![]() |
| | #1 |
| Teğmen Katılım Tarihi: May 2008 Yaş: 24
Mesajlar: 347
| Muhterem okuyucular, bir fıkıh konumuzda daha sizlerle birlikte olduğumuz için Yüce Rabbimize sonsuz hamdeder, şükrederiz. Bugünkü İslâm tatbikatında birçok kişi, “Kim lâ ilâhe illallah derse, cennete girer.” inancına sahiptir. Ve bunu Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in hadîs-i şerifine dayandırmaktadırlar. Acaba geçekten böyle midir? Biz size açıkladığımız herşeyi, Efendi Hazretlerinden öğrendik. Efendimiz, Huzur Namazı’nın İmamı’dır. O, Mehdi (A.S)’dır ve Allah’tan aldığı öğretiyle Kur’ân-ı Kerim’i bize öğretmektedir. 14 asır evvel Cebrail (A.S), Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’e vahiy getirdiğinde, Peygamber Efendimiz gelen âyetleri ezberlemeye çalışmıştır. Ancak Allahû Tealâ Kıyâme Suresinde Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e şöyle buyurmaktadır: 75/KIYÂME-16: Lâ tuharrik bihî lisâneke li ta’cele bihî. O’na (Kur’ân’ı Kerim’i ezberlemeye) acele ederek, onunla (Cebrail A.S. ile beraber) dilini (lisanını) hareket ettirme. 75/KIYAME-17: İnne aleynâ cem’ahu ve kur’ânehu. Muhakkak ki O’nun toplanması ve okunması Bize aittir. 75/KIYAME-18: Fe izâ kara’nâhu fettebi’kur’ânehu. Öyleyse O’nu okuduğumuz zaman artık O’nun (Kur’ân’ın) okunuşuna tâbî ol. 75/KIYAME-19: Summe inne aleynâ beyânehu. Sonra O’nun beyanı (açıklaması) muhakkak ki Bize aittir. Allahû Tealâ her devirde Kur’ân-ı Kerim’in açıklamasını, devrin imamına yaptırmaktadır. Devrin imamı, daima Allah’ın tasarrufundadır. Ahzab Suresinde Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in Hatem’ül Enbiya olduğu açıklanmaktadır: 33/AHZAB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen). Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîlerin (Peygamberlerin) Hatemi’dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir. Sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e sorar: - Ey Allah’ın Resûl’ü! Sen son Nebî’sin. Senden sonra nebî gelmeyecek. Bu âyet-i kerime, kesin olarak bunun delilidir ama bizden sonra çocuklarımız dîni kimden öğrenecekler? Peygamber Efendimiz (S.A.V) de buyuruyor ki: - Benden sonra nebî gelmeyecek. Ama benden sonra imamlar gelecek. İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra her devirde gelen imamlar “huzur namazının imamı” veya “devrin imamı” olarak anılırlar. Kur’ân-ı Kerim’in öğretisine göre devrin imamı, bir nebî olabilir. Nebînin olmadığı dönemlerde ise Allahû Tealâ, mutlaka velî resûllerden bir tanesini devrin imamı olarak seçer. Kısacası; Âdem babamızdan kıyâmet gününe kadar hiçbir zaman parçası yoktur ki; Allahû Tealâ, Huzur Namazı’nı kıldıracak tek kişi olan devrin imamını tayin etmemiş olsun. Enbiya Suresinde nebî olan devrin imamlarından bahsedilmektedir: 21/ENBİYA-73: Ve cealnâhum eimmeten yehdûne bi emrinâ ve evhaynâ ileyhim fi’lel hayrâti ve ikâmes salâti ve îtâez zekât(zekâti), ve kânû lenâ âbidîn(âbidîne). Ve onları, emrimizle hidayete erdiren (ölmeden önce ruhları Allah’a ulaştıran) imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul oldular. Ve Allahû Tealâ, nebî resûller arasındaki fetret döneminin varlığını Maide Suresinde açıklamaktadır: 5/MAİDE-19: Yâ ehlel kitâbi kad câekum resûlunâ yubeyyinu lekum alâ fetratin miner rusuli en tekûlû mâ câenâ min beşîrin ve lâ nezîrin fe kad câekum beşîrun ve nezîr(nezîrun) vallâhu alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun). Ey kitap ehli! Resûllerin (peygamberlerin) ardı arkası kesildiği (fetret) devirde, sizlere gerçekleri açıklayan Resûl’ümüz (Elçimiz) gelmişti. “Bize bir müjdeleyici ve de uyarıcı gelmedi.” dersiniz diye (dememeniz için) böylece sizlere “müjdeleyici ve uyarıcı” bir Resûl (peygamber) gelmişti. Allah herşeye kaadirdir. Öyleyse asaleten devrin imamları olan nebîler her kavimde, her mekânda, her zaman parçasında bulunmazlar. Ama Allahû Tealâ, her zaman ardarda kavim resullerini vazifeli kılar: 23/MU’MİNUN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne). Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun. Allahû Tealâ, ardarda vazifeli kıldığı kavim resûllerinden bir tanesini, daima devrin imamı olarak seçer: 3/AL-İ İMRAN-179: Mâ kânallâhu li yezerel mu’minîne alâ mâ entum aleyhi hattâ yemîzel habîse minet tayyib(tayyibi), ve mâ kânallâhu li yutliakum alel gaybi ve lâkinnallâhe yectebî min rusulihî men yeşâu fe âminû billâhi ve rusulih(rusulihî), ve in tu’minû ve tettekû fe lekum ecrun azîm(azîmun).” Allah mü’minleri; pisi, temizden ayırıncaya kadar, şu üzerinde bulundukları hal üzere bırakacak değildir. Allah sizi gayb üzerine (gaybten) haberdar edecek de değildir. Fakat Allah, resûllerinden dilediği kimseyi seçer (gaybı ona, o resûlüne bildirir). O halde, Allah’a ve O’nun resûllerine îmân edin. Ve eğer îmân eder ve takva sahibi olursanız, o zaman sizin için ECRUN AZÎM (büyük mükâfat) var. Seçilen resûlün, tasarruf rızasının sahibi olduğunu Yüce Rabbimiz Cin suresinde açıklamaktadır: 72/CİN-26: Âlimul gaybi fe lâ yuzhiru alâ gaybihî ehadâ(ehaden). Gaybı bilen Allah, gaybı kimseye açıklamaz. 72/CİN-27: İllâ menirtedâ min resûlin fe innehu yesluku min beyni yedeyhi ve min halfihî rasadâ(rasaden). Ancak resûllerden rızaya (Tasarruf rızası) ulaşanlar müstesna. Öyleyse muhakkak ki; O (Allah), onların önünden ve ardından muhafız gönderir. Seçilen bu devrin imamı, bir nebî resûl gibi asaleten değil, vekâleten devrin imamıdır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de, kendisine sorulan soruya bu şekilde cevap vermiştir: “Benden sonra artık nebî gelmeyecek. Nebî imamların sonuncusu benim. Ama benden sonra velî imamlar gelecek.” Onların velî olduklarını nereden anlıyoruz? Çünkü Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir başka hadîs-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: “Benim ümmetimin velîleri, benî israil’in peygamberleri gibidir.” Peygamber Efendimiz (S.A.V) burada “peygamberidir” demiyor; “peygamberleri gibidir” diyor. Her devirde benî İsrail’in peygamberi, devrin imamı olarak asaleten varsa ve Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Benden sonra nebî gelmeyecek; benden sonra imamlar gelecek.” ve “Ümmetimin velîleri, benî İsrail’in peygamberleri gibidir.” diyorsa, o zaman bu iki hadîs-i şeriften şu sonuca ulaşıyoruz: Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra her devirde Allah’ın vazifeli kıldığı devrin imamı, mutlaka Allah’ın bir velî resûlüdür. Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir başka hadîs-i şerifte buyuruyor ki: “Benden sonra nebî gelmeyecek. Benden sonra imamlar gelecek. Onlara itaat eden, bana itaat etmiştir. Onlara asi olan, bana asi olmuştur.” Allahû Tealâ, velî olan devrin imamını Secde Suresinde açıklamaktadır: 32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû, ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne). Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık ve sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için. Her devirde kesinlikle devrin imamı vardır ve Kur’ân-ı Kerim âyetlerini açıklamaktadır. ve her devirde; mutlaka kavim resûlleri de vardır. Aynı zamanda o resûllerle birlikte, Allahû Tealâ’nın tayin ettiği velî mürşidler de söz konusudur. Bu üç grup insan, insanları ahiret ve dünya saadetine ulaştırmak üzere, Allah tarafından vazifeli kılınmışlardır. Devrin imamı, Allah’ın tasarrufundadır. Kavim resûlleri ve velî mürşidlerse, 4 teslimle Allah’a teslim olmuşlardır. Yani iradelerini de Allah’a teslim etmiş “muslimun” olmuşlardır. İnsanlar diyorlar ki: “Kim lâ ilâhe illallah derse, cennete girer.” Şimdi bu sözü, Devrin İmamı’ndan öğrendiğimiz bilgilerin ışığında değerlendirelim. Öğrendiğimiz odur ki: 1- Dünya hayatını yaşarken Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, cehennemden kurtulur. 2- Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, istisnasız hüsrandan kurtulur. 3- Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, Allah’ın âyetlerinden gâfil olmaktan kurtulur. 4- Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, şirkten kurtulur. 5- Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, hidayet üzere olur. 6- Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, şeytanın kulu değil; Allah’ın kulu olur. 7- Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, takva sahibi olur. 8- Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, mü’min olur. 9- Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, dalâletten kurtulur. 10- Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, küfürden kurtulur. 11- Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, fısktan kurtulur. 12- Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin, ameli boşa gitmez. Bugünkü insanların inancı olan “Kim lâ ilâhe illallah derse, cennete girer.” sözünü, Devrin İmamı’ndan aldığımız Allah’ın öğretisi ile değerlendirdiğimiz zaman bu ifadenin kesinlikle Kur’ân-ı Kerim’e uymadığını, Kur’ân-ı Kerim ile çeliştiğini görüyoruz. Gerçekten böyle midir, yoksa bunları biz mi uyduruyoruz? Allahû Tealâ buyuruyor ki: 49/HUCURAT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun). Araplar dediler ki: “Biz mü’min olduk.” (Habibim) de ki: “Mü’min olduk, demeyin. Lâkin; İslâm (dairesine) girdik, deyin. Çünkü (Allah’a ulaşmayı dilemediğiniz için) kalplerinizin içine îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve resûlüne itaat ederseniz, amellerinizden bir şey eksilmez. Allah Gafur’dur, Rahîm’dir.” Buradan bir sonuca ulaşıyoruz. Araplar ağızlarıyla “ lâ ilâhe illallah” demişler. Ama mü’min olmamışlar. Allah’a göre mü’min olmanın yegâne kriteri, o kişinin kalbinin içerisine îmânın girmiş olmasıdır. Öyleyse insanların, ağızları ile söyledikleri “lâ ilâhe illallah” sözü kalplerinde yoksa mü’min olmazlar. “Lâ ilâhe illallah” diyen kişinin söylediği bu sözün kalbinde olmadığını “siz mü’min olmadınız” diyerek Allah, bize haber vermektedir. Ama her kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allahû Tealâ tarafından onlara verilen garanti, 12 tane ihsandır. Bu 12 ihsanın neticesinde Allah, kişide engeller varsa kaldıracaktır. İşte bu engellerin kendisinden kaldırıldığı, kalbine ihbat konulan bir insan “lâ ilâhe illallah” derse, elbette cennete gidecektir. Günümüzde Allah’ın bu hakikatlerinden habersiz yaşayan ve sadece insanların yazdıkları kitaplardan aldıkları öğreti ile “Ben ‘lâ ilâhe illallah’ diyorum. Mutlaka cennete giderim. Çünkü bize bu şekilde öğretildi.” diyen insanlar büyük bir yanılgının içindedirler. Onları yanıltanlar, onlara bu istikamette dîn öğretenlerdir. Bu dîn öğreticileri, verdikleri öğretiyle ve bu emaniyye bilgilerle ne kendileri kurtuluşa ulaşabilirler ne de dîn öğrettikleri insanları kurtuluşa ulaştırabilirler. O halde konuyu Kur’ân-ı Kerim ışığında yeniden tezekkür etmemiz lâzımdır. Dîn öğreticileri insanların yazdıkları kitaplardan aldıkları faydasız ilimle insanlara şunu öğretiyorlar: “Kim lâ ilâhe illallah derse, cennete