ilahi-Tr Forum  

Geri   ilahi-Tr Forum > Dini Konular > Akaid, Fıkıh, Tefsir


Cevapla
 
LinkBack Konu Araçları
Eski 05-04-2007, 01:39   #1
Yarbay
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Yaş: 20
Mesajlar: 4,720
Varsayılan Ehli Sünnet Ve Şii Arasındaki Fark.!

Ehli Sünnet Ve Şii Arasındaki Fark

KUR'AN-I KERİM

Ehli Sünnet'e Göre:
Ehil Sünnet Kur'an'ın sıhhatine, ziyade ve noksan olmadığına ittifak etmiştir. Kur'an Arap dili kural ve usullerine uygun olarak anlaşılır. Ehli Sünnet Kur'an'ın Allah'ın kelamı olduğuna, hadis ve mahluk olmadığına, içinde batıl bir şeyin bulunmadığına ve müslümanların inanç ve muamelatta ilk kaynağının Kur'an olduğuna inanırlar.

Şiiler'e Göre:
Bazılarına göre Kur'an sıhhatli değildir Kur'an Şii inançlarından herhangi biriyle çatıştığında mezheplerine uygun garip teviller yaparlar. Bu yüzden bunlara "Müteevvile" ismi verilmiştir. Daima Kur'an toplanırken ortaya çıkan ihtilafa işaret etmeyi severler. Kendi imamlarının sözleri onlara göre güvenilen teşri kaynağıdır.

HADİS

Ehli Sünnet'e Göre:
Şeriatta ikinci kaynak ve Kur'an'ı açıklayıcı mahiyettedir Peygamber (SAV)'den sahih olarak gelen herhangi bir hadise muhalefet etmek caiz değildir. Hadislerin sahih olduğunu anlamak İslam Ümmeti alimlerinin Hadis Usulü hususunda ittifak ettiği kurallara dayanır.
Bunun yolu da senedin tahkikidir. Kadın ve erkek ayırdedilmeksizin adil şahısların şehadetiyle güvenilir olup olmadıkları incelenir. Her hadis rivayet edenin belli bir tarihi, rivayet ettiği hadislerin sahih olup olmadığı tespit edilmiştir. Yalancıdan, meçhul şahıslardan sadece akrabalık vasfıyla hadis kabul edilmez. Çünkü hadis rivayeti her türlü itibarın üzerinde büyük bir emanettir.

Şiiler'e Göre:
Resulullah (SAV)'ın ehli beytine nisbet edilen ve siyasi savaşlarında Hz. Ali'nin yanında bulunanların rivayet ettiği hadislerden başkasını kabul etmezler Hadislerin kabulünde sahih olup olmadığına, senedine ve ilmi metoda ehemmiyet vermezler. Çok defa meçhul şahıslardan rivayet ederler ve derler ki : Muhammed b. İsmail'den .o da ashabımızdan birinden, o da bir adamdan rivayet etti ki şöyle dedi..." Kitapları sıhhatinin ispatı mümkün olmayan on binlerce hadisle doludur. Ve bu hadisler üzerinde dinlerini bina etmişlerdir " Bu tutumlarıyla Sünnet-i Nebeviye'nin dörtte üçünden fazlasını inkar etmişlerdir. Bu nokta Şiiler'in diğer müslümanlardan ayrıldığı en mühim noktadır.

SAHABE

Ehli Sünnet'e Göre:
Ehli Sünnet sahabeye hürmet edilmesi ve onlardan razı olduklarına ittifak etmişlerdir. Çıkan anlaşmazlıklar samimi olarak yaptıkları ictihad kabilindendir. Ve o ortam geçmiştir. Onların anlaşmazlıklarını ele alarak nesiller boyu kin beslemek caiz değildir, Zira sahabileri Allahu Teala hayırla zikretmiş çok yerde methetmiş ve bazılarını tahdit ederek beraatlarını beyan etmiştir. Bu sebepten de kimsenin onları itham etmesi helal olmaz ve bunda kimsenin de bir menfaati yoktur.
Şiiler'e Göre:
Resulullah'tan sonra parmak sayısını aşmayacak kadar az bir topluluğun dışında bütün sahabenin kafir olduğuna inanırlar Hz Ali'ye çok özel bir makam verirler. Bazıları vasi, bazıları peygamber bazıları da ilah mertebesinde olduğuna inanırlar Sonra da kalkar müslümanlar hakkında Hz. Ali hususunda inançlarına göre hüküm verirler. Hz. Ali'den önce halife seçilenler ya zalim veya kafirdir. Hz. Ali'ye fikrinde muhalefet eden zalim veya kafir veyahut da fasıktır. Hz. Ali'nin zurriyetinden gelenlere muhalefet etmek de böyledir. Böylece tarihte nesiller boyu devam eden bir düşmanlık ve iftira kapısı açtılar Şii'lik bu öğretilerle devam eden tarihi bir ekol haline geldi.

TEVHİD (ALLAH'I BİRLEME) İNANCI

Ehli Sünnet'e Göre:
Allah'ın bir olduğuna, ortağı, benzeri olmadığına ,kul ile Allah arasında vasıta bulunmadığına iman ederler. Sıfat hususundaki ayetlere tevil, inkar ve teşbih yapmaksızın inanırlar. Allah dini tebliğ için peygamberler göndermiştir. Onlar da dini tebliğ etmişler hiçbir şeyi gizlememişlerdir. Gaybı sadece Allah'ın bildiğine inanırlar. Şefaatin Allah'ın izni şartına bağlı olduğuna, duanın, adağın ve kurbanın sadece Allah için olacağına, Allah'-dan başkasına caiz olmadığına inanırlar. Hayır ve şerrin Allah'ın mülkünde olduğuna, Allah'tan başkasının diri olsun ölü olsun kainatta tasarruf ve yetkisinin olmadığına, her
kesin Allah'ın fadl ve rahmetine muhtaç olduğuna inanırlar. Allah'ı bilmek ise akıldan önce Şeriat ve Allah'ın ayetleriyle olacağına inanırlar. Her zaman hakkı bulması mümkün olmayan aklıyla insan imanını kuvvetlendirir.
Şiiler'e Göre:
Allah'ın birliğine iman ederler fakat bu inancı bazı şirke götüren tutumlarıyla bulandırırlar Allah'tan başkalarına, kullara dua eder onlardan isterler ve "Ya Ali, Ya Hüseyin, Ya Zeyneb" derler. Allah'tan başkasına kurban keserler ve adak adarlar Ölülerden ihtiyaçlarının giderilmesini isterler Kendilerince malum duaları vardır. Bu dualarla ibadet ederler imamlarının masum olduğuna ve gaybı bildiklerine inanırlar, imamlarının kainatı idare ettiklerine inanırlar. Bu batıl inançlarını bina etmek için de kendilerine göre bir tasavvuf yolu icad ederler. Evliyanın, kutupların ve Ehli beytin (Allah'ın kudretinin dışında) hususi güç ve kuvvetlerinin olduğuna inanırlar. Dinde imtiyazlı bir tabaka olduğunu yayarlar ve bu imtiyazın veraset yoluyla oğullarına geçtiğini öğretirler. Allah'ı bilmenin akıl ile olduğuna Kur'an ayetlerinin aklın te'kidi mahiyetinde olduğuna. Kur'an'ın yeni şey getirmediğine inanırlar. Onlara göre Kur'an aklın eriştiği marifeti kuvvetlendirir.

RÛYETULLAH (ALLAH'I GÖRMEK)

Ehli Sünnet'e Göre:
Ahirette görmek mümkündür. Zira Kur'an'da : "O günde bazı yüzler parlaktır (çünkü) Rablerine bakmaktadırlar" buyurulmaktadır. (Ayrıca bu hususta sarih hadisler vardır).

Şiiler'e Göre:
Ne dünyada ne de ahırette görmek mümkün değildir.

GAYB

Ehli Sünnet'e Göre:
Gaybı Allah'tan başkası bilemez. Allah gaybı kendisine has kılmıştır Ancak başta Hz. Muhammed olmak üzere peygamberlerine gayba ait bazı şeyleri bildirir. "Dilediğinden başka onun ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar."

Şiiler'e Göre:
Gaybı bilmenin sadece kendi imamlarının hakkı olduğuna inanırlar (Gaybtan haber vermek Peygamberin hakkı değildir) Bu sebepden bazıları imamlarına ilahlık nisbet etmektedirler.

RÂSULULLAH'IN ÂLİ (EHLİ BEYTİ. TABİLERİ)

Ehli Sünnet'e Göre:
(En sahih kavle göre) İslam dini üzerine kendine tabi olanlardır. Bir rivayette Ümmetin en muttaki olanlarıdır. Başka bir rivayete göre de Beni Haşim ve Beni Abdul-Muttalip'ten mü'min olan akrabalarıdır.
Şiiler'e Göre:
Sadece damadı Alı ve onun bazı çocuklarıdır. Sonra onların oğulları, daha sonra da torunlarıdır.

ŞERİAT VE HAKİKAT

Ehli Sünnet'e Göre:
Şeriat, hakikattir; hakikat, şeriattır. Resulullah ümmetinden hiçbir şeyi gizlememiştir. Bütün hayırları göstermiş ve tüm serlerden sakındırmıştır. Cenabı Hak "Bugün size dininizi tamamladım." buyurmuştur. Dinin kaynakları Kur'an ve Sünnet'tir. Tamamlayıcı başka bir şeye ihtiyaç yoktur. Amel, ibadet ve Allah'a kavuşmanın yolu vasıtasız olarak açıktır. Kulların hakikatini sadece Allah bilir. Peygamberden başka her şahsın sözü alınır veya reddedilir. Çünkü Peygamber masumdur.

Şiiler'e Göre:
Şeriat Peygamberin getirdiği ahkamdır. Ve sadece avam tabakası ile satıhcıları ilgilendirir. Halbuki Hakikat veya ilmi Hası Ehli Beyt'in imamlarından başkası bilemez. Onlar Hakikat ilmini veraset yoluyla nesilden nesile elde ederler Ve onların nezdinde sır olarak kalır imamlar hatadan masumdurlar ve amellerinin hepsi dindir. Onların her tasarrufu caizdir. Allah'a kavuşmak vasıtasız (imamlar olmaksızın) tamam olmaz. Bu yüzden kendilerine verdikleri isim ve lakaplarda ileri giderek "Veliyyullah. Babullah. Hüccetullah. Ayetullah EI-Masum vs." gibi isimler verirler.

