RASULULLAH (sav) HÎRÂ (NUR)'da
Resulullah (s.a.v.)'in yaşı kırka doğru yaklaşınca sık sık sadık rüyalar görmeye başladı.Rasulullah'ın içinde her şeyden uzaklaşma, yalnızlığa çekilme, tefekküre dalma, derin derin düşünme, ibadetle Rabbi'ne yönelme sevgisi doğmaya başladı.
Allahü Teâlâ, Rasulullah'a (sav) Mekke'nin kuzeydoğusunda bulunan Hirâ mağarasındaki yalnızlığı iyice sevdirmişti. Resulullah orada inzivaya çekiliyor, günlerce orada kalıyordu. Sonra evine dönüyor, inziva için gerekli olan azığını alıyor, kısa bir zaman sonra tekrar yine Hirâ mağarasına çekiliyordu. Bu durum O, mağarada derin bir düşünce ve Rabbi'ne yöneliş halinde iken; kendisine vahiy gelinceye kadar, devam etmiştir.
“Yaratan Rabbi'nin adıyla OKU” (Alak 1,2)
Hz. Âişe (r.anha) vahyin başlangıcı konusunda şöyle der: "(610 yılında) Allah'ın Resulü, (40 yaşındayken) Hirâ mağarasında bulunduğu bir sırada vahiy geldi. Şöyle ki; O'na melek gelip, "Oku!" dedi. O da, "Ben okumak bilmem" cevabını verdi. Resulullah (s. a.v.) buyurdu ki; "O zaman melek beni alıp takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve: "Oku".dedi. Ben de yine: "Ben okumak bilmem" dedim. O, beni yine takatim kesilinceye kadar sıktı ve sonra yine "Oku" dedi. Ben de yine: "Ben okumak bilmem" dedim ve beni tekrar alıp üçüncü defa sıktı. Ve beni bıraktıktan sonra:
"Yaratan Rabbinin adıyla oku! O insanı pıhtılaşmış kandart yarattı. Oku ki, senin Rabbin kalemle yazı yazmayı öğreten, insana bilmediğini öğreten, bol kerem ve ihsan sahibidir." (Alak Suresi, 1-5) dedi.
Böylece Cebrail (Cibril) as, Rabbimiz'in vahyini (Alak suresinin ilk beş ayeti) Peygamberimiz'e bildirmiş ve kaybolmuştu.
Bu ilk âyetleri alan Allah'ın Resulü, yüreği titreyerek, korku ve ürperti ile sarp vadileri aşarak Mekke'ye eşi Hatice'nin yanına geldi ve: "Beni örtün" dedi. Hatice Validemiz korkusu geçinceye kadar onu örttü.
Rasulullari (as), ürpertisi geçince başından geçenleri eşine anlatarak: "O an kendimden korktum." demişti. Bunun üzerine o asil hanım, Hatice Validemiz:
"Hayır. müjdeler olsun! Allah'a yemin ederim ki. Rabbin seni hiçbir zaman utandırmaz, hüsrana uğratmaz. Çünkü, sen akrabanı gözetirsin, zayıflara vardım eder, fakire verir, misafiri ağırlar. Hak yolunda halka vardım edersin, hakkı korumaya çalışanların yanında olursun" diyerek, onu teselli etti.
Bu olgun, zeki ve asil kadın Hatice Validemiz, sık sık ziyaret ettiği amca oğlu Varaka bin Nevfel'den hak din, peygamberlik, peygamberler ve melekler hakkında bilgiler edinmişti. Rasulullah'ın ahlakını, dürüstlüğünü, her şeyini bilen Hatice Validemiz, Rabbi'nin onu koruyacağına derinden inanıyordu.
