![]() |
| | #1 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,690
| "Hani Rabb'in Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karsı şahidler kılmıştı: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (demişti de) onlar: "Evet (Rabbimizsin) şahit olduk" demişlerdi. (Bu) Kıyamet Günü: "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir. Ya da "Bizden önce alalarımız şirk koşmuştu. Biz ise onlardan sonra gelen bir kuşağız, işleri bâtıl olanların yaptıklarından dolayı bizi helâk mı edecek*sin?" dememeniz için". (A'raf; 172-173) Yukarıdaki ayette dünyanın yaradılışı sırasında, yani ezelde, bütün insan soyunun girdiği bir anlaşmadan söz ediliyor. Bu anlaşmaya göre in*sanlardan Allah'a isyan bayrağını çekecek olanlar, kendi yaptıklarından tamamıyla sorumlu olacaklardır. Kendilerini savunurken ne habersiz ol*duklarını ileri sürebilecek, ne de doğru yoldan sapma yükünü geçmişteki insanlara atabileceklerdi. Yani Allah ile kullar arasında varılan ezeli an*laşmaya göre, her fert Allah'ın tek bir ilah olduğuna kanaat getirmiştir. Bu sebeple, yolundan sapmış olan insan, kendi hatalarım ve kendi bilgisizli*ğini ne çevresine ve ne de geçmiştekilere mal edemez. Şimdi sorun şudur: Gerçekten böyle ezeli bir anlaşma yapıldıysa neden onun bilincinde değiliz, veya neden hafızalarımızdan silinmiştir? Bu soruyu bir yana bırakalım; bir kere biz şunu da biliyor muyuz ki, dünya*mız yaratılırken Allah'ın huzuruna çıktığımızda, "Elestü birabbiküm" so*rusu bize sorulmuş ve biz de "belâ" cevabını vermiştik? Biz bu olayı bile hatırlamıyorsak, ezeli anlaşmayı hatırlayıp hatırlamamız aleyhte bir delil olarak nasıl kullanılabilir? Bu soruyu aslında şöyle cevaplamak mümkündür: Ezeli anlaşmanın hatırası insanın şuuru ve hafızasında taze bırakılsaydı, insanoğlunun dün*ya gibi bir imtihan yerine gönderilmesi tamamen anlamsız bir şey olacak*tı. Çünkü bu durumda, imtihan ve deneme gibi kavramlar anlamını yitire*cekti. Sonuç olarak ezeli anlaşmanın hatırası hafızada kalmamakla bera*ber, bu hadise şuuraltına ve vicdan'a bırakıldı. Bu olay, şuuraltı ve vicdan'la ilgili diğer bilgilerimiz gibidir. Medeniyet, kültür, ahlak ve örf adet alanlarında insanın bugüne kadar yaptığı ve başardığı işler aslında onun öz gücünden kaynaklanıyordu. Dış etkenler ve iç eylemlerin birleşmesiyle ancak kuvvede (öz güç) olanlar fiile geçmiştir. Şurası bir gerçektir ki, her*hangi bir eğilim, terbiye, kültür, çevrenin etkinliği veya herhangi bir dahi*li uyarı ve etki, bir insanın kuvvesinde olmayan bir şeyi yaratamaz. Aynı şekilde bütün bu etken ve unsurlar, insanın kuvvesinde bulunan bir şeyi hiçbir şekilde ortadan kaldıramazlar. Yapabilecekleri tek şey asıl tabiat ve huyunu saptırmaktır. Fakat her şeye rağmen kuvvede olan güç ve yetki özünü koruyabilir. Bu güç ve yetki ortaya çıkmaya ve dıştan gelen çağrıya tepki göstermeye hazırdır. Bilinçaltı ve vicdanî bilgilerimizin durumu işte böyledir. Bunlar kuvvemizde olup fiillerimizle ispatlanırlar. Bütün bu bilgilerimizin ortaya çıkması için dış hatırlatma, telkin, eği*tim, öğretim ve düzenlemeye ihtiyacımız vardır. Bizde ortaya çıkanlar, as*lında içimizdeki kuvvenin dıştan gelen çağrıya cevabından başka bir şey değildir. Dolayısıyla, gerek iç duygular gerekse dış faaliyetlerle ıslah ve değişiklik yapmak mümkündür. Aynı durum kainattaki gerçek mevkiimiz ve kainatın yaratıcıyla olan ilişkileri konusunda edindiğimiz vicdani ilim için de geçerlidir. Bunun varoluşunun bir kanıtı, insan ömrünün her döne*minde, yeryüzünün her noktasında, her yerleşim merkezinde, her ulus ve her nesilde kendisini göstermiş olması ve dünyanın hiçbir gücünün bunu tamamıyla yok edemeyişidir. Gerçeğe uygun olmasının bir delili de, orta*ya çıkarak, fiilen hayatımıza yön verdiği zamanlarda iyi ve yararlı sonuç*lar doğurmuş olmasıdır. Vicdani bilginin belirlenmesi ve pratik bir şekle bürünmesi her za*man dıştan gelen bir davetin etkisiyle mümkün olmuştur. Nitekim, peygamberler, kutsal kitaplar ve bunların takipçisi olan Hak yolunun yolcula*rı aynı ihtiyaca cevap vermiş, aynı vazifeyi yerine getirmişlerdir. Bu se*bepten dolayıdır ki, onlara Kur'an-ı Kerim'de "müzekkir" (hatırlatanlar) ve yaptıkları işlere "zikr" (hatırlatma), "tezkere" (hatıra), ve "tezkir" (ha*tırlatma) denilmiştir. Demek Nebi'ler, Kitaplar ve Hakk'a davet edenler, İnsanlar için yepyeni bir şey getirmez, aksine onlarda daha önceden varo*lanları keşfedip tekrar ortaya çıkarırlar. |
| |
| Konu Araçları | |
| |