girer.” İnsanlar da diyorlar ki: “Tamam, ben gerçekten Allah’a inanıyorum. Allah’ın tek olduğuna da inanıyorum. Ama hiçbir amel işlemiyorum. Herhalde yaptığım bu yanlışlıklar sebebi ile Allahû Tealâ, beni bir müddet cezalandıracak sonra mutlaka cehennemden cennete transfer edecek.” İşte ikinci önemli yanlış da budur: “İnsanlar cehennemde cezalarını çektikten sonra Allah’a inanıyorlar diye, Allah onları mutlaka cennetine alacaktır.” Cehennemden cennete bir transfer olayı söz konusu değildir. Her zaman olduğu gibi Efendi Hazretleri’nden öğrendiğimiz 29 tane âyet-i kerime, cehennemden cennete bir transfer olayının söz konusu olmadığını ispatlamaktadır. Ama insanlar ne düşünüyorlarsa, o şekilde olduğuna inanmaktadırlar. Hakikat ile Allah’ın huzurunda hesap verdikleri gün karşılaşacaklardır. Böyle olunca da çok büyük bir pişmanlık içerisine gireceklerdir. Ama iş işten geçmiş olacaktır. Allah’ın yarattığı tüm mahlûkat içerisinde en şereflisi insandır. İnsanı diğer mahlûkattan ayıran temel özellikler şunlardır: 1- Sadece insan, Allah tarafından 3 vücutla yaratılmıştır. 2- Allahû Tealâ, Kendisine ulaşabilecek olan ruhu, sadece insana üfürmüştür. 3- Allahû Tealâ’nın yarattığı canlı ve cansız herşey, sadece insanın emrine verilmiştir. Öyleyse insanı diğer mahlûkattan farklı kılan olay, Allah’ın Zat’ına ulaşabilme yetkisidir. Bu özelliği dolayısıyla Allah, yarattığı mahlûkat içerisinde en çok insanı sever ve kişiyi hangi hedefle yaratmışsa, kişinin o hedef istikametinde bir seyir içerisinde olmasını ister. Allahû Tealâ, buyuruyor ki: 2/BAKARA-29: Huvellezî halaka lekum mâ fil ardı cemîan summestevâ iles semâi fe sevvâhunne seb’a semâvât(semâvâtin), ve huve bi kulli şey’in alîm(alîmun). O (Allah) ki; yeryüzündeki şeylerin hepsini sizin için yarattı. Sonra (kudret ve iradesiyle) göğe yönelip, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi. O, herşeyi bilen ALÎM’dir. Yeryüzü, yaratılan kâinat dizaynı içerisinde bir toz zerresidir. Kâinatın bütünü kimin için yaratılmıştır? Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır: 45/CASİYE-13: Ve sehhare lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minh(minhu), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne). Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır. |
| |
| | #2 |
| Teğmen Katılım Tarihi: May 2008 Yaş: 24
Mesajlar: 347
| Yerler, gökler herşey insan içindir. Ama Allah’ın insanı başıboş yaratması elbette mümkün değildir. İnsan da Allah içindir. Öyleyse insandan başka yaratılan herşey insan içindir, insan ise Allah içindir. İnsanın Allah için olabilmesi Allah’ın kendisine bahşettiği emanetleri, sahibi olan Allah’a birer birer teslim etmesini gerektirir. En şerefli varlık olan insan 3 vücutla yaratılmıştır. “Halaka” fiili ile yaratılan ve bu zahirî âleme ait bir fizik bedenimiz vardır. 15/HİCR-26: Ve le kad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin). Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık. Berzah âlemine ait olan ve dizayn (sevva) edilen bir nefsimiz vardır: 91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Yemin ederim ki; o nefs, sevva edildi (7 kademede). Allah’tan bize üfürülen bir ruh söz konusudur: 32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(efidete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne). Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve onu (onun nefsinin kalbine) sem’î (kalbin işitme hassası), basar (kalbin görme hassası) ve fuad (kalbin idrak etme hassası) hassalarına (sahip) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz. Fizik bedenimiz, bu dünya âlemine aittir. Nefs ve ruh ise fizik bedenin içerisinde yer alırlar. Yani fizik beden; nefs ve ruh için bir sığınaktır, bir mekândır. Allahû Tealâ, fizik bedenin evvelemirde şeytana kul olmaktan kurtulup, Allah’a kul olmasını ister. Nefsimizin 7 kademede tezkiye olmasını ister. Ve Allah’ın emrinden olan, 19 tane hasletle mücehhez olarak tekâmülün en üst noktasında yaratılmış olan ruhumuzun, dünya hayatında Allah’a ulaşmasını ister. Bunları sırasıyla gerçekleştirmemiz gerekmektedir. 1- Allahû Tealâ, insana ruhundan üfürmüştür. Ruh, Allah’ın bize bir emanetidir. Birinci teslim, Allah’ın bizdeki bu emanetini, sahibi olan Allah’a hayatta iken iade etmek, teslim etmektir. 9 kere üzerimize farz kılınmıştır. 2- Allah, bütün insanları bir fizik bedenle halketmiştir. Allahû Tealâ, ikinci teslim olarak fizik bedeni de Allah’a teslim etmemizi ister. 3 kere üzerimize farz kılınmıştır. 3- Allahû Tealâ bütün insanları bir nefsle dizayn etmiştir. Allah, üçüncü teslim olarak nefsimizi de Allah’a teslim etmemizi ister. 3 kere üzerimize farz kılınmıştır. 4- Allahû Tealâ, bütün insanlara cüz’i irade (serbest irade) vermiştir. Allah, irademizi de Allah’a teslim etmemizi ister. Bu teslimlerin olmazsa olmaz şartı, Allah’a ulaşmayı dilemektir. İkinci şart ise Allah’ın tayin ettiği mürşide tâbî olmaktır. Neden bu iki faktör çok önemlidir? Çünkü kişi, Allah’a ulaşmayı dilemediği taktirde şeytana kul olmaktan kurtulamaz. Allahû Tealâ da kendisindeki engelleri kaldırmaz. Kişi mürşidine tâbî olmadığı taktirde, kalbine îmân yazılmaz nefs tezkiyesini gerçekleştiremez. Nefs tezkiyesinin olmadığı bir dizaynda, hiç kimsenin teslimlerini gerçekleştirebilmesi de mümkün değildir. Babamız İbrâhîm’in hanif dîni, Arapça adı ile İslâm dînidir. Allah’a teslim olma dînidir. Mutlaka Allah’a, Rabbimize teslim olmamız gerekir. Günümüzde insanların yazdıkları kitaplardan dîn öğrenenlerin zannettiği gibi “Kim lâ ilâhe illallah derse, cennete girer.” ifadesi doğru değildir. Bunun hakikati şudur: “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, cennete girer.” Çünkü Allah’a ulaşmayı dileyenler için, Allah’ın vaadi vardır. Allah, kişi Allah’a ulaşmayı dilediği zaman engelleri kaldırır ve o kişiye 12 tane ihsan verir. 14 asır evvel münafıklar da canlarını ve mallarını korumak için tıpkı sahâbe gibi Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlardır. Ama tâbî olmalarına rağmen, Allah’ın sahâbe üzerinde gerçekleştirdiği engellerin kaldırılması işlemi, onlar için söz konusu olmamıştır. Allahû Tealâ, 12 tane ihsanı münafıklara vermemiştir. Başka bir deyişle; münafıklar, Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için Allah’tan 12 tane ihsan alamamışlardır. Münafıklar da, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tıpkı sahâbe gibi tâbî oldukları halde tâbiiyet sırasında, sahâbe gibi Allah’tan 7 ni’met alamamışlardır. 63/MUNAFİKUN-1: İzâ câekel munâfikûne kâlû neşhedu inneke le resûlullâh(resûlullâhi), vallâhu ya’lemu inneke le resûluh(resûluhu), vallâhu yeşhedu innel munâfikîne le kâzibûn(kâzibûne). Münafıklar, sana geldikleri zaman “Biz gerçekten şahadet ederiz ki; sen kesin olarak Allah’ın elçisisin.” dediler. Allah da bilir ki; sen elbette O’nun elçisisin. Allah, şüphesiz münafıkların yalan söylediklerine şahitlik eder. Öyleyse sadece zahirde birtakım hareketleri gerçekleştirmek önemli değildir. Asıl önemli olan, Allah’ın söylediği emirleri yerine getirebilmektir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurmaktadır: “Herşeyin kalbi vardır. Kur’ân-ı Kerim’in kalbi de Yasin Suresidir.” Allahû Tealâ buyuruyor ki: 36/YASİN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun). Ey Âdemoğulları! Ben sizden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), sizin için apaçık bir düşmandır. 