| Teğmen
Katılım Tarihi: Sep 2008 Yaş: 25
Mesajlar: 117
| Yanıt: Başörtüsü konusunda ülkücülerin ölçüsü "Milliyet"ten kasdımız nedir?
İkinci önemli husus ise, "milliyet" ve "millet" terimleriyle ilgilidir. Bu terimler Risale-i Nur’da ne anlamda kullanılır? Nerede hangi anlamı taşır? Hususan Eski Said’in eserlerinde yoğun bir şekilde karşılaşılan "millet" ve "milliyet" ifadesine yüklenen anlamlar nedir? Yeni Said, "milliyet" ve "millet"ten hep Eski Said’in kasdettiği şekilde mi söz etmektedir?
Bu sorulara cevap bulmak, öncelikle Eski Said’in içinde bulunduğu ortamı anlamayı gerektirmektedir. Eski Said, tanım itibarıyla şeriata dayanan, "farz-ı kifaye-i cihadı deruhde eden" bir "devlet-i İslâmiye" içindedir. Ve bu devletin, devlet olmanın ötesinde ve üstünde bir konumu da vardır: hilâfet. Dolayısıyla, Eski Said’in içinde yaşadığı coğrafya bütünüyle dârü’l-İslâmdır. Sınırları içinde yaşadığı devlet, bütün Müslümanları temsil eden ve hangi ırktan, hangi kavimden olursa olsun bütün mü’minlerin aynı milletten sayıldığı bir devlettir. Kısacası, hepsi de İslâm milliyetinin mensubudur. Eski Said’in yoğun "milliyet" tanımı ile kasdı budur. Nitekim, sık sık "Milliyetimiz de yalnız İslâmiyettir" diyerek bunu netleştirmektedir.4
Bu bakımdan, Eski Said’in milliyet anlayışını, Türkiye adlı bir millî-devletin (diğer bir deyişle, ulus-devletin) temelini oluşturan ırka, kavme dayalı milliyet anlayışıyla iltibas etmek, çok net bir yanlışlıktır; ve hususan Eski Said’in mesajını bulanıklaştırmaktadır. Bir kez daha vurgularsak, Eski Said din üzerinde temellenen, esasını inanç birliğinin oluşturduğu bir devletin çatısını oluşturan "kudsî İslâmiyet milliyeti"ne atfen konuşmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti ise, dinin yerine Türkçülüğün ikame olunduğu, "milliyet" ile de Türklüğün kasdolunduğu bir yapıdır. Bu yapının "millî"liği "kudsî İslâmiyet milliyeti"ni ifade etmemekte; bilakis İslâm milleti yerine ırka dayalı bir milliyet anlayışını ikame çabasını yansıtmaktadır. Dolayısıyla, böylesi bir yapının aşıladığı "milliyet" tanımı hiçbir şekilde aynen alınıp Eski Said’in tefekkürüne uyarlanamaz. Meselâ, Eski Said’in "Yaşasın ittihad-ı millî! Yaşasın muhabbet-i millî"5 sözü, bir kavme hasredilerek okunamaz. Açıkçası, bu sözü "Yaşasın Türklerin millî birliği! Yaşasın Türklük sevgisi!" diye okumak imkânsızdır. "Yaşasın Kürtlerin millî birliği! Yaşasın Kürtlük sevgisi!" diye okumak da imkânsızdır. Bu söz "Yaşasın Arapların millî birliği! Yaşasın Araplık sevgisi" diye de okunamaz.
Aynı şekilde, Eski Said’in "Kimin himmeti milleti ise..."6 diye başlayan meşhur sözü, "himmetini Türk veya Kürt kavmine hasretme" şeklinde anlaşılamaz. Zira bu sözün hemen altındaki paragrafta, milleti "kudsî İslâmiyet milliyeti" olarak açıklamaktadır. Bu sözü "Bediüzzaman... terakki hadisesinde milliyetçiliğin yerini vurgulamış olmaktadır. Ona göre milliyetçilik, İslâm ve imanın bir gereğidir ve her Müslümanın tabiî malıdır"7 diye yorumlamanın da imkânı yoktur. Zira, Said Nursî "müsbet milliyet"ten bahsetmekle birlikte, "milliyetçilik"ten hiçbir yerde müsbet bir şekilde bahsetmemektedir. O kadar ki, "Milliyetçiler milliyeti mabud ittihaz ediyorlar"8 demektedir. Bir insanın "milliyetin mabud ittihaz edildiğini" söylediği milliyetçilik anlayışını, öte tarafta "İslâm ve imanın gereği" görmesi kesinlikle imkânsızdır.Böyle bir yorumlama, farklı bir anlayışın ifadesi olmaktan öte, bir yanlış anlayışın ifadesidir. Ve bu yanlışa düşülmesinin en önemli sebeplerinden biri Eski Said’in milliyet tanımının, bugün genellikle kullanılan ırka dayalı "milliyet" tanımı ile ve dolayısıyla "milliyetçilik"le karıştırılmasıdır.
