![]() |
| | #21 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Müsebbibü’l-Esbab ve Sebepler Bundan başka, “Biz” diye hitap edilen ayet-i kerimelerde umumiyetle, diğer manaların yanı sıra, bir de arada bir vasıta, bir vesile ve bir sebep bulunduğuna işaret vardır. Meselâ, Kur’ân’ın indirildiğini haber veren âyet-i kerimelerde “Biz indirdik” buyurulur ve ayetlerin vahiy kanalıyla indirildiğine, Vahiy Meleği olarak Cebrâil Aleyhisselam’ın vahye vesilelik ettiğine imada bulunulur. Binaenaleyh, az önce kısaca değinilen “Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz!” mealindeki beyan-ı ilahîde, Cenâb-ı Hakk’ın kibriya ve azametinin vurgulanmasıyla beraber, Müsebbibü’l-Esbab’ın bazı icraatına sebepleri vesile kıldığına da işaret edilmektedir. Kur’ân’ı indiren de, onu koruyan da Hazreti Allah’tır. Fakat, Rabb-i Hakîm, Kur’ân’ı indirirken Hazreti Cebrâil gibi bir elçiyi vazifelendirdiği gibi, Yüce Kitab’ını korurken de vahiy katiplerini, onların yazdığı nüshaları ve daha sonra da onun her harfine vakıf hafızları vesile olarak kullanmıştır/kullanmaktadır. Nur Müellifi, İşârâtü’l-İ’câz adlı eserinde, Cenâb-ı Hakk’ın, Bakara Sûresi’nin 30. ayetinde “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım...” derken mütekellim-i vahde sîgasıyla “Ben” şeklinde hitap ettiğini, ama hemen akabindeki 34. ayette “O vakit meleklere, ‘Âdem için secde edin!’ dedik” ifadesinde ise mütekellim-i maalgayr kalıbıyla “Biz dedik” manasına gelen “Kulnâ” kelimesini kullandığını hatırlatır ve şöyle der: “Cenâb-ı Hakk’ın halk ve îcat fiilinde vasıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitabında vasıtanın bulunduğuna işarettir.” Hazreti Üstad, bu değerlendirmesini başka bir misalle daha şerh ve tekit etmektedir. “İnsanlar arasında Allah’ın sana bildirdiği şekilde hükmetmen için Biz sana kitabı gerçeğin, hakkın ta kendisi olarak indirdik.” mealindeki Nisa Sûresinin 105. âyetinde “Biz” manasına gelen “nâ” zamirinin tefsirinde şu hususa değinmektedir: “Bu ayette azamete delalet eden “nâ” zamir-i cem'i, vahiyde vasıtanın bulunduğuna işaret olduğu gibi, “Allah'ın sana bildirdiği” mealindeki ifadede müfred hükmünde olan Lafz-ı Celâl, manaları ilham etmekte vasıtanın bulunmadığına işarettir.” Âlûsî de, “Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik.” (Fetih, 48/1) mealindeki ayette “azamet nûnu” kullanılıp “Biz” dendikten sonra, “Bu da Allah’ın, senin geçmiş-gelecek bütün kusurlarını bağışlaması... içindir.” (Fetih, 48/2) ifadesinde mağfiretin sadece İsm-i Celâl’e isnad edilmesini nazara verirken şu inceliği dile getirir: “Allah Teâlâ, fetih ve zaferi pek çok vasıta ile mümkün kılarsa da “mağfiret” doğrudan doğruya Zât-ı Akdes’e aittir, Gafûr u Rahîm bizzat bağışlar. Burada fetih için vesileler bulunduğuna ama mağfiretin vasıtasız olduğuna işaret vardır. Büyüklerin şahıslarıyla alâkalı meseleleri “biz” diye mütekellim maalgayr sîgası ile ifade âdetleri, kendilerinden meydana gelen fiillerin çoğunlukla hizmetkâr çalıştırmak şeklinde olmasındandır.” Aslında, insanlar arasında bulunan