![]() |
| | #1 |
| Teğmen Katılım Tarihi: May 2008 Yaş: 24
Mesajlar: 241
| Muhterem okuyucular, bir fıkıh yazımızda daha sizlerle birlikte olduğumuz için Yüce Rabbimize sonsuz hamdeder, şükrederiz. Bugünkü İslâm tatbikatında yer alan akaidin, resûllerle ilgili açıklaması Kur'ân-ı Kerim'e ters düşmektedir. Allahû Tealâ'nın “resûl” kavramıyla bizlere ulaştırmak istediği mesajı sizlere, Kur'ân-ı Kerim standartlarına göre açıklamak istiyorum. Günümüz İslâm tatbikatında, genellikle resûl ve nebî kavramı birbirine karıştırılmaktadır. İnsanlar, dîn adına öğrettiklerini Kur'ân-ı Kerim ile karşılaştırmadıkları için zaman içerisinde Kur'ân-ı Kerim'e aykırı bidadler, insanlara dîn olarak öğretilmeye başlanmıştır. İşte bunlardan bir tanesi de “resûl” kavramıdır. Akaidin Kur'ân-ı Kerim'e uygun olarak söylediği yegâne gerçek, “Bütün peygamberler resûldür.” ifadesidir. Bu tamamiyle Kur'ân-ı Kerim'e uyan bir hakikati ifade etmektedir. Bununla birlikte günümüz dîn öğreticileri, “Her resûl peygamberdir.” diyerek, tamamen Kur'ân-ı Kerim'e aykırı bir zanla insanların karşısına çıkmaktadırlar. Her resûl, peygamber değildir. Resûl, Allah'tan aldığı risaleyi insanlara ulaştıran, açıklayan, Allah ile insanlar arasında elçilik görevini yapan, Allah tarafından vazifeli kılınan kişidir. Konuşandan, dinleyene mesaj ulaştıran kişidir. Konuşan Allah, dinleyen Allah'ın Kendi Zat'ına çağırdığı bütün insanlardır. Ama Allahû Tealâ'nın, tüm insanları Kendi Zat'ına davet etmesine karşılık, dünya hayatı boyunca hiçbir zaman Allah'ın mesajını işitemeyecek sağırlar, körler ve dilsizler hep olacaktır. Bu insanlar dünya hayatında Allah'ı işitemeyecekleri ve hakikati anlayamayacakları için de ölümden sonra gidecekleri yer, mutlaka cehennem olacaktır. Allahû Tealâ bu hakikati bizlere şöyle açıklamaktadır: 7/A'RAF-179: Ve lekad zere'nâ li cehenneme kesîren minel cinni vel insi lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a'yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en'âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne). Ve andolsun ki; cehennemi insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri (idrak hassaları) vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir. Bütün insanlar, dalâlet standartlarında ve fıskta olarak doğarlar. Küfür içerisinde olarak bu dünya hayatına başlarlar. Böyle bir dizaynda, Allahû Tealâ insanları Kendisine davet etmesinin hikmetini Kur'ân-ı Kerim'de net olarak bizlere açıklamaktadır. Allahû Tealâ, en çok sevdiği mahlûku olan insanın, hem bu dünya hayatında hem ahiret hayatında huzur ve saadet içerisinde bir yaşam sürmesini ister. Allah'ın bu dileğine karşılık, şeytanın dileği de insanların ahiret hayatında kendisi ile birlikte cehenneme gitmesi ve dünya hayatında cehennemi yaşamasıdır. Allahû Tealâ'nın serbest irade verdiği; gayb âleminin varlıkları cinler, zülmanî âlemin mahlûkları şeytanlar ve bu zahirî âlemin varlıkları insanlardır. Allahû Tealâ, insanın cüz'i iradesini kullanarak kendisine verdiği emanetleri Allah'a teslim etmesini istemektedir. Dînden muradı budur. Bu teslimler gerçekleştiğinde insanlar için en üst noktadaki saadet tahakkuk edecektir. Allahû Tealâ, bütün insanları bu hedefe ulaşmak üzere yaratmıştır. Ama ne yazık ki her zaman serbest irade sahibi insanlar, cinler ve şeytanlar, iradelerini ya kullanmayacaklardır veya Allahû Tealâ'nın emirlerinin tersi istikametinde kullanacaklardır. İşte muhteva böyle şekillenir. Şimdi “resûl” kavramının bu muhteva içerisindeki yerine beraberce bakalım. 