| Teğmen
Katılım Tarihi: May 2008 Yaş: 24
Mesajlar: 320
| Yanıt: İslam Nedir Demek ki Allah’a ulaştırılmasını, Allah’ın emrettiği bir şey var. Allah’ın Kendisine ulaştırmasını emrettiği şey, ruhumuzdur. Ulaştırmak bir emir olduğuna göre üzerimize farzdır.
Bütün sahâbenin ruhlarını Allah’a ulaştırdıkları söylemiştik. Ama şimdi bir defa daha tekrar edelim. Allahû Tealâ diyor ki:
-39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).
Hidayet ne demektir? Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
-3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve sizin dîninize tâbî olandan başka kimseye inanmayın. (Habibim) de ki: “Hiç şüphesiz HİDAYET, Allah’ın (Kendisine) ulaştırmasıdır. (İnsan ruhunun ölümden evvel Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin başka birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)?” De ki: “Hiç şüphesiz fazl, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’un Alîm’dir. (Allah herşeyi kuşatan ve herşeyi bilendir.)
Allahû Tealâ Bakara Suresinin 120. âyet-i kerimesinde ise şöyle buyuruyor:
-2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve leinitteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden (asla) razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (var ya) işte o, hidayettir.” Sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların hevalarına uyarsan andolsun ki; Allah’tan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olur.
Kehf Suresinin 17. âyet-i kerimesi:
-18/KEHF-17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.
Bütün sahâbe hidayete ermişlerdir. Hepsi üzerlerine farz olan hidayeti gerçekleştirmişlerdir.
Bundan sonra kişi daha çok zikir yapar. Nefsinin kalbi %81 nurla dolar. Fizik vücudunu Allah’a teslim eder. Farz mıdır? Evet. Allahû Tealâ çok açık bir şekilde, Yasin Suresinin 60 ve 61. âyet-i kerimelerinde şöyle söylüyor:
-36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.
-36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.
Âdemoğulları, fizik vücutlarımızdır. Sadece fizik vücutlarımız Âdemoğulları’dır. Onların Allah’a kul olması, teslim olması üzerimize farzdır.
Bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler midir? Kesin. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
-3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: “Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim ettik.” O kitap verilenlere ve ÜMMÎ’lere de ki: “Siz de (fizik vücudunuzu Allah’a) teslim ettiniz mi?” Eğer teslim ettilerse o zaman (onlar) andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev) ancak tebliğdir. Allah kullarını BASÎR’dir (görendir).
Yani burada belli oluyor ki; fizik vücudun hidayetinden evvel ruhun Allah’a ulaşması söz konusudur ve adı “hidayet”tir. Fizik vücudun Allah’a teslim olması farzdır. Bütün sahâbe fizik vücutlarını da Allah’a teslim etmişlerdir.
Görüyor musunuz, dînimizden neler kopmuş? Bu söylediklerimden hiçbirisi bugünkü dîn adamları tarafından bilinmiyor. Üniversite müfredat programlarında bunların hiçbirisi mevcut değildir. Onlar da diyorlar ki: “Biz dînimizi çok iyi biliriz. Kimseden öğrenmeye ihtiyacımız yok.” Allahû Tealâ da diyor ki: “İhtiyaçları var.” Ne diyorsunuz, ihtiyaçları var mı, yoksa yok mu?
Fizik vücudumuzu Allah’a teslim etmeniz üzerimize farz mıymış? Farzmış. Peki, bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler midir? Etmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim’de farz olan ve bütün sahâbenin gerçekleştirdiği olaydan bahsediyoruz. Bizim sevgili dîn adamlarımızın bunların hiçbirinden haberleri yok.
Dînimizden neler kopmuş görüyor musunuz? Ne Allah’a ulaşmayı dilemek kalmış ne mürşide tâbiiyet ne ruhumuzu Allah’a ulaştırıp teslim etmek ne fizik vücudumuzu Allah’a teslim etmek… Dahası da var. Ne daimî zikre ulaşmak ne irşad olmak ne de iradeyi Allah’a teslim etmek… Hiçbirisi kalmamış.
Gördük ki, sahâbe fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler. Burası 25. basamak. Bundan sonrası daimî zikirdir. Buradan sonra kişi eğer ceht ederse, Allahû Tealâ mutlaka onu daimî zikre ulaştırır. Konunun en zor noktası burasıdır; fizik vücudun tesliminden sonra daimî zikre ulaşmak. Bir gece yatarken zikirle yatacaksınız. Uyandığınız zaman da zikrinizin hâlâ devam ettiğini göreceksiniz. Defalarca bunu yaşayacaksınız. Göreceksiniz ki; daimî zikrin sahibi olmuşsunuz. Sahâbe gibi olmuşsunuz.