Bir kez daha vurgulayalım: Eski Said’in milliyet derken kasdı, "kudsî İslâmiyet milliyeti"dir. Millet derken kasdı, Kur’an’da hususan "millet-i İbrahim" şeklinde ifadesini bulanóhangi kavimden olursa olsunómü’minler cemaatidir.
Said Nursî’nin kendi ifadesiyle "Eski Said ile Yeni Said’in beraber yazdığı," ve "Risale-i Nur’un fidanlığı" hükmündeki Mesnevî-i Nuriye’de ise, Risale-i Nur’daki birçok meselenin gerçekten kısa cümleler ve paragraflar içerisinde ele alındığı görülür. Milliyet meselesi de, aynı eserde, Yeni Said’de gelişip serpilecek yeni bir tanımlamaya kavuşur. Yeni Said’in dünyasında, iki ayrı "milliyet" tanımı vardır: (1) Eski Said’in "milliyet" tanımının aynen devamı hükmündeki "müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti," (2) Cumhuriyeti kuran kadronun benimsediği ve eğitim yoluyla hükümferma kıldığı "unsuriyet"e, yani belli bir ırka, belli bir kavme dayalı "menfî milliyet." Bu yeni "milliyet" kavramıdır ki; daha Mesnevî-i Nuriye’de, "Asabiyet-i cahiliye gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkeb bir macundur. Onun için milliyetçiler milliyeti mabud ittihaz ediyorlar"9 dedirtecektir. Aynı eserde, milliyetçilik nübüvvete râm olmayıp emanete ihanet eden "ene"nin bir uzantısı olarak anlatılır. İslâmiyet milliyetine dayalı dârü’l-İslâm’da "milliyet"i ırk esasına dayandırma çabasının acı meyvelerinin devşirildiği bir dönemde yazılan Mesnevî-i Nuriye, "ene"yle birlikte, "milletin enaniyeti" kavramını da getirir.10 Bu kavramın, "ene" kavramıyla birlikte Risale-i Nur’da açıldığı; her türlü "asabiyet"in "ene"nin menfî kullanımı paralelinde zikredildiği görülmektedir. "Otuzuncu Söz"de yaratılış hikmetini unutan, fıtrî vazifesini terkeden, kendine mânâ-yı ismî ile bakan, kendini malik itikad eden, ve böylece emanete hıyanet eden enenin, kaçınılmaz olarak "asabiyet-i nev’iye ve milliye"yi de getirdiği söylenir. Bu asabiyet "o enaniyete kuvvet verip, o ene, o enaniyet-i nev’iyeye istinad ederek, şeytan gibi, Sâni-i Zülcelâl’in evâmirine karşı mübareze eder." Burada, Mesnevî-i Nûriye’nin asabiyet ile milliyetçiliği özdeşleştiren; ve "gaflet, dalâlet, riya ve zulmet" karışımı olarak sunan anlatımıyla tam bir paralellik vardır. Ve mahiyetini unutup vazifesini terkeden bu ene "Otuzuncu Söz"de felsefe çizgisi ile özdeşleştirilir. Felsefe ise, Risale-i Nur’da esasen Kur’an’la karşı karşıya sunulur. Risale-i Nur’da sık sık vurgulanan felsefe-Kur’an ikilemesi içinde, "menfî milliyet"in ve "unsuriyet"in daima felsefenin bir ürünü olarak vurgulandığı görülür. Nübüvvet yolunda, Kur’an’ın hikmetinde asabiyet yoktur. Bilakis, Risale-i Nur’un ilk talebesi olan Hulusi’nin yorumuyla, "menfi milliyetçilik hissi yerine... peygamberlere imanı"11 ikame etmektediródikkat edelim, "müsbet milliyetçiliği" değil! Bu bâbda, Resul-i Ekrem’in "İslâmiyet cahiliyet asabiyetini keser atar" hadisi, Risale-i Nur’un birçok yerinde zikredilir. "Onbeşinci Mektup"ta ise, hadisin devamı olarak, Hz. Peygamber’in "Habeşli bir kölenin bir Kureyşli efendi ile İslâmiyet nokta-i nazarında farkı yoktur" mealindeki sözü de beyan edilir. Ki devamla gelen bu söz, imanî ıstılah içinde "asabiyet" ile kasdolunan hususlar içerisinde Türkçülük, Kürtçülük, Arapçılık gibi kavim ve kabileye dayalı asabiyetlerin başı çektiğinin delilidir. Sözkonusu risalede "Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gidemez. Çünkü, unsuriyetperver bir hakim milletdaşını tercih eder, adalet edemez..." der Said Nursî. Devamla, yukarıda zikrolunan hadisi kaydeder ve bu hadisin "kat’î fermanı"nın şu olduğunu bildirir: "Rabıta-i diniye yerine, rabıta-i milliye ikame edilmez; edilse, adalet edilmez, hakkaniyet gider."
