![]() |
| | #1 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Aug 2007 Yaş: 38
Mesajlar: 1,541
| URARTU TARİHİ “Lutipri oğlu Sarduri’nin yazıtı; büyük kral, güçlü kral, dünyanın kralı, Nairi ülkesinin kralı, eşi olmayan kral, halkın çobanı, savaştan korkmayan kral. Ben Lutıpri’nin oğlu Sarduri, krallar kralı, bütün krallardan haraç alan kral, Lutipri oğlu Sarduri böyle konuşur: Bu taşları Alniunu kentinden getirdim ve bu duvarı (yapıyı) inşa ettim.” Yukarıdaki bilgiler Van Gölü Havzası’nda yeni bir siyasi ve askeri güç olarak doğan Urartu Krallığı’nın kendisine ait ilk yazılı belgesidir. Van Kalesi’nin kuzeybatı ucunda, Madırburç olarak adlandırılan yapının değişik yerlerinde altı kez tekrarlana yazıt, Asur dilinde kaleme alınmıştır. Yazıtın bilinen tarihi MÖ. 832 yıllarıdır. MÖ. 832 yılı bir anlamda Urartu’nun tarihöncesi çağlarının sona erişinin tarihidir. Bu tarihte başkenti Tuşpa (bugünkü Van Kalesi) olarak ilan edilen krallık, Yakındoğu tarihini üç yüz yıla yakın bir süre Asur Krallığı ile birlikte şekillendirecek ve bölgede alışılageldiğinden biraz farklı bir uygarlığın kurulmasına öncülük edecektir. MÖ. 9. yüzyıl sonlarında Asur dilinde yazılmış bir kitabe ile Yakındoğu’da askeri ve kültürel açıdan “ben de varım” diyen bu krallığı meydana getiren halklar kimlerdi, nereden nasıl gelmişlerdi ve hangi nedenler bu insanları bir siyasi örgüt bünyesinde toplanmaya zorlamıştı? Bu zor coğrafi koşullarda varlıklarını kanıtlayabilen Urartu-öncesi kültürler nelerdi? Urartu araştırmalarının başladığı 19. yüzyıldan beri sorulan ve araştırılan bu soruların yanıtlarını kısaca da olsa irdelemekte yarar vardır. BÖLGENİN ERKEN TARİHİ Urartu Krallığı’nın ana yerleşim alanı olan Van Gölü Havzası’nda yapılan arkeolojik kazılar, bölgenin yerleşik tarihinin MÖ. 5000 yıllarına kadar eskiye gittiğini kanıtlamıştır. Van Gölü’nün doğu kıyısında, modern Van Havaalanı sınırları içinde yer alan Tilkitepe Höyüğü ve Van Erçiş karayolunun 40. kilometresine yakın Yılantaş Höyüğü, havzanın en eski kültürü ile ilgili bilgi sunan ender yerleşme yerlerinden ikisidir. Yörede yerleşik düzene geçilmesinin bu denli gecikmesinin temel nedeni, çevreye egemen olan ve yağısın azlığından kaynaklanan olumsuz iklim koşulları olmalıdır. Van Gölü kıyı kenar çizgisinin Kalkolitik dönemden hemen önce bugünkü seviyesinden 350 metre daha içeride olusu, tarıma elverişsiz yağışsız ortamın kanıtıdır. 1899 yılından itibaren çeşitli kazıcılar tarafından yapılan kısa süreli araştırmalar, Tilkitepe’de üç ana kültür tabakasının varlığını ve bu tabakalardan en eskisi olan 111. Tahakanın MÖ. 5. binyıla tarihlendiğini göstermiştir. 111. tabakada bulunan çanak çömleklerin, Kuzey Mezopotamya’daki Halaf Höyüğü’nden elde edilen ve Halaf Kültürünün karakteristik malzemesi olan çanak çömleklerle aynı özellikleri gösterdiği anlaşılmıştır. Bu durum bu erken dönemde hile Van Gölü Havzası ile Kuzey Mezopotamya kültürleri arasında, obsidyen alet endüstrisine dayalı bir ticari ilişkinin varlığını sergilemektedir. Tilkitepe’nin Halaf kültürünü izleyen ve M.Ö. 4. binyılın ortalarına tarihlenen dönemi, bu yerleşme yerinin II. tabakasında ortaya çıkarılan, Mezopotamya arkeolojisinde Orta Kalkolitik Dönemi simgeleyen ve Ubaid adını alan kültür ile çağdaştır. Tilkitepe’nin en üstteki 1. tabakasında kalın dalgalı bant bezemeli ve genellikle saman katkılı bir çanak çömlek türü gözlenir. “Tilkitepe keramiği” olarak adlandırılan bu çanak çömlekler, M.Ö.3. binyılın baslarına aittir. Aynı tabakada ortaya çıkan siyah açkılı mallar, bazı yayınlarda “Karaz keramiği’, bazı yayınlar da ise “Erken Transkafkasya keramiği” olarak adlandıran örneklerdir ve yörenin Erken Tunç Çağlarını simgelerler. Gerek Tilkitepe’de ve gerekse bölgenin diğer birçok höyüğünde yürütülen kazı ve yüzey araştırmaları, Van Gölü Havzası’nda Kalkolitik Döneme tarihlenen Tilkitepe, Halaf ve Ubaid kültürlerinden çok daha yoğun yaşanmış bir Erken Tunç Çağ kültürünün varlığını ortaya koymuştur. ERKEN TUNÇ ÇAĞ KÜLTÜRÜ Özellikle Dilkaya Höyük (Resim 3), Van Kalesi Höyük (Resim 4) ve Karagündüz’deki arkeolojik kazılardan, Ernis ve Alacahan gibi mezarlıklardan elde edilen bilgiler, yörenin Tunç Çağlarını en iyi belgeleyen buluntu yerleridir. Van Gölü Havzası’nın Erken Tunç Çağ Kültürü’nü siyah veya koyu renkli, açkılı ve üzerinde kabartma ya da çizgi tekniği ile yapılmış bezemelerin var olduğu bir çanak çömlek türü simgeler. Bu çanak çömleği üreten insanlar kare, dikdörtgen ve bazı durumlarda yuvarlak planlı evlerde oturmaktaydılar. Taş temel üzerine kerpiçten yapılan evlerde yuvarlak planların kullanılması, bu insanların Van Bölgesi’ne gelmeden önce göçebe olduklarının kanıtıdır. Çanak çömlekler üzerinde gözlenen oyma ve kabartma bezemelerin de göçebe sanatında önemli bir yeri olan ahşap oymacılığın taklidi olduğu düşünülebilir. Van Bölgesi’ndeki Erken Tunç Çağ yerleşmelerinde madenden üretilmiş eserlere ait kanıt yoktur. Bu eksiklik tüm Yakındoğu’nun en zengin obsidyen kaynağı olan Nemrut ve Süphan Dağı’ndan elde edilen ham maddeden üretilen obsidyen aletler ile giderilmiştir. Yörenin Erken Tunç Çağ kültürü temelde hayvancılığa ve höyükler etrafındaki tarım alanlarında yapılan düşük yoğunluktaki kuru tarıma dayalı idi. Doğu Anadolu’nun zor iklim koşulları olduğu gibi kabul edilmiş, sulama veya savunma duvarları inşası gibi kollektif bir uğraşı gerektiren faaliyetlere henüz geçilememiştir. Birkaç istisnanın dışında bölgeler ve hatta yerleşme yerleri arasında kültürel ve ticari ilişkileri kanıtlayacak arkeolojik bulgular mevcut değildir. Erken Tunç Çağ kültürünün bölgeye Kafkas ötesinden göçlerle geldiğine inanılır. Kültürün Van Gölü Havzası’nın yanında, tüm Doğu Anadolu’da, Kuzeybatı İran’ın büyük bölümünde, Kafkas ötesi ülkelerde ve hatta Filistin içlerinde, karakterinden fazlaca bir değişikliğe uğramaksızın varlık gösterebilmesi dikkat çekicidir. Kültürün Yakındoğu kültürleri içinde en geniş coğrafi alanda bulunabilmesinin temel nedeni, olasılıkla Hurriler olarak bilinen bir etnik topluluk tarafından yayılmış olabileceğidir. Bu öneri doğru ise ileriki yüzyıllarda Urartu Krallığı’nı oluşturan halk topluluklarından en önemlisi olan Hurrilerin bölgedeki varlıklarının ilk ipuçları ortaya çıkmaktadır. M.Ö. İKİNCİ BİN YIL KÜLTÜRÜ MÖ. 3. binyılı izleyen ikinci binyılda yörenin kültüründe köklü bir değişikliğin olmadığı gözlenir. Kazılardan elde edilen veriler MÖ. 3. binyılın çanak çömlek özelliklerinin önemli ölçüde sürdürüldüğünü, ancak mimaride daha basit ve daha az itina gösterilmiş evlerin yapıldığını göstermiştir. Bu durum Van Bölgesi’ne ve yakın çevresine MÖ. 2. binyılın başlarında, yörenin Erken Tunç Çağ kültürünü etkileyecek ve kültürün karakterinde değişiklik yapabilecek önemli bir göçün olmadığını gösterir. MÖ. 2. binyılın başlarından itibaren Van Gölü Havzası’nın doğu ve kuzeydoğusunda yer alan ülkelerde bir boyalı çanak çömlek kültürü doğmaya başlamıştır (Resim 5). Keramiklerini kahve renkli astar veya açık devetüyü renkli boya-astar zemin üzerine kırmızı ve siyah boya ile yapılmış geometrik ve natüralist motifler ile süsleyen bu kültürün izleri Van Gölü Havzası’nda da görülür. Yörede yürütülen arkeolojik kazılarda çok az rastlanan bu tür boyalılara ait güzel örnekler, Van Gölü’nün kuzeyinde Süphan Dağı’nın batı eteklerinde, göl seviyesinden 600-700 metre yukarılarda yapılan yüzey araştırmalarında, özellikle mezar buluntusu olarak ortaya çıkarılmıştır. Boyalı çanak çömleklerini mezarlara ölü armağanı olarak da koyan bu insanların neden göl seviyesinden bu kadar yüksekte yaşadıkları bilinmemektedir. Ancak yörenin iklimi ve seçilen yarı-göçebe yaşam tarzı nedenlerden sadece ikisi olmalıdır. Araştırmalar ve elde edilen bulgular M.Ö. 2. binyılda yöre kültürlerini tehdit eden ve insanların ova seviyesi yerleşmelerinden kaçmasını gerekli kılacak bir tehlikenin varlığını göstermemiştir. Bu insanların göl seviyesindeki höyüklerde yoğun olarak yaşamamaları, Van Bölgesi’nin ikinci binyıl kültürü üzerinde yeterince etkili olamamış ve sonuçta Erken Tunç Çağ kültürü değişime uğrasa da ikinci binyıl içlerinde varlığını sürdürebilmiştir. Van Bölgesi’nin ikinci binyıl boyalı çanak çömlek kültürünün hangi yıllara kadar devam ettiği kesinlik kazanmamıştır. Batı İran’da bu kültür beraberlerinde yeni bir çanak çömlek geleneği getiren halkların bu yöreye yarışına kadar sürer. Tek renkli ve genellikle de gri olan kapların formları öncekilerden çok farklıdır. Arkeolojik kazılardan elde edilen bulgular, Batı İran’a gelen yeni halkların bölgeye Demir Çağlarını da getirdiğini göstermiştir. Bu olayın tarihi Urmiye Gölü Havzası’nda MÖ. 1400-1350 olarak kabul edilmektedir. Bu yıllardan birkaç yüzyıl öncesinde bile Orta Anadolu’da yazılı kaynaklar gelişen tarihi, kültürel ve ticari olayları açıklamaya başlamıştır. Ancak ne Batı İran’da, ne de Doğu Anadolu’da yaşanan olayları anlamamızda yardımcı olacak hiç bir yazılı kaynak mevcut değildir. Van Gölü Havzası ile ilgili tarihi olayların herhangi bir ülkenin yazılı kaynaklarına yansıması, MÖ. 1274 yılında olacaktır. Bu havzanın kendine ait ilk yazılı belgesi ise çok daha geç bir döneme, bölümün başında da belirttiğimiz gibi, MÖ. 832 yılına kadar ortaya çıkma şansı bulamayacaktır. Kuzeybatı İran’da Erken Demir Çağ’da (Demir Çağ 1) yaşanan göç olayları, sadece bu ülke ile sınırlı kalmamıştır. İran’a ilk İranlıları, yani İndo-Ari halk topluluklarını getiren göç dalgasının özellikle Hazar Denizi’nin kuzeyinden başlamış olduğu konusunda öneriler vardır. Aynı coğrafi bölgedeki Doğu Anadolu toprakları, aynı göçün sonuçlarından olmasa bile benzer ve yine kuzeyden gelen bir göç dalgası ile etkilenmiş olmalıdır. Bunun aksi durumunda M.Ö. 2. binyılın son çeyreğinde bölgede gelişen siyasi olayları açıklamak zorlaşırdı. Van Gölü Havzası’nda yaşayan ve artık yerli halk olarak tanımlayabileceğimiz insanlar, kültürel ve siyasi ivmelerinden oldukça uzaklaşmışlardır. Bütün bir ikinci binyıl boyunca kültürde ve siyasi organizasyonda gözlenen durgunluk, ancak bölgeye gelen yeni bir halk hareketinin itici gücü ile aşılabilinirdi. Bölgedeki yeni halkların ve bu halkların oluşturmaya başladığı yeni siyasi kıpırdanmaların yazılı kaynaklara yansıması hiç de uzun bir zaman almamıştır. Kuzeybatı İran’da kültürel etkinlikler, Haftavan Tepe ve Hasanlı gibi yerleşim yerlerinde yürütülen kazılardan elde edilen veriler ile bize sunulurken, Doğu Anadolu bu şanstan yoksundur. Ancak Doğu Anadolu ve özellikle Van Gölü Havzası’yla ilgili bilgi veren yazılı belgeleri de Kuzeybatı İran için bulmak mümkün olmamıştır. |
| |
| | #2 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Aug 2007 Yaş: 38
Mesajlar: 1,541