makam ve mansıp sahiplerinin bile bir izzet, azamet ve haysiyetleri vardır ve bundan dolayıdır ki, perde arkasından ve bir takım vasıtalarla icraatta bulunurlar. Mesela, bir devlet başkanı, belediye zabıtası gibi elinde makbuz çarşı-pazarı bizzat denetlemez. –Teşbihte hata olmasın– aynen bunun gibi, bütün mevcudâtın tek sahip ve hâkimi Yüce Yaratıcı (celle celalühu) da, kainâtta cereyan eden bütün hadiseleri, kanun ve sebepleri perde yaparak sevk ve idare etmektedir. Zira, izzet ve azamet bunu gerektirir. “Üzerinize bulutları gölge yaptık.” (Bakara, 2/57) mealindeki ayette ve benzerlerinde de ima edildiği gibi, işi yaptıran Allah Teâlâ, vesilelik açısından işi yapan “Allah'ın memurları” mesâbesindeki melekler ve sair esbabdır; dolayısıyla ayette “yaptık” denilmektedir. Evet, Cenâb-ı Hak, kainâtta câri kudretinin icraatını ilan etmek ve onlar vasıtasıyla azametini bildirmek için sebepleri istihdam etmektedir. Hazreti Üstad bu hakikati ne güzel dile getirir: “İzzet-i azamet ister ki, esbab-ı tabiî perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab-ı tabiî, dâmenkeş-i tesir-i hakikî ola (hakikî tesirden elini çeke, icada karışmaya) kudret eserinde.” Bu arada, Cenâb-ı Hakk’ın, bazı ayetlerde böyle vasıtaları da sözün ihâtası içine alması, “biz” ifadesinin kullanıldığı yerlerde bu şekildeki bazı aracı ve vesilelerin istihdam edildiğine işarette bulunmanın yanı sıra, O’nun emre mutî ve vazîfeye düşkün kullarına ne derece müşfik ve merhametli olduğunu da gösterir. Mevlâ-yı Müteâl’in, o muvazzaf memurlarına da değer vererek “Biz” demesi, onların vazîfelerinden hoşnut bulunduğunu da ima etmektedir. İlahî İsimlerin Tecellîleri Diğer taraftan, Allah’ın sonsuz isimleri vardır. Her isim, kendi tecellîsine ma’kes olacak aynaların vücudunu gerektirir. Meselâ, Rezzâk ismi, rızka muhtaç olanların varlığını iktiza ettiği gibi, Şâfî ismi de hastalıkların ve o hastalıklara giriftar olanların mevcudiyetlerini ve var olmalarını ister. Bu tecellî keyfiyetini bize bakan yönüyle te’vil ederken, buna “isimlerin imdada koşması” deriz. Allah (celle celalühu), Mucîb ismiyle darda kalanların, Kâbız ismiyle gaflete dalanların, Bâsit ismiyle de sıkıntıda boğulanların imdadına koşar. Cenâb-ı Hak, Kendisini bu güzel isimleriyle tanıtmakta ve bize Celâlî ve Cemâlî tecellîlerini göstermektedir. Bir gülün dikenine Celâlî isimleriyle tecellî edip bize Celâlini tattırdığı gibi, gülün nazik yapraklarına da Cemâlî isimleriyle tecellî etmekte ve bize Cemâlini tanıttırmaktadır. Bu sırrı anlamayan bazı felsefi akımlar ve din kisveli cereyanlar Cenâb-ı Hakk’ın her bir sıfat ve ismine karşılık bir Tanrı uydurma ihtiyacını duymuş, “gazap tanrısı”, “rızık tanrısı”, “yağmur tanrısı”, “şifa tanrısı”, “ölüm tanrısı”... gibi sayısız tanrılar edinmişlerdir. Oysa, İslam’da tevhid hakikati esastır. İşte Kur’ân-ı Kerim’in bazı ayetlerinde Cenâb-ı Hakk’ın birden fazla isim ya da sıfatına işaret edildiğinden “biz” ifadesi kullanılmıştır. Bu hususa bir misal olarak, “Biz gerçekten insanı en güzel biçimde, en mükemmel sûrette