Biz sizleri Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ve sahâbenin yaşadığı Kur’ân’daki İslâm’a, unutulmuş olan İslâm’a davet ediyoruz. Unutulmamış mı? Bütün teslimler unutulmamış mı?
Gelelim ulûl'elbab olmaya. Daimî zikrin sahibi olmak ulûl'elbab olmaktır. Ulûl'elbab olmak üzerimize farzdır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
-3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
O (Ulûl’elbab) ki; (lübblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. (Ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen, bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Seni tesbih (tenzih) ederiz. Bizi, ateşin azabından koru.”
Daimî zikir farz mıdır? Allahû Tealâ diyor ki:
-4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Namazı bitirdiğinizde; ayaktayken, otururken ve yan üzeriyken (yan üstü yatarken) Allah’ı hep zikredin! Güvenliğe kavuştuğunuzda namazı erkânıyla kılın. Çünkü; namaz, mü’minlerin üzerine, vakitleri belirlenmiş bir farz olmuştur.
Peki, bütün sahâbe ulûl'elbab olmuşlar mıdır? Evet, hepsi ulûl'elbab olmuşlardır. İşte Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesi:
-39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).
Bütün sahâbe ulûl'elbab olmuşlardır. Yani daimî zikre ulaşmışlardır. Daimî zikre ulaşınca ne olur? Kişi daimî zikrin sahibi olduğu için nefsinde hiç afet kalmamıştır. Afetlerin yerini tamamen nurlar doldurmuştur. Bu sebeple kişinin kalp gözü de kalp kulağı da açılmıştır. Allah’ın bütün söylediklerini kendisine söylediği her şeyi işitir. Allah’la konuşabilir. Bu sebeple ehli tezekkür olmuştur. Daimî zikrin sahibi olduğu için devamlı derecat kazanır. Derecat kazanmak hayırdır. Kişi ehli hayır olmuştur. Aynı zamanda ehli hikmet, hüküm sahibi olmuştur. Kur’ân hakkında artık Allah’tan bilgi alır. Allah’la her zaman her konuyu tezekkür etme imkânın sahibidir.
Bu noktada yerlerin melekûtunu, 7 kat cehennemi Allah ona mutlaka göstermiştir. Ne zaman göğün 1. katını gösterirse, bu noktadan itibaren kişi ihlâs makamının sahibidir. Allahû Tealâ görüntü itibariyle o kişiyi 1., 2., 3., 4., 5., 6., 7. gök katlarına ulaştırır. Kişi böylece 7 gök katını da 7. katın 7 tane âlemini de görür. En sonunda Sidretül Münteha’yı görür. Kim Sidretül Münteha’yı görürse, burası varlıklar âleminin sonudur. O kişi Tahrim Suresi 8. âyet-i kerimesi gereğince Tövbe-i Nasuh’a davet edilir. Tövbe-i Nasuh’u yapar. Allah’ın söylediği kelimeleri bir bir tekrar eder. Tekrar edince bu kişi ihlâs makamını da tamamlar.
Muhlis olmak farz mıdır? Beyyine Suresi 5. âyet-i kerimesi farz olduğunu söylüyor:
-98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya''budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu''tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.
Bütün sahâbe yerine getirmişler midir? Hepsi muhlis olmuşlardır. Allahû Tealâ diyor ki:
-2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â’mâlunâ ve lekum a’mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).
De ki: “Allah hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? O, bizim de Rabbimizdir sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, onun için ihlâs sahibi (muhlis) (kul)larız.”
Bundan sonra kişinin salâh makamına geçmesi söz konusudur. Allah’ın günahlarını örtmesi, ona salâh nurunu vermesi ve günahlarını sevaba çevirmesi gerçekleşir. Nihayet bu kişinin iradesini Allah’ın teslim alması söz konusudur.
Son teslim, iradenin teslimi ve kişinin irşad makamına tayinidir. Kimin iradesini Allahû Tealâ teslim alırsa, o artık kendi iradesiyle bir şey yapamaz. Sadece Allah’ın kendisine emrettiği şeyleri yapacaktır. Devamlı Allahû Tealâ’dan emir alacaktır, devamlı bu emirleri gerçekleştirecektir ve ömrü böyle geçecektir.
İrademizi de Allah’a teslim etmek üzerimize farz mıdır? Bu seviyedeki takva, bihakkın takva, hakka tukâtihî takvadır. Al-i İmran Suresinin 102. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
-3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).
Ey îmân edenler! Hakkıyla takva sahibi olanlar (nasıl bir takvanın sahibi ise aynı onlar) gibi, Allah’a karşı takva sahibi olun ve (ölmeden önce) Allah’a teslim olun.