FIKIH (HUKUK)

Ehli Sünnet'e Göre:
Ehli Sünnet Kur'an ahkamına bütün dikkatleriyle inceden inceye bağlıdırlar. Kur'an ahkamını Peygamber'in sünneti açıklar. Resulullah'ın söz ve fiillerinden sonra sahabenin ve güvenilir (sika) tabiilerin sözleri de büyük ehemmiyet kesbeder. Çünkü bu tabaka Resulullah'a zaman bakımından insanların en yakınları ve ona en bağlılarıdır. Allah bu dini tamamladıktan sonra hiç kimsenin yeni ahkam getirmeye hakkı yoktur. Fakat tafsilatın anlaşılmasında ve yeni meselelerin çözümünde İslam alimleri Kur'an ve Sünnet'in ışığı altında gayret sarfederler. Yoksa kendiliklerinden yeni şeyler getiremezler. Mutlaka ayet veya hadise dayanması gerekir.
Şiiler'e Göre:
Hukukta kendi imamlarına nispet ettikleri kendi kaynaklarına dayanırlar Kur'an ayetlerini Ümmet-i Muhammed'in galibiyetine muhalif olarak tevil ederler ve hukukta bunlara dayanırlar. Müctehid ve masum imamlarının yeni hükümler ihdas etme hakkı olduğuna inanırlar Aşağıdaki hususlarda Şii imamları yeni ahkam getirmişlerdir:
1 - Ezan, namaz vakitleri, namazın heyet ve keyfiyeti.
2 - Oruç vakitleri, orucu açma zamanı.
3 - Hac ve ziyaret işleri.
4 - Zekat meseleleri ve sarfolunacak yerler
5 - Miras
Ehli sünnete muhalefet etmeye son derece dikkat ederler ve anlaşmazlık dairesini genişletmeye özen gösterirler.

VELA (BAĞLILIK)

Ehli Sünnet'e Göre:
Vela tam bağlılık demektir. Ehli Sünnet "Resul'e itaat eden Allah'a itaat etmiştir" ayeti gereğince Resulullah'tan başkasına vela göstermezler. Resulullah'ın dışında kalan her kese Şeriat kaidelerinin hükmüne göre bağlanırlar. Çünkü Allah'a isyanda kula itaat yoktur.
Şiiler'e Göre:
Velayı imanın rükünlerinden biri olarak kabul ederler Onlara göre vela : Oniki imamı tasdik etmektir. Ehli beyte bu anlayış içinde vela göstermeyen onlara göre iman vasfıyla vasıflanamaz Arkasında namaz kılınmaz. Farz zekattan kendisine verilmez Ancak kafirlere de verilen adi sadakalardan verilebilir.

TAKIYYE: (İNSANIN KORKUDAN İNANDIĞININ AKSİNİ SÖYLEMESİ VEYA ÖYLE GÖRÜNMESİ)

Ehli Sünnet'e Göre:
Ehli sünnete göre bir müslümanın diğer müslümanları sözüyle veya fiiliyle kandırması, aldatması caiz değildir. Çünkü Resulullah "Aldatan bizden değildir" buyurmuştur. Takıyye din düşmanı kafirlerden başkasına yapılamaz caiz değildir. Bu da sadece harp esnasında olur. Çünkü harp hiledir. Müslümanın hak hususunda cesur ve doğru sözlü olması, riyakar, yalancı ve sahtekar olmaması tam tersine iyiliği emredip kötülükten nehyetmesi gerekir.
Şiiler'e Göre:
Takıyye Şiiler'in bütün fırkalarında mezheplerinin gereği olarak kabul edilen bir farzdır. Takıyye usulünü gizli ve açık olarak öğreniyorlar ve onunla amel ediyorlar. Özellikle de kötü şartlarda. Bu durumlarda kendilerine göre öldürülmeyi hak etmiş kimseleri medih ve senada mübalağa ederler. Kendi mezheplerinden olmayana küfür hükmü tatbik ederler. Onlara göre gaye her türlü vasıtanın mubah olmasıdır Bu insanlar yalan, hile ve iki yüzlülüğün bütün üsluplarını mubah saymaktadırlar (Ehli sünnetin bazılarına göre imamın Kureyşten olması şart koşulur)

İMAMET VE DEVLET REİSLİĞİ

Ehli Sünnet'e Göre:
Devleti müslümanların arasından seçilen halife idare eder. Ve halifede denklik (İmamlarından rivayet ederler ki şöyle demişlerdir : -Takıyye benim ve babalarımın dinidir.- -Takıyyesi olmayanın dini yoktur.- Mutemet kitaplarından -İslam Kurtuluş ve Seadetin Yolu- isimli kitabın 109 uncu sayfasında şunlar vardır -Mükellefin nefsinde yahut malında bir zarara girme ihtimali varsa veya umumi düzene bir halel gelecekse onun emri bilmarufu terketmesi vaciptir. Bu hüküm Şia'nın özelliklerinden biridir ve Takıyye diye isimlendirilir.-), yani akıllı, bilgili, salih olarak bilinmesi, emin olması ve bu mesuliyeti yüklenecek güçte bulunması gerekir. Müslümanlardan onu hal ve akd ehli seçer. Adaletle hükmetmez ise veya kitap ve sünnet ahkamını çiğnerse onu azledebilirler. Bütün müslümanların ona itaati gerekir. İdare külfet ve mesuliyettir, mükafat ve ganimet değildir.
Şiiler'e Göre:
İdare Hz Alı ve Hz Fatıma'nın çocuklarında veraset usulüyle devam eder. işte bu idare meselesi yüzünden Şiiler hiçbir idareciye halisane bağlanmazlar Çünkü inançlarına göre Patıma evladı olmayan idareci olama? Bu düşüncelerinin tarihte gerçekleşmemesi üzerine bu inançlarına Ric'at nazariyesini eklediler. Ric'atın manası- Son imamları olun EI-Kaim ahir zaman yerden çıkarak bütün siyasi hasımları secek ve Şia'ya diğer fırkalar tarafından tarih boyunca gasbedilen haklarını geri verecek..
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 05-04-2007, 13:37   #2
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Yaş: 45
Mesajlar: 1,568
Varsayılan Ynt: Ehli Sünnet Ve Şii Arasındaki Fark.!

Selamün Aleyküm,Hafiz kardesim vermis oldugun bilgiler icin Tesekkür ederim bu yaziyin her noktasina siz ve onlara ve hatta Vahabiye göre cevap yazacagim kendimden yazmayacagim nedeni cünki ben hepinizden beriyim.O nedenle benim fikrimi anlatan bir yaziyi tab edecegim ve devamla yazacagim Insallahu Teala.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 05-04-2007, 13:38   #3
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Yaş: 45
Mesajlar: 1,568
Varsayılan Ynt: Ehli Sünnet Ve Şii Arasındaki Fark.!

Rahman Ve Rahim Olan Allahin Adiyla;


Irak’taki durum giderek içinden çıkılmaz bir hal alırken, en son Saddam’ın idamı ile Şiî-Sünnî gerilimi ve saflaşması bir kez daha tetiklendi.


“Büyük Şaytan”, daha önce Şiîlere saldırttığı, Kürtlere kimyasal bomba attırttığı Saddam’ı, döndü Kürtlere yargılattı, Şiîlere astırdı. Malum, yargılayanlar Kürt, asanlar Şiîydi.


Hani o tipik “emperyalist” taktik vardı ya; böl, parçala, yut politikası…


Tıkır tıkır işliyor.


Ve hiç birimiz hiçbir şey yapamıyoruz.


Müslüman dünya tam bir akıl tutulması yaşıyor.


Şiîlik veya Sünnîlik artık para da etmiyor.


Iraklı ve İranlı Ayetullahlar “Sünnînin kanı Şiîye haramdır” diye açıklama üstüne açıklama yapıyor. Mekke’de Şiî ve Sünnî alimler toplantısından ortak beyanatlar çıkıyor; ama nafile…


Türkiye’de bir zamanlar, sağcı ve solcu kahvehanelere “aynı silahla” ateş edildiğinin ortaya çıkması gibi, Sünnî ve Şiî camilere “bir el” aynı silahlarla ateş ediyor, bomba atıyor. Tam anlaşma sağlanmışken, bir de bakıyorsunuz patlamalar, kurşunlamalar yeniden başlıyor.


“Büyük Şeytan”, zayıf karnımızla oynamayı, oraları deşmeyi çok iyi beceriyor. Buldu kaynağı, keyifle deşeliyor, yarayı kanatıyor, kışkırtıyor, bizimle oyum oyum oynuyor.


Ve biz, hepimiz çaresizlik içinde seyrediyoruz.


***

Peki, suçu büyük şeytana atıp, işin işinden çıkmak öyle kolay mı?


Düştüğümüz bu halden Müslüman dünyanın hiç mi kabahatı yok?


Bir “yara” var ki adamlar deşeleyip duruyor.


Bu yarayla sen zamanında yüzleşmemiş, yangına körükle gitmişsin. Şiî ve Sünnî itikatları oluşturmuşsun. “Şiî veya Sünnî olunmadan Peygamberin yolundan gidilemez” demişsin yıllarca. “Şiî veya Sünnî olmak zorunda mıyız?” diyenlere mezhepsiz, telfikçi, itikadı bozuk vs. diyerek dışlamışsın. Velhasıl Şiîliği veya Sünnîliği bütün zamanların “imanı” haline getirmişsin, din yerine koymuşsun.


Şimdi çek ceremesini, dövünmek vaktidir bu an.


***


Hz. Peygamber, veda hutbesinde “Bu söylediklerimi, burada olanlar olmayanlara anlatsın, belki onların içinden daha iyi anlayan çıkar” buyurmuş…


“Bu ümmetin başı mı sonu mu hayırlıdır bilinmez” demiş…


Ne demek bunlar?


Bunu, Şiîliğin veya Sünnîliğin rantını yiyenler söyleyemez, ben söyleyeyim:


“Öncekiler de yanlış yapabilir” demek!


Öncekiler de sonrakiler de…


Demek ki “Öncekiler hep iyi yaptı, ne yaptılarsa iyiydi. Biz onlardan farklı bir şey yapamayız” diye bir şey yok.


Akif’in dediği gibi “Böyle gördük dedemizden” sözü dinen merdud.


Şimdi, kendisine Şiî veya Sünnî diyerek, İslam’ı iyi anlamanın yegane yolu olarak bu ikisinden birine tabi olmayı şart görenlere soruyorum: Elinizde “Böyle gördük dedemizden” mazeretinden başka ne var?


Boşuna eyet hadis sıralayarak Şiî veya Sünnî olmamızın vacip olduğu edebiyatı yapmaya kalkmayın. Bunların hepsinin yeri tarihin çöp sepetidir. Tarih ve hayat bunun böyle olmadığını göstermiştir. İspatı işte Irak’tır. Dahası Çaldıran’dır, hatta Sıffin’dir.


Bütün o küf bağlamış sayfalar, varaklar, Şiî ve Sünnî itikatları, amentüleri fostur.