| YAZILI KAYNAKLAR ve URARTU BEYLİKLER DÖNEMİ MÖ. ikinci binyılın son çeyreğinde Hitit İmparatorluğu ve Mısır Krallığı ile birlikte Yakındoğu’nun en güçlü devleti olan Asur Krallığı’nın yazılı belgelerinde, Van Gölü çevresine askeri seferlerin düzenlendiği dikkat çekmeye başlar. İlki MÖ. 1274 yılında gerçekleştirilen bu seferler, Van Bölgesi’nde yaşanmaya başlanan bir siyasal değişimin de ilk habercisi olurlar. “Rahipliğimin başlangıcında Uruadri ülkesi ayaklandı (benden yabancılaştı ve düşmanlık yarattı) ve Assur’a ve yüce tanrılara ellerimi yukarıya kaldırarak dua ettim, ordumu harekete geçirdim ve güçlü dağ kalelerine doğru sefere çıktım. Himme, Uadkun, Bargun, Salua, Halila, Luha, Niiıpahri, Zingun ülkelerini, güçleri ile birlikte (bu) sekiz ülkeyi fethettim. Ellibir kentini ele geçirdim, yaktım, mallarına haraç olarak el koydum. Uruadri ülkesinin tümünü üç günde Tanrım Assur’un ayakları önüne dize getirdim. Genç adamlarını seçtim ve benden korkmaları ve hizmet vermeleri için alıkoydum. Dağlık bölgeye ödemeleri için ağır vergiler koydum. Tanrı Assur’u küçümseyerek daha önce de bana karşı ayaklanan güçlü müstahkem bir dağ kalesi olan Anna kentini efendilerim Tanrı Assur ve yüce tanrıların yardımı ile ele geçirdim, tahrip ettim ve kentin üzerine ‘kudime’ serptim. Topladığım tozlarını gelecek günlere ders olsun diye Assur kentinin kapısı önünde havaya savurdum.” Asur kralı Adad-Nirari’nin Oğlu Salmanasar (I), Asur tahtını teslim aldığı daha ilk yılda kuzeyinde yeralan ülkelere karşı bir askeri sefer düzenleme gereğini duymuştur. Her ne kadar yazıtta geçen “bana karşı yabancılaştı, düşmanlık yarattı” tanımı, bu ülkelerin önceki Asur kralları tarafından bilindiğini ve hatta belki de bazı askeri düzenlemeler yapıldığını ima etse de yazılı kaynaklara yansıyan ilk Asur seferi MÖ. 1274 yılındaki bu seferdir. Yazıtta geçen Uruadri ülkesi, sekiz önemli bölgeden ve ellibir kentten oluşmaktadır. M.Ö. 13. yüzyıla girildiği bu dönemde bile Van Gölü ve çevresinde şekillenen ve çeşitli bölge ve kentlerden meydana gelen bir siyasi oluşumun ilk adımları görülmektedir. Bu oluşumun önderliğini, en azından bu çağda, Uruadri ülkesi halkı ve yöneticileri yapmaktadır. Ancak bu yazıtta veya daha sonraki diğer Asur yazıtlarında bu siyasi birliğe önderlik eden herhangi bir kişiden hiç söz edilmemektedir. Herhalde Van Gölü’nün batı ve kuzeybatı bölgelerinde yaşayan bu halklar, çoğunlukla yarı göçebe bir yaşam tarzını benimseyerek varlıklarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. M.Ö. üçüncü binyılda Doğu Anadolu’ya geldikleri önerilen Hurrilerin dışında bu bölgede ilk kez bir halk topluluğunun adına rastlanmaktadır. “Uruadri ülkesi halkı” olarak tanımlayacağımız bu insanlar M.Ö. 9. yüzyılın ortalarında, yine Asurlu krallar tarafından “Urartu halkı” olarak adlandırılacaktır. DEMİR ÇAĞLARIN GELİŞİ M.Ö. 2. binyılın ikinci yarısında Van Gölü Havzası’nda yaşanan çok güçlü bir kültürün var olmadığını, Kuzeybatı İran’da da görülen bir boyalı çanak çömlek kültürünün, bölgenin en karakteristik özelliği olduğunu ve bu kültürü yaşayan insanların göl seviyesinden 500-600 metre yükseklikteki yaylalarda yoğun olarak yaşadıklarını daha önce de belirtmiştik. Kuzeybatı İran’da boyalı çanak çömlek kültürünün bölgeye gelen yeni bir göç dalgası ile ortadan kalktığı bilinmektedir. İran arkeoloji terminolojisinde Demir Çağ 1 (Anadolu’da Erken Demir Çağ) olarak adlandırılan dönem ile birlikte bölgeye yeni bir çanak çömlek geleneği gelmiştir. Gri renkli ve monokrom olan bu gelenek, gerek renk ve gerekse form açısından kendinden önceki boyalı çanak çömlek kültüründen çok farklıdır. Keramikteki, mimarideki ve ölü gömme geleneklerindeki farklılıklar, yöreye bir başka bölgeden göç eden halklar ile açıklanmıştır. Genellikle Hazar Denizi’nin kuzeyinden bölgeye geldiklerine inanılan bu halkların, Batı İran’a gelen ilk İranlılar olduğu düşünülmekte ve bu halkların yöreye gelişleri ile birlikte yörenin Tunç Çağlarının sona erdiği ve Demir Çağın başladığı bilinmektedir. Kuzeybatı İran’da boyalı çanak çömlek geleneğine son veren ve Demir Çağların başlamasını sağlayan bu göç dalgasının bir benzeri Doğu Anadolu için de geçerli olmalıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi; Van Gölü Havzası’nda boyalı çanak çömlek kültürünün hangi yüzyıla kadar sürdüğü konusunda kesin bir arkeolojik veri yoktur. Ancak Erken Demir Çağ’a tarihlenen Dilkaya ve Karagündüz mezarlarında bulunan kaplar arasında bu türe ait örnekler bulunmamıştır. Aksine mezarlardan çıkan kaplar, genellikle kahve renkli veya devetüyü renkli olmak üzere tek renklidir. Bu durum boyalı çanak çömleklerin en azından MÖ. 12-11 yüzyıllarda bu bölgede artık kullanılmadığını göstermektedir. Boyalı çanak çömleklerin çıktığı mezarlar ile Dilkaya ve Karagündüz mezarları arasındaki mimari farklılıklar, kültürün diğer kollarında da bazı temel değişimlerin yaşandığını göstermektedir. Batı İran’da Demir Çağ’ın bölgeye gelişini sağlayan benzer bir göç dalgası Van Gölü Havzası için de geçerlidir. Ancak Batı İran’a gelen An ırkın aksine, Van Bölgesi’ne An olmayan bir halk topluğunun geldiği kesindir. Bu halkların Doğu Anadolu’ya varışlarının tarihi ve geliş yöreleri bilinmemektedir. Bu belirsizlik bir anlamda Van Gölü Havzası’nın Erken Demir Çağları’nın başlangıç tarihinin de kesin olmaması anlamınadır. Ancak yine de yazılı belgeler bize bu konuda bazı ipuçları verebilmektedir. Asur kralı I.Salmanasar’ın Uruadri ülkesi üzerine yaptığı seferin kayıtlarında, bu ülkeyi kendisinin veya babasının daha önce de biliyor olmasına ait veriler vardır. Asur’un Uruadri üzerine yaptığı ilk sefer 1274 tarihli olduğuna göre, göç olayının rahatlıkla 14. yüzyılın sonlarına tarihlenmesi mümkündür. Bu durum Kuzeybatı İran’da belki biraz daha eskiye, olasılıkla MÖ. 14. yüzyılın başlarına kadar geriye gitmektedir. Erken Demir Çağın başlarında Van Gölü Havzası’nda başlayan bu hareketlilik Asur Krallığının dikkatinden kaçmamıştır. Krallığın kuzey sınırlarında oluşmaya başlayan siyasi bir organizasyon yöreden elde edilebilecek çeşitli ekonomik çıkarlar için bir engel teşkil edilebilirdi. Asur için orman ve maden ürünlerinin sağlandığı Kuzey Suriye ve Güneydoğu Anadolu topraklarında, bir başka Anadolu siyasi gücü olan Hitit’in de gözünün olması, Asur’u alternatif kaynaklar aramaya yönlendirmiş olmalıdır. Çünkü bu yıllarda Anadolu’nun tartışmasız tek egemen gücü durumundaki Hitit İmparatorluğu’nda 111. Mursilis yerini 111. Hattusilis’e bırakmış ve Hitit için çok parlak bir dönem başlamıştı. Bu alternatif bölgelerin başında Dicle ve Fırat vadileri ile erişilebilen Van Gölü ve çevresi gelmektedir. Bu yörede oluşmaya başlayan bir siyasi örgütlenme Asurlu kralların emelleri için önemli bir engel olmalıdır. Bu engelin ortadan kalkması ve kuzey sınırlarında kendilerini tehdit edebilecek bir başka gücün ortaya çıkması tehlikesi, Asurlu kralları MÖ. 13. yüzyılın başlarında harekete geçirmiş ve Uruadri ülkesine ve bu ülkedeki halklar üzerine yukarıda anlatılan askeri sefer düzenlenmiş olmalıdır. 1274 yılındaki Asur seferinin Van Gölü çevresindeki halkları denetim altına almak amacına ulaşıp ulaşmadığı kesin değildir. Salmanasar’ın bu bölgeye saltanatı sırasında bir başka askeri sefer düzenlememiş olması amaca ulaşıldığının bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Bir başka olasılık ise Asur’un kuzeybatı komşusu Hitit ile sürdürdüğü Kuzey Suriye ve Güneydoğu Anadolu’nun egemenliği konusundaki mücadelesine ağırlık verdiği ve kuzey ülkelerinden gelecek tehlikeyi göz ardı ettiğidir. Van Gölü ve çevresi ile ilgili bilgi veren ikinci Asur yazılı belgesi, ancak 1. Salmanasar’ın oğlu Tukulti-Ninurta zamanında karşımıza çıkar. Bunun için de M.Ö.1244 yılına kadar otuz yıl beklememiz gerekecektir. Assur kentinde bir sarayın onarımını belgeleyen bir yazıtta, Asur kralı 1. Tukulti-Ninurta kendisini kainatın kralı, Asur’un kralı, dünyanın dört bölgesinin kralı, Yukarı ve Aşağı Deniz’in kralı ve tüm Nairi ülkelerinin kralı olarak tanımladıktan sonra saltanatının birinci yılında Nairi ülkesi olarak adlandırılan bir bölgeye seferler düzenlediğini anlatmaktadır. Yazıtın Nairi ile ilgili bölümü aynen şöyledir: “Hiç bir yolun olmadığı, patikalarını benden önceki hiç bir kralın bilmediği irak dağları, üstün gücüm ile geçtim ve Nairi ülkesinin 43 kralı cesaretle karşıma dikildiler ve savaşmak istediler. Onlarla savaştım, onları mağlup ettim. Dağların derin vadilerini ve hendeklerini onların kanları ile sele verdim. Tüm ülkelerini egemenlığim altına aldım. Onları haraç ve armağanlar vermekle yükümlendirdim.” Assur’da krala ait bir kentin kuruluşunu anlatan bir başka yazıtta Nari ülkesinin 43 kralına karşı düzenlenen sefer anlatılmakta ve “Onların ülkelerinin tamamını egemenlik altına aldım. Nairi ülkelerinin krallarını boyunlarına taktığım bakır zincirlerle sürükleyerek yaraladım... Onlara gökyüzünün ve yeryüzünün yüce tanrıları önünde yemin ettirdim. Haraç ve armağanlar vermekle yükümlendirdim” denilmektedir. Tukulti-Ninurta’ya ait olan iyi korunamamış bir başka yazıtta, Nairi ülkesi ile ilişkili olarak “Yukarı Deniz’in kıyısındaki ülkeler” tanımı yer almaktadır. Buradaki “Yukarı Deniz” tanımı büyük olasıkla Van Gölü için kullanılmıştır. |
| |
| | #3 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Aug 2007 Yaş: 38
Mesajlar: 1,541
| NAİRI ÜLKELERİ Asur kralı tarafından ilk kez kullanılan Nairi adı, MÖ. 9. yüzyıla girerken tüm Uruadri ülkesini içeren bir terim halini alacaktır. Urartu kralları tarafından, çift dilli yazıtlar dışında, hiç bir zaman kullanılmayan Nairi ülkesi veya ülkeleri tanımı, MÖ. 13. yüzyılın ortalarından itibaren Van Gölü’nün güney ve güneybatı yöreleri için kullanılmış coğrafi bir terimdir. Bir başka Asur yazılı kaynağında Na- iri adı yine karşımıza çıkar. Ancak bu kez Nairi ülkesini oluşturan kralların sayısı kırk olarak verilir: “Tanrı Assur beni Nairi ülkesine ve Yukarı Deniz’in kıyısında yer alan ülkelere gönderdiği zaman... Na iri ülkesini ve Yukarı Deniz’in kıyısındaki ülkeleri ele geçirdim, 40 kralı ayaklanma kapandırarak onların efendisi oldum.” Asur kralının MÖ. 13. yüzyılın ortalarında Nairi ülkelerine gösterdiği bu ilginin temel nedeni, yöreye devam eden göçler ve bu göçler ile güçlenmeye ve örgütlenmeye başlayan Uruadri ve Nairi beylerinin varlığıdır. Nairi adı aynen Unıadri’de Olduğu gibi bir coğrafi terimdir ve bu topraklar üzerinde yaşayan halklar “Na iri ülkesi halkları” adını almışlardır. Nairi halklarının hangi yöreden Yukarı Deniz’in kıyılarına gelip yerleştikleri bilinmemektedir. Aynen Uruadri halkların- da Olduğu gibi kuzeyden gelmiş olabilecekleri her zaman mümkündür. Ancak bazı yeni öneriler Na- iri halklarının Gölün güneyinde, Asur ülkesine yakın bir konumda yaşadıkları, ikinci binyılın sonuna doğru kuzeye hareket ettikleri, Uruadri ve Hurri halkları ile birlikte Urartu Krallığı’nın kuruluşunda önemli bir görev üstlendikleri doğrultusundadır. Tukulti-Ninurta’dan sonra gelen sekiz kral döneminde Asur gücünün Yakındoğu’daki etkisinin azaldığı gözlenir. Asur kralları, Babil ve Elam ülkelerinde gelişen olaylar ve bu ülkelerin Asur’a saldırıları ile uğraşmak durumunda kalırlar. Herhalde bu nedenle olmalıdır ki Tiglat-Pileser adlı yeni bir Asur kralının saltanatına kadar Uruadri ve Nairi ülkelerine yapılan Asur seferleri yoktur. Bu dönem bir yüzyıldan daha uzun sürer. Bu uzun dönem sırasında Van Gölü çevresinde ne tür siyasi gelişmelerin olduğunu bilmemiz mümkün