1- RESÛL GÖNDERMESEM AZAP ETMEM 4/NİSA-165: Rusulen mubeşşirîne ve munzirîne li ellâ yekûne lin nâsi alâllâhi huccetun ba'der rusul(rusuli), ve kânallâhu azîzen hakîmâ(hakîmen). Müjdeleyici ve uyarıcı olarak resûlleri göndeririz ki; resûllerden sonra Allah'a karşı (bizi uyaran ve müjdeleyen bir resûl gelmedi diye) hüccetleri (delilleri) olmasın. Allah, Azîz ve Hakîm'dir. 14/İBRÂHÎM-44: Ve enzirin nâse yevme ye'tîhimul azâbu fe yekûlullezîne zalemû rabbenâ ahhırnâ ilâ ecelin karîbin nucib da'veteke ve nettebiır rusul(rusule), e ve lem tekûnû aksemtum min kablu mâ lekum min zevâl(zevâlin). Azabın onlara geleceği gün ile insanları uyar. O zaman zalimler şöyle diyecek: “Rabbimiz, bizi yakın bir süreye kadar tehir et (bize zaman ver). Senin davetine icabet edelim ve resûllere tâbî olalım.” Daha önce “sizin için bir zeval olmadığına” yemin eden siz değil misiniz? 28/KASAS-47: Ve lev lâ en tusîbehum musîbetun bimâ kaddemet eydîhim fe yekûlû rabbenâ lev lâ erselte ileynâ resûlen fenettebia âyâtike ve nekûne minel mu'minîn(mu'minîne). Kendi ellerinin öne sürdükleri dolayısıyla, onlara bir musîbet isabet ettiğinde: “Rabbimiz, bize de bir resûl gönderseydin de; böylece Senin âyetlerine tâbî olsaydık (âyetlerindeki emirlerine itaat ederek mürşidimize tâbî olsaydık) ve mü'minlerden olsaydık.” diyecek olmasalardı (seni göndermezdik). 17/İSRA-15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsih(nefsihî), ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziretun vizre uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb'ase resûlâ(resûlen). Kim hidayete erdiyse sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe “azap edici” olmadık. 20/TAHA-134: Ve lev ennâ ehleknâhum bi azâbin min kablihî le kâlû rabbenâ lev lâ erselte ileynâ resûlen fe nettebia âyâtike min kabli en nezille ve nahzâ. Ondan önce gerçekten Biz onları, azapla helâk etmiş olsaydık, muhakkak şöyle derlerdi: “Rabbimiz, bize resûl gönderseydin olmaz mıydı? Böylece biz de zelil (rezil) ve rüsva olmadan önce senin âyetlerine tâbî olsaydık.” İnsanoğlu, Allah'ın kendisine verdiği serbest iradeyi kullanmazsa ya da yanlış istikamette kullanırsa hem bu dünyada hem ahiret hayatında azap görecek ve cehenneme gidecektir. Allahû Tealâ, “Resûl göndermediğim kavme azap etmem.” buyurmaktadır. Öyleyse Allah'ın biz insanlara gönderdiği resûlün aslî görevi; serbest irademizi Allah'ın emrettiği biçimde kullanmak ve teslimlerimizi bir bir gerçekleştirerek en sonunda irademizi de Allah'a teslim etmemizi sağlamaktır. Allahû Tealâ'nın bu dünya hayatında âkil ve baliğ olan herkes için tayin ettiği resûl kesinlikle vardır. Allah katında söz değiştirilmez. Kur'ân-ı Kerim kapsamı içerisinde “resûl” kavramına baktığımızda, gerçekten her resûlün peygamber olmadığını görüyoruz. 