İstediğiniz kadar ayet, hadis sıralayın. 72 fırka edebiyatı yapın, fırkay-ı naciyeler düzün. Hz. Peygamber ne Şiî idi, ne de Sünnî. Ne Hz. Ali Aleviyim dedi, ne de Hz. Ebubekir Sünnîyim.


Bütün bunlar hep onlardan sonra ve “onlara rağmen” ortaya çıktı.


Fakat gel gör ki onları geçti.


İnsanlar şu an Şiî veya Sünnî olduğu için mutlu mu oluyorlar?


Ne işe yarıyor sizin bu Şiîliğiniz veya Sünnîliğiniz?


Hesaplaşma, kan, revan, kıyım…


Tarihte de böyleydi. Çünkü işin doğuşu sakat, yanlış.


Bunların hepsi tarihin altında ezilmek, geçmişi kutsamak, öncekileri yanılmaz kabul etmek, zamanı onların çağında dondurmaktan başka bir şey değil.


Tarih, şu an derin bir sessizlik içinde değil mi?


Kulak ver dinle; bir ses, bir seda işitebiliyor musun Çaldıran’dan, Sıffin’den, Cemel’den…


Tarih bir olaylar yığınından, tecrübe ve birikimden, bundan dolayı da zenginlikten başka nedir ki? Ve bu olaylar yığınından, zenginlik, tecrübe ve birikimden bir sonuç çıkaramıyor, tarihi tekerrür ettirip duruyorsan, müstahaksın, çek ceremeni, dövünmek vaktidir bu an.


***


Tabiîki bu tarih, o geçmiş, şu kalbura dönmüş coğrafya her şeye rağmen bizim. Acısıyla tatlısıyla, günahı ile sevabı ile üstleneceğiz. Geçmişin yükünden kaçmayacağız. Yenilmiş ve yıkılmış bir uygarlığın sorumsuz nesilleri olmak bize yakışmaz. Bu tarihin ve coğrafyanın, varsa insanlığa bir borcu hepsi bizimdir, üstleneceğiz. Varsa bir suçu, hepsi bizimdir onlar adına hesabını vereceğiz. “Bize ne” demiyeceğiz. Bu tarihi sahipleniyorsak, kendimizi onların yerine koyuyoruz demektir. Onlar adına insanlığın önünde şu an biz varız ve onları savunmasız ve yapayalnız bırakmayız. Bizden sonrakilerin, bize de aynısını yapmasını istemiyorsak bu sürekliliği gözetmek zorundayız.


Bu cennet bu cehennem bizim.


***


Fakat bütün bunlar tarihin altında ezileceğimiz anlamına gelmez.


Geçmişe “sünger” çekmekten değil “süzgeç” olmaktan bahsediyorum.


Tarih akıyor ve “Zamanın Sahibi” her an yeni bir iş ve oluşta…


Yepyeni alemler/durumlar mümkündür. Yeniden doğuş, tazeleniş muhal değildir. İbret geçmişte olabilir; ama umut bugünde ve gelecektedir.


Şurası bir gerçek ki, bir mağarada varoluş sancıları çeken bir öksüzün dünyaya getirdikleri, bir güneş gibi insanlığın şafağında doğan o muazzam mesaj, ne yazık ki doğduğu topraklara gömülmüştür. Pers’in ve Bizans’ın köhnemiş telakkileri onu istila etmiştir. “Rum” suresinin öncesine dönülerek, Pers-Roma rekabetinin, İslâm içinde Şiî-Sunnî kılıfı altında yeniden hortlatılmasına mani olunamamıştır. Buna çanak tutulmuş ve fakat farkına bile varılamamıştır. Dünya, var gücüyle, içerden ve dışarıdan o mağaradan yükselen sesin üzerine yürümüş, onu boğmak ve yok etmek için elinden geleni ardına koymamıştır. “Söyletmen vurun” diyerek, “Böyle gördük dedemizden, bu de nereden çıktı” diyerek saldırmışlardır; hala da saldırmaktadırlar.


Oysa o mağaradan dünya semalarına yayılan, karanlık dehlizleri yırtarak yükselen bir insanlık parıltısıydı.


Bunları şunun için söylüyorum:


Kur’an’da şöyle bir ayet var: “Size söz verilen şey de rızkınız da göktedir (sema).” (Zariyat, 51/22)


Yani: 1- Size sözü edilen cennet ve cehennem ile yediğiniz rızıkların kaynağı göktedir. 2- Kendine bak, yeryüzüne bak, kendine güven ve göklere yönel. İstikbalin, geleceğin, rızkın, sana söz verilen engin ufuklar oradadır. 3- Bir şeyi aşmanın yolu ondan daha yükseğe (sema) sıçrayabilmektir. Bu nedenle içinde bulunduğun durumdan ümitsizliğe kapılma. Tarihin, geleneğin, tabiatın, kendinin ve konjoktürün zindanlarından kurtul. Bunların seni ezmesine fırsat verme. Tıkandığın yerde, tıkanıklığı aşacak yeni bir hamle yap; tıkanıklığa neden olan şartları aş, gerilimin dışına çık, seni boğan karanlık dehlizleri yırtarak yüksel…


***

Şimdi, şu Şiîlik-Sünnîlik gerilimini “yırtarak aşmanın” zamanı gelmedi mi?


Hep böyle geçmişin olumsuz mirası altında ezilip duracak mıyız?


Tarihin tortularını sürdürmek zorunda mıyız?


Bizim olmadığımız bir dünyada ortaya çıkmış gerilimleri, ayrılıkları, gayrılıkları, hataları, yanlışları sürdürüp durmak akıl tutulması değilse nedir?


Rızkımız (ekmeğimiz, aşımız, geleceğimiz, hayatımız) ve bize vaat edilen şey (vahdet, birlik, güç, kudret) bu gerilimleri aşmada, yeni bir hamle ile sıçrama yapmada değil midir?


Bu sıçramayı yapmaya engel olan nedir?


İran devrimi günlerinde söylenen ve fakat kendilerinin de aşamadığını gördüğüm o sloganı tarihî, siyasî, mezhebî bütün gerekleri ile birlikte hayata geçirmenin zamanı çoktandır geldi geçiyor; “la Şiîyye la sünniye İslâmiyye İslâmiyye…”


Ben bunu laf olsun, birlik beraberlik mesajları versin diye söylemiyorum. Bütün gerekleri ile birlikte teorik ve pratik olarak yaşıyorum: “Şiî imamet mitolojisini” ve “Sünnî saltanat ideolojisini” aşmadıkça İslam dünyasının önünde yeni ufuklar açılmayacaktır!


İnşa çağında, ihya çağlarından kalma bu gerilimleri artık aşmalıyız. İnşa çağının Müslümanı kendini Şiî veya Sünnî olarak adlandırmak zorunda değildir. Hele bu davaları sürdürmek zorunda hiç değildir.


Geçmişin iyilikleri, güzellikleri, doğrulukları bizim; hepimizin, yanlışlıkları kendilerinindir. Hesabı bize kalsa da, ceremesini biz çekiyor olsak da yanlışlar ilelebet süremez; iyilik, güzellik, doğruluktur baki olan.


Şu Şiî-Sunnî davası Müslüman dünyanın bir yanlışıydı. Bunu kabul edelim. Tevhid dinine, bölgeyi ve insanlığı Pers-Roma rekabetinden kurtaran vahdet dinine hiç yakışmadı, yakışmıyor. Hala dava edip durmanın kime ne faydası var?


Makus talihi çevirecek, yaraları saracak, tekrar Rum suresinin o muazzam mesajını diriltecek bir önder, bir fikriyat, bir heyecan, bir topluluk çıkacak elbet bu ümmetten; yeter ki bu ülküye çağırın, icabet edilecektir.


Allah’a ve ahiret gününe inanan, doğrudan doğruya Kur’an’dan ilham alan, bizzat peygamberi uyulacak en güzel örnek kabul eden, doğruluk ve dürüstlük yolundan (sırat-ı müstakim) şaşmayan, saf bir yürek temizliği içinde (ihlas) yüzünü fıtrat dinine çeviren, ana insanlık yolundan (hablun minennas) yürüyen, bunu aynı zamanda Allah’ın yolu belleyen sade bir “Müslüman” olmak yetmiyor mu? Bundan daha güzel ne olabilir?


Akif’ten ilhamla, söz geldi, tam yeri:


Ne Sünnî ne Şiî, bırakınız, sade Müslüman olunuz.

Ben ki “Sünnî” bir muhittenim bunu benden duyunuz.

Her hizip kendinde olanla sevinir; bense kurtuluşu O’nda buldum.

“Hâşa, asla” derseniz, başka bir şey diyemem işte perişan yurdum.



İHSAN ELİAÇIK
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 05-04-2007, 13:49   #4
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Yaş: 45
Mesajlar: 1,568
Varsayılan Ynt: Ehli Sünnet Ve Şii Arasındaki Fark.!

Selam,Mezheplere en basindan bakmak gerekli olduguna inananlardanim,o nedenle söyle baslayalim.


MEZHEPLEŞMEDE KERBELA FAKTÖRÜ

Kerbela'da yaşanan acı olay İslam dünyasında derin bir bölünme yarattı. Dönemin din uleması trajedinin üstünü örtmek yerine, karşı tavır alsaydı belki de her şey farklı gelişecekti. Ama daha önemlisi Türkiye'de Diyanet bu konuda doğru tavır takınsaydı, izleri bugün de devam eden keskin bir ayrışma yaşanmayacaktı

Kerbela'ya ortak tavır acıyı dindirir

Daha önce (10 Ekim 680 - Hicri 10 Muharrem 61) Peygamber soyunda süren ayrışma, Kerbela katliamı sonrasında çatışmaya dönüştü. Ve günümüze kadar devam etti. Başından beri Haşimiler'le Emeviler(Kureys) arasında süren sürtüşmenin Kerbela'da büyük bir vahşetle sonuçlanması İslam dünyasını derinden böldü. Bu bölünme sonucu dönem dönem kanlı olaylar meydana geldi. Bu çatışmalar sonucunda birçok mezhep oluştu.

Bu mezhepleri iki ana grupta toplayabiliriz:

1- Aleviler (Ehl-i Beyt yanlıları) ( Seyyidler ve Şerifler)

2- Sünniler (Emevi-Abbasiler sonrası oluşan mezhepler)


İki ana gruba ayrılan İslam dünyası, kendi içlerinde de irili ufaklı bölünmelere gitti.

Şia: Alevilik, Şiilik, İsmailiyye, Zeynebiyye, Fatımiler, Ehl-i Haklar...

Sünni: Hanefi, Şafi, Maliki, Hambeli, Selefi, Maturudi, Eşari, Ahmedi, Vahabi... Gibi......