Bundan sonra Hz. Hatice Validemiz, ResûluHah'ı alıp, amcazadesi Varaka bin Nevfel'e götürdü. Varaka bin Nevfel, câhiliyye çağının kirlerine hiç bulaşmamış, şirkten-putlardan nefret eden, tevhid inancına sahip yeryüzünde az kalan insanlardan biriydi. Efendimiz (sav) başından geçenleri Varaka'ya anlattı. Bunun üzerine Varaka heyecanlanarak dedi ki;
"Vallahi sen bu ümmetin peygamberisin. Sana gelen Musa'ya gelen Nâmûs-u Ekber (Cebrail)'dir. Kavmin seni inkar edecek, yurdundan çıkaracak ve sana karşı savaşacaktır." dedi. Kureyşin kendisine verdiği değeri bilen, "sadık (doğru) ve emin (güvenilir)" kişi olarak lakaplandırılan Allah'ın Resulü onun bu cümleleri karşısında şaşırarak; "Kendi milletim beni yurdumdan çıkaracaklar mı?" diye sordu. O da;
"Evet, senin gibi bir şey getirmiş, yâni vahiy tebliğ etmiş hiçbir kimse yoktur ki, düşmanlığa uğramasın, başına bu çeşit sıkıntılar gelmesin. Şayet o günlere ulaşırsam en büyük yardımı benden göreceksin" diye cevab verdi. Çok geçmeden Varaka vefat etti. O sırada bir müddet için vahiy kesilmişti.
Bir süre sonra tekrar vahiy gelen Resulullah (s.a.v.), bu konuda şöyle buyurur: "Ben bir gün yürürken birdenbire gökyüzü tarafından bir ses işittim. Başımı kaldırdım. Bir de baktım ki Hirâ'da bana gelen Melek (Cebrail a.s.) sema ile arz arasında bir kürsi üzerinde oturmuş. Pek ziyade korktum. Evime dönüp "beni örtün, beni örtün", dedim. Bunun üzerine Allahü Teâlâ Hazretleri: Ey örtüye bürünen Resulüm, kalk da (insanları uyar. Sadece Rabbi'ni büvük tanı. Elbiseni temiz tut, kötü şevleri terke devam et" (Müddessir 1-5) âyet-i kerîmelerini indirdi. Artık vahyin ardı arkası kesilmedi..." (Buhari)
Bunlar Yaratıcı'dan emirdi ve tebliğ başlamıştı... Kendisine ilk önce vefalı ve asil eşi Hz. Hatice Annemiz iman etti. Efendimiz'in yanında her şeyiyle yer aldı, en yakın destekçisi oldu, yükünü hafifletti, derdine ortak oldu. Hz. Hatice Validemiz, Müslüman Hanımefendilere çok güzel bir örnek ve ışık olarak yerini aldı. Yanı sıra çocuklardan Hz. Ali (ra), Rasulullah'ın azadlısı Zeyd b. Harise (ra), sadık dostu zengin ve cömert insan Hz. Ebubekir (râ) iman ettiler. İman kervanı yeni katılanlarla yürümeye devam etti ve devam ediyor. Hıra (Nur) Dağında başlayan bu nur, asırlar boyu sayısız fedakar müminlerin verdiği hizmetlerle cihanı kapladı. Rabbimiz bizi bu nurdan, İslam'dan ve İslam için çalışmaktan ayırma. (Amin)
EBEDİ SAADETİ; GEÇİCİ ZEVKLERE TERCİH
(Mus’ab bin Ümeyr radıyallahu anh)
Rabbimizin rızası için Sevgili Peygamberimiz'i (sav) düşmana karşı müdafaa ederken sağ kolu ani bir kılıç darbesi ile kesilince İslam sancağını sol koluna alan sol kolu Kesilince kesik kolları ile onu bağrına basan ve şehid olunca üzerindeki entari yetmediğinden ayak tarafı ancak otlarla örtülmek suretiyle toprağa verilen o büyük Sahabi'ye gökteki yıldızlar, Göllerdeki kumlar adedince selam olsun.
Kıvrım kıvrım siyah saçlar, cezp edici-güzel yüzü, uzun boyu, ayakkabıdan elbiseye kadar tril tril kıyafeti ile Mekke'nin en zarifi, en narini, en kibarı ve en güzeli: Mus'ab bin Umeyr (ra).
Mus'ab bin Umeyr, çok zengin bir ailenin çocuğu; mükemmel bir tahsil görmüş. Kıvrak bir zeka ve üstün fesahat ve belagata (dil, konuşma ve mantığa) sahip.
Bu yüzden de annesi başta olmak üzere bütün aile üstüne titriyor...