2- ALLAHÛ TEALÂ SARAYDAKİ BİR SÂKİYE “RESÛL” DEMİŞTİR Yusuf (A.S), firavun döneminde bir iftira sebebiyle zindana atılmıştır. Onunla birlikte olan hapishane arkadaşları, onun sadıklardan olduğunu, yaptığı rüya tabirinden anlamışlardır. İşte bu zindandan kurtulan bir kişi, sarayda sâkilik görevine getirilir. Bu arada firavun bir rüya görür. Firavunun gördüğü rüyayı tabir etmek üzere insanlar bir arayışın içerisine girerler. Bunu farkeden o kişi, “Bana müsaade edin. Ben rüyanın tabirini size getireyim.” di-yerek, sâdık sözlü olan Yusuf (A.S)'a gider. Allahû Tealâ, Kur'ân-ı Kerim'de, firavunun Yusuf (A.S)'a gönderdiği bu kişi için “resûl” kelimesini kullanmaktadır. 3- RESÛLLER, ALLAH'TAN ALDIKLARI EMİRLERİ KAVİMLERİNE KENDİ LİSANLARIYLA AÇIKLARLAR Her kavmin içerisinde resûller vardır. O resûlü, vehbî (kendi gayretleri olmadan Allah tarafından o makama ulaştırılma) standartlar içerisinde Allah, o makama getirmiştir. Allah'tan aldığı âyetleri kendi lisanları ile kavmine açıklar. Allah'ın dizaynı budur. 14/İBRÂHÎM-4: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâ'(yeşâu), ve huvel azîzul hakîm(hakîmu). Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah'a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz'dir, hikmet sahibidir. 30/RUM-47: Ve lekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fe câuhum bil beyyinâti fentekamnâ minellezîne ecremû, ve kâne hakkan aleynâ nasrul mu'minîn(mu'minîne). Biz, senden evvel kendi kavimlerine resûller göndermiştik. Resûller, onlara açık mucizeler getirmişlerdi. Biz, günahkârlardan öç aldık. Mü'minlere yardım etmek, Bize haktır. Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'den evvel de bütün kavimlere resûller gönderdiğini açıklamaktadır. Allahû Tealâ, resûl gönderdikten sonra, “Allah'ın davetine icabet eden, resûle tâbî olan mü'min kişiye Allah'ın yardımı haktır. Allah'ın yardımını kabul etmeyen, resûlü inkâr edenin de yaptığı günahların karşılığında cezalandırılması haktır.” buyurmaktadır. Öyleyse dîni yaşamanın odak noktasında Allah'ın resûlü vardır. 4- ALLAHÛ TEALÂ, KAVİMLERE GÖNDERİLEN RESÛLLERİNDEN BİRİNİ DEVRİN HUZUR NAMAZI İMAMI OLARAK SEÇER Muhterem okuyucular, Allahû Tealâ, kavimlerine gönderilen resûllerin ispat vasıtalarıyla (beyyineler) Allah'ın âyetlerini tilâvet ettiklerini bizlere açıklamaktadır. Allahû Tealâ, her dönemde bu resûllerden bir tanesini huzur namazının imamı olarak tayin eder. 3/AL-İ İMRAN-179: Mâ kânallâhu li yezeral mu'minîne alâ mâ entum aleyhi hattâ yemîzel habîse minet tayyib(tayyibi), ve mâ kânallâhu li yutlıakum alel gaybi ve lâkinnallâhe yectebî min rusulihî men yeşâu fe âminû billâhi ve rusulih(rusulihî), ve in tu'minû ve tettekû fe le kum ecrun azîm(azîmun). Allah mü'minleri; pisi temizden ayırıncaya kadar şu üzerinde bulundukları hal üzere bırakacak değildir. Allah, sizi gayb üzerine (gaybten) haberdar edecek de değildir. Fakat Allah, resûllerinden dilediği kimseyi seçer, (gaybı ona, o resûlüne bildirir). O halde Allah'a ve O'nun resûllerine îmân edin. Ve eğer îmân eder ve takva sahibi olursanız, o zaman sizin için ECR'un AZÎM (büyük mükâfat) var. Bu resûlün; Bakara-151'e göre onlara âyetleri tilâvet ettiği, kendisine tâbî olanların nefsini tezkiye ettiği, onlara Kitab'ı öğrettiği, hikmeti ve hikmetin ötesini de öğrettiği bir gerçektir. 