![]() |
| | #1 |
| Forum Yöneticisi Katılım Tarihi: May 2007 Yaş: 26
Mesajlar: 8,456
| VASÎL’A Yalnızlık makamında hiç yazılmamış güftelerin üstüne rüzgâr söylüyor, limanları yakılmış şehrim. Evlerin pencerelerini söküyor, tavan aralarındaki simsiyah asumanlar. Mim koydum gözyaşına. Martılar göçmen değildir. Ben de… Şehrim, sen de bir ahu göz için faili oldun mu bunca maî cinayetin? Sokaklarını boyuyorum hüzne leylaklar açmadan. Bir yangın rengi… Bir karanfil kırmızısı… Ve mor leylaklar… Leylaklar neden böyle ölüm kokuludur? Neden elleri kokuludur? Tekmelediği taşlardan ayaklarını öptüğüm ahu bakışlarıyla hangi sokağında erguvanları ağlatır? Nisanlar kaçar gider elimden. Baharlar… Sabahlar kaçar gider. Bir erguvanî gökyüzü ile rengini kaybetmiş bir kelebek kalır bana, gidenlerden miras. Kayıpların tanımı hangi kitapta yazılı? Yaktım kalem ile kirletilmiş ne varsa… Susma Vasîl’a! Direniyor gece kapımda. Ellerime bitimsiz işkencelerin soğuk ve solgun neşterleri sürünüyor. Ölüm ellerime sürülüyor. Susuyor mu umut? Ne ki bana vaat ettiğini sana da-Vasîl’a- erguvan bakışlıya da vaat etmişti. Ne oldu şimdi, susuyor mu? Penceresiz evlerin kapılarından girerken ben sessiz kahkahalarını giyiyorum umudun; sırtımda “Kalbim, kalbin, kalbi…” Yüküm benden büyük. Adımdan büyük kelimeleri sırtlanmışım. Harîr kanatlarıma bakmadan ve inildeyen asumanları duymadan girmişim anahtarı hep elimde sandığım kapılardan. Ne çok sanrı! Aklımın köşesinde bir ırmak… Ölüm ellerimden akıp giderken zaman temizlemiyor düşünceleri. Aynı sularda defalarca yıkanıyor düşünceler. Düşünceler kirli… Aklımın köşesinde bir umut sana da dair Vasîl’a… Bekleme n’olur geceleyen kelimeleri! Susma! Susma Vasîl’a! Kimleri sakladın Vasîl’a? Susma! Vakti geçti vuslatların… Ömrün bir çiçeklik rahiyasında umudun ateşi, sarmaşıkları kül eylemişken geçti baharların taze kokuları üstümüzden… Çarpardı kapılar yüzümüze yakamızda bir kızıl karanfil; tutunmazdı geceler düşlerimizde amma geçti o deli seher ömrümüzden. Aydınlanırdı sinemizde bir leyl-i sim tövbekâr ve korkak zihinlere inat. Çehresinde rüzgârların seviştiği bir sanemdi elem gönlümüzün mabedinde. Kim kalksa geceye, secde ederdi önce filizlenmiş hüznüne… Şimdi leylaklara aman vermiyor kuzgunların istilaları. Baharlar şehrimi sevmiyor mu? Yoksa ne? Bu kent ölüme gebe? Haziran kıymığını parmağımdan çıkaramayacağım sanıyorken bile lütufların ezici gölgeleriyle cebelleşiyorum. Ebru çiziyor gölgemdeki kesikten sızanlar… Bir de şu öldüresi öd kokusu olmasaydı; kızıl geceler çizmeyecektim boğazın sularına. Kayıp mürekkep damlamışken bembeyaz eteklerine serapların… Sevda düşünü sakladım. Ebru ortasında bir kızıl karanfil açıverdi; adı Vasîla’mı geçiverdi. Sahi, Vasîl’a sevmez misin sen hiç geceyi? II. Hazirana ayarlı tüm saatlerim, acıyı geriye sarıyor. Ölüm kadar zaman kiraz ağaçlarında çürüyor. Sen gülünce, şeftali yanaklı köy kızları dökülür eteğimden. Düşüşüyle o koyu gecelerin bilgesi olursun tüm vuslatların. Ne zaman gülüşüne güvey dikti güzelim baharların arı sözleri? Gül Vasîl’a! Eteğine işlediğim gülzârları ağlatır bir ninni kesiyor nefesimi şimdi. Nasıl da heyulaların içinde mahpus gözlerin; gülsene! Gülsene diyorum; sesim duvarların kanayan suretlerini hırpalıyor; içime doluyor yeniden. Buruk bir kelam dilimi delik deşik eden… Leyl-i Zemân, Vasîl’a! (...) Küsme bana öyle! Ne demişti kadim zamandan kalma bir aksakallı “Sükûtu bilmek gerektir, adın yazılsın şehitler sahifesine…” Düşünmeden konuşan bu mecnuna nerden akıl bağışlayacak güleç yağmurların? Susma Vasîl’a! Kemiklerimde yontulamayan acıların sivri uçları… Asla yeşil değil ümitlerin, öyle mi? Bırak insafı kurumuş söylenceleri! Vasîl’a, kedere çaldırdım cepkenlerimdeki ucu açılmamış sözlerimi. Senden gayri bir söz kalmadı dilimde. Ufalanıyor kemiklerim, acın bu kadar mı keskin Vasîl’a? Kimsin sen Vasîl’a? Kimliksiz bıraktın gecenin ellerimden çektiği zamansız fiilleri! Nisan 2008/ Nergihan YEŞİLYURT / |
| |
| Konu Araçları | |
| |