değildir. Ancak göl etrafındaki farklı beyliklerin, Asur saldırıları olmadığı bu dönemde güçlenmiş ve siyasi olarak biraz daha örgütlenmiş olması gerekir. Yöre- ye Erken Demir Çağda gelmeye başlayan bu halklar çevre koşullarına daha iyi uyum sağlamaya başlamış, hayvancılık ve tarımsal faaliyetlerini ve büyük olasılıkla madencilik endüstrilerini geliştirmiş olmalıdırlar. Van Bölgesi’nde MÖ. 12 yüzyıla ve biraz sonrasına tarihlenen bir çok Erken Demir Çağ oda ve basit taş sandık mezarının ortaya çıkmış olması, bu örgütlenmenin ve ekonomik yapıdaki gelişmenin belirtileridir. Höyüklerin yakınında inşa edilen taş mezarlar, yerleşik düzenin artık yöreye egemen olmaya başladığını ve bunun sonucu tarımsal faaliyetlerin ve olasılıkla nüfusun arttığını göstermektedir. Birçok mezarın aile mezarı niteliğinde oluşu özellikle aile dayanışmasının ve belki de toplum içindeki işbirliğinin belirtileridir. Bazı Demir Çağ mezarlarında bulunan ve ölü armağanı olduğu anlaşılan demir eşyaların varlığı, ulaşılan gelişmişliğin en önemli kanıtlarıdır. Demir endüstrisinin ve demirden çeşitli alet ve silahların üretilmesinin başlaması, yörenin ekonomik önemini olabildiğince artırmış ve yöre halklarının siyasal bütünleşmesinde önemli bir rol oynamıştır. Ancak şurası kesindir ki; bu gelişme güney komşu Asur’un da dikkatinden kaçmamıştır. GÜÇLÜ BİR ASUR KRALI MÖ. 1115 yılında Asur tahtına geçen 1. Tiglat-Pileser ilk olarak Anadolu’ya Kafkaslar üzerinden geldiğine inanılan Muşki halklarına karşı sefere çıkar. Bugün Elazığ civarına, Fırat nehri kavsi içine lokalize edilen Alzi ve Purukuzzi ülkelerini elli yıldan beri ellerinde tutan 20.000 Muşkili Tigiat Pileser’in öncelik verdiği sorun olarak görülmektedir. Bazı bilim adamları, Muşki halkı ile Frig halkının aynı olduğunu iddia ederler. Diğer bir grup arkeolog ise bu iki topluluk arasında hiç bir etnik bağın olmadığını, Friglerin Anadolu’ya batıdan, Muşkilerin ise doğudan, Kafkasya üzerinden girdiklerini belirtirler. Olayın arkeoloji dünyasında önem kazanmasının başlıca nedeni ise MÖ. 8. yüzyılın sonlarında aynı bölgede askeri bir güç olan Frigyalı Midas’ın, Asur yazılı kaynaklarında Muşkili Mita olarak adlandırılmasıdır. Bazı bilim adamlarına göre; Midas’ın Muşkili olarak tanımlanması, Friglerin MÖ. 12. yüzyılda Alzi ve Purukuzzi ülkelerinde yaşamış olabileceğini göstermektedir. Ancak kanımızca Muşkiler yöreye aynen Uruadri halkı gibi Kafkas-ötesinden göç ederek gelmişler ve Alzi ülkesine yerleşmişlerdir. Bu insanların Anadolu’ya batıdan gelen ve Sakarya Nehri civarında yerleşen Frigler ile bir ilişkisinin olmadığı fikri, kanımızca, gerçeğe daha yakındır. Muşki ülkesi ve Güneydoğu Anadolu’daki Kutmuhi (Kommagene) ülkesinin egemenliğini ele geçiren Tigiat-Pileser, yöreyi denetim altına alma gayretlerine birinci saltanat yılında da devam etmiştir. Saltanatının ikinci yılında Aşağı Zap ve civarına seferler düzenleyen Asur kralı, krallık içindeki konumunu güçlendirmiş ve Asur’un bir kez daha eski günlerini yaşamasını sağlamıştır. Yaklaşık 130 yıllık bir aradan sonra Nairi ülkeleri üzerine düzenlenen Asur askeri seferleri, Van Gölü ve çevresinde güçlenen ve Asur için tehlike yaratacak güçteki bir düşmanın varlığına işaret eder. Tiglat-Pileser’in saltanatının üçüncü yılında Nairi ülkesine karşı düzenlenen sefer bu bölge ile ilgili en etrafı bilgileri verir. Prizm yazıtı olarak adlandırılan ve kralın ilk beş yılı faaliyetleri veren yazıtın üçüncü yıl bölümü kralın kendine dizdiği övgülerle başlar ve şöyle devam eder: “Kapalı yollardan ve geçit vermeyen patikalardan Elama, Amadana, Elhiş, Şerabeli, Tarhuna, Tirkahuli, Kisra, Tarhanabe, Elula, Haştarae,. Şahişara, Ubera, Miliadruni, Şulianzi, Nubanaşe, Şeşe Dağları aştım, -onaltı yüce dağ, savaş arabam içinde (ilerlerken) ülke güzeldi ve geçiş zordu, (bu nedenle) tunç kazmalarla kendime yol açtım. Dağların (ürünü)olan Urumi-ağaçlarını kesıp ordumun ilerleyebilmesi için kuvvetli köprüler inşa ettim ve Fırat’ı karşıya geçtim Asur kralı aynı yazıtta daha sonra Tumme ülkesi kralı ile başlayıp Daiaeni ülkesi kralı ile sona eren 23 Nairi ülkesi kralının savaş arabaları ve ordularını topladıklarını ve savaş vermek ve döğüşmek için kendisine doğru ilerlediklerini bildirir. Yazıt şöyle devam eder: “.. . Onlara saldırdım ve geniş alanlara yayılan ordularını, Adad’ın yarattığı bir sel gibi, tahrıp ettim. Savaşçılarının ölü bedenlerini dağların yüksek yerlerine ve kentlerinin etrafına attım. Savaşta 120 savaş arabasını ele geçirdim. Nairi ülkelerinin 60 kralını ona yardıma gelenlerle birlikte mızrağımın ucunda Yukarı Deniz’e kadar sürdüm... “İki ordu arasındaki savaşta Daiaeni kralı olarak adlandırılan Sieni’nin de mağlup edildiği ve esir alınarak Assur’a götürüldüğü bildirilmektedir. Ancak Sieni daha sonra bağışlanarak ülkesine geri gönderilir. Bu davranış Asur kralının, Daiaeni ülkesi ile iyi geçinmek arzusunda olduğunun bir kanıtıdır. Böylece Asur kralı diğer Nairi beylerini Sieni’nin yardımı ile denetim altına almak istemiş olabilir. Bu savaş ve elde edilen galibiyet ikinci binyılın son yüzyılında Asur Krallığı’nın Urartu ve Na- iri ülkeleri içindeki beylikler üzerinde kurduğu kesin üstünlüğün kanıtıdır. Ancak seferin kayıtlarından elde edilecek ve Asur’un aleyhine gelişen bazı oluşumları da ortaya koymaktadır. 1. Salmanasar döneminde sadece sekiz olan Uruadri ülkesi beyliklerinin sayısı bir hayli artmış, Tumme ve Daiaeni gibi bir kral tarafından yönetildiği belirtilen çok sayıda beyliğin Van Bölgesi’ndeki siyasi gelişmeler içinde yerini aldığı görülmektedir. Bölgedeki beyliklere Asur’un verdiği önem artmaktadır. Asur yazıtlarında askeri seferler için gerekli ordu yollarının hala tunç kazmalarla açılmak durumunda oluşu ve demirin Asur’da yoğun olarak kullanılma isteği, bölgeye verilen önemin başlıca nedenidir. Van Gölü’nun kuzeyindeki Bulanık Ovası’nda, Malazgirt yakınlarında Yoncalı’da bulunan bir Asur yazıtı Tiglat-Pileser ile 23 Nairi kralının arasındaki şavaşın nerede yapıldığını göstermektedir: “Tiglat-Pileser, güçlü kral, kainatın kralı, Asur’un kralı, dünyanın dört bölgesinin kralı, Tumme’den Daiaeniye kadar Nairi ülkelerinin fatihi, Büyük Deniz’e kadar Kirhi’nin fatihi.” Nairi beyliklerinden oluşan birliği mağlup eden Asur kralı düşmanı “Yukarı denize” kadar kovalamıştır. Aynı krala ait bir başka yazıtta (Sebene Su yazıtı) daha önce “Yukarı deniz” olarak adlandırdığı Van Gölü’nün “Nairi Denizi” olarak tanımlandığına tanık olacağız. Bu yüzyılda Van Gölü çevresinde yaşayan dağınık beylikler üzerinde siyasi etkinin ağırlıklı olarak Nairi beyliğinden geldiğini, Uruadri beyliğinin etkisinin, en azından bir dönem için, ikinci derecede kaldığını önermek mümkündür. TUMME ve DAİAENİ Uruadri ülkesi Van Gölü’nün batı ve kuzeybatısındaki topraklara verilen coğrafi bir addır. Na- iri ülkesinin sınırları “Tumme’den Daiaeniye” ve “Yukarı deniz’in kıyılarından” Murat nehrine kadar uzanmaktadır. Bu iki ülkenin konumu konusunda arkeologlar arasında önemli fikir ayrılıkları mevcuttur. Bazı bilim adamları Daiaeni’yi, Erzurum civarındaki Karasu’nun kaynağına yerleştirmek istemişlerdir. Bu görüşte olan bilim adamları Tumme için en uygun lokalizasyonun da Van Gölü’nün kuzeyi olacağını önermişlerdir. Yukarıda sözünü ettiğimiz Yoncalı yazıtının konumu dikkate alınarak bu görüşe karşı ileri sürülen bir. öneri ise Daiaeni’yi, belki de doğru olarak, Bulanık-Malazgirt ovasına, Tumme ülkesini de Muş Ovası’nın güneyine yerleştirir. Tumme’nin genellikle Van Gölü’nün yakın çevresindeki topraklar olabileceği konusundaki genel inanışa karşın, bazı bilim adamları bu ülke için tamamen değişik bir coğrafi konum önerirler. Bu öneriye göre Tumme Yukarı Zap, Aşağı Zap ve Jaghati nehirlerinin sınırladığı alan içinde olmalıdır. Bu alan genellikle Urmiye Gölü’nün güneyini ve Revanduz Ovası’nı içine almaktadır. Ancak Yoncalı yazıtı ve Asur seferlerinin güzergahları dikkate alınırsa bu lokalizasyonun pek de doğru olamayacağı görülür. Çünkü Asur kralının Nairi seferinde Fırat nehrini veya Fırat nehrinin kollarından birini geçtiği bilinmektedir. Bu nedenle Revanduz ovasına ulaşmak için Fırat nehrini geçmek olanaksızdır. Kanımızca Tumme için en uygun topraklar Nairi ülkesinin güney ve güney batıları olmalıdır. Bu topraklar ise güneyde Kutmuhi (Kommagene-Adıyaman civarı), batıda Alzi (Elazığ Bölgesi), kuzeyde Daiaeni ve olasılıkla doğuda Kirhi (Siirt civarı) ile çevrilmekteydi. Kısaca Unıadri ve Nairi ülkelerinin coğrafi konumları şöyle özetlenebilir: Uruadri ülkesi Van Gölü’nün kuzey ve kuzeybatısındaki topraklardır. Bu alanlar günümüzde Tatvan, Muş, Bingöl Dağları, Malazgirt, Bulanık gibi kent ve ilçeleri kaplar. Van Gölü’nün güney ve güneybatısında yer alan Kirhi, Hubuşkia ve Tumme’den (Diyarbakır civarü kuzeydeki Daiaeni topraklarına kadar olan alan ise Nairi ülkesi olarak tanımlanmalıdır. Ancak Urartu Krallığı’nın sınırlarının gelişimine bağlı olarak ilerleyen yüzyıllarda Nairi ülkesinin sınırları ve konumu da bazı değişikliklere uğramıştır. I. Salmanasar’ın saltanatından MÖ. 11 yüzyıla kadar olan uzun sürede, Uruadri ülkesi Asur yazılı kaynaklarında sadece bir kez geçer. Asur kralı Asur-bel-kala, saltanatının (MÖ. 1074-1057) erken döneminde Uruadri ülkesine saldırdığını ve bu ülkede 32 kenti ele geçirdiğini helirtir. Assur-belkala’ya göre Khini dağlarının ve Samanuna nehrinin gerisinde yer alan Uruatri ülkesi içindeki 32 ketten sadece Zingun, 1. Salmanasar’ın kayıtlarında geçer. Aynı yazıtın bir başka bölümünde Asur-belkala’nın Himme ve Bargun kentlerini ele geçirdiği bilinmektedir. Bu kentler I.Salmanasar tarafından Uruadri ülkesi içinde gösterilen sekiz ülkeden ikisidir. Bu beyliklerin varlıklarını korumuş olmaları Van Gölü çevresindeki siyasi oluşumun güçlenerek devam ettiğini gösterebilir. Uruadri ve Nairi ülkeleri ile ilgili bilgi veren kaynaklar Asur-bel-kala’nın saltanatından sonra yeniden susar. Asur kaynaklarındaki bu suskunluğun başlıca nedeni Kuzey Suriye’ye yapılan Arami göçlerinin yoğunluk kazanmasıdır. Bu dönemde Asur için önemli sorunlar yaratan Aramiler Güneydoğu Anadolu’ya kadar ulaşmışlardı. Asur yazılı kaynaklarında ilk kez 1. Tiglat-Pileser tarafından “Ahlame armaya” olarak söz edilen ve güneyden, Arap çöllerinden geldiği bilinen bu kavimler, Kuzey Suriye ve Güneydoğu Anadolu siyasal ve kültürel yapısı üzerinde önemli değişiklikler yapmışlar ve M.Ö. birinci binyılda Urartu’nun Asur’a karşı oluşturduğu askeri ve siyasal birliğin içinde yer alacak olan Kent Devletlerinin kurulmasına önemli katkılarda bulunmuşlardır. |
| |
| | #4 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Aug 2007 Yaş: 38
Mesajlar: 1,541