Allahû Tealâ Al-i İmran-102’de: “Siz de hepiniz hakka tukâtihî takvanın sahibi olun.” diye emir veriyor.
Bütün sahâbenin mutlak olarak bu emre itaat ettiklerini ve bu hedefe ulaştıklarını görüyoruz. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
-9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
Bu ifadeden anlıyoruz ki; ensar da muhacirîn de kendilerine tâbî olunanlardır. Yani irşad makamının sahibi oldukları kesindir. Âyet-i kerime kesin olarak bunu söylüyor. Bütün sahâbe irşad makamının sahibi olmuşlardır. Yetmez, tâbiîn de irşad makamının sahibi olmuştur. Çünkü Allahû Tealâ, üçünün de fevz-ül azîmin sahibi olduğunu söylüyor. Fevz-ül azîm, salâh makamının irade teslimi noktasına gelenlere Allah’ın verdiği isimdir. “Fevz-ül azîm, hazz’ul azîm, ecrul azîm, fazl’ıl azîm.” 4 tane azîm kelimesi, 4 tane en üst noktayı ifade ediyor. Hepsi de aynı nokta. İradenin Allah’a teslim edildiği ve Allahû Tealâ’nın “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle irşada tayin ettiği kademedir.
Öyleyse, gördük ki bu makamda farzdır. İradenin Allah’a teslimi de farzdır. Gördük ki bütün sahâbe iradelerini de Allah’a teslim etmişlerdir. Bihakkın takvanın sahibi olmuşlardır. İrşad makamının sahibi olmuşlardır.
Kur’ân’dan geriye teslimlerden hiçbirisi kalmamıştır. Ne ruhun teslimi ne vechin (fizik vücudun) teslimi ne nefsin teslimi ne de iradenin teslimi kalmıştır. Teslimlerden hiçbirisi söz konusu değildir. Hiç kimseyi cehennemden kurtarması mümkün olmayan bir hurafe, İslâm’ın 5 tane şartı geriye kalmıştır.
Elbette namaz kılınacak, elbette oruç tutulacak, İslâm’ın 5 şartı elbette yapılacaktır. Ama bunlar hedef değildir. Hedef; ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmektir. Bunlarsa o hedeflere ulaşmak için mutlaka yapılması lâzım gelen ibadetler, vasıtalardır. Hani usta hırsızlar adamın gözünden sürmeyi çalarmış ya, iblis de insanların gözlerinin içine baka baka Allah’a ruhun teslimini de vechin teslimini de nefsin teslimini de iradenin teslimini de; 7 safhanın yedisini de (Allah’a ulaşmayı dilemekten başladık, irade teslimine kadar ulaşan size bahsettiğimiz 7 safhanın yedisini de) yok etmiştir. Defterden tamamen silmiştir. Bunların hepsinin yerine vasıtaları oluşturan İslam’ın 5 tane şartını koymuştur. Herkes de kuzu kuzu bunlara inanmıştır.
Bugün hiç kimseyi ne dalâletten ne küfürden ne şirkten kurtarması mümkün olmayan İslâm’ın 5 tane şartıyla İslâm âlemi amel ediyor. Dünyanın en geri kalmış ülkeleri İslâm ülkeleri ve İslâm birliği yok olmuş durumdadır. İslâm’dan geriye bir harabe kalmıştır ve İslâm bitkisel hayat yaşıyor. İslâm’ı yeniden canlandırmak, hepimizin boynuna borç değil mi?
Hangi İslâm’ı? Hangi İslâm’ı? Hangi İslâm’ı? Bu suallerin cevabı bir tek cevaptır: Kur’ân’daki İslâm’ı.
Allah’ın bize öğrettiği İslâm, Kur’ân’daki İslâm’dır. Sahâbenin yaşadığı İslâm’dır. O İslâm’ın bugün de bizim tarafımızdan yaşanması söz konusudur. Hamdolsun ki biz ve bize tâbî olanlar, biz hepimiz İslâm’ı Allah’ın tam emrettiği şekilde, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbenin yaşadığı şekilde yaşamaktayız. İslâm âleminde bu yaşantı mutlaka ait olduğu yere oturmalıdır. İslâm âlemi çok kan kaybetmiştir. Ama Osmanlı geri geliyor. Bütün ulaştığımız uluslararası konferanslarda bize bütün başka ülkelerden gelen İslâm kardeşlerimiz “Osmanlı gelmezse olmaz.” dediler. Hep aynı şeyleri dinledik. Allahû Tealâ da diyor ki: “Osmanlı gelecektir.” |