  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 05-04-2007, 14:01   #5
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Yaş: 45
Mesajlar: 1,568
Varsayılan Ynt: Ehli Sünnet Ve Şii Arasındaki Fark.!

Önce Üç Noktanın altını Kalın Çizgilerle çizelim:

1- Mezhepleri Eleştirmek; Kesinlikle, "Mezhep Kurucusu" dediğimiz / bildiğimiz Kişileri eleştirmek değildir.


Bu Kişiler -azından- İslam'a verdikleri emek açısından saygıdeğerdirler. Vardıkları her Hüküm eleştirilebilir yada taktir edilebilir. Genel kural:

Yanılan Eleştiren yada eleştirilen olabilir.

2-"Mezhep Kurucusu" dediğimiz / bildiğimiz

Kişiler; Kesinlikle "Mezhep Kurmak" amacında olmamışlardır. Önlerine gelen / Günün sorunlarına çözüm üretmişlerdir. Tabii ki hata yada isabet edilmiş olabilir. Yada o gün için geçerli olan çözüm, bu gün için yetersiz kalabilir.


(Bu gün varılan Noktayı görebilseler... Tepkileri Ne olurdu??)

3- Eleştirilen Nokta: Mezhebin; Dinin "Olmazsa olmazı" haline getirilmiş olmasıdır... Bununla da yetinmeyip "Mezhep = Din" Hatta: "Mezhep olmadan Din olmaz" noktasına gelinmesidir.

Yaratanın Kitabında istediği: "Birlik olmak... Fırkalara ayrılmamak... Parçalanmamaktır."

Bunun Aksini Savunmak, yaratana iftiradır...


Mezheplere ayrılmaksa -hangi tevili getirirseniz getirin- parçalanmaktır.


"Hep birlikte Allah'ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp parçalanmayın; ..... 3/103"


".....Dini dosdoğru tutun; onda bölünüp fırkalara ayrılmayın! .... 42/13"


"Kendilerine açık-seçik kanıtlar geldikten sonra, çekişmeye girip fırkalar halinde parçalananlar gibi olmayın.Böyle olanlar için çok büyük bir azap vardır. 3/105"

".... dinlerini parçalayıp fırkalar haline geldiler. Her hizip kendi elindekiyle sevinip övünür. 30/32"

Yaratan Parçalanmanın Neticesini de bildiriyor:

"Firavun ... halkını fırkalara ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak ... 28/4"

Ve Yaratan'ın Elçisi:

"Fırka fırka olup dinlerini parçalayanlarla senin hiçbir ilişiğin olamaz. ..... 6/159"

Ayetini tebliğ ettikten sonra: ".... Ümmetimin ihtilafı rahmettir" buyuracak...!?

Tabii Peygamberimize iftiramız bununla sınırlı kalmayacak. Yaratan'ın Elçisi Bizim Mezhebi Müjdeleyecek / Övecek; Öteki Mezhebi karalayacak...!?
[Tarih boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik. / Abdülbaki GÖLPINARLI / Der Yayınları 1997 s:212]


Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Neşet Çağatay ile Prof. Dr. İbrahim Agah Çubukçu'nun imzasını taşıyan "İslam Mezhepleri Tarihi" adlı kitapta mezheplerin doğuş nedenleri şöyle sıralanıyor:

1. Siyaset: Ülkeyi yönetenlerin dini tutumunu çürütmek için yeni bir görüş etrafında birleşen topluluklar olmuştur. İktidar hırsı, bu yeni görüş sahiplerini dini kullanmaya itmiştir. Yönetimden memnun kalmayanlar da yeni görüşü tutmuşlar ve böylece gelişen her görüş, zamanla mezhep niteliği kazanmıştır.

2. İslam devletinin sınırlarının genişlemesi: Devletin sınırları genişledikçe yabancı kültür ve dinlerle karşı karşıya gelinmiştir. Dinlerini bırakarak İslamlaşan topluluklar eski kültür ve törenlerinin etkisinden kolay kolay kurtulamamışlardır. Bu da bazı toplulukları diğer bir mezhep etrafında toplanmaya itmiştir.

3. Çıkar: Bazı kimselerin çıkar sağlamak amacıyla hadisler uydurdukları ve mezhepler kurdukları tarihi gerçekler arasındadır.

4. Bilgisizlik: Ortaçağda, kendine güvenen herkesin din hakkında fikir yürüttüğü devirler olmuştur. Bölgesel ve toplumsal şartlara göre, yanlış yorumlarda bulunan bazı önderlerin görüşleri tutmuştur. Bilgisiz olan halk da onların görüşlerini gerçek İslam zannı ile kabullenmişlerdir.



  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 05-04-2007, 14:35   #6
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Yaş: 45
Mesajlar: 1,568
Varsayılan Ynt: Ehli Sünnet Ve Şii Arasındaki Fark.!

Alıntı:

KUR'AN-I KERİM

Ehli Sünnet'e Göre:
Ehil Sünnet Kur'an'ın sıhhatine, ziyade ve noksan olmadığına ittifak etmiştir. Kur'an Arap dili kural ve usullerine uygun olarak anlaşılır. Ehli Sünnet Kur'an'ın Allah'ın kelamı olduğuna, hadis ve mahluk olmadığına, içinde batıl bir şeyin bulunmadığına ve müslümanların inanç ve muamelatta ilk kaynağının Kur'an olduğuna inanırlar.

Şiiler'e Göre:
Bazılarına göre Kur'an sıhhatli değildir Kur'an Şii inançlarından herhangi biriyle çatıştığında mezheplerine uygun garip teviller yaparlar. Bu yüzden bunlara "Müteevvile" ismi verilmiştir. Daima Kur'an toplanırken ortaya çıkan ihtilafa işaret etmeyi severler. Kendi imamlarının sözleri onlara göre güvenilen teşri kaynağıdır.

Selamün Aleyküm,Simdi bakalim Kuran anlayisi nasil olmali;

**İslam dininin dosdoğru bir şekilde anlaşılması ve yaşama geçirilmesi ancak KUR’AN merkezli bir din anlayışıyla mümkündür. Çünkü ancak o zaman doğrularla yanlışlar, din adına uydurulanlarla gerçekten Rab'bimiz tarafından emredilenler ve yasaklananlar birbirinden ayrılacaktır. Dosdoğru ve erdemli bir yaşam sürmemiz için bizlere kılavuzluk edecek olan Kur'an; anlaşılır, yeterli ve herşeyi ayrıntılarıyla açıklayan bir Kitaptır.



16-Nahl-89:’’ Her ümmet içinde kendi nefislerinden onların üzerine bir şahit getirdiğimiz gün, seni de onlar üzerinde bir şahit olarak getireceğiz. Biz, Kitab’ı sana, her şeyin açıklayıcısı, müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.’’




10-Yunus-37:’’Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş değildir. Ancak bu, önündekileri doğrulayan ve kitabı ayrıntılı olarak açıklayandır. Bunda hiç şüphe yoktur, alemlerin Rab’bindendir.’’




6-En’am-38:’’Yeryüzünde hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın. Biz, Kitap’ta hiçbir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rab’lerine toplanacaklardır.’’



**Bunun dışında din adına söylenen tüm sözler, yapılan tüm uygulamalar Kur'an süzgecinden geçirilmeli , Kur'an ışığında değerlendirilmelidir. Çünkü, din adına, Allah adına uydurulanlar hem Allah'a hem de O'nun Rasul'üne büyük bir iftiradır.



10-Yunus- 59- 60:’’De ki:’Allah’ın sizin için indirdiği sizin bir kısmını haram ve helal kıldığınız rızıktan haber var mı? Söyler misiniz?’ De ki:’Allah mı size izin verdi, yoksa Allah hakkında yalan uydurup iftira mı ediyorsunuz?’’ / Allah hakkında yalan uydurup iftira edenlerin kıyamet günü zanları nedir? Şüphesiz Allah, insanlara karşı büyük ihsan (fazl) sahibidir, ancak onların çoğu şükretmezler.’’




6-En’am-93:’’Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden / Allah’la ilgili konularda yalan uydurandan veya kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken ‘Bana da vahiy geldi’ diyen ve ‘Allah’ın indirdiğinin bir benzerini de ben indireceğim’ diyenden daha zalim kimdir? Sen bu zalimleri, ölümün şiddetli sarsıntıları sırasında meleklerin ellerinin uzatarak onlara:’Canlarınızı çıkarın, bugün Allah’a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O’nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azapla karşılık göreceksiniz’ (dediklerinde) bir görsen…’’




16-Nahl-116:’’Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal buna haram demeyin. Çünkü Allah’a karşı / Allah’la ilgili konularda yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.’’



**Din konusunda tek söz sahibi Allah'tır, hiçkimse O'nun dinine eklemeler yapamaz. Bunu yaparak O'na iftira edenler aynı zamanda O'na ortak edenlerdir (6/21-24;6/148-150) ve bu da asla bağışlanmayacaktır (7/37;4/48;10/69).



6-En’am-21- 22- 23- 24:’’Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden / Allah’la ilgili konularda yalan uydurandan veya O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Hiç şüphesiz o zalimler kurtuluşa eremezler. / Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra ortak edenlere (şirk) diyeceğiz ki:’Nerede o (birşey) sanıp da ortak ettikleriniz (şirk)? / (Bundan) Sonra onların:’Rab’bimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden başka bir fitneleri olmadı. / Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup uzaklaştı.’’




6-En’am-148- 149- 150:’’Ortak Edenler (şirk) diyecekler ki:’Allah dileseydi ne biz ortak ederdik (şirk), ne atalarımız ve hiçbir şeyi de haram kılmazdık’. Onlardan öncekiler de, bizim zorlu azabımızı tadıncaya kadar böyle yalanladılar. De ki:’Sizin yanınızda, bize çıkarabileceğiniz bir ilim mi var? Siz ancak zanna uymaktasınız ve siz ancak zan ve tahminle yalan söylersiniz.’ / De ki:’En üstün ve apaçık delil Allah’ındır. Eğer O dileseydi elbette tümünüzü hidayete yöneltip iletirdi’ / De ki:’Gerçekten Allah’ın bunu haram kıldığına şehadet edecek şahitlerinizi getirin’.Şayet onlar şehadet edecek olurlarsa sen onlarla birlikte şehadet etme. Ayetlerimizi yalan sayanların ve ahirete inanmayanların hevalarına uyma; onlar Rab’lerine denk tutmaktadırlar.’’




7-A’raf-37:’’Öyleyse, Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden / Allah’la ilgili konularda yalan uydurandan veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Kitap’tan kendilerine bir pay erişecek olanlar bunlardır. Nihayet elçilerimiz, hayatlarına son vermek üzere kendilerine gittiklerinde onlara diyecekler ki:’Allah’tan başka taptıklarınız nerede?’ ‘Onlar bizi (yüzüstü) bırakıp kayboldular’ diyecekler. Bunlar, gerçekten kafirler olduklarına kendi aleyhlerinde şehadet ettiler.’’