36/YASİN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun). Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır. Allahû Tealâ’nın gerçekleştirmemizi istediği ilk emri, şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmamızdır. Fatiha Suresi, kulun Rabbine olan müracaatıdır. Fatiha’sız bir namaz olmaz. 5 vakit namaz kılan herkes, bu müracaatı, bu yakarışı günde 45 kere Rabbine yapmaktadır: 1/FATİHA-5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu). (Allah’ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz. Yasin Suresinin 60 ve 61. âyet-i kerimelerinde de ifade edildiği gibi; insanlar, başlangıçta şeytana kul olma noktasındadırlar. Herkes hayata böyle başlar. Bu konu Nahl Suresinde ifade edilmektedir: 16/NAHL-36: Ve le kad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu),fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne). Ve andolsun ki; Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde bir resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının da üzerine dalâlet hak oldu. (Resûllere tâbî olanlar hidayete erdi, tâbî olmayanların ise üzerine dalâlet hak oldu.) Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün). Bir başka âyet-i kerimede Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır: 17/İSRA-15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsih(nefsihî), ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziretun vizre uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen). Kim hidayete ererse sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe “azap edici” olmadık. Öyleyse Allah katından vazifeli kılınan resûllerin birincil görevi insanları, şeytana kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul edebilmektir. Kur’ân-ı Kerim’de, Allahû Tealâ’nın bizler için örnek olarak seçtiği sahâbeyi görüyoruz. Onlar da 14 asır evvel cahiliyye döneminin standartları içerisinde hayatlarını sürdürüyorlardı. Ama Allah’ın Resûl’ü, Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V), Allah tarafından vazifeli kılındı. Ve Kur’ân-ı Kerim’den öğreniyoruz ki; insanları hep Allah’a davet etti: 22/HAC-67: Li kulli ummetin cealnâ menseken hum nâsikûhu fe lâ yunâziunneke fîl emri ved’u ilâ rabbik(rabbike), inneke le alâ huden mustekîm(mustekîmin). Ve Biz, bütün ümmetler için mensek (tek bir şeriat) tayin ettik. Onlar, onunla (o şeriatle) amel ederler (etsinler). Öyleyse emrim konusunda seninle niza etmesinler (çekişmesinler). Sen, Rabbine davet et. Muhakkak ki sen, mutlaka mustakîm (Allah’a doğru istikametlenmiş) olan hidayet üzeresin. A- SAHÂBE İSLÂM’IN 7 SAFHASINI BİRER BİRER YAŞAMIŞTIR. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V), cahiliyye dönemini yaşayan Arapları hep Allah’a çağırdı. İşte insanlar, bu daveti kabul edenler (Allah’a ulaşmayı dileyenler) ve kabul etmeyenler (Allah’a ulaşmayı dilemeyenler) olarak her dönemde ikiye ayrılırlar. Çoğunlukla insanların %90’dan fazlası Allah’a ulaşmayı dilemezler, daveti kabul etmezler. Ama her dönemde, her toplumun içinde mutlaka insanların %10’dan daha azı Allah’a ulaşmayı diler, daveti kabul eder. Allah’ın Resûl’ü Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in “Allah’a ulaşmayı dileyin” davetini kabul eden sahâbe, Kur’ân-ı Kerim’in muhtevası içinde İslâm’ın 7 safhasını da birer birer yaşamışlardır. 