırsatta ispatlarmış. Sorulan sorulara karşısındakini inandırıcı cevaplar bulur, verirmiş. Ama yine de muzip tarafı ağır basar, arkadaşlarıyla şakalaşmadan edemezmiş.
Nasreddin Hoca medreseyi bitirip Akşehir’e yerleşince eşi dostu ona bir kız bulmuş ve güzel bir düğünle evlendirmişler. Ama pek mutlu bir evliliği olmamış Hoca’nın. Karısı huysuz ve suratsız bir kadınmış. Hoca’ya da epey çektirmiş. Hoca daha sonra bir başka kadınla daha evlenmiş.
Hoca’nın bir oğlu bir kızı varmış. Zekâsını ölçmek için oğluna sorular sorar, kendi espri gücünü oğlunda da görmek istermiş. Bunu görünce de çok mutlu olur, gittiği her yere oğlunu da götürmekten gurur duyarmış.
Hoca, medreseyi bitirince kasaba büyükleri onu mahalle camiine Hoca tayin etmişler. O da büyük bir heves ile işine sarılmış. Fazla bir şey kazanmasa da kıt kanaat geçinip gidiyormuş. Daha sonra bu işe kadılık, öğretmenlik, eklenmiş.
Hoca, çocuklara çok düşkünmüş. Onlarla çeşitli oyunlar onları, onların her müşkilini Hoca çözermiş.
Komşularıyla da yakın bir ilişki içinde imiş. Ancak, tembel, beceriksiz,. Duygu sömürüsü yapan, iki yüzlü, bilgisiz komşularına çok kızar onlara her fırsatta ders vermekten kaçınmazmış.
Hoca’nın en büyük dertlerinden biri hırsızlarmış. Kimi zaman onları doğru yola getirmiş, kimi zaman onlar Hoca’yı soyup soğana çevirmişler.
Bilginler arasında da ayrı bir yeri varmış Hocanın. Medresede okurken zaman zaman Konya’ya gelen ünlü bilginlerle boş ölçüşürmüş.
Türk halkı, Hoca’dan çok sonra Anadolu’ya gelen Timur’dan çok çekmiş. Yardımlarına yine Hoca koşmuş. Halk, çektiği eziyetleri Hocanın fıkraları arkasına sığınarak anlatmış.
Hoca yaşlılıktan hiç hoşlanmazmış. Hep yaşını saklar, durmadan gençliğini anarmış.
Hoca, hastalanıp yatağa düşünce bütün Akşehir halkı evini su yolu etmiş. Hocalarını kaybetmekten çok korkmuşlar. Ama Hoca ölüm döşeğinde bile muzipliği elinden bırakmamış. Son nefesine kadar onlarla gülüp şakalaşmış. [6]M. Fuat Köprülü de Hoca’ya halkın bakış tarzını şu şekilde anlatmaktadır: “”Akşehir” halkı Hoca hakkında büyük bir hürmet beslerler ve onun kutsiyetine kaildirler. Bu itikadın neticesi olarak da bir takım tuhaf adetler vücuda gelmiştir. Meselâ şehirde bir düğün olunca, Hoca’nın türbesine gidip davet ederler, hatta “mollalarını da al” demeyi unutmazlarmış, aksi takdirde, yeni zevc ile zevce(karı-koca) arasında geçim olmazmış. Kezalik, kim Hoca’nın kabrini görüp gülmezse mutlaka başına bir felaket gelirmiş. Bundan başka o taraf halkı “Kuru ağrı” denilen bir nevi göz hastalığının tedavisi için türbeye gelirler, çamur haline koydukları toprağı gözlerine sürerek ağrıdan kurtulurlarmış…” [7]Yine inanışa göre “Güler yüzlü bir insan Hoca’dan bir tüy taşırdı. Hem güler yüzlü hem tatlı dilli olan, Hoca’dan iki tüy taşırdı. Doğum yapan analar, çocuğuna “Allah, sana Hoca’dan üç tüy versin” derdi. Çocuk, böylece şakacı, tatlı dilli ve güler yüzlü olurdu.” [8]Bir başka rivayet ise şöyledir: Nasreddin Hoca, ölümünden önce “Türbemi altı köşeli yapın, Her tarafı açık kalsın, bir tarafını kapatın, diye vasiyet etmiş. Niye böyle istediğini sorduklarında da “İmanın şartı altıdır. Bir tarafını inanmayanlar için kapatın.. Onun için bir tarafa kapı koymuşlar.” [9]İşte Halkın gözündeki Hoca böyle bir insandır. Onun etrafında oluşan inançlar, menkıbeler doğruluğu yanlışlığı bir yana Hoca’nın halk arasındaki seçkin yerini ve onun manevi gücünü göstermektedir.