4-Nisa-48:’’Gerçekten Allah, kendisine ortak edilmesini (şirk) bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah’a ortak ederse (şirk) doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur.’’




10-Yunus-69:’’De ki:’Allah hakkında yalan uydurup iftira edenler / Allah’la ilgili konularda yalan uyduranlar, kurtuluşa ermezler.’’


**Kutsal olan, insanüstü ve doğaüstü gücü olan, erişilmez, ulaşılmaz,sorgulanmaz,yargılan maz olan sadece Allah'tır. O'ndan başkasını veya başka nesneleri kutsal bilmek,din adamlarını yada peygamberleri putlaştırmak, kula kulluk etmek Allah'a ortak etmektir(3/64; 9/30,31; 12/39,40,13/16).



3-Al-i İmran-64:’’De ki:’Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na hiçbir şeyi ortak etmeyelim (şirk) ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız bir kısmımızı rabler edinmeyelim’ Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki:’Şahit olun, biz gerçekten müslümanlarız.’’




9-Tevbe-30-31:’’Yahudiler:’Üzeyir Allah’ın oğludur’ dediler; hristiyanlar da ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, onların ağızlarıyla söylemeleridir; onlar, bundan önceki inkar edenlerin sözlerini taklit ediyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da çevriliyorlar? / Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini (ahbar) ve din adamlarını (ruhban) rabler edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de.. Oysa onlar, tek olan bir ilaha ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların ortak ettiklerinden (şirk) yücedir.’’




12-Yusuf-39-40:’’Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar olan bir tek Allah mı? / Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.’’




13-Ra’d-16:’’De ki:’Göklerin ve yerin Rab’bi kimdir?’ De ki:’Allah’tır’. De ki:’ Öyleyse O’nu bırakıp kendilerine bile yarar da zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler (tanrılar) mi edindiniz?’ De ki:’Hiç görmeyen ile gören eşit olabilir mi?’ Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?’ Yoksa Allah’a O’nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki:’Allah, herşeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır’’



**Oysa dini yalnız Allah'a has kılarak inanmak emredilmiştir (39/2,3).



39-Zumer-2-3:’’Şüphesiz sana bu Kitab’ı hak ile indirdik; öyleyse sen de dini yalnızca O’na halis kılarak Allah’a ibadet et. / Haberin olsun, halis (katıksız) olan din yalnızca Allah’ındır. O’ndan başka veliler edinenler(şöyle derler):’Biz, bunlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.’ Elbette Allah, kendi aralarında hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kafir olan kimseyi hidayete erdirmez.’’

  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 05-04-2007, 16:00   #7
Yüzbaşı
 
Katılım Tarihi: Oct 2005
Mesajlar: 500
Varsayılan Ynt: Ehli Sünnet Ve Şii Arasındaki Fark.!

diğer kıblemiz bir olanları tekfir etmememiz gerektiğini düşünüyorum.... yoksa birlik sağlayamayız...

mezhepler günümüzdeki bazı sorunlara cevap veremeye bilirler... bundan dolayı ihmihallerin tekrar yazılması lazım diye düşünüyorum..

dinin değişmezleri vardır.. bunlar sabittir.. ama değişebilen ve zamana göre cevap bulan sorunlarda vardır... yani eski alimlerimizin ürettiklerini hep tüketmek yerine, zamana göre sorunlara cevaplar üretmeliyiz...

kuran değişmez bir sabitedir.
sünnet sahih olan ile değişmez bir sabitedir.
ictihad (sorunlara kollektif olarak verilen cevaplardır)
kıyas (sorunlara kişisel olarak verilen cevaplardır)

kuran ve sünnete bakarak ictihad ve kıyas ile günümüz sorunlarına cevaplar bulmalıyız..

ne gibi derseniz..

mesela.. organ nakli caizmi değilmi... genetik kopyalama caizmi değilmi...ortadoğuda yapılan ictihat eylemlerinini durumu nedir?... vs....

bunun içinde müslüman ülkelerin farklı üniversitelerde öğrenim gören büyükleri-alimleri bir araya gelerek (her mezhebi aynı konu üzerinde eğitim gören ayrı bir üniversite olarak görürsek) müslüman dünyanın sorunlarına kuran ve sünnet doğrultusunda cevaplar üretmeleri ve kollektif ictihad ile birlik olmayı sağlamaları gerektiğini düşünüyorum...

yoksa birlik ve beraberlk olmadan islam aleminin bugünkü sıkıntılarından kurtulması zor gözüküyor... bir ayetti kerimede yanlış hatırlamıyorsam... siz kendi durumunuzu değiştirmedikçe Allah da sizin durumunuzu değiştirmez buyruluyordu..(ayeti bulunca buraya yazacağım inşaallah) yani biz müslümanlar böyle kaldıkça bugünkü dayak yiyen durumundan zor kurtuluruz..

selam ve dua ile..
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 05-04-2007, 17:08   #8
Yarbay
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Yaş: 20
Mesajlar: 4,720
Varsayılan Ynt: Ehli Sünnet Ve Şii Arasındaki Fark.!

İlk Başta Vermiş Olduğunuz Yanıtları bu konuya dahil etmiyorum ilmi deiller.

sonraki gelenlere hiçbir itirazım yok elbette kuranı kerime kuranı kerim ışığında yaklaşacağız ve ona uyacağız.


kaptan abinin açıkladığı gibi

islam dininde fıkıh şu şekildedir.

kuran değişmez bir sabitedir.
sünnet sahih olan ile değişmez bir sabitedir.
ictihad (sorunlara kollektif olarak verilen cevaplardır)
kıyas (sorunlara kişisel olarak verilen cevaplardır)

Şimdi bazı Konulara Deyinmeye Çalışacağım.

Sünni ve Şii ayrımı Hz. Muhammed'in 632 tarihinde vefatıyla birlikte başlamıştır. Yaşadığı sürece peygamber kimliğinin yanısıra siyasi önder vasfını da kendisinde bulunduran peygamberin artık hayatta olmayışı müslüman toplumu yeni önderin kim olacağı sorusuyla karşı karşıya bırakmıştı. Sakife denilen yerde toplanan bir grup müslüman hilafete Ebu Bekir'i seçmiş daha sonra Şii olarak adlandırılacak olan Ali taraftarı bir grup müslüman da Muhammed'in damadı olan Ali'nin bu göreve daha layık olduğunu ve Ebu Bekir'i seçen grubun hak yoldan saptığını düşünmüştü.

Yani İlk Tefrika Şia Tarafından yapılmıştır.

Şia ların İslama Genel Bakışlarını anlamışızdır. bazı gruplar ı varkii hz.aliyi peygabmer olarak görüyorlar haşaa.

yanlışlıkla peygamberliğin hz.muhammede geldiğine inanan şia lar vardır.

sünnilik hakkında pek fazla bir şey açıklamama gerek yok.

Hernekadar günümüzde şia ve sünniliğin tartışması siyasi açılardan ele alınsada sorunun esası bu değildir.

Sünni olan müslümanlar Peygamber efendimiz hz.muhammed s.a.v nin hayatını müslümanların yaşaması gerektiğine inanan ve kuranı kerimin ardından 2. delil olarak hz.muhammedin sözlerini (hadis] lerini delil olarak kabul etmişlerdir.

Şuanda Siyasi bir problem olarak görülen sünni ve şia ayrılığı tarihe bakıldığında tamamıyla ilmi olduğunu açıkça görebiliriz.

Hükmi açıdan farklılıklar 4 mezheb ile sınırlandırılmıştır.

Akaidi açıdan peygambere şirk koşmak kişinin dinden çıkmasına sebep olmaktadır.

ve şia nın bazı kollarında bunu görebilirsiniz.

KUR'AN-I KERİM

Ehli Sünnet'e Göre:
Ehil Sünnet Kur'an'ın sıhhatine, ziyade ve noksan olmadığına ittifak etmiştir. Kur'an Arap dili kural ve usullerine uygun olarak anlaşılır. Ehli Sünnet Kur'an'ın Allah'ın kelamı olduğuna, hadis ve mahluk olmadığına, içinde batıl bir şeyin bulunmadığına ve müslümanların inanç ve muamelatta ilk kaynağının Kur'an olduğuna inanırlar.

kuranı kerime iman bu şekilde olmalıdır.


Şiiler'e Göre:
Bazılarına göre Kur'an sıhhatli değildir Kur'an Şii inançlarından herhangi biriyle çatıştığında mezheplerine uygun garip teviller yaparlar. Bu yüzden bunlara "Müteevvile" ismi verilmiştir. Daima Kur'an toplanırken ortaya çıkan ihtilafa işaret etmeyi severler. Kendi imamlarının sözleri onlara göre güvenilen teşri kaynağıdır.

burayı okuduğunuzda anlıyacaksınızdır.

Ashabı kiramdan olan 3 büyük halifeye bakış açıları şu şekildedir.
Şia Hz, Ali (RA)'dan başka idareyi ele alan herkese Hz Ebu Bekir ve Ömer (RA) dahil lanet ederler, İmam Ebul-Hasan Ali b. Muhammed b Ali b. Musa'ya iftira ederek Hz. Ebu Bekir ve Ömer (RA)'a Tağut demelerini dostlarına öğrettiğini söylemektedirler. Bunu en büyük Cerh ve Tadil kitapları olan "Tenkıhul Mekal fi Ahval'ir-Rical" isimli kitabın yazarı Caferi taifesinin Şeyhi Allame-i Sani Ayetullah el-Mamkani 207 inci sayfada zikretmiştir. (Murtazaviye Matbaası, Necef 1352).
"Es-Serair" kitabının sonunda Muhammed b idris el-Huliy "Mesail el-Rical ve Mükatebetühüm ila Mevlana ebi'l-Hasen b, Muhammed b. Ali b, Musa Aleyhisselam" kitabından Muhammed b. Ali b. Isa meseleleri arasında naklediyor ki Muhammed b. Ali b. Isa şöyle dedi : "Ona yazdım ve Nasıb'ı (Ehli beyte düşmanlık edene verdikleri isim) sordum. Bir kimsenin Nasıb olduğunu Cibt ve Tağut (Hz. Ebu Bekir ve Ömer'i kastediyor)'u üstün tutması ve imamlıklarını sahih itikat gasbetmenin hesabını soracaklar. Çünkü onlara göre İslam'da idare Resulullah (SAV) vefat ettikten sonra sadece onların hakkıdır. Onlardan başkası bu hakka sahip değildir. Mehdi bu tağutları (!) muhakeme ettikten sonra onlara kısası uygular ve her asır için üç bin idareci idam edinceye kadar beş yüzer beş yüzer onları öldürür, Bu hadise onlara göre kıyamette ba's gününden önce olacaktır. Ölenler öldükten ve idam edilenler idam edildikten sonra mahşer için büyük ba's (diriliş) başlar. Bundan sonrası ya cennettir ya da cehennem. Cennet, ehli beyte ve şu yukarıdaki inançları taşıyanlara, cehennem ise Şii olmayan herkese. Şia bu diriltme, muhakeme ve kısasa RİC'AT ismini vermiştir. Bu inanç hiçbir Şii'nin zerre kadar şüphe etmediği temel inançlarından biridir. Bazı saflar Şia'nın bu inançları son zamanlarda terk ettiğini zannetmektedirler ki bu büyük bir hatadır, gerçek ile bağdaşmamaktadır.

