![]() |
| | #1 |
| Forum Yöneticisi Katılım Tarihi: May 2007 Yaş: 26
Mesajlar: 8,367
| İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy, vefatının 71. yıl dönümünde rahmetle anılıyor.. Hayatını İslami kurallar üzerine bina eden Akif, Milli Mücadele’de bizzat görev alacak kadar vatan sevdalısı; İstiklale ulaşmak için bir mücadele cephesi olan İttihat ve Terakki’nin sadece doğru bulduğu görüşleri için ant içecek kadar gerçeğe vakıf ve zerre para almadan bir milletin İstiklal Marşı’nı yazıp, “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” diyecek kadar da benliğini vatanına ve Allah’ına teslim edecek derecede bir kuldu. Bir milletin varolma mücadelesinin simgesi olacak İstiklal Marşı’nın şairi Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul’da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih’in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Ragif’tir. Ragif, ebced hesabıyla hicri 1290 rakamına karşılık gelir ve bu rakam Akif’in doğum tarihidir. Babası Fatih Medresesi müderris ve mücizlerinden (icazet veren) İpek’li Temiz lakabıyla anılan Tahir Efendi’dir. Annesi ise Buharalı Mehmed Efendi’nin kızı H. Emine Şerife hanımdır. Babası Rumelili (Arnavut), annesi ise Buhara’dan hacca giderken Amasya’da vefat eden Buharalı Şirvani Rüştü Efendi’nin kızıdır. Tahir Efendi, ilk kocası vefat eden Emine Şerife Hanım’ın ikinci eşidir. Akif babasını; “Beyaz sarıklı, temiz, yaşça ellibeş ancak Vücudu zinde fakat saç sakal ziyadece ak.” diye tasvir eder. İstiklal Şairi, annesini ise şöyle anlatır: “Annem çok âbid (ibadetine düşkün) bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dinî selabetleri vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tadmışlardı.” Akif, İstanbul’un bu en Türk, en yerli ve en yoksul mahallelerinden birinde doğdu ve yaşadı. Hayatı burada tanıdı ve keşfetti, toplumsal dokuyu burada ve onun bir parçası olarak tanıdı. Bir inanç ikliminin güzelliği ile birlikte toplumun yazılı olmayan mutabakatlarını, modern hayatın yerli ve geleneksel olana nasıl nüfuz ettiğini, hangi çelişkilere, trajedilere yol açtığını, neleri çürüttüğünü, nelerin eskidiğini ve nelerin yenilenmesi gerektiğini bu mahalle hayatında gözlemledi. Akif, Osmanlı Devleti’nin hasta adam ilan edildiği ve bu görüşün dönemin devlet adamlarına ve aydınlarına uğursuz bir hastalık gibi bulaştığı, çöküş şartlarının hemen herkeste çözülme, umutsuzluk, panik oluşturduğu, buna rağmen hemen herkesin bir şeyler yapma çabasında olduğu bir dönemde yaşadı. İSLAM ÜZERİNE BİR EĞİTİM Mehmed Âkif, ilköğrenimine Fatih'te Emir Buharî mahalle mektebinde başlar. Maarif Nezareti'ne bağlı iptidaîyi ve Fatih Merkez Rüştiyesi'ni bitirir. Bunun yanı sıra Arapça ve İslami bilgiler alanında babası tarafından yetiştirilir. Rüştiye'de "hürriyetçi" öğretmenlerinden etkilenir. Fatih Camii'nde İran edebiyatının klasik yapıtlarını okutan Esad Dede'nin derslerini izler. Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca bilgisiyle dikkati çeker. Mekteb-i Mülkiye'nin idadi (lise) bölümünde okurken şiirle uğraşır. Edebiyat hocası İsmail Safa'nın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karşılar. Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine mezunlarına memuriyet verilen bir yüksekokul seçmek zorunda kalır. 1889'da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi'ni 1893'te birincilikle bitirir. Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da köylülerle yakın ilişkiler kurma imkânı bulur. İlk şiirlerini Resimli Gazete'de yayımlar. 1906'da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907'de Çiftçilik Makinist Mektebi'nde hocalık eder. 1908'de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edilir. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayımlamaz. MİLLİ MÜCADELE’NİN BİR NEFERİ 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Eşref Edip'in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar yazmaya, şiirler ve çağdaş Mısırlı İslam yazarlarından çeviriler yayımlamaya başlar. 1913'te Mısır'a iki aylık bir gezi yapar, dönüşte Medine'ye uğrar. Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken memuriyetten istifa eder. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi'nde kitabet ve Darülfununda edebiyat dersleri vermeye devam eder. MUHALİF BİR İTTİHATÇI İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdiyse de cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair ant içer. I. Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin'e gönderilir. Burada Almanlar'ın eline esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yapar. Çanakkale Savaşı'nın akışını Berlin'e ulaşan haberlerden izler. Yine Teşkilât-ı Mahsusa'nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid'e ve savaşın son yılında profesör İsmail Hakkı İzmirli'yle birlikte Lübnan'a gider. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirilir. Savaş sonrasında Anadolu'da başlayan ulusal direniş hareketini desteklemek üzere Balıkesir'de etkili bir konuşma yapar ve bunun üzerine 1920'de Dâr-ül Hikmet'deki görevinden alınır. İstanbul Hükümeti Anadolu'daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebilürreşad dergisi Kastamonu'da yayımlanmaya başlar ve Mehmed Âkif bu vilayette halkın kurtuluş hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürür. Nasrullah Camii'nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır'da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtılır. VE İSTİKLAL MARŞI… Burdur mebusu sıfatıyla TBMM'ye seçilen Akif, Meclis'in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılır ve 724 şiirin arasında 17 Şubat 1921'de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart'ta Birinci TBMM tarafından kabul edilir. Sakarya zaferinden sonra kışları Mısır'da geçiren Mehmed Âkif, yeni yönetimin uygulamalarını tasvip etmediği için Mısır'da sürekli olarak yaşamaya karar verir. 1926'dan başlayarak Camiü'l-Mısriyye'de Türk dili ve edebiyatı müderrisliği yapan Mehmet Akif Ersoy, bu gönüllü sürgün yaşamı sırasında siroz hastalığına yakalanır. Hava değişimi için 1935'te Lübnan'a, 1936'da Antakya'ya birer gezi yapar ve yurdunda ölmek isteği ile Türkiye'ye döner, İstanbul'da Hakk’ın rahmetine kavuşur. KUR’AN TEFSİRİ TEKLİFİ Cumhuriyetin ilanından sonra TBMM, Kur’an’ın tefsir ve meâli, Sahih-i Buhari’nin tercüme ve şerhinin hazırlanmasını kararlaştırmıştı. Meâl işi, Akif’e teklif edildi. Akif, bu işi yapabilecek bilgi ve ehliyete sahip olduğu halde, bu işin ağır bir sorumluluk getirmesi, Kur’an’ın bir başka dile hakkıyla tam olarak çevrilmesinin imkânsızlığı nedeniyle bu işi önce kabul etmek istemedi: “Kur’an, hiçbir şeye benzemez. Onun içinde öyle kelime ve mefhumlar (kavramlar) vardır ki, Türkçe karşılığı yok. Öyle ayetler vardır ki, muhtelif manalara gelir. Bu bakımdan da Kur’an’ın aslını Türkçe’ye çevirmek çok müşkül bir iştir” diyordu. Fakat, araya Ahmet Hamdi Aksekili’nin girmesi ve umumi arzunun da bu şekilde olduğunu söylemesi üzerine teklifi kabul etti. Akif, büyük bir azim ve gayretle yaklaşık dört yıl boyunca bu işle uğraştı. Ortaya her bakımdan mükemmel bir meâlin çıktığı bilinmektedir. Nitekim Eşref Edip, Mısır’a M. Akif’i ziyarete gittiğinde, bu meâli baştan sona okuyarak buna bizzat tanık olmuştur. Bu meâlden faydalanılamadı. Çünkü Akif, “Beni tatmin etmeyen bir eser, bir başkasını nasıl tatmin eder?” diyordu. Fakat, Akif’i sözleşmeyi feshetmeye iten asıl neden, ibadetlerde reform yapmak, namazlarda Kur’an yerine Türkçe tercümesini ikame etme cereyanlarının başlamış olmasıydı. AKİF MEALİ NEDEN YAKTIRDI? Akif, üzerinde çalıştığı meâli, son zamanlarda ağırlaşan ve ilerleyen hastalığına rağmen bitirmiş ve temize çekmeye muvaffak olmuştur. Fakat son defa, ağır hasta olarak çıktığı İstanbul yolculuğunda (1936) ne olur ne olmaz diyerek, meâli yanında getirmeyerek, Mısır’da Ayn Şems Üniversitesi’nde profesör olan yakın dostu Mehmet İhsan Efendi’ye -Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlunun babasıdır- emanet eder ve şunu vasiyet eder: “Ben, şifa bulur, sağ salim geri dönersem, eksikliklerini tamamlar öyle basarız. Şayet ölürsem, bu meâli yakarsın.” İslam Konferansı Örgütü Başkanı Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, Akif’in mealinin yakılması olayını şöyle aktarır: “Rahmetli babam Mehmet İhsan Efendi, Akif’in çok yakın dostu idi. Akif, son İstanbul yolculuğu öncesi meâli babama verdi: ‘Ben sağ olur da gelirsem, eksikliklerini tamamlar, meâli basarız; şayet ölürsem meâli yakınız.’ dedi. Daha sonraları, babam vefat etmeden önce beni çağırdı: ‘Evladım! Masanın sağ gözünde birtakım defterler var. Ben vefat ettikten sonra, o defterleri yakacaksın.’ dedi. Babamın vefatından bir süre geçtikten sonra, durumu İbrahim Sabri Efendi’ye bildirdim. Daha sonra masanın gözündeki meâlleri aldık. İ. Hakkı Şengüler’in Abbasiye’deki evinin balkonunda büyük bir leğen içinde meâlleri teker teker parçalayarak yaktık. Rahmetli babamın, dolayısıyla da merhum Mehmet Akif’in vasiyetini böylece yerine getirmiş olduk.” ÖNCÜ BİR EDEBİYATÇI Mehmed Âkif'in 1911'de 38 yaşında iken yayımladığı ilk kitabı Safahat bağımsız bir edebi kişiliğin ürünüdür. Fransız romantiklerinden Lamartine'i Fuzuli kadar, Alexandre Dumas fils'i Sâdi kadar sevdiğini belirten şair, bütün bu sanatçıların uğraşı alanlarına giren "manzum hikâye" biçimini kendisi için en geçerli yazı olarak seçer. Ancak, sahip olduğu köklü edebiyat kaygısı onun yalınkat bir manzumeci değil, bilinçle işlenmiş ve gelişmeye açık bir şiir türünün öncüsü olmasını sağlar. |
| |
| | #2 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Apr 2007 Yaş: 22
Mesajlar: 1,439
| mübarek bir kişi allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun |
| |
| | #3 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| allah ramet eylesin |
| |
| | #4 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Sep 2007
Mesajlar: 1,783
| Nur içinde yat , mekanın cennet olsun güzel insan Bugün Edirnekapıdaki kabrini kaç kişi hatırlayıpta ziyaret edecek acaba ? |
| |
| | #5 |
| Forum Yöneticisi Katılım Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 4,035
| Rabbim mekanini cennet eylesin... YÂ RÂB BU UĞURSUZ GECENİN YOK MU SABÂHI? "İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helâk eder misin, Allah’ım?"(A’râf 155) Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı? Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı! Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun! "Yandık!"diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun! Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında, Yâ Rab, o cehennemle bu tûfan arasında, Toprak kesilip, kum kesilip Âlem-i İslâm; Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm! Bîzâr edecek, korkuyorum, Cedd-i Hüseyn'i, En sonra, salîb ormanı görmek Harameyn'i!... Bin üç yüz otuz beş senedir, arz-ı Hicaz'ın Âteşli muhitindeki sûzişli niyâzın Emvâcı hurûş-âver olurken melekûta? Çan sesleri boğsun da gömülsün mü sükûta? Sönsün de, İlâhi, şu yanan meş'al-i vahdet, Teslîs ile çöksün mü bütün âleme zulmet? Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran îman Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurban? Enfâs-ı habisiyle beş on rûh-u leimin, Solsun mu o parlak yüzü Kur'an-ı Hakim'in? İslâm ayak altında sürünsün mü nihâyet? Yâ Rab, bu ne hüsrandır, İlâhi, bu ne zillet? Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede mânâ? Zâlimleri adlin, hani öldürmedi hâlâ! Câni geziyor dipdiri... Can vermede mâsûm! Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm? Lâ yüs'ele binlerce sual olsa da kurbân; İnsan bu muammalara dehşetle nigeh-bân! Eyvâh! Beş on kâfirin îmanına kandık; Bir uykuya daldık ki: cehennemde uyandık! Mâdâm ki, ey adl-i İlâhi yakacaktın... Yaksaydın a mel'unları... Tuttun bizi yaktın! Küfrün o sefil elleri âyâtını sildi: Binlerce cevâmi' yıkılıp hâke serildi! Kalmışsa eğer bir iki mâbed, o da mürted: Göğsündeki haç, küfrüne fetvâ-yı müeyyed! Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar, Bir giryede bin ailenin mâtemi çağlar! En kanlı şenâatle kovulmuş vatanından, Milyonla hayâtın yüreğinden gidiyor kan! İslâm'ı elinden tutacak, kaldıracak yok... Nâ-hak yere feryâd ediyor: Âcize hak yok! Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi? Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî! 4 Cemaziyelevvel 1331 - 28 Mart 1329 (1913) |
| |
| | #6 |
| Forum Yöneticisi Katılım Tarihi: May 2007 Yaş: 26
Mesajlar: 8,367
| Abla Şiir için Sağol ...ÇOk Güzel ve begndiğim bir şiiri.. HÜSRAN Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı, İslam'ı uyandırmak için haykıracaktım. Gür hisli, gür imanlı beyinler coşar ancak, Ben zaten uzunboylu düşünmekten uzaktım! Haykır! 'Kime, lâkin? Hani sâhibleri yurdun? Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım; Feryâdımı artık boğarak, naş'ını tuttum, Bin parça edip şi'rime gömdüm de bıraktım. Seller gibi vâdîyi enînim saracakken, Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım. Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz; İnler 'Safahat'ımdaki hüsran bile sessiz! İstanbul, Teşrinievvel 1335 (1919) |
| |
| Konu Araçları | |
| |