Fakat O, içinde bulunduğu halden memnun değil. Şu putların tanrı olması ne demek? Nihayeti ağaç, taş, cansız cisim. Aklı almıyor böyle bir şeyi, içinde bir boşluk var. Sebebini bilmediği bir sıkıntı, cevabını bulamadığı sualle, iç dünyasını zorlayıp duruyor...
Allah, şu cansız heykeller olmamalı... Allah, elbette madde ve cisim değil. Ve bu sebeple Mekke cahiliye toplumunun bu entellektüel ve yakışıklı genci, aileden gelen şu batıl dine; daha gerçek ifadesi ile; din zannettikleri düzmeceye-uydurulan şeye içten içe isyanda haklıdır.
Mus'ab, yaşadığı coğrafyanın din diye sarıldığını kabullenemiyor. Bu nasıl din ki tutar tarafı yok?
Seçkin genç, bu fikirle çalkalanırken beklemediği bir zamanda ruhunun penceresinden bir nur huzmesi akmaya başlıyor. İslamiyet'i işitiyor. Muhammed-ül Emin (sav), yeni bir dinden bahsediyormuş; kendisi de o dinin peygamberiymiş... Sağdan soldan O'nun büyük çağrısı kulağına geliyor. Allahu ekber, Allah en büyüktür...
Ne güzel sözler... Bunlar, insan aklının eseri olamaz! Mus'ab, bu sözlerdeki derinlikle çarpılıyor sanki. Ve İslami davet, O'nu da Dar'ul Erkam'a çekiyor. Mus'ab, burada Allah'ın Resulü'nü dinliyor. Yeni dini ve tevhidi öğreniyor ve müslüman oluyor. Kuş gibi hafif. Bütün iç huzursuzluk ve sıkıntılar silinmiş gitmiş.
Şimdi Mus'ab radıyallahü anh, bir kat daha... hayır bir kat değil; bin kat daha güzeldir, bin kat daha kibardır, bin kat daha zarifdir. Sadece dışı değil içi de süslenmiştir. Çünkü Mus'ab fıtratında bulunan İslam hakikatiyle buluşmuştur.
Darül Erkam'a gizli ziyaretleri devam ediyor... Kelime-i şehadeti söyledikten, tevhid bilincini kuşandıktan sonra kulluğumuzun ifadesi namaz. İmandan sonra en büyük hakikat namaz. Mü'minin ömrünün sonuna kadar şerefle ifa ettiği; ifa etmeye mecbur olduğu büyük yükümlülük. Müslümanı namazsız düşünmek ne kadar zor. Ve diğer ibadetler...
- "Mus'ab (ra), Hz. Muhammed'in dinine girmiş; namaz kılarken gözümle gördüm; haberiniz olsun!"
İhbar, Mus'ab'ın evinde bir bomba gibi infilak etti. Hazret-i Mus'ab'ı bularak aile divanını kurdular. Ve derin bir sorgulama başladı. "Sen nasıl olurda atalarının dinini, putlarımızı bırakırsın?"
Nasihatleri, tehditleri hep boş... Belli ki hiç bir tedbir O'nu, yüzünü döndüğü yönden, Hak'tan çeviremeyecek. Tek yol geriye kalıyor; Şiddet, zulüm ve baskı.
Anne-babasının emri ile hapsettiler. Burada günlerce aç susuz bırakıldıktan sonra bir gün en kızgın saatlerde, güneşin altına çıkarılarak dayak ve eziyet başladı. Oğulları ile haklı olarak iftihar eden ve üzerine titreyen anne-babası şimdi O'na bîr tercih hürriyetini çok görüyor ve insafsızca işkenceler yapıyordu.
- "Islamiyetten dön! ..." Mus'ab, bu ve benzeri sözlere kainatın değişmez mutlak hakikati kelime-i şehadet ile cevap veriyor... Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühu ve Resuluhü.
Yeniden zindan; tekrar işkence, bir daha zindan ve netice alınamayınca hep zindan... Büyük mazlum Mus'ab (ra), bir gün serbest bırakıldı. Nereye gitse? Onların yanına mı; yani ailesine? Aile mi kaldı? Anne annelikten çıktı, baba babalıktan... Şimdi en yakınları ile arasında kapanmaz uçurumlar var. Yollar ayrıldı. Maksatlar farklı. Fikirler, duygular, heyecanlar uyuşmuyor...