2/BAKARA-151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hıkmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta'lemûn(ta'lemûne). Nitekim size içinizde (görev yapmak üzere) sizden bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki; âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye etsin, size Kitab ve hikmet öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin. Allahû Tealâ, her dönemde irşadla vazifeli kıldığı kavim resûllerinin görevlerini şöylece açıklamaktadır: 62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin). Onlara, onların içinde Allah'ın âyetlerini okusun, onları tezkiye etsin ve onlara kitap ve hikmeti öğretsin diye, ümmîler için onların aralarından resûl beas eden (vazifeli kılan, hayata getiren) O Allah'tır. Ondan evvel (bu resûle tâbî olmadan evvel) onlar, açık bir dalâlet içinde idiler. Kur'ân-ı Kerim'e baktığımız zaman Allahû Tealâ'nın insanları, ehl-i kitap, müşrikler ve ümmîler olarak adlandırdığını görüyoruz. Âyet-i kerimede Allah, kitabı bilmeyen ümmîler arasından kendilerinden birini vazifeli kıldığını ifade etmektedir. Öyleyse her kavimde Allah'ın tayin ettiği resûl, bu âyet-i kerimede de Allah'ın açıkladığı gibi ümmîler arasından vazifeli kılınmaktadır. 5- DEVRİN HUZUR NAMAZININ İMAMI, BÜTÜN MÜ'MİNLER İÇİN BİR Nİ'METTİR 3/AL-İ İMRAN-164: Le kad mennallâhu alel mu'minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin). Andolsun ki mü'minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni'met olmak üzere kendi zamanlarında, kendi içlerinden bir resûl beas ederiz, onların aralarında (kendi kavminin içinde) onlara Allah'ın âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (resûle tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler. Bir insan hangi kavimde olursa olsun Allah'a ulaşmayı dileyip, 12 ihsanla mürşidine tâbî olur ve kalbine îmân yazılırsa mü'min olur. Kalbine îmân yazılan kişinin başının üzerine devrin imamının ruhu gelir. Bu yüzden bütün mü'minler için huzur namazının imamı bir ni'mettir. 6- PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN “SON RESÛL” OLMA YANLIŞI Resûllerle ilgili Kur'ân-ı Kerim hakikatleri böyle olmasına rağmen insanlar, birtakım zanlarla dîni yaşadıklarını düşünüyorlar. Günümüz İslâm tatbikatında, bütün insanların birleştiği tek yanlış nokta şudur: “Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz Son Resûl'dür. O'ndan sonra bir Resûl gelmeyecektir.” “Son Resûl” zannı tamamiyle Kur'ân-ı Kerim'e aykırıdır. Allah'ın bu konudaki hükmü, Mu'min-34'te açıklanmaktadır: 40/MU'MİN-34: Ve lekad câekum yûsufu min kablu bil beyyinâti fe mâ ziltum fî şekkin mimmâ câekum bih(bihî), hattâ izâ heleke kultum len yeb'asallâhu min ba'dihî resûlâ(resûlen), kezâlike yudıllullâhe men huve musrifun murtâb(murtâbun). Ve andolsun ki, daha önce Yusuf (A.S) da size beyyineler (mucizeler) getirdi. Fakat size getirilen şeyden şüpheniz zail olmadı. Hatta (o) helâk olduğu (öldüğü) zaman: “Ondan sonra Allah, asla (başka) resûl beas etmez (göndermez).” dediniz. Allah, haddi aşan şüpheci olan kişiyi işte böyle dalâlette bırakır. Herşeyden evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V) Son Resûl değil, Son Nebî'dir. Hatüm-ül Enbiya'dır. 33/AHZAB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey'in alîmâ(alîmen). Muhammed, aranızdan hiçbir erkeğin babası değildir. Fakat O, Allah'ın Resûl'ü ve Nebîlerin Hatemidir, (Sonuncusu'dur). Allah, herşeyi hakkıyla bilendir. Bu âyet-i kerimede Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz'in, hem nebî hem de resûl olduğu net olarak açıklanmaktadır. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz: “Ben Hatem-ül Enbiya'yım. Benden sonra nebîler gelmeyecek. Benden sonra imamlar gelecek.” buyurmuştur. Nebîler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz'in yegâne varisi, huzur namazının imamıdır. Huzur namazının imamı, Allah'ın resûlüdür. Peygamber Efendimiz (S.A.V)'den sonra nebî gelmeyecektir. Ama “resûl gelmeyecek” diyenler Kur'ân-ı Kerim'e aykırı davranmaktadırlar. Her dönemde, her kavmin içerisinde resûl gelecektir ve onların içerisinden seçip Allah'ın Cin Suresinin 26-27. âyetlerine göre gaybı kendisine bildirdiği tasarruf rızasına sahip bir tanesi huzur namazının imamıdır. Allah'ın velî resûlleridir. Her nebî, resûldür. Ama her resûl, nebî değildir. 72/CİN-26: Âlimul gaybi fe lâ yuzhiru alâ gaybihî ehadâ(ehaden). Gaybı bilen Allah, gaybı kimseye açıklamaz. 72/CİN-27: İllâ menirtedâ min resûlin fe innehu yesluku min beyni yedeyhi ve min halfihî rasadâ(rasadan). Ancak resûllerden rızaya (Tasarruf rızası) ulaşanlar müstesna. Öyleyse muhakkak ki; O (Allah), onların önünden ve ardından muhafız gönderir. 7- ALLAHÛ TEALÂ, KİRAMEN KÂTİBİN MELEKLERİNE DE “RESÛL” DEMEKTEDİR 43/ZUHRUF-80: Em yahsebûne ennâ lâ nesmeu sirrehum ve necvâhum, belâ ve rusulunâ ledeyhim yektubûn(yektubûne). Yoksa onlar; Bizim, onların sırlarını ve fısıltılarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, onların yanlarında bulunan elçilerimiz (kiramen kâtibin melekleri), (onların yaptıklarını ve konuştuklarını) yazıyorlar (hologram filme alıyorlar). 8- ALLAH, CİN RESÛLLERİNDEN BAHSEDER İnsan ve melek resûllerin dışında, cin resûller de vardır 6/EN'AM-130: Yâ ma'şerel cinni vel insi e lem ye'tikum rusulun minkum yakussûne aleykum âyâtî ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû şehidnâ alâ enfusinâ ve garrethumul hayâtud dunyâ ve şehidû alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn(kâfirîne). Ey insan ve cin topluluğu! Size âyetlerimi anlatan ve bugününüze ulaşacağınız konusunda sizi uyaran içinizden resûller (elçiler) gelmedi mi? “Kendi nefslerimize şahit olduk.” dediler. Dünya hayatı onları aldattı. Ve kendilerinin kâfir olduğuna, kendileri şahit oldular. 9- PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN ÜMMETİNİN EN HAYIRLISI, HİDAYET ÇAĞI'NIN SAHİBİ, HZ. MEHDİ RESÛL Peygamber Efendimiz (S.A.V), ahir zamanda fitnelerin ayyuka çıktığı, zulümle dolu olan dünyaya adaleti getirmekle va-zifeli kılınan Mehdi (A.S)'ı bizlere müjdelemektedir. “Ümmetimin hayırlısı” diye vazettiği Mehdi (A.S), vazifeye başladığı zaman, Resûlullah'ın ümmetine seslenişi şöyledir: “Karın üzerinde emekleyerek dahi olsa ulaşın ve O'na biat edin.” İşte Hidayet Çağı'ndayız. Bu Çağın Sahibi, Mehdi (A.S)'dır. Huzur Namazı'nın İmamı Efendimiz'dir. 27 yıldan beri Kur'ân-ı Kerim hakikatlerini bizlere ve bütün insanlığa açıklamakla vazifeli kılınan, Allah'ın Resûl'üdür. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz'in geleceğini müjdelediği, “ümmetimin en hayırlısı” diye vazettiği Mehdi (A.S), bir Velî Resûl'dür. Hidayet Çağı'nın Sahibi'dir. Mehdii Zaman'dır. 3/AL-İ İMRAN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu'minunne bihî ve le tensurunneh(tensurunnehu), kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne). Hani o zaman ki; Allah, peygamberlerin (nebîlerin) MİSAK'ini (yeminini) almıştı: “Andolsun ki; size Kitap ve hikmet verdim, sizlerden sonra sizinle beraber bulunanı (Allah'ın sizlere verdiği kitapları) tasdik eden Resûl gelince, O'na mutlaka îmân edecek ve O'na mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu ikrar ettiniz mi ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” “İkrar ettik.” dediler. “Öyle ise şahit olun. Ben de sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu. Âyet-i kerimede Allah'ın kitap ve hikmet verdiği bütün nebî resûllerden, Mehdi (A.S)'a îmân edeceklerine ve O'na yardım edeceklerine dair Ahzab-7'de açıklandığı gibi misak aldığı nebîler arasında Peygamber Efendimiz (S.A.V) de var. 33/AHZAB-7: Ve iz ehaznâ minen nebiyyîne mîsâkahum ve minke ve min nûhın ve ibrâhîme ve mûsâ ve îsebni meryeme ve ehaznâ minhum mîsâkan galîzâ(galîzan). O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh'tan ve Hz. İbrâhîm'den ve Hz. Musa'dan ve Meryemoğlu Hz. İsa'dan ve onlardan ağır bir misak aldık. 44/DUHAN-10: Fertekıb yevme te'tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin). Göklerin açık bir dumanla kaplanacağı günü gözetle. 44/DUHAN-11: Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun). Öyle bir duman ki; bütün insanları saracak elîm bir azaptır. 44/DUHAN-12: Rabbenekşif annel azâbel innâmu'minûn(mu'minûne). Onlar “Rabbimiz” diyecekler. “Bu azabı bizden kaldır, çünkü muhakkak ki biz mü'minleriz.” 44/DUHAN-13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun). Onlar öğüt almazlar. Onlara, andolsun ki apaçık bir resûl geldi. 44/DUHAN-14: Summe tevellev anhu ve kâlû muallemun mecnûn(mecnûnun). Sonra ondan yüz çevirdiler ve ona “öğretilmiş deli” dediler. 25/FURKAN-27: Ve yevme yeadduz zâlimu alâ yedeyhi yekûlu yâ leytenît tehaztu mear resûli sebîlâ(sebîlen). Zalimlerin herbiri iki elini ısırdığı o günde şöyle diyecekler: “Ne olurdu, O resûl ile beraber, sebîli (Allah'a ulaştıran yolu) tutsaydım.” 25/FURKAN-28: Yâ veyletâ leytenî lem ettehız fulânen halîlâ(halîlen). Yazıklar olsun bana, ne olurdu filânı dost edinmeseydim. 25/FURKAN-29: Lekad edallenî aniz zikri ba'de iz câenî, ve kâneş şeytânu lil insâni hazûlâ(hazûlen). Andolsun ki, bana zikir (Kur'ân'daki ilim) geldikten sonra beni zikirden saptırdı. Ve şeytan, insana yardımı engelleyendir. 25/FURKAN-30: Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzel kur'âne mehcûrâ(mehcûran). Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur'ân'dan ayrıldı (Kur'ân'ı terketti).” dedi. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz: “Hiçbir nebî yoktur ki kavmini deccal fitnesine karşı uyarmış olmasın.” buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (S.A.V), bu hadîsiyle her nebînin kavmini deccale karşı uyaracağının, Mehdi (A.S)'dan bahsedeceğinin ve O'na yardım edeceğinin işaretini vermektedir. Biliyorsunuz ki deccal, Mehdi (A.S)'a karşı, zülmanî ilimleri insanlara öğreten, insanları toplu halde cehenneme yönlendiren, onlara bu dünyada cehennemi yaşatan