Yine aynı risalede, net bir tanım ortaya konulmaktadır: "din ile milliyet muharebesi." Ne var ki, bu açık ayrımı görmeyip, "dini milliyetle takviye etmeye çalışanlar" vardır. Ayrıca, "millet namına, milliyet hesabına, unsuriyete kuvvet vermek fikrine binaen, ‘Milleti İslâmiyetle aşılamak istiyoruz’ diye konuşanlar da vardır.12 Dillere umumen hakim olan "Müslüman Türk"lük kimliği ve "Türk-İslâm" anlayışı ile sonuçlanan bu teşebbüsün sahiplerini, Said Nursî "tahribatçı ehl-i bid’a" olarak tanımlamaktadır. Tahribatçıdırlar; çünkü, kudsî İslâmiyet milliyetini "mevhum, muvakkat, cüz’î, hususî, menfi.. belki esassız, garazkâr, zulümkâr, zulmanî unsuriyet toprağına dikme" çabası, onu kudsiyetinden koparmak anlamına gelmektedir. Bu teşebbüs "ahmakâne ve tahribkârane, bid’akârane bir teşebbüs"tür. Aynı şekilde, "Millet[fikrin]i İslâmiyetle aşılama" teşebbüsü, "ebedî ve daimî olan İslâmiyet milliyetini, muvakkat, dağdağalı unsuriyetle bağlama" çabasıdır. Bu çabanın mensupları tahribatçıdırlar; çünkü bu teşebbüs de kudsî ve ebedî İslâmiyet milliyetini kudsiyetinden koparmakta, "İslâm milletini ifsad" etmektedir.
Bütün bu tanım ve tahlillerden, Risale-i Nur’da, bir yanda Eski Said’in "kudsî İslâm milliyeti" tarifinin muhafaza edildiği; öte yanda, yeni rejimin sunduğu "milliyet" tanımına açıkça cephe alındığı görülmektedir. "Milliyet"in müsbet anlamda kullanıldığı bütün bahisler, "kudsî İslâm milliyeti" tanımının esas alındığı yerlerdir. Cumhuriyet rejiminin sunduğu ve bugün tüm zihinlere hakim olan ırk veya kavim temeline dayalı "genetik" bir milliyet anlayışına ise, menfi bir anlam yüklenmektedir.
Dipnotlar
3. Milliyetçiliğin "ene"den nasıl çıkıp nasıl beslendiğinin Risale-i Nur ekseninde bir tahlili için, Kertenkele Çukuru adlı kitabımızın 13-51. sayfalarına bakılabilir.
4. Hutbe-i Şâmiye, s. 83. Eski Said’in Yeni Said’in tashihiyle neşrolunan tüm eserlerine kabaca bir göz gezdirmek dahi, bu vurguyu açıkça gösterir. Meselâ Hutbe-i Şâmiye’ye bkz. "İslâmiyet milliyeti," s. 49, "kudsî milliyet" s. 49, "kudsî İslâmiyet milliyeti" s. 51, "İslâmiyet milliyeti" s. 57 vd.
5. Divan-ı Harb-i Örfî (yeni baskı), s. 89.
6. Hutbe-i Şâmiye, s. 51.
7. Prof. Dr. İbrahim Canan, Bediüzzaman’dan Çözümler, İstanbul, Yeni Asya Yayınları, 1993, s. 121. Bu tarz bir anlayışta Sayın Canan’ın yalnız olmadığını özellikle belirtmek gerekiyor.
8. Mesnevî-i Nuriye, s. 103.
9. a.g.e., s. 103.