Halbuki sünnilerin hiçbirşekilde hz.aliye kastı yoktur hz.ömer ve hz.ebubekiri nasıl görüyorlarsa hz.ali yede bakışları aynıdır.

Şimdi Şia ların bir fırkası olan ibni sebecilerin delillerinin çürütüldüğü bir araştırma vereceğim.

İbni Sebecileri susturan kesin deliller

Önsöz
Eshab-ı kiramı kötüleyenler, yirmiden fazla fırkaya bölünmüştür.
Birinci kısım: En kötüsüdür. (Allah, Ali’nin içindedir. Ali’ye tapmak, Ona tapmaktır) diyor.

İkinci kısmı: Bunları kötülüyor ve (Ali, Allah olur mu? O, insandır. Ama insanların en üstünüdür. Allah, Kur'anı ona gönderdi. Cebrail de, iltimas edip, Muhammed’e getirdi. O da Ali’nin hakkını yedi) diyor.

Üçüncü kısım: Bunları kötüleyerek (Hiç böyle olur mu, Peygamber Muhammed “aleyhisselam”dır. Fakat, benden sonra, Ali halife olsun dedi. Sahabe, dinlemeyip, diğer üçünü halife yaptı. Ali’yi dördüncüye bıraktı) diyorlar. Diğer üç halifeye, Ali’nin hakkını aldılar diye düşman oluyorlar. Eshab-ı kiramın hepsine de, onun hakkını vermediler diye düşman oluyorlar. Kendi hakkını aramadı diye, Hz. Ali’ye de çok kızıyorlar. Bu üç kısmın hepsi de aşırı hareket ediyor.

Üçüncü halife Hz. Osman zamanında, Abdullah bin Sebe adındaki Yemenli bir Yahudi, İslam’da ilk olarak bölücülük fitnesini çıkardı. Buna aldananlar, Eshab-ı kiram arasına karıştılar. Tarih boyunca, din düşmanları tarafından desteklendiler. Zaman zaman azarak, İslamiyet’i içerden yıkmaya çalışmışlar ve çok müslüman kanı dökülmesine sebep olmuşlardır. Halbuki İslamiyet, birleşmeyi, kardeş gibi birbirini sevmeyi emretmektedir.

  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 05-04-2007, 17:09   #9
Yarbay
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Yaş: 20
Mesajlar: 4,720
Varsayılan Ynt: Ehli Sünnet Ve Şii Arasındaki Fark.!

Müslüman görünerek, İslam’da ilk fitneyi çıkaran yahudi ibni Sebe’nin maksadı müslümanları birbirine düşürmek, Allah Resulüne ve arkadaşlarına akrabalarına itimadı sarsarak İslamiyet’i yıkmak idi. Bunu başarırsa din otomatikman yıkılıyordu. Dinin sahibine yani Allah ve Resulüne ve arkadaşlarına itimat kalmayınca daha kime inanılacaktı, bu iman nasıl iman olacaktı? Bu iman mı yoksa imansızlık mı olacaktı? Bu iddiaları yapan ibni Sebeciler, Hurufiler, Rafiziler, bu fitneyi ilk çıkaran yahudi ibni Sebe’nin yolundan gitmekte olup, o Yahudinin maksadına hizmet etmiş olmaktadırlar.

Ehl-i sünnet âlimleri, Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde Cennet ile müjdelenen eshab-ı kiramdan herhangi birine kâfir demenin küfre sebep olacağını, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle ispat etmişlerdir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Fitne veya bid'at yayıldığı, Eshabım kötülendiği zamanda, hakkı bilen, bilgisini müslümanlara duyursun! Hakkı yani doğru yolu bildiği [ve gücü yettiği] halde, müslümanlara duyurmayanlara, Allahü teâlâ ve melekler ve bütün insanlar lanet eylesin! Allahü teâlâ, böyle bir kimsenin farzlarını ve nafile ibadetlerini kabul etmez.) [Hatib, Deylemi]

Diğer maddelerde, ibni Sebecilerin iftiralarını ve bunları susturan kesin delilleri okuyacaksınız. Önce kısa bir bilgi verelim:

Sofiyye-i aliyyenin büyüklerinden ve reislerinden aynı zamanda Peygamber efendimizin torunlarından olan, gavs-i azam, seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretleri buyuruyor ki:
(Muhammed aleyhisselamın ümmeti, başka Peygamberlerin ümmetlerinden daha üstündür. Bu ümmetin de üstünü, Ona iman ederek mübarek yüzünü görmekle şereflenen Eshab-ı kiramdır ki, hepsi Ona tâbi olmuş, Onun için harp etmiş, Onun uğruna canlarını, mallarını feda etmiştir. Onun emrini yapmak, birinci vazifeleri olmuş, her şeyde Onun yardımcısı olmuşlardır. Bu Eshabın da en üstünü Hudeybiye’de, Resulullah ile biat edip, Onun için ölmeye hazır olduklarını söz veren kahramanlardır. Bunlar, 1400 kişi idi. Bunların da en üstünü, Bedir muharebesinde bulunanlardır ki, bunlar 313 kişi idi.

Bunların da üstünü, ilk müslüman olan kırk kişidir ki, kırkıncısı Hz. Ömer, bunların otuz dördü erkek, altısı kadındır. Bunların da üstünü Aşere-i mübeşşere, yani Cennete girecekleri ismen müjdelenen on kişidir. Bunlar, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr bin Avvam, Abdurrahman bin Avf, Sad ibni Ebi Vakkas, Said bin Zeyd, Ebu Ubeyde bin Cerrah’dır.

Bunların da üstünü Hulefa-i raşidin, yani dört halife olup, bunların da üstünü Hz. Ebu Bekir, sonra Hz. Ömer, ondan sonra Hz. Osman, ondan sonra Hz. Ali’dir. Bu dördünden Hz.Ebu Bekir, iki sene dört ay, Hz.Ömer on sene, Hz.Osman oniki sene, Hz.Ali altı sene Resulullahın Halifesi oldu “radıyallahü anhüm”.

Dördünün hilafeti, bütün Sahabenin arzusu ve oy birliği ile ve her birinin, zamanının en üstünü olması ile idi. Zor ile, kuvvet ile ve kendinden daha üstün olanın hakkını almak sureti ile değildi. Ebu Bekri Sıddık, Muhacirlerin ve Ensarın söz birliği ile halife oldu. Şöyle ki, Resulullah vefat edince, Ensar-ı kiram, sizden bir emir, bizden bir emir olsun demişti. Hz. Ömer ayağa kalkıp, ey Ensar! Resulullahın Ebu Bekir’e, (Eshabıma imam ol!) diye emir buyurduğunu unuttunuz mu? deyince, biliyoruz ya Ömer, dediler. Hz.Ömer, devam ederek, içinizde Ebu Bekir’den üstünü var mı? dedi. Ensarın hepsi, kendimizi Ebu Bekir’den üstün sanmaktan Allah’a sığınırız, dedi. Hz.Ömer, Resulullahın tayin ettiği makamdan Ebu Bekir’i azletmeyi hanginiz hoş görür, deyince, bütün Ensar, hiçbirimiz hoş görmeyiz. Onu azletmekten Allah’a sığınırız, dediler. Muhacirler ile elbirliği yaparak Ebu Bekri Sıddıkı halife yaptılar. Hz.Ali ve Zübeyr de, sonra oraya geldi. İkisi de Halifeyi kabul etti. Hz.Ebu Bekri Sıddık, üç defa ayağa kalkıp, (Beni halife kabul etmekten vazgeçeniniz var mı?) dedi. Önde duranlar arasında bulunan Hz. Ali, ayağa kalkıp, (Hiçbirimiz vazgeçmeyiz. Vazgeçmeyi hiçbir zaman hatırımızdan geçirmeyeceğiz. Resulullah seni, hepimizin önüne geçirdi. Kim, seni geriye çekebilir?) buyurdu.

Hz.Ebu Bekri Sıddıkın halife olmasını isteyerek, en tesirli söz söyleyenin Hz. Ali olduğu kuvvetli, sağlam haberlerle gelmiştir. Mesela, Deve vakasından sonra, Abdullah bin Keva, Hz.Ali’ye gelip, Resulullah hilafet için, sana bir şey söylemedi mi? dediğinde: (Biz, önce dindeki vazifemize bakarız. Dinin direği ise namazdır. Allahü teâlânın ve Resulünün, dinde, bizden beğendikleri şeyleri, dünyalık olarak beğenir, seçeriz. Bunun için Ebu Bekir’i halife yaptık) buyurdu.

Resulullah son günlerinde, hasta iken, namaz kıldırmak için, Ebu Bekri Sıddıkı kendi yerine imam yapmıştı. Bilal-i Habeşi her ezan okuduğunda, (Ebu Bekir’e söyleyin, nasa imam olsun!) buyururdu. Resulullah, kendinden sonra, Hz.Ebu Bekir’in halife olmaya, herkesten daha layık olduğunu gösteren ve Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’den her birinin de, kendi zamanlarındaki insanlardan, hilafete en layık olduklarını bildiren çok şeyler söylemiştir.) [Gunyet-üt-Talibin]

İkinci binin müceddidi imam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
Hz. Ali, Ebu Bekri Sıddıkın halifeliğini seve seve kabul etmişti. Bunu herkes iyi bildiği için, (İstemeyerek kabul etti) demekten başka söz bulamadılar.