| BİRİNCİ BİNYILIN BAŞINDA URUADRİ ve NAİRİ ÜLKELERİ Uruadri adı, Uruatri formuyla yeniden Asur yazılı kaynaklarında karşımıza çıktığı zaman Asur tahtında II. Adad-Nirari (M.Ö.911-891) hüküm sürmekteydi. Asur kralının kuzeye yaptığı seferde Lulume, Kirhi ve Zamua ülkelerini ele geçirdiği ve Kumane, Mehri ve Uratri ülkelerini zaptettiği bilinmektedir. II.Adad-Ninari’nin aynı yıllıklarında Uruadri ülkesi yanında Nairi ülkesine de askeri seferler düzenlendiği belirtilmiştir. Asur kralı bu seferinde Kirhi’den başka, günümüzde Keban Barajı’nın suları altında kalan Alzi ülkesini de ele geçirdiğini söylemektedir: “Ve dördüncü kez Na iri ülkelerine karşı sefere çıktım ve Kirhi’yi ele geçirdim... yüce dagları aştım Nadbi ülkesinin kentlerinifethettim ve Aizi ülkesinin tümünü selden geri kalan bir harabe durumuna gelecek şekilde altüst ettim Bu tarihten İli. Salmanasar’ın tahta geçtiği yıla kadar Uruadri ve Nairi ülkelerinden Asur yazılı kaynakların- da iki kez daha söz edilmiştir. II. Tukulti-Ninurta’ya (M.Ö. 890-884) ait olan yıllıklarda kralın Nairi ülkesine sefer düzenlediği bilinmektedir. Bu yıllıklarda Nairi ülkesinden ilk kez “güçlü Nairi ülkeleri” olarak söz edilmiştir. II. Asur-nasir-pal (MÖ. 883-859) dönemine ait bir çok yazıtta Uruadri ve özellikle Nairi adına sık olarak rastlamak mümkündür. Kalah’taki (Nimrud) Urta tapınağının girişinde yer alan ve II. Asur-nasir-pal’in yıllıklarını içeren yazıtta belirtildiği gibi Nairi ve Uruadri ülkelerine çeşitli seferler düzenlenmiştir. Aynı krala ait diğer yazıtlarda da Nairi ülkesiyle yapılan savaşlardan sık sık söz edilmektedir. Özellikle Diyarbakır’ın 36 kilometre güneyinde bulunan ve günümüzde Londra British Museum’da saklanan “Kurkh Monolit”teki bilgilerden anlaşılacağı gibi; Asur kralı Nairi ülkesinin 250 kentini tahrip etmiştir. Yazıtta Asur’un Nairi ülkesi içinde inşa ettiği kalelerden de söz edilmektedir. Bu dönemde Nairi ve Uruadri ülkelerine yapılan askeri seferlerin sayısında görülen artış, bu iki beyliğin Asur için artık önemli bir tehlike durumuna geldiğini göstermektedir. Bu nedenle olmalıdır ki; Nairi ülkesi içlerinde Asur, sürekli asker bırakabilecek müstahkem mevkiler inşa etmek gereğini duymuştur. Asur-nasir-pal hızla güçlenen bu güce karşı verdiği savaşlarda önemli başarılar elde etmiş olmasına karşın, kendisinden sonraki Asur kralı zamanında Yakındoğu’da, Nairi ve Uruadri beyliklerinin çekirdeğini oluşturduğu yeni bir krallığın kurulmasına engel olamamıştır. URARTU KRALLIĞININ KURULUŞU M.Ö. 858 tarihinde Asur tahtına 111. Salmanasar adlı yeni bir kralın geçişi ile kaleme alınmaya başlanan Asur yazılı kaynakları, Uruadri ve Nairi beyliklerinin siyasal ve askeri örgütlenmeleri açısından çok önemli bilgiler vermeye devam eder. Asur kralının yıllıklarında ve Balawat kapısı olarak bilinen ahşap kapının tunçtan yapılmış bezemeli kaplamalarının üzerinde, Yakındoğu’da yeni bir krallığın kuruluş haberi verilir. M.Ö. 1274 yılından bu ana kadar geçen yaklaşık 400 yıl Urartu tarihinde “Beylikler Dönemi” olarak adlandırılır. Bu tanım MÖ. 858 yılında krallığın kuruluşuna kadar olan dönemde Van Gölü ve çevresinde yaşayan akraba veya akraba olmayan beyliklerin, zaman zaman Asur tehlikesine karşı güç birliği yaptıkları gerçeğinden kaynaklanır. Aşağıda vereceğimiz cümlede tüm Urartu tarihinde bir Urartu kralının adının ilk kez geçtiğine tanık olunur: “.. .Hubuşkia ‘dan ayrıldım. Urartulu Arame’nin krali kenti olan Sugunia’ya yardım. Kenti muhasara ettim ve ele geçirdim. Çok sayıda savaşçısını kılıçtan geçirdim Asur kralı 111. Salmanasar “Monolit yazıt” olarak adlandırılan ve yine Diyarbakır yakınındaki Kurkh’dan geldiği bilinen ve günümüzde British Museum’da saklanan yukarıdaki yazıtında, “tahtta geçtiği yıl” Van Gölü’nün güneyinde yer alan Hubuşkia ve Nairi ülkelerine sefer- ler düzenlediğini anlatmaktadır. Bu yazıtta geçen Urartulu Arame, Urartu Krallığı’nın bilinen ilk kralıdır. Aynı ad Balawat tunç kapısı üzerindeki 1. band alt sırada yer alan betimlemelerin alt yazılarında da vardır: “Urartu’lu Arame’nin kenti Suguniayı ele geçirdim.” Kapı üzerindeki 13 tunç band iki bölüme ayrılarak üzerlerine 111. Salmanasar’ın farklı yörelere düzenlediği askeri seferler resimlenmiştir. Bu betimlemelerin bazıların altında olayı anlatan kısa yazıtlar vardır. Balawat kapısının ilk iki ve yedinci bandı Urartu üzerine yapılan seferleri anlatmaktadır. Bu band üzerindeki bir betimlemenin altındaki yazıtta, Salmanasar’ın Nairi Denizi’nin kıyısına yakın bir kayalığa bir kahartmasını yaptırdığı ve tanrılarına kurbanlar sunduğu yazılıdır. Kralın yıllıklarından elde edilen bilgilere göre Salmanasar, elde ettiği başarılardan sonra Van Gölü kıyılarına inmiş ve silahlarını bu gölün sularında yıkamıştır. Bu sahne ve kralın kabartmasının Van Gölü olduğu kesin olan Nairi Denizi’nin yakınınlarındaki dağ üzerine yontulmuş oluşu Balawat kapısı üzerinde resimlenmiştir. UTRARTULU ARAME ve BAŞKENT ARZAŞKUN Kralın annallerinden elde ettiğimiz bilgilere göre 111. Salmanasar’ın üçüncü saltanat yılında (M.Ö.856) Urartu kralı Arame ile birlikte bu krallığın bilinen ilk başkenti olan Arzaşkun adı da karşımıza çıkar: “Suhme’den ayrıldım. Daiaeni ülkesine doğru indim. Daiaeni’nin kentini bütünüyle ele geçirdim. Kentlerini tahrip ettim, virane haline geti rdim, ateşle yaktım... Daiaeni’den ayrıldım. Urartu’lu Arame’nin krali kenti Arzaşkun’un yanına yardım. Urartu’lu Arame benim gücümden, korku saçan silahlarımdan ve acımasız savaş yöntemlerinden korkarak kentini terketti. Adduri Dağı ‘na kaçtı. O’nun peşinden dağa tırmandım, dağın orta yerinde (Onunla) amansız bir savaşa giriştim. 3400 savaşçısını kılıçtan geçirdim... Arame hayatını kurtarmak için yalçın dağlara tırmandı... Kom şu kentlerle birlikte Arzaşkun kentini tahrip ettim, viraneye çevirdim, ateşle yaktım. Kapısının önüne kellelerden oluşan dört piramid diktim. Halkından bazılarını canlı olarak bu piramidlerin üzerine çiviledim, diğerlerini piramidin etrafındaki kazıklara astım. Arzaşkun ‘dan ayrıldım.” Yazıttan da anlaşılmaktadır ki; III. Salmanasar’ın saltanatı ile birlikte, yani M.Ö. 9. yüzyılın ortasından itibaren Uruadri, Nairi ve gölün etrafındaki diğer ülkelerinin bir kralı ve bir başkenti vardır. Artık Van Gölü çevresindeki beyliklerin bir yönetici etrafında toplandığı ve kendilerine idari bir başkent seçtikleri anlaşılmaktadır. Uruadri, Nairi ve yöredeki diğer beylikler birleşerek bir krallık durumuna gelmişlerdir. Bu tarihten sonra Asur karşısında dağınık ve tek bir liderden yoksun halkları değil, büyük olasılıkla kendisinden kopya edilerek şekillendirilmiş, bir siyasi örgüt, bir askeri güç kısaca bir krallık bulacaktır. Böylece 1274 yılından beri sürmekte olan “Urartu Beylikler Dönemi” de sona ermiş ve “Urartu Krallık Dönemi” başlamıştır. Urartu Krallığı’nın bilinen ilk başkentinin coğrafi konumu henüz kesinlik kazanmamıştır. Bu konuda genelde iki farklı görüş vardır. Bu görüşlerden ilki başkentin Van Gölü’nün kuzey batısında, Bulanık civarında olduğudur. Diğer görüş ise Arzaşkun kentini Van Gölü’nün kuzeydoğu veya doğu- suna yerleştirir. Arzaşkun’un coğrafi konumu ile ilgili bazı ipucları Asur kralı 111. Salmanasar’ın üçüncü yıl seferi kayıtlarından elde edilebilir. Asur kralı yöreye yaptığı seferde krali bir kabartmasını “göllerin yanındaki dağlara” koydurttuğunu belirtir. Bu kayıtlarda geçen ve bölgeyi tanımlamak için kullanılan “tamate” sözcüğünün “göller”, “göller bölgesi” anlamına geldiği kabul edilir. “Göller bölgesi” ile anlatılmak istenilen yörenin Van Gölü, Erçek ve II. Rusa tarafından inşa edilen yapay bir baraj gölü olan Keşiş Gölü çevreleri olması şüphelidir. Van Gölü’nün batısında yeralan ve Asur kralının belki de hiç görmediği Nemrut krater gölü, Nazik ve Haçlı gölleri de Asur kralının bölgeye “göller bölgesi” adını verecek kadar büyük göller değildi. Asur kralının Van Bölgesi’nde veya bu bölgeye yakın bir yerde kayıtlarına geçirecek kadar etkilendiği sayıda göl ancak Bingöl yakınlarında vardır. Modern Bingöl ili, adını çevresinde yeralan çok sayıdaki bu göllerden almaktadır. Asur ordularının erken dönemden beri Uruadri ve Nairi ülkeleri üzerine yaptıkları askeri seferlerin güzergahları da dikkate alınırsa Arzaşkun kentinin Van Gölü’nün batısında, olasılıkla Bingöl’un doğusunda bir yerde olması önerilebilir. Urartu’nun ilk başkentinin Van Gölü’nün batısında konumlandırılması, Urartu’nun, Beylikler Dönemindeki ana yerleşim merkezlerinin yayılımına da uygundur. Urartu Krallığı üzerine yöneltilen Asur askeri seferleri İli. Salmanasar’ın saltanatının yedinci ve onbeşinci yıllarında da sürmüştür. Bu iki askeri seferde Urartu Krallığı ile ilgili olarak geçen coğrafi terim “Nairi ülkeleridir”. Nairi ülkelerini yöneten bir kral isminin olmayışı bu beyliğin, krallığın içine bütünüyle entegre olduğunu göstermektedir. Herhalde bu dönemde Uruadri beyliğinin lideri ülkeye egemendir. Çünkü Salmanasar’ın MÖ. 844 yılındaki onbeşinci yıl seferinin kayıtlarında, Urartu tahtında hala Arame hüküm sürmektedir: “... Tunibuni ülkesinin geçitlerine girdim. Fırat’ın kaynağına kadar Urartu ‘lu Arame’nin kentlerini tahrıp ettim, viraneye çevirdim ve ateş ile yaktım.” Salmanasar bu topraklarda Daianu kralı Asia’dan vergi aldığını ve Asia’nın kentinin ortasına krali kabartmasını yaptırdığını belirtir. Yazıtta Daianu olarak verilen Daiaeni ülkesinin bu tarihe kadar Arame’nin yönetimi altına girmediğini düşünmek zor olsa da yazıt böyle devam etmektedir. Uruadri ülkesine bitişik olan bu ülkenin başındaki Asia’yı, Arame ile işbirliği içinde olan yöresel bir lider olarak düşünmek mümkündür. YENİ BİR KRAL, YENİ BİR HANEDANLIK Asur yazılı belgelerinde yeni bir Urartu kral adı ortaya çıkıncaya kadar Urartu tahtını Arame’nin işgal ettiği bilinmektedir. Asur Kralı Salmanasar’ın yirmi yedinci yıl seferi kayıtlarında, yani MÖ: 832 yılında, yeni Urartu kralı karşımıza çıkar : “Saltanatımın 27. yılında savaş arabalarımı ve askerlerimi topladım; büyük ordumun komutanı (Turtan) Daian-Assur’u ordularımın başında Urartu’ya karşı sefere gönderdim. Bit-Zamani)>e doğru ilerledi, Ammaş geçitlerini aşarak Arsania (Murat Su) nehrini geçti. Urartu’lu Seduri ordumun ilerleyişini duydu ve çok sayıdaki askerlerinin gücüne inandı. Savaş vermek üzere bana karşı ilerledi. Onunla savaştım ve onu mağlup etmeği başardım. Geniş ovayı savaşçılarının cesetleri ile doldurdum.” Bugün elimizde olan arkeolojik verilere göre M.Ö. 858 yılından, yeni kral Seduri’nin adının ortaya çıktığı M.Ö. 832 yılına kadar Urartu krallığını Arame’nin yönettiğini benimsemek gerekecektir. Ancak Asur kralının Seduri’nin kaçıncı saltanat yılında onunla karşılaştığı, bir başka anlatımla M.