şeytanın son temsilcisidir. Şu anda bütün varlığıyla şeytandan aldığı yardımla bu görevi sürdürmektedir. Ama Mehdi (A.S) da Allah'ın tasarrufuyla vazedilen görevini yerine getirmektedir. Mehdi (A.S), Allah'ın bütün nebîlere verdiği kitap ve hikmeti tasdik ederek, Allah'ın yegâne mesajını bizlere açıklamaktadır. Ezelden ebede sadece bir tek dîn vardır; Hanif dîni, Arapça adıyla İslâm dînidir. Başka bir dîn yoktur. Birden fazla dînin varlığı, insanların zaman içerisinde Allah'ın dînini kendi düşünce standartları içerisinde yorumlayıp, sanki farklı bir dînmiş gibi insanlara sunmalarının neticesidir. Musa (A.S), Davut (A.S), İsa (A.S) ve Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, hanif dînini (İslâm'ı) yaşadılar. İşte Rabbimizin kendilerine kitap ve hikmet verdiği bütün nebîlerinin yaşadığı yegâne dîn, İslâm dînidir. Bütün nebîler Allah'a teslim olmuşlardır. Ruhlarını, fizik bedenlerini, nefslerini, iradelerini ve akıllarını da Allah teslim etmişlerdir. Huzur Namazının İmamı Mehdi (A.S), bütünüyle Allah'ın tasarrufundadır. Allah'ın kendisine söylediğini yapar, konuşur ve bir tek dînin varlığını öğretir. Bir tek dînin varlığının öğretilmesi, Allah'ın kendilerinden misak aldığı nebîlere indirdiği Tevrat'ı, Zebur'u, İncil'i, Kur'ân-ı Kerim'i Mehdi (A.S)'ın tasdik etmesi anlamındadır. Diğer kitapların zaman içerisinde insanlar tarafından tahrip edilmesine karşılık, Kur'ân-ı Kerim Allah'ın koruması altındadır. Mehdi (A.S) öğretisini, Allah'ın koruması altında olan Kur'ân-ı Kerim ile gerçekleştirmektedir. 10- ZAMANIMIZDAKİ KUR'ÂN GERÇEKLERİNDEN HABERSİZ OLAN DÎN GÖREVLİLERİNİN DURUMU Bütün hakikatler Kur'ân-ı Kerim'dedir ve Efendimiz, Allah'tan aldığını bütün boyutlarıyla bize vermektedir. Buna karşılık, şeytan, sanki bu hakikatler yokmuş gibi, Efendimiz'in bu öğretisini yeni bir icatmış gibi insanlara lanse etmektedir. İnsanları Allah'ın yolundan men edenler, ne yazık ki onların hidayetlerine mani olmaktadırlar. Ve böylece insanların dalâlette kalmalarını sağlamaktadırlar. Onların öğrendikleri faydasız ilimle ne kendileri ne de öğrettikleri kişiler, hidayete ulaşabilirler. Bu dîn öğreticileri, kendi nefslerine uyarak işledikleri günahların ötesinde, hidayetlerine mani oldukları insanların da günahlarını yüklenerek iki kat azabı haketmektedirler. Dünya hayatını yaşarken serbest irademizle Allah'a ulaşmayı dileyip hem bu dünya hayatını hem ahiret hayatını cennette geçirmek söz konusudur. Sadece basit bir dilek; Allah'a ulaşmayı dilemek! Bir tek dilekle bu mümkünken, insanların nefslerindeki 19 afete uyarak, onlardan yüz çevirmeleri ve hem kendilerini hem de hidayetlerine mani oldukları insanları mahvetmeleri kabul edilecek bir şey değildir. Ama nihayetinde Allah'ın mü'min kullara verdiği görev sadece tebliğ ve hatırlatmadır. Kimse kimseyi zorlama hakkına sahip değildir. Sadece ve sadece Allah'ın âyetleri ile konuyu açıklamak bizlerin üstüne vazifedir. Muhterem okuyucular, görüyorsunuz ki her söylediğimiz bir âyete dayalıdır. İnsanlar bunların doğru olup olmadığını anlamak için Kur'ân-ı Kerim'e bakacaklardır. Ve aksini söyleyen insanlardan da referans isteme hakkına sahiptirler. Bugün hangi dîn öğreticisine sorarsanız sorun, Kur'ân-ı Kerim tek kaynaktır. Mesnetsiz, delilsiz