Hz. Ebu Bekir, halifeliğe layık olmasaydı, Hz.Ali onu istemez, benim hakkımdır derdi. Nitekim, Hz. Muaviye’nin halife olmasını kabul etmedi. Kendisi halife olmak için uğraştı. Halbuki, Hz. Muaviye’nin ordusu, kuvveti çok idi. Bu yüzden çok kimselerin ölmesine sebep oldu. Böylece güç durumda hakkını istediği halde, hakkı kendinde görseydi, Hz. Ebu Bekir’den istemesi daha kolay idi. Seçilmesini ister ve hemen seçilirdi. Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir’i seçtiğini bildirip biat ettikten sonra, minberin önünde oturdu. Sonraki konuşmalarda, Halifenin suallerine tesirli cevaplar vererek Halifeyi destekledi. (Reddi Revafıd)

Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretleri aynı kitabında, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Hasan’ın üstünlüklerini gösteren hadis-i şerifleri ve hilafetlerini uzun uzadıya bildirdikten sonra, buyuruyor ki:
İmam-ı Ali şehid olunca, imam-ı Hasan müslüman kanı dökülmemesi ve rahat etmeleri için hilafeti bırakmak istedi. Hz. Muaviye’ye teslim etti. Onun emirlerine tâbi oldu. O günden itibaren Hz. Muaviye’nin hilafeti hak ve sahih oldu. Bu suretle, Server-i âlemin haber vermiş olduğu, (Bu benim oğlum seyyiddir. [Yani büyüktür] Allahü teâlâ, onun ile, müminlerden, iki büyük fırka arasını bulur. [Yani barıştırır]) hadis-i şerifinin manası meydana çıktı. Görülüyor ki, imam-ı Hasan’ın tâbi olması ile, Hz. Muaviye, İslamiyet’e uygun halife oldu. Böylece, müslümanlar arasındaki bütün anlaşmazlık sona erdi. Tabiin ve Tebe-i Tabiin ve dünyadaki bütün müslümanlar, Hz. Muaviye’yi halife olarak tanıdı. Server-i âlem, Hz. Muaviye’ye, (Halife olduğun zaman, yumuşak ol veya güzel idare et!) buyurdukları gibi, diğer bir hadis-i şerifte, (İslamiyet değirmeni, 35 sene veya 37 sene devam edecektir) buyurdu. Peygamber efendimizin çarh, yani dolab buyurmasının sebebi, dindeki kuvveti ve sağlamlığı bildirmek içindir. Bu müddetin otuz senesi dört halife ve imam-ı Hasan ile tamamlandıktan sonra, geri kalan beş veya yedi senesi, Hz. Muaviye’nin hilafeti zamanıdır. (Gunyet-üt-Talibin)

Mevahib-i ledünniyye ikinci cildinde, Resulullahın gelecekte olacak şeylerden verdiği haberleri bildirirken diyor ki:
İbni Asakir bildiriyor ki, Resulullah, Hz. Muaviye’ye, (Benden sonra, ümmetimin üzerine hakim olursun. O zaman, iyilere iyilik et. Kötülük yapanları da, af eyle!) buyurdu. Yine İbni Asakir bildiriyor ki, Resulullah, (Muaviye, hiç mağlup olmaz) buyurdu. Hz. Ali, Sıffin muharebesinde: Bu hadis-i şerif hatırıma gelseydi, Muaviye ile harp etmezdim, dedi.
İmam-ı Beyheki diyor ki, Hz. Ali buyurdu ki, Resulullahtan işittim, buyurdu ki:
(Ümmetimden bazı kimseler meydana çıkacak, Eshabımı kötüleyeceklerdir. Bunlar, müslümanlıktan ayrılacaklardır.)

Allahü teâlânın Kur’an-ı kerimde (Hepsine Cenneti vaad ettim, ben onlardan razıyım, onlar da benden razıdır) diye methettiği eshab-ı kiramın hiçbirine dil uzatılamaz. Fasık ve kâfir denilemez. Bu yüzden Hz.Ali kendisiyle savaş eden müslümanlar için buyurdu ki:
(Kardeşlerimiz bize asi oldu. Bunlar, kâfir veya fasık değildir.)

İmam-ı Şafii hazretleri de, (Allahü teâlâ, ellerimizi, bu kanlara bulaşmaktan koruduğu gibi, biz de, dilimizi tutup, bulaştırmayalım!) buyurdu.

Ya Rabbi! Bizleri parçalanmaktan koru! Hepimizi, razı olduğun, beğendiğin, Ehl-i sünnetin doğru yolunda birleştir! İslam düşmanlarının yalanlarına aldanarak, tuzaklarına düşmekten koru!

Ya Rabbi! Bizi ve bizden önce gelen din kardeşlerimizi af eyle! Mahlukların en kıymetlisi olan, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselama ve temiz olan âline ve Eshabının hepsine bizlerden kıyamete kadar dua ve selamlar olsun! Âmin.


Abdullah bin Sebe hakkında kısa bilgi
Müslümanlar arasında Eshab-ı kiram düşmanlığını ilk aşılayan Yahudi dönmesi Abdullah bin Sebe’dir, “Sebeiyye” denilen sapık yolun kurucusudur. [Geniş bilgi için Abdullah bin Sebe kimdir maddesini okuyunuz. Burada özetle yazıyoruz.]

Hz. Osman’ın halifeliği zamanında Yemen’den Medine’ye geldi. Ben müslüman oldum dedi. Halifenin gözüne giremeyince, her yerde halifeyi kötülemeye başladı. Fitne ve fesat çıkaracağı anlaşılarak Medine dışına çıkartıldı. O da gittiği Basra, Şam ve Kufe’de de Halife Osman’ın aleyhindeki faaliyetlere devam etti. Eshab-ı kiramın büyüklerine uygunsuz sözler söyleyerek bozgunculuk yaptıysa da fazla taraftar bulamadı. Mısır’a gelerek cahilleri etrafına topladı. “Hz. İsa’nın döneceğine inanıp da Hz. Muhammed’in döneceğine inanmayana şaşarım” dedi. “Halifelik Hz. Ali’nin hakkıydı, Osman onun hakkına tecavüz ederek zalimlik yaptı” dedi. Hatta Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in hilafete geçmeye hakları olmadığını söyledi. Etrafına topladığı cahilleri isyana teşvik etti.

İbni Sebe ve taraftarlarının yaptığı fitnenin etkisinde kalarak Mısır ve Irak’tan Medine’ye gelen isyancılar Hz. Osman’ı şehid ettiler. Hz. Ali zamanında da fitne ateşini körüklemeye çalışan ibni Sebe, Kufe’ye giderek Hz. Ali’ye yaranmaya çalıştı. Hz. Ali’ye “sen tanrısın” diyerek ona secde etti. Hz. Ali, onu Medayin şehrine sürdü. Sebeiyye fırkası, Cemel ve Sıffin olayının hazırlayıcılarıdır. Hz. Ali’yi de şehid ettiler. Hz.Ali şehid olunca; “O ölmedi, bulutlara yerleşti, şimşek, yıldırım onun emri ile olmaktadır” derdi. Daha nice düzmece sözleri ile cahilleri aldatıp Müslümanları içeriden yıkmaya çalıştı. (Rehber Ansiklopedisi)

Yahudi İbni Sebe, 654’te Mısır’dan Medine’ye gelmiştir. (Müncid)

İbni Sebe Mısır’da isyana sebep oldu, ona inanan çapulcular, Osman’ı şehid etti. (Kamusül alam)

Yahudiler Resulullahı zehirledikleri halde, öldüremeyince bu sefer müslümanların arasında fitne çıkarmaya başladılar. İbni Sebe, her peygambere Allah tarafından vasi verildiği ve Hz. Muhammed’in vasisinin Hz. Ali olduğu hakkında propagandaya girişti. Mısır’dan Medine’ye gelmiştir. Hz. Ali’ye secde etmiştir. Hz. Ali de onu Medayin şehrine sürmüştür. (İslam Ansiklopedisi)

Cemel Savaşını hazırlayan ibni Sebe’nin Müslümanlığa karşı kazandığı zaferin bu ikincisi idi. Daha önce Hz. Osman’a karşı hazırladığı isyanı kazanmıştı. (Kısas-ı Enbiyâ, Mir’atül’iber)

Hz. Osman halife iken, Abdullah bin Sebe isminde Yemenli bir Yahudi, Medine’ye geldi. Halifeden yüz bulamayınca, Hz. Osman’ı kötüledi. Halife de, bunu Medine’den çıkardı. Bu da, Mısır’a gidip, halifeyi kötülemeye başladı. Çok bilgili olduğundan, cahilleri etrafına topladı. (Her Peygamberin bir veziri var idi. Peygamberimizin veziri de Ali’dir. Hilafet, onun hakkı idi. Osman, onun hakkını elinden aldı) diye her yerde konuşmaya başladı. (Tarih-i Taberi)

Eshab-ı kiramı kötüleyenlerin ilki, Abdullah bin Sebe’dir. (İbni Mülcem Hz. Ali’yi öldürmedi. Şeytan Ali’nin şekline girmişti. Şeytanı öldürdü. Ali, bulutlar içindedir. Gök gürlemesi, onun sesidir. Şimşek, kamçısıdır) derdi. İbni Sebe Yahudisinin sözlerine aldanan (Sebeciler), gök gürültüsü işitince, (Ey emirel-müminin! Sana selam olsun) derler. (Reddi revafıd)

Sebeiyye sapık inanışını kuran, Abdullah bin Sebe adında Yemenli bir Yahudidir. “Sen tanrısın” dediği için Hz. Ali bunu Medayin’e sürdü. (Tuhfe-i isna aşeriyye)

Eshab-ı kiramın hepsini sevenlere Ehl-i sünnet denir. Bir kısmını sevmeyenlere Şii denir. Tamamına düşman olanlara Rafizi denir. Rafiziler, ibni Sebe’nin yolundadır. (Cennet yolu ilmihali)

İbni Sebe’nin varlığı ve Sebe’iyye fırkası
Rafıziler ile Sünni görünen bazı mezhepsizler, İbni Sebe diye birisi yok diyorlar. Halbuki yüzlerce kitap İbni Sebe’den bahseder. (El Şia ve El Sünne) kitabında İhsan İlahi Zahir diyor ki: İslam güneşi doğup her yere yayılınca, kâfirlerin ve müşriklerin kalbleri yanıp tutuştu. Yahudiler, İran Mecusileri, Hindular, İslam’a tuzak hazırlamaya başladılar. Fitne çıkarıp, kan dökülmesine sebep oldularsa da, İslamiyet’i yıkamadılar. Kâfirliğini gizleyenlerin başında Yahudi Abdullah bin Sebe gelir. Sünni ve Şia’dan tarihçiler, hadisçiler ve tabakat sahipleri, edebiyat ve soy kütükçüleri İbni Sebe’ye yer vermişlerdir.