Ö. 832 yılından kaç yıl önce Seduri’nin Urartu tahtına geçtiği bilinmemektedir. Bu iki kral arasında adı bize ulaşmayan bir veya bir kaç kral var mıdır? Bu sorunun kesin yanıtı şimdilik yoktur. Ancak aşağıda tam metnini tekrar vereceğimiz Urartu’nun kendisine ait ilk yazıtında Seduri’nin babasının adı Arame değildir. Bu kişi sözkonusu yazıtta krali bir ünvana sahip olmayan Lutipri’dir. Yazıtta adı geçen Lutipri’nin, II. Assur-nasir-pal’e ait Asur yıllıklarında, Tubusi’nin oğlu olarak verilen Lapturi ile aynı kişi olduğu ve Lutipri’nin, Seduri’den önce Urartu tahtında saltanat sürdüğü önerilmiştir. Ancak Asur kralının Nairi ve Kutmuhi ülkesine yaptığı seferlerle ilgili olarak adı geçen Lapturi’yi, Sarduri’nin babası Lutipri olarak kabul edebilmek için daha fazla arkeolojik ve filolojik kanıtlara ihtiyaç vardır. Bu konudaki bir çok belirsizliğe karşın MÖ. 832 yılından itibaren Urartu tarihi ile ilgili gerçekler artık sadece Asur yazılı kaynaklarından değil, fakat Urartu Krallığı’na ait yazıtlardan elde edinilmeye başlamıştır: “Lutıpri oğlu Sarduri’ninyazıtı; büyük kral, güçlü kral, dünyanın kralı, Nairi ülkesinin kralı, eşi olmayan kral, halkın çobanı, savaştan korkmayan kral. Ben Lutıpri’nin Oğlu Sarduri, krallar kralı, bütün krallardan haraç alan kral, Lutıpri oğlu Sarduri böyle konuşur: Bu taşları Alniunu kentinden getirdim ve bu duvarı inşa ettim. “Bu yazıt Van Kalesi’nin kuzeybatı ucunda inşa edilmiş olan ve halk arasında “Madırburç” olarak adlandırılan bir yapının üzerinde (Resim 6), günümüzde yapının hemen yanına yapılan alabalık havuzunun olumsuz etkisiyle bir ikisinin yok olacağını biliyormuş gibi, altı kez tekrarlanmıştır. Olasılıkla bir iskele veya yakınındaki su kaynaklarını koruyan tahkimli yapının üzerindeki çivi yazılı yazıt, Urartu’nun bilinen ilk yazılı belgesidir (Resim 7). Yazıtta kullanılan dil Asurcadır. Urartu’nun erken dönemine ait olan bir kaç yazıtta Asur dilinin kullanılmış olması, bu yıllardaki Asur kültürünün etkisini göstermektedir. Ancak kral İşpuini ile birlikte artık Urartuca olan yazıtlar üretilmeye başlanacaktır. Bazı sınır bölgelerine koyulan Asur-Urartu çift dilli yazıtlarının dışında Asurca Urartu’da kullanılmayacaktır. Salmanasar’ın 27. yılı seferi kayıtlarında Seduri olarak adlandırılan kral Madırburç yazıtında geçen Lutipri oğlu Sarduri’dir (I. Sarduri). Tuşpa’yı (Van Kalesi) krallığın yeni başkenti ilan eden kral I. Sarduri, aynı zamanda yeni bir hanedanlığın kurucusu olarak da kabul edilir. Bu inanışın temel nedeni Urartu’nun ilk yazılı belgesinin Van Kalesi’nde ele geçirilişi, başkentin gölün doğusundaki bu kaleye taşınması ve en önemlisi Madırburç yazıtında Sarduri’nin babasının Arame olarak gösterilmeyişidir. Başkentin Arzaşkun’dan Tuşpa’ya (Resim 8) taşınması büyük olasılıkla stratejiktir. Salmanasar karşısında aldığı yenilgi sonunda kral Sarduri bu tarihi kararı vererek, başkentini Asur tehlikesinden biraz daha uzaklara ve daha iyi korunabilecek bir bölgeye taşıması çok doğaldır. Başkentin taşındığı bu kalede de ilk Urartu yazıtının kaleme alınmış olması ve Madırburç gibi anıtsal bir yapının üzerine yerleştirilmesi olağan olarak kabul edilmelidir. Ancak Madırburç yazıtında Sarduri’nin babası olarak Arame’nin gösterilmeyişi ve babası Lutipri’nin krali bir sıfata sahip olmayışı ilginçtir ve açıklanması gereklidir. Arame’nin tahtta geçecek bir varisinin olmayışı akla gelebilecek ilk yanıttır. Krallığın kurulduğu ilk yıllarda Urartu büyük olasılıkla beyliklerin aralarında anlaşarak seçtikleri bir bey tarafından yönetilmekte idi. Herhalde krallığın ilk lideri Unıadri beyliğinin beyi Arame idi. Arame’den sonra yönetim yine bir anlaşma sonucu Arame’nin oğlu olmayan bir başkasına, Lutipri oğlu Sarduri’ye verilmiş olabilir. Bu durumda Lutipri’nin krali bir ünvana sahip olması gerekmez. Böyle bir öneri Arame’nin Salmanasar karşısında sürekli yenilgiler aldığı dikkate alındığında daha da inandırıcı olabilir. Sarduri’nin, Urartu’nun seçilen yeni kralı olduktan kısa bir süre sonra da başkentini Tuşpa’ya taşıması ve kendi hanedanlığının temellerini burada atması O’nun. Tuşpa yöresine egemen olan beyliğin lideri olduğunu da gösterebilir. Bu inanış, Sarduri’nin Urartu tahtını hanedan değişikliği yaparak zorla ele geçirdiği şeklindeki inanış ile çelişkili değildir. Aksine Sarduri’nin normal koşullar altında bir iktidar değişikliği ile değil, fakat Urartu tahtını zorla ele geçirdiği fikri kabul edilse bile, bu değişikliğin kendinden önceki kralın hüküm sürdüğü kentte olması çok daha akla yakındır. Sadece bir iktidar değişikliği değil, belki de Urartu Krallığı’nı yönetecek beyliğin de değişimi ile sonuçlanacak böyle bir başkaldırının da yönetim merkezinden uzaktaki bir eyaletten çok başkentin yeraldığı bölgede gerçekleştirilmesi daha akla yakındır. |
| |
| | #5 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Aug 2007 Yaş: 38
Mesajlar: 1,541
| YENİ BAŞKENT TUŞPA Başkent Tuşpa, Sarduri ile birlikte inşa edilen yeni bir kent değildir. Bu kente ait bilgiler daha erkene tarihlenen Asur yazıtlarında da vardır. Sultantepe’de bulunan Asur yazıtlarında 111. Salmanasar MÖ. 856 yılında bu kentten haraç aldığını bildirir. Asur yazıtında kentin adı Tumşpa olarak verilmiştir ve tahkim edilmiş bir kale olarak tanımlanır. Yönetimin Tuşpa’ya taşınması ile bu kalede imar faaliyetleri önemli ölçüde artmış olmalıdır. Kalenin içindeki erkene tarihlenen bazı yapılar, Madırburç ve üzerindeki yapım kitabesi bu yoğunlaşan inşaatların kanıtlarıdır. Madırburç ağırlıkları 40 tona ve uzunlukları 4.0 metreye varan kireçtaşından anıtsal bloklar ile inşa edilmiştir (Resim 9). Kalenin kuzeybatısına bitişiktir ve dikdörtgen bir plana sahiptir. Bazı bilim adamları tarafından tapınak olarak nitelendirilen Madırburç, kanımızca tahkimli bir kuledir ve yakınında yer alan, kalenin muhasarası sırasında hayati öneme sahip olan su kaynaklarını korumakla görevlidir. Yazıtın üzerinde belirtildiği gibi; taş blokları Edremit yakınlarındaki Alniunu taş ocaklarından getirtilmiş olmalıdır. Bu ocaklarda yapılan araştırmalar bitmiş veya henüz tamamlanmamış bir çok taş malzemenin bulunmasını sağlamıştır. Tuşpa’nın ilk kralı Sarduri’nin saltanatı sırasında gelişen tarihi olaylar ile ilgili fazla bir bilgimiz yoktur. Yeni başkentin Van Gölü’nün doğusunda seçilmesi, krallığın doğuya sefer düzenlemesini büyük ölçüde kolaylaştırmış olabilir. Sarduri’nin başa geçişiyle birlikte Urartu Krallığı, Yakın Doğu’da Asur ile boy ölçüşebilen tek devlet durumuna gelmiştir. Asur Krallığı kendisi için önemli bir tehlike olan bu gelişimi durdurmak için önemli gayretler sarfetmektedir. Asur yazılı kaynaklarından elde ettiğimiz bilgilere göre; III. Salmanasar saltanatının 31. yılında (M.Ö. 827/26) Asur ordusunu, ordu komutanı Daian-Assur komutasında Hubuşkia ve Musasir ülkelerine karşı sefere yollar. Van Gölü’nün güneyinde yeralan Hubuşkia ülkesinden haraç alan Daian-Assur, Musasir’i ve 46 Musasir ülkesi kentini ele geçirir. Asur ordusu 50 Urartu kalesini yakıp yıktıktan sonra Gilzanu üzerinden ülkesine geri döner. Bu kayıtlardan da anlaşılacağı gibi 1. Sarduri’nin saltanatı sırasında Van Gölü’nün güneyindeki Hubuşkia ülkesinin büyük bir bölümü Urartu Krallığı’nın egemenliği altındadır. Urartu egemenliği güneyde, Kelişin yazıtının dikildiği Kelişin geçidinin cıvanndaki Musasir ülkesinin sınırlanna kadar varmıştır. Sözü edilen Asur metinleri III. Salmanasar’ın son yıllarında, Musasir’in henüz Urartu topraklan içinde yer almadığını göstermektedir. Ancak bu ülkenin hemen kuzey sınırlarında “Urartu kalelerinin inşa edildiği” aşağıda verilen kayıtlardan da anlaşılmaktadır: “... Musasir ülkesinin müstahkem mevkii olan Sapparia’ya karşı sefere çıktım. Musasirlilerin 46 kenti ile birlikte Sapparia ‘yı ele geçirdim. Urartuluların kalelerine kadar yürüdüm. Elli (Urartu) kentini tahrip ettim, viraneye çevirdim ve ateş ile yaktım Sarduri’nin güney eyaletlerinde yürütmüş olabileceği bu eylemlerin dışında ne tür askeri faaliyetlerinin var olduğu bilinmemektedir. Olasılıkla Tuşpa kentinin bu ilk kralı başkent ve yakın çevresinin korunması ve Asur saldırılarına karşı koyabilmesi konusunda bazı çabalar harcamış- tır (Resim 10). Yeni kurulan krallığın idari ve askeri yapısı olasılıkla bu kral döneminde şekillenmeye başlamıştır. Kendisinin yerine tahtta geçen kral İşpuini döneminde, özellikle güney ve doğu ülkeleri üzerinde sağlanan askeri başarının bir nedeni, Sarduri’den teslim alınan sağlam temellere dayanan siyasi yapının varlığı olmalıdır. KRAL İŞPUİNİ Sarduri’den sonra başa geçen oğul İşpuini’nin Urartu tahtına çıkmasının tarihi kesin değildir. Bu sırada Asur tahtında egemenlik süren V. Şamsi-Adad (MÖ. 823-811) ikinci yılı (M.Ö.822) seferinin kayıtlarında Mutarris-Assur adlı tecrübeli, zeki ve yetenekli askerini ordusu ile birlikte Nairi ülkesi üzerine sefere gönderir. Güneşin battığı yukarı denize kadar seferlerini ilerleten Mutarris-Assur, Uşpina, adlı bir kralın 200 kentini ele geçirir. Yazıt devamla bu yöredeki bir çok ülkeden ve Nairi ülkesi krallarından haraç ve vergi alındığını belirterek sona erer. Bu yazıtta geçen Uşpina’nın, Urartu kralı İşpuini olduğu önerilmiştir. Bu durumda MÖ. 822’den pek fazla geriye gitmeyen bir tarih, olasılıkla da MÖ. 825/24 tarihi İşpuini’nin, Urartu tahtına geçtiği yıl olarak kabul edilebilir. İşpuini, Urartu tahtına egemen olduktan ancak birkaç yıl sonra bu derece güneye inmek başarısını gösterebilirdi. Hubuşkia’nın bir bölümünü ele geçirmesi ve güneydeki Musasir ülkesinin sınırlanna dayanması V. Şamsi-Adad’ı harekete geçirmiş ve Urartu’nun güneye doğru ilerleyişi, yukarıda verdiğimiz sefer ile Asur kralı tarafından durdurulmak istenmiştir. Aynı Asur kralının birinci yıl seferinde de Nairi ülkesine karşı sefer düzenlediği ve bu ülkeden boyunduruğa vurulmuş (ehlileştirilmiş) atlar alındığı bilinmektedir. Nairi ülkesindeki krallardan haraç alındığı anlatılan seferde bu ülkede hüküm süren hiç bir kral adı verilmemiştir. Sadece İşpuini’nin adını taşıyan yazıtların sayısı pek fazla değildir. Ancak kralın geç dönemine ait olan ve oğlu Menua ile torunu İnuşpua’nın da adını taşıyan bir çok yazıtı bulmak mümkündür. İşpuini’nin sadece kendi adını taşıyan yazıtlar, daha çok inşa ettiği kalelerin yapım kitaheleridir. Bu yazıtlardan bir çoğu başkent Tuşpa’nın yakın çevresinde ele geçmiştir. Van’ın 15 kilometre güneyindeki Zivistankale, Van-Özalp karayolu üzerindeki Aşağı Anzaf ve Patnos’tan çıkan yazıtlar sadece bir kaç örnektir. Söz konusu yapım faaliyetleri İşpuini’nin başkent ve civarında kurmaya başladığı savunma sisteminin birer parçasıdır. Tuşpa etrafındaki imar faaliyetlerinin bir ölçüde tamamlanmasından sonra kral İşpuini ve oğlu Menua’nın toprak kazanmaya dönük askeri seferlerinin de başladığını görmekteyiz. İşpuini’nin saltanatının belli bir döneminden sonra kaleme alınan bir çok yazıtında oğlu Menua’nın ve bazı durumlarda torunu İnuşpua’nın adlarının da verildiğine tanık olunur. Urartu tarihinde başka bir örneği olmayan bu davranışın nedeni bilinmemektedir. Olasılıkla yaşlı kral İşpuini, oğluMenua’yı tahtı devralmadan önce askeri ve siyasi açıdan olgunlaştırmak ve tecrübe kazandırmak istemiştir. Bu eğitimin yararlarını Urartu Krallığı Menua döneminde fazlası ile görmüştür. Ancak aynı durum İnuşpua için geçerli değildir. Bir kaç yazıtta babası ve büyükbabası ile birlikte adı geçen torun, Menua’dan sonra Urartu tahtına sahip olamamıştır. Belgelerden anlaşıldığına göre Menua’nın yerine Urartu tahtına, yine Menua’nın oğlu olan Argişti geçmiştir. Bu durumu açıklamak eldeki veriler- le mümkün değildir. Ancak inuşpua’nın beklenmedik bir zamanda ölümü akla gelen ilk öneridir. Argişti’nin tahtı babası Menua’nın arzusunun dışında, zorla ele geçirdiğine ait hiç bir veri yoktur. KELİŞİN YAZITI ve MUSASİR SEFERİ İşpuini’nin en önemli eylemlerinin başında güney ülkelerine karşı giriştiği askeri sefer gelir. Kral tşpuini’ye ait en önemli yazıtlardan biri bu seferi ve sonrasında gelişen olayları anlatan, bazı bölümleri okunmayacak durumda olan Kelişin yazıtıdır. Yazıt Türkiye, İrak ve İran sınırlarının birleştiği noktada yer alan ünlü Kelişin Geçidi’nin yakınına dikilmiş bir çift dilli steldir. Yazıt şöyle başlar: “Ardini (Asurca tarafta Musasir) kentine Tanrı Haldi’nin arkasında geldikleri zaman Sarduri oğlu İşpuini. yüce kral, güçlü kral, dünyanın kralı. Biain ili ülkesinin kralı (Asurca tarafta Nairi). Tuşpa kentinin hakimi ve İşpuini oğlu Menua Tanrı Haldi’ye bir tapınak inşa ettiler Yüksek yola bir stel diktiler...” Anlaşılmaktadır ki; Kral İşpuini Yakın Doğu’nun en azından MÖ. 9. yüzyıldan beri önemli bir kutsal kenti olduğu bilinen Musasir şehrini ele geçirmiştir. Ancak bu kentin askeri zor kullanılarak veya tahrip edildikten sonra ele geçirildiğine ait hiç bir ipucu yoktur. Aksine Urartu kralının ve ordusunun Musasir’e gelişi önemli bir merasim ile kutlanmış ve bu olayın anısına binlerce baş hayvan kurban edilmiştir: “... İşpuini tapınağının önünde, Sarduri oğlu İşpuini (tanrılara) muhteşem silahlar, çok (besili) hayvanlar, bakır kaplar, çok sayıda kurbanlık hayvanlar sundu; bunları Tanrı Haldi kapısının önüne koydu ve hayatımızın neşesi ve hakimi olan Tanrı Haldi)’e verdi. 