10. a.g.e., s. 182.
11. Barla Lâhikası, s. 84. Ayrıca, bu mektuba konu olan, "Yirmidokuzuncu Mektup, Altıncı Kısım"a bkz. Mektubat, s. 386 vd.
12. Mektubat, s. 410-411.
Milliyetçilik, İman Zaafının Tezahürüdür
Bütün bunlara mukabil, Yeni Said’in mahkeme müdafaalarında, resmî zevatla muhatap olduğunda veya ehl-i dünyaya karşı, "menfî milliyet"in çok zararlarından söz etmekle birlikte, "Milliyetçiliği terkedin" demediği görülür. Bu tavrının sebebi, Yirmialtıncı Mektubun Üçüncü Mebhasında net bir şekilde açıklanmaktadır:
"Fikr-i miliyette bir zevk-i nefsânî var; gafletkârâne bir lezzet var; şeametli bir kuvvet var. Onun için şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara, ‘Fikr-i milliyeti bırakınız’ denilmez."13[İtalikler bana ait].
Buradaki tavır açıktır. Kesinlikle "Milliyet fikri iyidir, hoştur, güzeldir; dolayısıyla kimseye ‘Fikr-i milliyeti bırakın’ demeyin" şeklinde bir anlayışa ulaşmanın imkânı yoktur. Bilakis, kullanılan ifadeler, Risale-i Nur’un genelinde çizilen tablonun özeti mahiyetindedir: Milliyet fikrinde var olan nedir? Nefsanî bir zevk. Gaflet yüklü bir lezzet. Uğursuz bir kuvvet. Bu tariflerin hiçbirinde "müsbet" bir boyut yoktur. Fakat, yine de, içtimaî hayatla meşgul olanlara fikr-i milliyeti bırakınız denilmemelidir. Çünkü, milliyetçilik bir başlangıç değil, bir sonuçtur. Enenin emanete hıyanetinin, nübüvvet çizgisinden sapmanın, felsefe çizgisine saplanmanın kaçınılmaz sonucudur. Temeldeki bir zaafın tezahürüdür. Temeldeki hastalıklardan dolayı milliyet fikrine saplanmış bir insana milliyetçiliği bırak demek, vücudunu saran kanser illetinden dolayı başı ağrıyan bir hastayı, başağrısı ilacıyla tedaviye kalkışmak gibidir. Veya temeli sarsılmış bir binayı pencere çerçevelerini değiştirerek tamire kalkışmak gibidir. Milliyetçilik derinlerdeki bir yaralanmanın sonucu ve belirtisidir; tedavisi, derinlerde bir çabayı, imanî bir şuurlanmayı, enenin emaneti bihakkın eda eder hale gelmesini, felsefe batağından kurtulup nübüvvet çizgisine râm olmayı gerektirir. Açıkçası, milliyet fikri imandaki zaafın sonucudur; tedavisi ise, imanın talimi ve takviyesi ile olur. Yani, insan, milliyetçilikten kurtulabileceği âlet ve ilaçları ancak iman dersleriyle bulabilir. Meselâ, kendisiyle aynı soydan olan birinin başarısıyla övünmek bir yanda milliyetçiliğin bir ifadesi olmakla birlikte, öte yandaKur’an’ın ders verdiği "Size her ne güzellik isabet ederse Allah’tandır" imanî sırrından gafletin de ifadesidir. Kul kendi üzerinde görünen güzelliği, hayrı Allah’tan bilir ve böylece O’na teveccüh eder, O’nun bu ihsanına karşı ubudiyet ve şükürle mukabele eder. Kendi üzerinde görünen, kendisine verilmiş olanı sahiplenmemekle yükümlü olan insanın, kendisiyle yetinmeyip başkasının üzerinde görüneni dahi sahiplenmesi iman noktasında çok ciddi bir hastalıktır. Tedavisi, ancak "biyedihi’l-hayr/Her hayr O’nun elindedir" kudsî ilacıyla mümkün olabilir. Keza, kendi kavminden olan biri ile başka kavimden biri arasındaki bir kavgada kavminin tarafını tutmak; dahası birinin hatasıyla onun kavmini de mahkum etmek milliyetçiliğin bir ifadesidir. Oysa Kur’an adaleti emretmektedir. Adaletin iç dünyamıza gerçekten yer etmesi ise, gerek kâinatın, gerek Kur’an’ın ders verdiği üzere, her fiili ve her emri adalet üzere olan bir dil-i Hakîm’e bağlanmakla mümkündür.