yapılan konuşmaların ne kendile-rine ne de hidayetlerine mani oldukları insanlara faydası vardır. Yüce Rabbimize sonsuz hamdeder şükrederiz ki bizleri başıboş bırakmadı. Katından resûller göndererek, âyetlerini de bizlere açıklayarak, emir ve nehiylerine uymamız halinde bu dünyanın bizler için kesin cennet olacağı ve de en üst seviyede huzur ve saadeti yaşayacağımızı Allahû Tealâ bizlere müjdelemektedir. Ve bizler için vazettiği mutluluğu öyle bir kolaylaştırmış ki, kâinatta bundan daha kolay bir şeyin olması mümkün değildir. Şu ölümden sonra sonsuz hayatımızı yaşayacağımız cennet hayatının, kişinin serbest iradesiyle yapacağı bir dileğe bağlı olması kadar kolay bir şey var mıdır? Allahû Tealâ bu dileğin sahiplerine, ahiret hayatında 1. kat cenneti, Allah'a ulaşanlara bu dünya saadetinin de yarısını kesin olarak vaadetmektedir. Bundan daha büyük bir saadet var mıdır? Kur'ân-ı Kerim, bütün insanlar için bir saadet davetiyesi, saadet reçetesi ve saadet garantisidir. Bu da kesinlikle Allah'ın resûllerine bağlıdır. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz'den önceki ümmetlerin bu kitapların lâfzlarını değiştirdiğini görüyoruz. Allahû Tealâ, Kur'ân-ı Kerim'in lâfzının değişti-rilemeyeceği konusunda kesin olarak teminat vermektedir: 15/HİCR-9: İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu le hâfizûn(hâfizûne). Muhakkak ki; zikri (Kur'ân-ı Kerim'i) Biz indirdik. O'nun koruyucuları (da) mutlaka Biziz. Günümüze gelinceye kadar ne yazık ki Kur'ân-ı Kerim âyetlerinin mânâları değiştirilmiştir. İnsanlar, Allah'ın irşadla vazifeli kıldığı mürşidler vazifeli iken, onlardan değil de el yazması kitaplardan dîn öğrenmeye kalkışarak, kendi zanlarına tâbî olmuşlardır. 28/KASAS-59: Ve mâ kâne rabbuke muhlikel kurâ hattâ yeb'ase fî ummihâ resûlen yetlû aleyhim âyâtinâ, ve mâ kunnâ muhlikîl kurâ illâ ve ehluhâ zâlimûn(zâlimûne). Rabbin şehirlere, oradaki ümmîlere, âyetlerimizi okuyacak bir resûl göndermedikçe onları yok etmiş değildir. Zaten Biz, sadece halkı zalim olan şehirleri yok etmişizdir. 39/ZUMER-71: Vesîkallezîne keferû ilâ cehenneme zumerâ(zumeren), hattâ izâ câuhâ futihat ebvâbuhâ, ve kâle lehum hazenetuhâ e lem ye'tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû belâ ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alel kâfirîn(kâfirîne). Kâfirler, zümre zümre cehenneme sürülürler. Kapılara geldikleri zaman kapılar açılır. Cehennem bekçileri, onlara derler ki: “Size sizden (sizin aranızdan) olan resûller gelmedi mi ki size (üzerinize) Allah'ın âyetlerini okusun (anlatsın, izah etsin) ve sizi bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın, ikaz etsin. (Cehenneme girenler) dediler ki: “Evet (geldiler).” Fakat azap sözü, kâfirlerin üzerine hak oldu. Bu âyet-i kerime gereğince hiç kim-senin dünya hayatını yaşarken, “bana resûl gelmedi” demesi mümkün değildir. Allahû Tealâ, her kavmin içinde resûller vazifeli kılmıştır. Ve âyetler ışığında gördük ki, Kur'ân'daki “resûl” kavramı günümüz İslâm tatbikatında yanlış ifade edilmektedir. Muhterem okuyucular, hepinizin hem dünya hem de ahiret saadetine ulaşmanızı Efendimiz'in himmetiyle Rabbimizden dileyerek sözlerimi bitiriyorum. Allah hepinizden razı olsun. |
| |
| Konu Araçları | |
| |