0 (4puinı) kurban edilmek için 1.112 boğa, 9.120 keçi, kuzu ve 12.480 büyük keçi getirdi Kutlamalar Tanrı Haldi için bir anıtın dikilmesi, standartların ve diğer adak eşyalannın getirilmesi ile sürmüştür. Yazıtın içeriğinden anlaşıldığı gibi Musasir’in, Urartu egemenliğine geçmesi nedeniyle yapılan kutlamalar, askeri bir zaferin sonunda yapılan zafer merasimlerinden çok dini bir seremonidir. İşpuini’nin bu davranışı Urartu dini ile ilgili yaptığı düzenlemeler ve Urartu toprakları içindeki farklı din ve tanrılara verdiği önem dikkate alınırsa daha iyi anlaşılabilir. Asur Krallığı’nın boyunduruğu altında yaşamakta olan Musasir (Ardini) kentinin MÖ. 9. yüzyılın sonlarında Urartu’nun koruyuculuğunu kabul etmesi önemlidir. Urartu’nun güneye doğru ilerlemesinin sonucunda Musasir halkı Urartu’nun koruması altında olmayı yeğlemiş olmalıdır. Bu topraklan ele geçirmek için güneye doğru ilerlemekte olan Urartu kralına karşı koymaktansa O’nu bu kutsal kentin koruyucusu olarak davet etmişlerdir. Böyle bir davranış Musasir kentinin ve zenginliğinin yok olmasını engellediği gibi Urartu Kralı’na da büyük bir onur vermiş olmalıdır. Binlerce baş hayvanın kurban edilişi, Haldi için anıtsal bir kapı yapılması ve belki de ünlü Musasir tapınağının Tanrı Haldi’ye ithaf edilişi bu olayı kutlamak içindir. URARTU’NUN DOĞU SEFERLERi ve ASUR KRALLIĞI Urartu’nun bu derece güneyde, Asur ülkesine böylesine yakın bir konumdaki bir kente egemen olması, doğrudan Asur’a meydan okuma anlamına gelmektedir. İşpuini bu niyetinde ciddi olduğunu Kuzeybatı İran toprakları üzerine düzenlediği askeri seferi ile bir kez daha göstermek istemiştir. Van’ın doğusundaki Erçek Gölü kenarında yer alan ve Erken Tunç Çağlarda da iskan edildiği bilinen Karagündüz köyünde ele geçen bir yazıt, İşpuini’nin doğu seferi ile ilgili önemli bilgiler verir. Yazıtın bir İşpuini-Menua ortak yazıtı olduğu giriş kısmındaki bilgilerden bellidir: “Hükmeden Tanrı Haldi’ye Sarduri oğlu İşpuini ve Ipuini oğlu Menua bu yazıtı dikti. Tanrı Haldi silahları ile savaşa çıktı. Meişta kentini ele geçirdi, Barşua ülkesini zaptetti. Tanrı Haldi güçlüdür, Tanrı Haldi’nin silahları güçlüdür...” Yazıtta geçen Meişta kentinin Kuzeybatı Iran içlerinde bir kent olduğu bilinmektedir. Hatta bazı bilim adamları bu kenti Urmiye Gölü’nün güneyindeki ünlü Hasanlu yerleşmesi ile tanımlamak istemişlerdir. Hasanlu kentinin Menua zamanında ele geçirildiği ve etrafına Hasanlu IV kalıntılarını tahrip edecek şekilde sur duvarı çekilerek tahkim edildikten sonra Urartulular tarafından kullanıldığı dikkate alınırsa bu önerinin pek de hatalı olmadığı düşünülebilir. Yazıtta geçen Barşua ülkesi, Asur kayıtlarındaki Parsua ile aynıdır. Daha sonraki yüzyıllarda Pers ülkesi ile aynı anlamda kullanılacak olan Barşua, Urmiye Gölü’nün güneylerindeki geniş araziye verilen coğrafi bir addır. Kara- gündüz yazıtı seferle ilgili olarak şöyle devam eder: “...ordumda 106 savaş arabası, 9.174 süvari, 2. 704 piyade vardı Bu bilgiler Urartu ordusunun, olasılıkla Asur’dan etkilenerek, savaş arabaları ve süvariler ile donatıldığını göstermektedir. Bu aynı zamanda ordu içinde yapılan organizasyonun da bir göstergesidir. Savaşı devam ettiren Urartu kralları, bu ülkeden 65 deve ve 1.120 at dahil çok sayıda hayvan alarak Urartu ülkesine geri getirmişlerdir. İlerki yıllardaki askeri seferlerde de görüleceği gibi Kuzeybatı Iran toprakları, gerek Asur ve gerekse Urartu ordusu için at ihtiyacının karşılandığı önemli bölgelerin başında gelmektedir. Karagündüz yazıtı bize Urartu’nun Van Gölü ile Urmiye Gölü arasında kalan geniş toprakların Urartu tarafından denetim altına alındığını göstermektedir. Olayların Asur’un aleyhine gelişmeye başlaması Asur’un bu konuda önlem almasını gerektirmiş ve olasılıkla yukarıda sözünü ettiğimiz gibi V. Şamsi-Adad akıllı komutanı Mutarris-Assur’u, İşpuini’ye karşı askeri bir seferle görevlendirmiştir. |
| |
| | #6 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Aug 2007 Yaş: 38
Mesajlar: 1,541
| KUZEY SEFERLERİNİN BAŞLAMASI Kral İşpuini’nin doğu dışında bazı seferler yaptığı da bilinmektedir. Van Gölü’nün kuzey ve kuzeydoğusuna yapılan bu seferler ile ilgili bilgiler, Van’da bulunan çift yüzlü bir yazıt ile kanıtlanmıştır. Bu yazıta göre İşpuini, Anaşe, Uteruki, Luşa ve Katarza ülkelerine seferler düzenlemiştir: “Hükmeden Tanrı Haldiye, Sarduri oğlu i$puini ve İşpu ini oğlu Menua... Luşa ve Katarza kabilelerini geri püskürttu Anaşe, Büyük Kukuru... Uiteruki, Luşa, Katarza ülkelerine kadar gittiler. Etiuku ülkelerinin krallarından onlara yardım etmek için yardımcı güçler gönderildi Yazıtta geçen ülkelerin Gökçe Göl’ün batısında yer aldıkları rahatlıkla söylenebilir. Bu yörelerde kazanılan başarılar, bölgeden yüzlerce at ve binlerce baş sığır elde edilmesini sağlamıştır. İşpuini’nin kuzey bölgelerine yaptığı bu sefer, Van’da bulunan bir başka yazıaa da anlatılmaktadır. Bu yazıttan elde edilen bilgilere göre Etiuki ülkesinden 6 savaş arabası, binlerce atlı ve 15.760 piyade ganimet olarak alınmıştır. Bu sefer sırasında dikilmiş olduğunu sandığımız aynı içerikli bir başka İşpuini yazıtı ise Tuşpa-Uteruki güzergahı üzerinde yeralan Eleşkirt-Toprakkale yazıtıdır. URARTU DEVLET DİNİNİN KURULUŞU İşpuini’nin gösterdiği askeri başarılar, Urartu devlet ve dini yapısı üzerinde önemli düzenlemeler yapmasına yardımcı olmuştur. Özellikle Urartu Devlet dini bu kral zamanında şekillenmiş ve Urartu dini ile ilgili yazılı düzenlemeler, İşpuini tarafından kaleme alınmıştır. Bu konuda bizleri aydınlatan en önemli kaynak, Meherkapı yazıtı olarak bilinen ve Vandaki Zimzim Dağı’nın eteklerine oyulan bir niş içindeki yazıtta açıklanmıştır (Resim 11). Yazıtta Urartu tanrılar aleminde kutsanan tüm tanrı ve tanrıçaların adları ve bunlara sunulacak kurbanlık hayvanların listesi verilmiştir. Meherkapı yazıtı, Urartu Kralları’nın Urartu toprakları üzerinde nasıl bir “devlet dini” yaratmak istediklerine dair önemli bir belgedir. Meherkapı yazıtında “Urartu tanrılar alemi” Urartu ülkesinde kutsanan bütün tanrıları kapsayacak şekilde, belki de yeniden düzenlenmiştir. Bu araştırmanın Urartu Dini ile ilgili kısmında etraflıca inceleneceği gibi listede kutsanan tanrı ve tanrıçaların yanında kutsal sayılan ve kurban kesilen dağ, nehir ve kentler de belirtilmiştir. Ardini kenti (Musasir), Kumenu, Tuşpa(ni) ve Arşuniuini ile birlikte bu kutsal kentler içinde gösterilmiş, 1 sığır ve 2 koyun kurbanı ile onurlandırılmıştır. Ardini’nin bir Urartu kenti olarak Meherkapı yazıtında yer alması ve kurban kesilmeye başlanması, doğal olarak bu kentin Urartu egemenliğine geçmesinden sonra olmalıdır. Bu durumda Meherkapı yazın, İşpuini’nin Musasir’i ele geçirdiği tarihten sonra yazılmış olmalıdır. İşpuini’nin oğlu Menua’nın babası ile olan uzun ortak krallık tecrübesinin ne kadar sürdüğü ve ne zaman bittiği kesin değildir. Ancak genel inanış Menua’nın MÖ. 810 yılında Urartu tahtına tek başına egemen olduğu doğrultusundadır. Bu tarihte baba İşpuini’nin ölüm veya kendi isteği doğrultusunda tahttan ayrıldığı kabul edilmektedir. Menua’nın uzun süren ortak krallığı, kendisine başka hiç bir Urartu kralına nasip olmayacak devlet yönetimi tecrübesi kazandırmıştır. Babası ile birlikte Urartu Kırallığı’nı sağlam temeller üzerine oturtmayı başarmışlar, krallık içinde yer alan çeşitli beylikleri merkezi idarenin etrafında toplayabilmişler ve bunun getirdiği olanaklar ile krallığın farklı yörelerine başarılı askeri seferler düzenleyebilmişlerdir. MÖ. dokuzuncu yüzyılın sonlarında Urartu Krallığı’nın içinde bulunduğu bu durum, yeni kral Menua’yı ülkesini imara ve halkının ihtiyaçlarını karşılamaya yönlendirmiştir. Askeri amaçlı kalelerin inşaası yanında ülke ekonomisine çok olumlu katkılarda bulunacak olan ve tarımsal faaliyetlerin artmasına neden olacak büyük bir sulama projesi uygulamaya koyulmuştur. Bugün bile hala kullanılmakta olan Menua kanalı ya da yöresel adı ile Şamran kanalı bu tür faaliyetlerin en çarpıcısı olanıdır. KRAL MENUA ve KUZEYBATI İRAN SEFERLERİ Kral Menua’nın inşa ettiği kalelerin dağılımı dikkate alındığında kendisinin izlemekte kararlı olduğu askeri politikalar da açıklıkla ortaya çıkmaktadır. Söz konusu kalelerin başında Van’dan Batı İran’a giden askeri karayolunun üzerindeki, İşpuini tarafından inşa edilmiş olan Aşağı Anzaf Kalesi’nin karşısında kurulmuş olan, Yukarı Anzaf Kalesi ve Van-Muradiye yol ayrımındaki Körzüt Kale gelir. Bu iki kale Menua’nın doğudaki Urmiye Gölü Bölgesi’ne ve kuzeyde Erzurum ve civarına askeri seferleri planladığı hakkkında en önemli ipuçlarıdır. Kuzeybatı Iran içlerine yapılan askeri seferlerin ve bu ülkelerin ele geçirilişinin en önemli belgesi Mianduap yakınlarında bir kaya fasatı üzerine yazdırılan bir yazıttır. Taştepe yazıtı olarak bilinen kitabede Kral Menua şunları söyler: “Tanrı Haldi’nin yücelegi ile İşpuini oglu Menua bu kaleyi inşa ettirdi; Meişta kentini ele geçirdi ve buradan Mana ülkesine egemen oldu... Buraya bazı pıyadeleri bıraktım... Menua der ki; Mana Ülkesini ele geçirdim...” Yazıttan Urmiye Gölü’nün güneyindeki Solduz ve Uşnuye Ovalarının bu tarihte artık Urartu egemenliğinde olduğu anlaşılmaktadır. Taştepe yazıtında geçen Meişta’nın II. Sargon’a ait Asur yazıtlarında, Mannea Ülkesinin bir bölgesi olarak açıklanan Missi ile eşdeğer olduğu ve Missi’nin de Urartu yazıtının dikildiği Taştepe olduğu önerilmiştir. Ancak Taştepe’de ele geçen pek görkemli olmayan kalıntılar, bu önerinin geçerli olamayacağını düşündürmektedir. Meişta belki de Kuzeybatı İran’ın en önemli merkezi ve kalesi durumundaki Hasanlu olabilir. Yapılan kazılar Demir Çağ II olarak adlandırılan dönemin sonunda, yaklaşık olarak MÖ. 800 yıllarında, Hasanlu Kalesi’nin Urartu’lar tarafından ele geçirildiğini ve kalenin etrafına “Yanmış Yapıları” tahrip edecek şekilde yeni bir sur duvarının inşa edildiğini göstermiştir. İnşa tekniği Van Bölgesi’ndeki Menua kalelerinden bir hayli farklı olsa da bu duvarların Kral Menua tarafından kenti ele geçirdikten sonra yapıldığı ve kentin belli bir süre Urartular tarafından kullanıldığı büyük olasılıktır. Urmiye Bölgesi’ndeki Urartu egemenliği, Asur Kralı II. Sargon’un M.