1- Sahâbenin hepsi, Allah’a ulaşmayı dilemiştir: 39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi). Onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinab ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele! 2- Sahâbenin hepsi, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e biat etmiş, tâbî olmuşlardır: 48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihi), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen). Muhakkak ki onlar, sana biat ettikleri zaman Allah’a biat etmiş oldular. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardı. Kim (derecesini nâkısa) düşürürse, muhakkak ki o, nefsi sebebiyle (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için) derecesini nâkısa düşürmüştür. Kim de Allah’a olan ahdini yerine getirirse (ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini Allah’a teslim ederse), ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir). 3- Sahâbenin hepsi, ruhlarını Allah’a teslim etmişlerdir: 39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi). Onlar (sahâbe), sözleri işitirler ve onların (sözlerin) ahsen olanına (Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından söylenilenine) tâbî olurlar. İşte onlar, hidayete erenlerdir (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıranlardır). Ve onlar, ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleridir, nefslerini Allah’a teslim edenlerdir). 4- Sahâbenin hepsi, fizik bedenlerini de Allah’a teslim etmişlerdir: 3/AL-İ İMRAN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belag(belagu), vallâhu basîrun bil ıbâd(ıbâdi). Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: “Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim ettik.” O kitap verilenlere ve ÜMMÎ’lere de ki: “Siz de (fizik vücudunuzu Allah’a) teslim ettiniz mi?” Eğer teslim ettilerse o zaman (onlar) andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev) ancak tebliğdir. Allah kullarını BASÎR’dir (görendir). 5- Sahâbenin hepsi, nefslerini de Allah’a teslim etmişlerdir: 39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi). Onlar (sahâbe), sözleri işitirler ve onların (sözlerin) ahsen olanına (Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından söylenilenine) tâbî olurlar. İşte onlar, hidayete erenlerdir (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıranlardır). Ve onlar, ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleridir, nefslerini Allah’a teslim edenlerdir). 6- Sahâbenin hepsi ihlâsa, irşada ulaşmışlardır: 2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â’mâlunâ ve lekum a’mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne). De ki: “Allah hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? O, bizim de Rabbimizdir sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, onun için ihlâs sahibi (muhlis) (kul)larız.” 49/HUCURAT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri leanittum, ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel ısyân(ısyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne). Bilin ki, içinizde Allah’ın resûlü var. Şâyet emirlerin çoğunda size uysaydı lânetlenirdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi, kalplerinizde onu (îmânı) müzeyyen kıldı (fazılları îmân kelimesinin etrafında toplayarak kalbinizi tamamen nurla doldurdu). Size; küfrü, fıskı ve isyanı kerih gösterdi. İşte onlar, irşad olanlardır. 7- Sahâbenin hepsi, iradelerini de Allah’a teslim etmişlerdir: 9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu). O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan ulûl’elbab, ihlâs ve salâh makamlarını, en üst üç makamı işgal edenler): onların bir kısmı muhacirînden (Mekke’den Medine’ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine’deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır. (devamı daha sonra inş) |
| |
| Konu Araçları | |
| |