Hoca hakkında, fıkralarının Bektaşi fıkraları ile karıştırılmasından doğan bazı rivayetler de vardır. Bu rivayetlerde Hoca, bilinen kimliğinin aksine çok farklı bir insan olarak tanıtılmak istenmektedir. Bu rivayetlerde “Hoca, bir Bektaşi babası gibi gösterilir. Oruç tutmaz, abdestsiz namaz kılar, ehl-i sünnet itikadı ile alay eder, haram yer, küfür eder:” [10] Ne var ki, tarihi kişiliklerimizin istismarına yönelik bu tür yorumlar her devirde yapılmaktadır. Yunus Emre için de benzer yorumlar yapılmıştır. Mesela Sabahattin Eyüboğlu, Yunus’la ilgili kitabında bu tür yorumlara yer verir. Ona göre Yunus, Tabduk Emre’nin tekkesinde şarap içen, Müslümanlık dâhil hiçbir dinin adamı olmayan bir Bektaşi babasıdır.” [11] İşte bu çarpık yorumlar kimi menkıbeler de Hoca için de yapılmıştır. Bu iddiaların şüphesiz ki hiçbir bilimsel ve kültürle değeri yoktur. Kafa karışıklığının, art niyetlerin bir eseridir. Büyüklerimizi bağlı bulundukları inanç, kültür ve medeniyet ortamından soyutlama çabalarıdır. Burada sadece Hoca’nın dinî mensubiyeti hakıknda şu tarihi bilgiyi vermekle yetinelim. Hoca hakkında Keşf’el Zunun Zeyli’nde şu ifade yer alır: “Nasreddin-ül Rumiyy’ül Hanefi(Hanefi mezhepli Anadolu Nasreddin’i) [12] Böyle tanımlanan bir insanın ne Bektaşilikle ne de İslâm dışı herhangi bir düşünceyle ilişkisi olamayacağı aşikârdır.
______________________________ __________
[1] Şükrü Kurgan, a.g.e. s. 5
[2] Seyyid Nesimi: Azeri Türk edebiyatının ilk büyük şairi ve düşünürüdür. Gençlik yıllarında şiire ve tasavvufa ilgi duyarak Hallac-ı Mansur’a bağlandı. Hurufilik mensubu olması dolayısıyla düşünceleri yüzünden Halep’te derisi yüzülerek öldürülmüştür. Geniş bilgi için: Bkn. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi C. 7 s. 20–21
[3] Hallac-ı Mansur Büyük sufilerdendir. Cüneydi Bağdadi müntesiplerindendir. Isfahan, Horasan ve Kum bölgelerinde islamiyetin yayılmasında çok etkili olmuştur. Daha sonra meşhur “Enel-Hak” sözünü söylediği için önce hapse atıldı. Ardından idamına karar verildi. Önce kamçılandı, sonra elleri, ayakları ve başı kesildi. Gövdesi darağacına asıldı. Daha sonra da yakılarak külleri Dicle nehrine savruldu. Geniş bilgi için Bkn. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi c. 4 s. 74–75
[4] Yurt Ansiklopedisi, Konya kültürü, Yöresel Halk Edebiyatı bölümü s. 5234, Nezihe Araz, Anadolu Erenleri s.347–348
[5] Eflatun Cem Güney, Nasrettin Hoca, s.215–218
[6] Duhter Uçman, Nasreddin Hoca ile Çocuklar (Hocayla ilgili halk yorumları için bu kitaptan yararlanıldı)
[7] M. Fuat Köprülü, Nasrettin Hoca s. 23 (Veled Çelebi de bu tür inanışlardan söz etmektedir. Bkn. Letaif-i Hoca Nasreddin s. 19
[8] Kemal Uzun, a.g.e. s. 34
[9] Aktaran: Haşim Karpuz, Akşehir mezar taşları ve Nasreddin Hoca Türbesi, Yedi İklim Dergisi, a.g.s. s. 98
[10] Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c.6 s. 524–525
[11] Sabahattin Eyüboğlu, Yunus Emre s.14–26
[12] Şükrü Kurgan, Türk Halk Edebiyatı Özel sayısı, s. 495


Düzenleyen: TaLia , 13-02-2008 - 00:32.
  Alıntı Yaparak Cevapla