Ö.714 yılındaki askeri seferine kadar ciddi bir tehlike ile karşılaşmamıştır. Bu nedenle yöredeki Urartu hakimiyeti düşünülenden bir hayli uzun olmalıdır. Taştepe yazıtında geçen Mana ülkesinin tarihi coğrafyası ise ayrı bir tartışma kaynağıdır. Asur yazıtlarında Mannea olarak verilen Mana ülkesinin Urmiye Gölü’nün güney sahillerine yakın topraklar olduğu genel kabul görmüş öneridir. Menua’nın ele geçirdiği Mana ülkesi Urmiye Gölü’nün güneyindeki, günümüz Solduz Ovası olmalıdır. Ancak daha sonraki dönemlerde Urartu yazıtlarında sözü edilen Mana ülkesi daha geniş toprakları içine almış ve biraz daha güneysel bir konuma erişmiştir I. Argişti’nin Mana ülkesinin Asur Dağları’nda sona erdiğini belirttiği Van Kalesi’ndeki “Horhor Yazıtları” bunu göstermektedir. Kral Menua’nın Mana ülkesinde sürekli kalacak bir miktar asker bırakmış olması, yöre üzerindeki emellerini de açığa koymaktadır. Batı Iran seferleri sadece ganimet elde etmek için düzenlenen basit askeri eylemler değildir. Bu seferler Urartu askeri ve siyasal gücünün Kuzeybatı İran’a yerleşmek istemesinin kesin kanıtıdır. Yörenin Van Bölgesi’ne kıyasla sahip olduğu daha uygun iklim koşulları, daha doğulardan gelen ve belki de kalayın Asur ve Urartu ülkelerine ve bu yolla Kuzey Suriye Kent Devletleri’ne taşındığı ticari yolun bu yöreden geçişi, bölgenin özellikle at yetiştiriciliğindeki ünü bu davranışın en önemli nedenleri olmuştur. KUZEYE TEKRAR YÖNELİŞ Menua’nın ilgi duyduğu bir başka yöre ise kuzey ve kuzeydoğu ülkeleridir. Menua’nın kuzeydoğuda toprak kazanma girişimleri planlı bir eylem dahilinde yürütülmüştür. Bu ilgi Körzüt Kale ve Patnos yakınlarına inşa ettirdiği Aznavurtepe Kalesi ile başlamış ve daha sonra Ağrı Dağı eteklerindeki diğer kaleler ile sürmüştür. Başkent Tuşpa’dan başlayarak Körzüt ve Potnos yakınından ilerleyen yol, planlanan kuzey seferleri için koruma altına alınmış ve seferler sırasında ihtiyaç duyulacak lojistik destek için Anzavurtepe Kalesi inşa edilmiştir. Potnos’un 3 kilometre kuzeydoğusunda, koni şekilli bir yüksek tepe üzerinde kurulan kale, klasik bir Urartu kalesinden çok bir ikmal üssünü andırmaktadır. Tepenin üzerinde kapısı Süphan Dağı’na bakan ve Menua’ya ait yazıtların bulunduğu tapınak yer almaktadır. Yazıtta Gökçe Göl yakınlarında konumlandığını bildiğimiz Luhiuni ve Erikuani ülkelerinden söz edilmeyişi, kalenin bu ülkelerin fethinden önce yapıldığını göstermektedir. Gökçe Göl ve çevresindeki toprakların egemenliği planları içinde, güzergah üzerinde yer alan Ağrı Dağı eteklerindeki tarım arazilerinin de ele geçirilmesi olmalıydı. Körzüt Kale’den doğuya doğru giden yol üzerinde Muradiye ve Çaldıran Kaleleri’nin inşa edilmesi belki de bu amaç içindi. Bu kalelerin yakın çevrelerinde bulunan ve Menua’ya ait olan yazıtlar bu öneriyi destekler durumdadır. Daha kuzeyde Ağrı Dağı’nın kuzey eteklerindeki Karakoyunlu Köyü’ne yakın bir noktada ele geçen Taşburun yazıtı, Menua’nın kuzey planları ile ilgili önemli bilgiler verir. Kral bu yazıtında Tanrı Haldi’nin yüce gücü ile sefere çıktığını ve Erukuahi ülkesine geldiğini yazmaktadır. Yazıt daha sonra şöyle devam eder “... benden önce hiç kimsenin sahiplenemediği krali kent Luhiuni’yi Tanrı Haldi 4puini oğlu Menua ‘ya verdi. Luhiuni’yi ele geçirdim; Luhiuni kentini haraç ödemek koşuluyla bağışladım Ağrı Dağı eteklerinde yaşayan bu kabileleri idaresi altına alan Menua yörenin hakimiyetinin sürdürülebilmesi için kaleler inşa etmeği de ihmal etmemiştir. Taşburun’un 5 kilometre uzağında ele geçen ve Başbulak yazıtı olarak adlandırılan yazıtta, Menua’nın buraya kendi adını taşıyan (Menuahilini/Menua’nın kenti) krali bir saray ve krali bir kale yaptırdığı belirtilmektedir. Yörede yaşayan Luhiuni, Erikuahi ve Etiu(ni) beylikleri, yaklaşan Urartu tehlikesini farketmiş ve bu tehlikeye karşı bazı kaleler inşa etmişlerdir. Yörede bulunan ve Urartu yapım karakteri taşımayan bir çok kale bunlara örnek olmalıdır Menua döneminde Urartu askeri egemenliğinin Gökçe Göl kıyılarına kadar vardığı kesin değildir. Ancak daha sonraki yıllarda, II. Rusa tarafından inşa edilecek olan Karmir-Blur Kalesi’nde (Teişebani) ele geçen Menua yazıtlı eşyalar, Menua’nın göl yakınlarında bir kent kurduğunun kanıtı olarak görülebilir. Menua’nın babası İşpuini ile ortak krallıkları döneminde kaleme aldıkları Van’da bulunmuş bir yazıtta, Gökçe Göl cıvarında konumlandığı kabul edilen Uiteruki, Luşa, Kaetarza ve Etiuki ülkelerine seferler düzenlendiği bilinmektedir. Bu ülkelerden elde edilen yüzlerce at, toplam 34 bin sığır ve binlerce kadın ve erkek tutsak yörenin önemini ve Urartu krallarının amacını açıklamaktadır. Aynı krallar dönemine ait olan ve Van’ın kuzeyinde bir köyde bulunan bir başka yazıtta yöreye verilen önem, kuzey seferleri için hazırlanan ordunun sayısına da yansımıştır. Uitemki, Luşa ve Katarza ülkelerine yapılan seferde 66 savaş arabası, binlerce süvari ve 15.760 piyade görev almıştır. Bu rakam- lar dönemin koşulları dikkate alındığında bir hayli yüksektir ve kuzey yörelerinin ele geçirilmesindeki kararlığının ifadesidir. |
| |
| | #7 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Aug 2007 Yaş: 38
Mesajlar: 1,541
| ERZURUM CİVARINDA BİR KRALLIK: DİAUTEHİ Körzüt, Aznavurtepe, Ağrı ve Hasankale (Pasinler) yoluyla kuzeye giden yol Urartu kralı Menua’yı Erzurum yöresine ulaştırmıştır. Ancak Erzurum yöresinde yaşayan Diauehi Krallığı, Menua’nın tahmininden daha güçlü bir askeri yapıya ve dayanma gücüne sahipti. Hasankale ve Delibaba arasında, Yaylıtaş mevkiinde bulunan Menua’ya ait bir yazıtta, Diauehi ülkesinden “güçlü ülke” olarak söz edilmesinin nedeni budur. Yazıtta Tanrı Haldi’nin gücüyle Diauehi ülkesinin ele geçirildiği, krali kent Şaşilu’nun zaptedildiği yazılmakta ve Diauehi kralı Utupurşuni’nin, Menua’nın ayaklarına kapanarak af dilediği ve Menua’nın vergi ve haraç karşılığı kralı affettiği yazılıdır. Bu seferde iki nokta önemlidir: Birincisi Menua’nın, Utupurşuni’yi ortadan kaldıramadığı ve kendisini affederek krallık sürmesine izin vermesidir. Anlaşılmaktadir ki; Menua’nın bu geniş ve zengin topraklara kesin olarak egemen olmak için henüz gücü yeterli değildir. İkinci önemli nokta, yöreye yapılan seferin amacını vurgulamaktadır. Seferin sonunda elde edilen altın ve gümüş gibi değerli madenler, Menua’nın toprak kazanma girişimlerinin dışındaki niyetini de açıklamaktadır. Gelişmekte ve sınırlarını büyütmekte olan yeni bir krallığın altın ve gümüş gibi ekonomik değeri çok yüksek olan bu madenlere ihtiyacı kaçınılmazdır. Erzurum yakınındaki Zivin kasabasında ele geçen bir başka yazıtta Şaşilu kentinin ele geçirildiği yazılmış olmasına karşın, Diauehi Krallığı’nın Urartu egemenliğine geçmesi yine sağlanamamıştır. Menua’nın oğlu Argişti döneminde, Diauehi’nin Urartu’ya karşı ayaklanmış oluşu bu durumun yeterli kanıtıdır. BATI’YA İLK ASKERİ SEFER Urartu Krallığı’nın, Elazığ ve Fırat kavsi çevresindeki ülkelere ilgi duyması Menua ile başlar. Urartu’nun “batı” yayılımı olarak adlandırılan bu seferler ile ilgili olarak Van ve özellikle Palu yazıtları bilgi sağlar. Yazıtlardan elde edilen verilere göre Menua’nın amacı, Meliteialhe (Malatya) Krallığı’nın egemenlik altına alınmasıdır. Van yazıtına göre Menua Şurişhilini ve Tarhigamani kentlerini ele geçirdikten sonra Hati ve Alzi(ni) ülkelerine varmıştır. Palu kaya yazıtı batı seferini şöyle anlatır: “Tanrı Haldi silahlarıyla sefere çıktı, Şebeteria kenti ülkesini, Huzana kentini ve Supani kentini ele geçirdi. Haldi ve Haldi’nin silahları güçlüdür. Haldi’nin gücü ile İşpuini oğlu Menua Şebeteria kenti ülkesini, Huzana kenti ülkesini, Supani kentini fethetti ve Hati ülkesine kadar gitti... Bu yazıtı Tanrı Haldi için dikti. Şebeteira kentinde Tanrı Haldi için bir tapınak inşa etti. Meliteialhe kenti kralının hayatını haraç vermek koşulu ile bağışladı Yazıtta geçen Şebeteria, Huzana ve Şupa(ni)’nin coğrafi konumları konusunda fazlaca bir sorun yoktur. Şebeteria’nın bugünkü Palu ve batısındaki topraklar olduğu genellikle benimsenmiştir. Şupa(ni) ülkesinin ise antik çağın Sofene’si ile tanımlanabileceği konusunda görüş birliğine varılmıştır. Aynı görüş birliği, Palu yazıtındaki Huzana’nın bugünkü Hozat (Ermeni Hozan) ile aynı olduğu konusunda da vardır. Kral Menua’nın Van’da bir kilisenin duvarlarında yapım malzemesi olarak kullanılmış olarak bulunan bir yazıtta, batı seferleri ile bilgi bulmak mümkündür. Krahn yıllıklarının bir bölümünü oluşturduğu düşünülen yazıtta, tarihi anlaşılamayan ancak Asur ülkesine kadar ilerlediği bir yılda, Hate ve Aizi ülkelerine sefer düzenlediği ve bu ülkelerden 2113 kişiyi tutsak aldığı, bazılarını öldürdüğü, bir kısmını asker olarak kullanılmak üzere orduya gönderdiği belirtilmektedir. Van yazıtında geçen Alzi(ni) ülkesinin Hitit metinlerinde Aiziya, Mitanni metinlerinin Alşe ve Ermeni kayıtlarında Alznik olarak geçtiği ve burasının da Fırat Nehri’nin Elazığ civarında oluşturduğu kavis içinde kalan topraklar olduğu bilinmektedir. Menua’nın, Urartu’nun batısında kalan ve yaz ayları dışında genellikle karla kaplı geçit vermeyen yüksek Bingöl Dağları ile ayrılmış bu uzak ülkelerdeki egemenlik uğraşlarının ne derece olumlu sonuç verdiği kesin değildir. Ancak kralın Şebeteria kentinde Tanrı Haldi için bir tapınak yaptırdığı ve çeşitli kaya yazıtlarını Palu civarına oydurttuğu dikkate alınırsa, Menua’nın bu uğraşında önemli başarılar elde ettiği kabul edilebilir. Palu’nun 29 kilometre kuzeybatısındaki Bağın’da bulunan bir yazıtta Menua Titiani adlı bir idareciyi bu “eyaletin” yöneticisi olarak atamış oluşu dikkat çekmektedir. Bir Urartu yazıtında, kral adlarının dışında, ilk kez bir şahıs adı karşımıza çıkmakta ve Titinia bir bölgeye atanan ilk “eyalet valisi”(Lu EN.NAM) ünvanını almaktadır. Menua’nın Meliteialhe (Malatya) Krallığı ve civarındaki ülkeleri egemenlik altına almak isteyişinin nedeni, Meliteialhe ülkesinin, Kuzey Suriye’den Orta Anadolu’ya ve Urartu ülkesinden, Akdeniz’e giden yol üzerinde yer almasıdır. Bunun yanında bu ülkelerin zengin bakır ve demir madenlerine sahip oluşu Menua’yı sefere özendiren etkenlerin başında gelmektedir. Elazığ yakınlarındaki Maden ve Ergani’deki bakır cevherine ve Palu’nun doğusundaki Sivan Maden’deki demir yataklarına sahip olmak Urartu ekonomisi için büyük öneme sahipti. Bölgenin Asur Krallığı için de önemli olduğu Asur kralı 1. Salmanasar döneminden itibaren yöreye yapılan askeri seferlerden anlaşılmaktadır. Malatya yöresine egemen olmak, elde edilecek bu zenginliklerin yanısıra, Kuzey Suriye’nin ve oradan Akdeniz dünyasının ve belki de daha batıdaki ülkeler ile yapılabilecek ticaretin yollarını Urartu’ya açacaktı. M.