yarattık.” (Tin, 95/4) mealindeki ayet-i kerime hatırlanabilir. Bu ayette, Allah Teâlâ, insanı ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattığını anlatırken “Biz” ifadesini kullanmaktadır. Çünkü, insanın üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın pek çok ism-i şerifi tecellî etmektedir; insan, bütün yüce manalar kendisinde toplanmış bir fihrist gibidir. Bundan dolayıdır ki, Hazreti Ali (radiyallahu anh) insanın mahiyetindeki ulvîliğe bakarak ona seslenir ve “Kendini küçük bir cirim görüyorsun; halbuki bütün âlemler sende gizlidir. Sen bütün hakâike bir fihristsin.” der. M. Akif, Hazreti Ali’ye isnad edilen bu sözü serlevha yaptığı bir şiirinde insana şöyle seslenir: “Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen, "Muhakkar bir vücûdum!" dersin ey insan, fakat bilsen. Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir: Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir: Zeminlerden, semâlardan taşarken feyz-i Rabbânî, Olur kalbin tecellî-zâr-ı nûrâ-nûr-i Yezdânî. Musaggar cirmin amma gâye-i sun'-i İlâhîsin; Bu haysiyyetle pâyânın bulunmaz, bîtenâhîsin!” Evet, insan böyle mükemmel yaratılmış bir varlıktır ve o, Hâlık-ı Kerim’in pek çok isminin aynasıdır. Bu açıdan, Cenâb-ı Hak, insanın yaratılışını Zât-ı zülcelalinin kemâl-i azâmetini ifade eden “Biz” sözüyle anlatmaktadır. Ayrıca, bu hitapta, insanın hilkatinde de bir vasıta ve vesileden bahsedilebileceği ima edilmektedir. İzzet ve azamet sahibi Mevlâ-yı Müteâl, insanın yaratılışında da anne-babayı vasıta kılmış, onları dest-i kudretine perdedar yapmıştır. Son bir husus da şudur ki, Cenâb-ı Hak bütün azamet ve izzetiyle beraber “biz” ifadesini kullanarak bize bir de edep öğretmektedir. Hiç ihtiyacı yokken, vesile ve sebeplere de söz hakkı verdiğini beyan buyurmakta, “ben, ben” deyip duran egoist nefislere benliği bırakıp “biz” demenin gereğini talim etmektedir. “Yaptım”, “ettim”, “çattım”, “kurdum”... demek suretiyle sürekli kendisini nazara veren kimselere, şahs-ı manevînin bir ferdi olma ve kolektif şuurla hareket etme ufkunu göstermektedir. Malum olduğu üzere, Hâlık-ı Kerim, Hazreti Adem’in (aleyhisselam) yaratılması hususunda meleklerle adeta istişare etmiştir; oysa meşveret etmek, aklı ve ilmi sınırlı olanlara mahsustur. Bu meseleyi değerlendiren Hazreti Üstad, “Cenâb-ı Hakk’ın meleklerle istişare etmesi, insanlara istişare yapmaları hususunda bir ders vermek içindir; yoksa, Allah müşavereden münezzehtir” buyurmaktadır. İşte, Allah Teâlâ’nın meleklerle istişare etmesinde istişareyi talim buyurması söz konusu olduğu gibi, bazı ayetlerde “biz” demesinde de kullarına kendini nefyetme ve tevazuyu esas edinme dersi verdiği düşünülebilir. Her meselenin en doğrusunu ve hakikatini Allah bilir... kaynak: tıklayın |
| |
| | #22 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Allah razi olsun merak ettiym bir konuydu..salam aleykum |
| |
| | #23 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,810
| allaha razı olsun çok güzel bir paylaşım emeğine sağlık |
| |
| Konu Araçları | |
| |