Bazıları şunlardır:
Çok bid’at çıkaran İbni Sebe’ye Allah lanet etsin. (İbni Kesir, Bidaye ve Nihaye 7/190);

İbni Sebe, Yemen Yahudisidir. (İbni Asakir Dimaşik Tarihi 3/29, İbni Esir, Kâmil 3/77);

İbni Sebe kendini tam kamufle etmiştir. Basra valisi Abdullah bin Amir, ona ismini sorduğunda, ben ehli kitaptan İslamiyet’i seçen ve size yakın olmak isteyen bir kişiyim demiştir. İbni Amir ona, bunu nereden bileyim der ve Basra’dan çıkarır. (Taberi 4/326-327),

İbni Sebe, Şam’da rolünü oynayamadan Mısır’a geçmiştir. (Taberi 4/340),

İbni Sebe’ye anası siyahi olduğu için İbni sevda da denir. (El Mukrizi, el Hutat 2/356);

İbni Sebe’nin anası Habeşli siyahi - zencidir. (Taberi 4/326-327),

İbni Sebe ve fırkası taşkınlar sınıfındadır. (Ebul Hasenil Eş’ari, Makalatil İslamiyyin 1/85);

Kelbi, ibni Sebecidir. (İbni Hibban kitabil Mecruhin 2/253);
İbni Sebe Hz. Ali ölmedi derdi. (El Mukaddesi, el Bedi vel Tarih 5/129);

Hz. Ali’nin nasla imam olacağını ilk ortaya atan İbni Sebe’dir. (Şehristani, Milel ve Nihal 2/116);

İbni Sebe, Hz. Ali’nin bir kısmı ilahtır derdi. (Essafidi, el Vafi bil Vefiyyet 17/20);

Yahudi Pavlos’un Hıristiyanlığa yaptığı gibi Yahudi İbni Sebe de müslüman görünüp İslam’ı bozmaya çalıştı. (Ebil Iz El Hanifi, Şerh el akidetü et-Tahaviyye s.578);

İbni Sebe tenasühü İslam’a sokmaya çalışmıştır. (Mukrizi, el Hutat 2/356);

Yahudi İbni Sebe, bâtıl davasını sinsice, tedrici olarak ve kurnazca yayardı. (Abdulaziz bin Veliyullah Muhtasaril Tuhfe el İsna Aşeriyye s.317);

Sebeciler biz vahye ulaştık derler. (İbni Ebi Ömer el Adni, Kitabül imam s.249);

Hz. Ali, Sebecileri ateşte yaktı. (El Maltı, Tenbih s.18, Cevzcani, Ahval el Rical s.38, Fahrettin el Razi İtikâdet Firak el Müslimin vel Müşrikin s.57; Hz. Ali’nin yaktığı hadis kitaplarında da geçer: Ebu Davud 4/126, Nesai 7/104, Hakim 3/538),

Sebeciler Hz. Ali’ye yaratıcı dediler. (İbni Abdu Rabbeh, el Akdul Ferid 2/405),
Sebeciler, İbni Sebe’nin adamlarıdır. (El Havarzemi, Mefatihul Ulum s.22).

İbni Sebe’den bahseden kitaplardan bazıları şunlardır:
İbni Asakir, Tarihi 3/29, 29/7;
İmam Taberi, Tarih Taberi 4/283-505;
Furazdak, Divan s.242-243;

İbni Kuteybe, Mearif 267; Muhtelif Hadis Tevili s.73;
Süyuti, Hüsnü Muhadara 2/174; Lubbul Elbab fi tahrirul Enseb 1/132;
Cevzcani, Ahval el Rical s.38;

El Belaziri, Enseb el Eşraf 3/382;
İbni Abdu Rabbeh, el Akdul Ferid 2/405;
Ebu Asım Huşeyş bin Esram, İstikame;

Ebu Hasan Eş’ari, Makaletil İslamiyyin 1/85;
İbni Hibban, Kitabil Mecruhin, 2/253;
El Mukaddesi, el Bedi vel Tarih 5/129;

El Maltı, Tenbih s.18;
El Havarzemi, Mefatihul Ulum s.22;
El Hemazani, Tesbit Dalail el Nübüvveh 3/548;

Mutezile Cahiz, Beyan ve Tebyin s.81-83;
Bağdadi, el Firak Beynel Firak s.15;
İbni Habib Bağdadi, Muhber s.308

İbni Hazm, Fasıl fil Milel ve Nihal 4/186;
El Esfarayani, el Tabsira fiddin s.108;
Şehristani, Milel ve Nihal 2/116-155;

Sem’ani, Enseb 7/24
Neşvan el Humeyri, Hivarul Ayn s.154;
İbni Esir, Ellubab 2/98; Kâmil, 3/144-154

Fahrettin el Razi, İtikâdet Firak el Müslimin vel Müşrikin s.57;
Es Sekseki, el-Burhan;
İbni Teymiye, Mecmu’ul Fetava 4/435, Minhec’ul Sünnetül Nübeviyye

El Ma’laki, Temhid vel Beyan s.54
Zehebi, el Muğni fid Duafa 1/339; Mizan 2/426, İslam Tarihi 2/122-123;
Essafidi, el Vafi bil Vefiyyet s.17-20

İbni Kesir, Bidaye ve Nihaye 7/183;
Kermani, Firak el İslamiyye, s. 34
Şatibi, el İ’tisam 2/197;

Ebil İz El Hanifi, Şerh el akidetü et-Tahaviyye s.578;
Cürcani, Tarifat;
Mukrizi, el Hutat 2/356-357;
Hafız bin Hacer, Lisanil Mizan 3/290;

El Ayni, Akdul Ceman 9/168;
Sefarani, Levamiul Envar 1/80;

İbni S’ad, Tabakat Kübra 3/39
Abdul Aziz bin Veliyullahil Dehlevi, Muhtasaril Tuhfe el İsne Aşeriyye s.317

Şia kitaplarından bazıları:
El Naşi el Ekber, Meseil el İmame s.23;
El Kami, Mekalet ve Firak s.2;
Nubahti, Firak el şia s.23;

Ebu Hatim el Razi, El zine fil Kelimatil İslamiyye s. 305;
El Keşi, Rical s. 98-99;
Ebu Cafer Saduk bin Babuvi el Kami, Men la Yahdurhül Fıkıh 10/213;

Şeyh el Mufiyd, Şerh Akaidil Sudur s. 257;
Ebu Cafer el Tusi, Tehzibul Ahkam 2/322;
İbni Şehri Aşub, Menakibi âli Ebi Talib 1-227-228;

İbni Ebil Hadid, Şerh Nehcül Belaga 2/99;
Hasan bin Ali el Hilli, Rical 2/71;
İbnil Murteda, Tacul Arus s.5-6;

Erdibili, Cami ul Rivat 1/485;
El Meclisi, Bahrul Envar elcamiatü lidürari Ehbaril Eimmetül Ethar 25/286;
Nimetullah El Cezairi, Envarul Numaniyye 2/234;

Tahir El Alimi, Miratül Envar ve Mişkatül Esrar fi Tefsirul Kur’an s.62;
Memakani, Tenkihul mekal fi ehvalir rical 2/183;

Muhammed Hüseyn el Muzferi, Tarih el Şia s.10;
El Havanseri, Ravdatül Cinan 3/141
------------------------------------------


  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 05-04-2007, 17:10   #10
Yarbay
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Yaş: 20
Mesajlar: 4,720
Varsayılan Ynt: Ehli Sünnet Ve Şii Arasındaki Fark.!

Alıntı:

mezhepler günümüzdeki bazı sorunlara cevap veremeye bilirler... bundan dolayı ihmihallerin tekrar yazılması lazım diye düşünüyorum..
sevgili kaptan abi;

mezheblerin usulu fıkıh kitaplarını okuyan kişiler..

burada belirttiğin sorunun cevabını verebilirler.

Alıntı:
mesela.. organ nakli caizmi değilmi... genetik kopyalama caizmi değilmi...ortadoğuda yapılan ictihat eylemlerinini durumu nedir?... vs....
burda bahsetmek istediğin tüm sorularına hanefi mezhebince cevaplayabilirim..

bu konuda hocalarımın fetvaları zaten var. size aktarabilirim tabi yeni sorulara cevap bulunduktan sonra ilmihallerin üzerine ekleme yapılabilinir.

Tekrar Tekrar Belirtmek istiyorum Sünnilik siyasi bir parti veya görüş değildir.

bunların tamamı amerikanın oynadığı oyunlardır işin bu boyutuna girmiyorum. ilmi yönden konuya bakıyorum.

Sünni lik Peygamberimize ittibayı tam olarak etmeyi kabul etmiş müslüman toplumlarından oluşmuştur.

Bir Küçük Makale daha vermek istiyorum.

Şunda şüphe yok ki Şiiler kendileri yaklaşma istemiyorlar. Bunun için de yaklaşma fikrini ehli sünnet diyarında yaymaya çalışıyor, Şii bölgelerinde bunun için bir adım dahi atmıyorlar, bir kelime dahi konuşmuyorlar, ilmi merkezlerinde bu yaklaşmanın eserine, izine dahi rastlanmıyor. Bu çağrı fazı toprağına, toprağı fazına birleşmeyen elektrik kablolarına benziyor. Bu sebepten de bu uğurda yapılacak her çalışma çocuk oyunu gibi hiçbir fayda getirmeyen lüzumsuz bir çalışma olarak kalacaktır. Sadece ehli sünnetten, tek taraflı tutumdan bundan başka semere beklenemez. Ancak Şia Peygamberimiz (SAV)'den bu yana Şii olmayan herkesten berî olduğu akidesinden. Ebu Bekir ve Ömer (RA)'ya la netten vazgeçmedikçe bu çalışmalar boşunadır. Yine Şiiler imamlarının beşeriyet sıfatlarından arındırıp ilahlık mertebesine çıkaran inançlarından vazgeçmedikçe yaklaşma mümkün değildir. Çünkü bu inanç İslam dininden çıkmak. Peygamber ve ashabının gösterdiği yoldan sapmak demektir
Şiiler İslam'a, İslam inanç ve tarihine ters düşen bu azgınlığı terketmedikce müslümanların kabul ettiği temel ve esaslara muhalif temel ve esaslarıyla yalnız kalacaklar ve bütün Müslümanlar onları terkedecektir.
Daha evvel bir gerçeğe işaret etmiştik: Komünizmin Irak'ta ve İran'da, diğer İslam ülkelerine oranla daha çabuk gelişmesinin sebebini Şiiliğe bağlamıştık. Bu iki ülkedeki komünistler o ülkelerin Şii evlatlarından oluşuyorlardı. Zira Şia mezhebini anlaşılmayanı hurafe yalan ve hayali şeylerle dolu görünce. teşkilatlı, her dilde yayın yapan, belli ilmi ve iktisadi metotlar takip eden komünizm tuzağına düştüler. Eğer İslam dinini Şiiliğin dışında doğru olarak Peygamber'den geldiği gibi öğrenseydiler bu çukura böylesine düşmeyeceklerdi.



  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Forum saati Türkiye saatine göredir. Şu an saat 11:02


vBulletin® Version 3.7.3, Telif Hakkı ©2000 - 2009 Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.2.0
© 2005 - 2008 ilahi-Tr Forumları
Web Stats