Ö. 8. yüzyıl boyunca Yunanistan ve Etrurya (İtalya) ile gerçekleştirilen ve çoğunlukla maden eserleri kapsayan ticaret, büyük oranda Şupani, Alzi(ni) ülkeleri ve Malatya yoluyla erişilebilen Doğu Akdeniz kıyılarındaki Al-Mina ve Tarsus gibi kentler ve Kayseri ve Gordion üzerinden batıya giden Orta Anadolu yolu ile yapılabilmiştir. Engin bir idari deneyim ile göreve başlayan büyük mimar Menua tarımsal verimliliği artırmak için barajlar, sulama kanalları, kaleler ve yollar inşa ederek ülkesini imar etmiş, bunların yanında başarılı doğu, kuzey ve batı seferleri düzenleyerek krallığın topraklarını genişletmiş ve bundan da önemlisi gelişen krallığın ihtiyacı olan ekonomik gücü farklı yörelerden elde ettiği altın, gümüş, bakır ve demir gibi maden zenginlikleri ve batı dünyasıyla yapılan ticaret ile sağlamayı başarmıştır. Urartu Krallığı Menua’nın başarılı saltanatı ile Yakındoğu’da Asur’un yanında en önemli askeri güç olduğunu kanıtlamıştır. KRAL I. ARGİŞTİ DÖNEMİ Menua’nın askeri ve imar faaliyetleri ile dolu saltanatı, Urartu Krallığı’nın başarı grafiğinin bir sonraki kral Menua oğlu Argişti döneminde daha da yükselmesini sağlamıştır. Öyle görülmektedir ki; büyükbabası ve babası ile adı bir kaç krali yazıtta yer alan oğul İnuşpua, Menua’dan sonra başa geçme şansını elde edememiştir. İşpuini ve Menua tarafından taht için varis gösterilen ve bu amaçla eğitilen velihat prens İnuşpua, yerini Argişti’ye bırakmak durumunda kalmıştır. Daha önce de belirtildiği gibi prens Urartu tahtına geçmeden hayatını yitirmiş olabilir. Van Kalesi’nin güney uçurumundaki anıtsal kaya mezarının girişine yazdırttığı ve “Horhor Yazıtları” olarak bilinen (Resim 12) yıllıklarında belirttiği gibi; Argişti “babadan kalan yere”, yani tahta Tanrı Haldi’nin emri ile çıkmıştır. Bu ifadede sanki tanrıların isteği ile gerçekleşen olağan dışı bir yargı vardır. Belki de Argişti ağabeyi İnuşpua’yı bir şekilde bertaraf ederek bu ünvanı almıştır. Belki de bu nedenle yıllıklarının girişinde kendisini ancak Madırburç yazıtında gördüğümüz ünvanlar dizisi ile şereflendirme gereğini duymuştur: “Menua oğlu Argişti, yüce Tanrı Haldi için bu yazıtı tesis etti. Tanrı Haldi’nin yüceliği ile Menua oğlu Argişti, güçlü kral, büyük kral, Biainili ülkesinin kralı, krallar kralı, Tuşpa kentinin yöneticisi...” I. Argişti’nin (MÖ. 786-764) “Horhor Yazıtları”ndan ve Van’da bulunan diğer yazıtından elde edilen bilgiler ile saltanatının ilk 15 yılındaki askeri eylemlerini içeren yıllıklarını oluşturmak mümkündür. Bu kayıtlardan anlaşıldığı gibi 1. Argişti saltanatının daha ikinci yılında kuzey ülkeleri üzerindeki emellerini ortaya koymuştur. Babası Menua’nın. Diauehi ülkesindeki egemenlik uğraşlarının yeterince olumlu sonuç vermediğini bilen yeni kral, bu soruna son vermek niyetindedir: “...Argişti şöyle der; Hükmeden yüce Tanrı Haldiye.. (muzaffer olmak için) yalvardım. 0 yılda ordumu tekrar topladım ve Diauehi ülkesine (ve) Diauehi kralı Mannudubi’ye karşı sefere çıktım Urartu kralı yörede yer alan ve Diauehi kralının önderliğindeki bir çok kabileye karşı başarılı savaşlar verdikten sonra kuzeydoğuya, yani Gökçe Göl çevresine yönelmiş ve buradaki Uiteruhi ülkesine saldırmıştır. Bu bölgeden elde edilen ganimetin listesi Argişti’nin seferden ne amaçladığının kanıtı gibidir: “.19.255 erkek çocuk, 10.140 canlı savaşçı, 23.280 kadın, toplam 52.675 kişıyi o yıl tutsak aldım.. Bazılarını katlettim bazılarını canlı olarak götürdüm. 1.104 at ve 35.015 büyük boynuzlu ve 1.829 küçük boynuzlu sığırı (ülkeme) taşıdım... Argişti der ki; bütün bunları Tanrı Haldi için bir tek yıl içinde başardım. “Argişti’nin uyguladığı gibi; bir bölgede sorun çıkartan halkların yaşadıkları topraklardan sökülerek başka bir bölgeye yerleştirilmesi, Urartu krallarının Menua döneminden itibaren başvurdukları bir yöntemdir. Toplu nüfus aktarımı olarak tanımlanabilecek bu uygulamayı Urartu kralları, Asur’dan örnek almış olmalıdırlar. Böyle bir uygulamanın temel nedenleri Urartu merkezi gücüne karşı ayaklanan toplulukları cezalandırmak ya da bu halkları sorun yaratmayacak merkeze yakın bir bölgeye taşımaktır. İşpuini ve oğlu Menua’nın, Anaşe kentinden canlı olarak taşıdığı binlerce kişi ve daha sonraki yıllarda, M.Ö.785 de, Uiteruhi ülkesindeki ayaklanmayı bastırmak için bu bölgeden taşınan toplam 52.675 kişi, bu tür toplu nüfus aktarımlarına örnektir. Toplu nüfus aktarımının yapılmasında bir başka amaç ise, daha önce de belirttiğimiz gibi, orduyu büyütmekdir. Urartu yazılı kaynaklarında birçok ülkeden alınan tutsaklar arasında erkek çocukların büyük bir yer tutmasının nedeni budur. Urartu Krallığı’nın sınırları içinde inşa edilen yeni bazı kentlere bir başka bölgeden alınan esirler getirilmiş ve yerleştirilmiştir. En güzel örneğini 1. Argişti döneminde Erepuni kentinde gördüğümüz bu tür nüfus aktarımı bölgedeki siyasi düzeni sağlamak açısından önemli idi. |
| |
| | #8 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Aug 2007 Yaş: 38
Mesajlar: 1,541
| KUZEYDE YİNELENEN KARIŞIKLIKLAR Erzurum yöresinin güçlü krallığı Diauehi’nin mağlup edilmesine karşın kral Mannudubi’nin hayatının, ağır vergi ve haraçlar karşılığında olsa bile, bağışlanması dikkat çekmektedir. Son derece zengin doğal kaynaklara sahip kuzey ülkelerinin doğrudan Urartu sınırları içine katılmamasının nedeni olasılıkla Urartu’nun kurmaya çalıştığı idari sistemle ilgilidir. Menua’nın batı ülkeleri kralları için uyguladığı bu yöntemle, sefer yapılan yöre krallarının anlaşmalar ile Urartu’ya bağlandıklarını görmekteyiz. Böylece ele geçirilen yörede çok sayıda Urartu askerini devamlı olarak bırakmak gerekmeyecekti. Ancak bu politikanın en azından Diauehi Krallığı için geçerli olamayacağı çok kısa sürede ortaya çıkacaktır. Erzurum ve daha kuzeydeki Doğu Karadeniz Dağları’nın güney yamaçları Urartu’nun ihtiyaç duyduğu altın ve gümüş madenleri açısından oldukça zengindir. Argişti’nin, kuzeyden gelen bazı göç dalgalarını durdurabilmenin yanında, yöreye sefer yapmak arzusunun diğer bir temel nedeni bu zenginlikler olmalıdır. Altın postu aramak için aynı bölgelere gelen altın peşindeki Argonatlar gibi, 1. Argişti de yörenin bu zenginliğinden haberdar olmalıdır. Nitekim Diauehi kralının bağışlanması için ödenen haraç bunu kanıtlamaktadır: “... 41 mina saf altın, 37 mina gümüş, 10.000 mina bakır, 1.000 binek atı, 300 büyük boynuzlu sığır, 10.000 koyun ve ayrıca.., saf altın, 10.000 mina bakır . . . boğa, 100 sıgır 500 koyun, 300 binek atı...” Diauehi kralından elde edilen haraçlar arasındadır. Urartu yazıtlarındaki “mina”nın kaç gram olduğu kesin değildir. MÖ. 9-7. yüzyıldan kalan ağırlıklardan anlaşıldığına göre Asur ve Babil’de 1 “şekel” 1/60 “mina”ya (±8.333 gram),1 “mina” 1/60 “talente”(500±40 gram) eşittir. 60 mina olan 1 talent, yaklaşık olarak 30 kilogramdır. Bu durumda Argişti sadece bir tek seferden, diğer ganimetlerin yanında, 20 kilogram saf altın, 18 kilo gümüş ve 5 ton bakır elde etmiştir. I. Argişti’nin kuzey ülkelerinde gelişen siyasi olaylara kısa sürede çözüm bulduğunu söylemek mümkün değildir. Saltanatının hemen üçüncü yılında (MÖ. 784/783) Gökçe Göl ve civarındaki kabileler üzerine yapılması zorunlu olan sefer bunu kanıtlamaktadır. Savaş verilen kabileler arasında Kuarzani, Ultuza, Uruani, Muzuru ve İrkiuni vardır. Yörenin en güçlü ülkesi Etiu(ni) bu seferle ele geçirilmiştir. Yörede sorun yaratan kabilelerden binlercesi tutsak alınmış ve Urartu ülkesine gönderilmiştir. Kayıtlardan anlaşılmaktadır ki; Argişti kuzey ülkelerindeki ayaklanmaları başarı ile bastırmış ve bu toprakları bir daha yitirmemek üzere Urartu Krallığı’nın sınırları içine katmıştır. Argişti’nin dördüncü saltanat yılı, kralı, uzun zamandır Urartu yazıtlarında karşımıza çıkma- yan çok farklı bir yöreye, batıya götürecektir. “Tanrı Haldi silahları ile sefere çıktı ve Hate ülkesini ve kral Hilaruda’nın ülkesini ele geçirdi cümlesi ile başlayan yıllıklarda devamla, bu topraklarda yer alan diğer kent ve ülkelerin mağlup edildiği anlatılmakta ve Malatya (Meliteialhe) Krallığı’nın bazı kentlerine gösterilen müsamahadan söz edilmektedir. Ancak bu bağışlamanın bedeli büyüktür. 1. Argişti ikinci binyıldan kalan bir gelenekle hala Hate ülkesi (Hitit ülkesi) olarak adlandırılan bu topraklardan 2.539 çocuk, 8.698 canlı adam, 18.047 kadın olmak üzere toplam 29.284 kişiyi tutsak almış, bir kısmını kılıçtan geçirdikten sonra, kalanları bir başka bölgeye taşımıştır. Bu insanlardan 6.600’ü olasılıkla kralın beşinci saltanat yılında (M.Ö.782) inşa edilen Gökçe Göl yakınındaki Erepuni kentine yerleştirilmiştir. Urartu krallarının genel siyasetlerine uygun olarak bu insanlar için Gökçe Göl cıvarında kentler, sulama tesisleri ve sulu tarım arazileri yapılmıştır. Bu durum kral Argişti’ye ait olan ve Aras Nehri kıyısındaki Karakale civarında bulunan bir yazıtta açıkca belirtilmiştir. Kral dördüncü yıl kayıtlarını başarısından emin bir şekilde şöyle bitirir: “... Tanrı Haldi’nin adına ben bu kahramanlıkları (işleri) tek bir yıl içinde başardım.” Gökçe Göl ve civarında Menua ile başlayan iskan politikaları Argişti zamanında sürmüştür. Bu toprakların Urartu’nun güvenliği için olan önemi, yeni kalelerin inşasını ve buralarda sürekli olarak konumlandırılacak askeri bir gücün varlığını gerekli kılmıştır. Gökçe Göl etrafındaki tarım arazilerini ve maden zenginliklerini denetim altına almak amacıyla tesis edilen eyalet, kuzey ülkelerinin merkezi durumuna getirilmiştir. Yoğun kar yağışı olan kış aylarında merkez ile iletişiminin kesilmesi durumunda bile başkent Tuşpa’nın yardımına en az seviyede ihtiyacı olacak şekilde, ekonomik ve askeri açıdan kendine yetebilecek bu tür eyaletlerin kurulması Urartu Krallığı’nın devamı için önemli olmuştur. Kralın MÖ. 783/782 yılına tarihlenen beşinci yıl seferi kayıtlarında bölgedeki iskan politikası ile ilgili bilgiler elde etmek mümkündür. Etiu(ni) ülkesini ele geçiren kral Tanrısı Haldi’nin emri ile şöyle konuşur: “... Biainili ülkesinin gücü(nü göstermek) ve düşman ülkelerini (zaptetmek) için İrpuni (Erepuni) kentini inşa ettim. Ülke yaban idi ve benden önce buraya hiçbir şey inşa edilmemişti. Burada yüce işler başardım. Hate ve Supani ülkelerinden getirdigim 6.600 savaşçıyı buraya yerleştirdim...” Bu kente yerleştirilen insanlar için, yukarıda da belirtildiği gibi, çeşitli imar faaliyetleri kapsamında kanallar ve sulama sistemleri inşa edilerek daha fazla tarımsal verim elde edilmesi amaçlanmıştır. Aynı yazıttan anlaşılmaktadır ki; 1. Argişti Erepuni yöresine Hate ve Supani ülkelerinden göçmenler getirmesine rağmen, bu yörede güvenliği tehlikeye sokabilecek halkları bir başka yöreye, belki de Van Gölü çevresine taşımıştır. Yöreye getirilen 6.600 savaşçıya karşı, kadınlı erkekli toplam 19.790 kişi ise bölgeden zorunlu göçe tabi tutulmuştur. Urartu Krallığı’nın Argişti ile ulaştığı güce ve elde edilen geniş topraklara karşın, bazı yörelerdeki sorunlar hiç bir zaman bitmemiştir. Menua’nın Kuzeybatı Iran’da elde ettiği başarılar yörenin bir dönem sessiz kalmasını sağlamış, özellikle bu yıllarda Asur’un içinde bulunduğu zor günlerde, Urartu için pek fazla sorun yaratmamıştır. Ancak Argişti’nin yı |