"Müsbet milliyet" vardır
Kudsî İslâmiyet milliyeti yerine, Türklük, Kürtlük gibi ırk esasına dayalı milliyet tanımlarının Risale-i Nur’da genelde böylesi bir menfi anlamla yüklü olmasıyla birlikte, "müsbet milliyet" tanımının da kullanıldığı görülür. Bu satırların yazarı, "müsbet milliyet"ten asıl kasdın "İslâm milleti" olduğu kanaatindedir. Nitekim, aynı risalede "müsbet ve kudsî İslâmiyet milliyeti"nden14 söz edilmektedir. Bu sözün velev ki ırka dayalı milliyet anlayışında da "müsbet" cihetler bulunduğu şeklinde anlaşılabileceği düşünülsün, ortada çok ciddi uyarılar ve çok kesin kayıtlar sözkonusudur: "Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyete hadim olmalı, kal’a olmalı, zırhı olmalı.. yerine geçmemeli... Yoksa onu onun yerine ikame etmek, aynı kal’anın taşlarını, kal’anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev’inden ahmakâne bir cinayettir."15 (Bu noktada, İslâm’ı milliyetle aşılama veya güya milliyetle güçlendirme gibi teşebbüslerin Risale-i Nur’da "bid’a," "tahrip," "ifsad" olarak görüldüğünü bir kez daha belirtelim.)
"Müsbet milliyetçilik" olur mu?
Risale-i Nur’un birçok yerinde "milliyet" meselesi ele alınmakla birlikte, "milliyetçilik" kelimesinin ancak birkaç yerde geçtiği görülür. Bu bahislerin birinde "menfi milliyetçilik,"16 diğerinde "menfi milliyetçiler"17 denilmektedir. Sadece "milliyetçiler" kelimesinin geçtiği iki bahisten birinde "milliyetçiler" "tahribatçı ehl-i bid’a" tanımıyla özdeşleştirilmekte;18 diğerinde ise şöyle denilmektedir:
"Asabiyet-i cahiliye, gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkeb bir macundur. Onun için milliyetçiler milliyeti mabud ittihaz ediyorlar."19
Bu ifadelerin hiçbirinde "milliyetçi"lik için müsbet bir kullanım sözkonusu değildir. Bununla birlikte, her nasılsa, Risale-i Nur’un milliyetçiliği ikiye ayırdığı, menfi milliyetçiliğe karşı olup müsbet milliyetçiliği tasvip ettiği şeklinde genel bir hüküm çıkarılmıştır. Oysa, Risale-i Nur’un hiçbir yerinde "müsbet milliyetçilik"ten söz edilmemektedir. Sözkonusu olan, "müsbet milliyet"tir ve bununla da hususan "kudsî İslâmiyet milliyeti" kasdolunmaktadır. Ki, Risale-i Nur, "İslâm milliyetçiliği" dahi önermemektedir. Maharetçe geri bir Müslüman saatçi yerine, mahir bir Rum veya Ermeni saatçiyi tercih gibi, "Emaneti ehline tevdi edin" ilâhî emrine dayanan hakkaniyetli bir tavrı sunan Risale-i Nur’un "Müslümancılık" dahi yapmazken, "müsbet milliyetçiliği" sözkonusu etmesi elbette düşünülemez.
Bu makalenin yazarı, en başta belirtilen hususlara dikkat çekmekte; ve Risale-i Nur’un tedavisine çalıştığı bir hali âdeta mazur ve meşru duruma getiren "müsbet milliyetçilik" ifadesini aşılması gereken ciddi bir yanılgı olarak görmektedir. Risale-i Nur’da "müsbet milliyet" vardır, "müsbet ve kudsî İslâmiyet milliyeti" vardır; ama "müsbet milliyetçilik" yoktur. Çünkü, Risale-i Nur, her nevi asabiyetin tedavisine çalışmaktadır. Zira, Resul-i Ekrem (a.s.m.) şu hadisiyle, iman hakikatlerinin kalblerde tam bir ma’kes bulmasının asabiyetin aşılmasıyla mümkün olacağını ders vermektedir: "İslâmiyet cahiliye asabiyetini kesip atar.
Dipnotlar
13. a.g.e., s. 297.
14. a.g.e., s. 297.
15. a.g.e., s. 298.
16. Barla Lâhikası, s. 84.
17. Mektubat, s. 302.
18. a.g.e., s. 411.
19. Mesnevî-i Nuriye, s. 103.
10.04.2001 |