Mus'ab radıyallahü anh; ailesinin gözbebeği Mus'ab; tril tril kıyafeti, aşılmaz kibarlığı ile bütün hayranlıkları etrafına bir hale gibi çekmiş olan Mus'ab, bu şehre yabancılaşmıştır artık. Artık, bu insanlarla, zalim ve müşrik insanlarla ortak tarafı yok.
Mus'ab, bir ve tek olan Allah'a inanıyor ve O'na sığınıyor. Allah var gam-keder yok. O, Muhammed (as)'ı çok seviyor ve O'nu dinliyor, itaat ediyor...
Bu hakikatin ta kemiğe kadar, iliğe kadar işlediği iman...
Ve bir gün Müminler, Efendimiz'in (sav) emirleri ile birazcık nefes alabilmek için Habeşistan'a hicret ediyorlar. İşkencelerden yakayı kurtarmak başka türlü mümkün değil. Mus'ab radıyallahü anh da aralarında... Bu öncü sahabi, Habeş diyarında bir zaman kalıyorsa da Peygamber aleyhisselam'ın aşkına daha fazla dayanamayarak, yeniden Mekke yollarına düşüyor...
O, Mekke'den içeri girdiği sırada Kainatın Efendisi aleyhisselatü vesselam, Hazret-i Ali Kerremallahü veçhe ile bir kenarda oturmuş sohbet ediyorlar... Uzaktan bir gelen var. Gelen, yaklaşınca Resuller şahının gözleri yaşla doldu. Zira dünün o en pahalı ve en güzel giyinen gencinin üzerinde eski püskü ve yamalı bir entariden başka bir şey yoktur.
Hey gidi hey!... Şıklık ve zarafetinden yürüdüğü sokaklarda insanların pencerelere dökülüp ardınca baktığı Mus'ab bin Umeyr! Bu ne iman, bu ne kahramanca fedakarlıktı böyle?., İşte Sevgili Peygamberimiz nemli gözlerle, bunu ifade buyuruyorlar:
"Kalbini Allah’u teala'nın nurlandırdığı şu kimseye bakın... Allah ve Resulü'nün sevgi ve muhabbeti onu bu hale getirmiştir. Allah ve Rasulullah muhabbetinin ne demek olduğunu öğrenmek isteyen Mus'ab'a baksın."
Evet Arkadaşlar; Rasulullah (sav), daha sonra Mus'ab'ı (ra) Medine'ye, Kur’an-ı Kerim’i öğretmesi, İslami bilgiler vermesi ve onları eğitmesi sonuç itibariyle Medine'yi hicrete hazırlaması için gönderdi. Mus'ab (ra), Medine'de canla başla çalıştı ve islam'ın kutlu mesajının duyulmadığı ev kalmadı.
Mus'ab (r.a), İslam'ın başka beldeye gönderilen ilk davetçisi, Medineliler'in hocası ve İslam'ı en güzel şekilde yaşayarak gönüllere aktaran örnek bir insan oldu.
Bedir Gazvesi'nde ve Uhud'da İslam sancağı Mus'ab'ın (ra) elindeydi. Şehid düşene kadar... Mus'ab, toprağa verilirken üzerindeki elbise, kefen olarak vücudunu örtmeye yetmemiş, elbisesi ile baş tarafı kapatılmış, ayakları "izhir" otları ile örtülmüştü.
Evet, Mus'ab (ra); genç yaşında, bütün dünyalık şeylere sahip olmasına rağmen Allah ve Rasulü'nü her şeyden çok sevmenin ve İslam için seferber olmanın, İslam için fedakarlığın adıdır.
Allahım, bizleri de Mus'ab (ra) gibi Allah ve Rasulü'nü çok seven ve itaat eden kullarından eyle. Rabbimiz, bizlere güçlü ve samimi bir iman, ibadet bilinci, güzel ahlak, edep, şuur, aşk ve heyecan ver. (Amin)
Ersan Bilgin