ilahi-Tr Forum  

Geri   ilahi-Tr Forum > Dini Konular > Genel Dini Konular


Cevapla
 
LinkBack Konu Araçları
Eski 06-09-2007, 11:12   #1
Yüzbaşı
 
Katılım Tarihi: Apr 2007
Yaş: 36
Mesajlar: 858
Varsayılan İbadetlerin İç Anlamı

İnsanın nasıl ki bir bedeni bir de ruhu, bir maddî bir de manevî yönü varsa, dînin de bir zahiri bir batını, yani bir dış yüzü bir de iç yüzü vardır. İbadetlere görünen şekillerinin ötesinde bir iç anlam vermenin, batınî bir yorum getirmenin eski bir geleneği bulunmaktadır. Bu alanla daha çok tasavvuf mensupları ilgilenmiştir.

Batınî yorumlar dînin zahirini küçük görmeyi veya onu red ve inkar etmeyi gerektirmez. Bu yönden tasavvuf anlayışı, tarihteki yıkıcı Batınîlik mezhebinden ayrılmış olur. Ölçü şudur: Zahirî ve batınî yorum ve izahlar ruh ve beden gibi birbirini tamamlamak durumundadır. Zahire dayanmayan batınî açıklama geçersiz olduğu gibi, batını hiçe sayan zahirci görüş de eksik ve yanlıştır.

İbadetlere, görünen şekillerine ve dış yüzlerine ilâve olarak bir takım yorumlar getirmek ve iç anlamlar üzerinde durmak, onlara daha bir canlılık ve ve derinlik kazandırır. Böylece sembolik ve şekilden ibaret gibi görünen bazı hareketler, insanın gönlünde ve kafasında yeni bir anlam ve boyut elde etmiş olur.

Mehmet DEMİRCİ
Prof. Dr., Dokuz Eylül Ü. İlâhiyat Fakültesi
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-09-2007, 11:15   #2
Yüzbaşı
 
Katılım Tarihi: Apr 2007
Yaş: 36
Mesajlar: 858
Varsayılan Ynt: İbadetlerin İç Anlamı

Arkadaşlar bu yazının talebine ve değerlendirilmesine göre 1 ay boyunca

Abdest , boy abdesti, namaz,oruç, zekat ve hac ibadetlerinin iç anlamı hakkında değerli Mehmet DEMİRCİ beyfendinin yazılarını aktaracağım ilginizi bekliyorum... selam ve dualarımla
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-09-2007, 11:29   #3
Teğmen
 
Katılım Tarihi: Apr 2007
Yaş: 19
Mesajlar: 232
Varsayılan Ynt: İbadetlerin İç Anlamı

paylaşımın için sağol
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 07-09-2007, 12:10   #4
Yüzbaşı
 
Katılım Tarihi: Apr 2007
Yaş: 36
Mesajlar: 858
Varsayılan Ynt: İbadetlerin İç Anlamı

pek ilgi olmamış ama biz yine de devam edelim...

  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 07-09-2007, 12:13   #5
Yüzbaşı
 
Katılım Tarihi: Apr 2007
Yaş: 36
Mesajlar: 858
Varsayılan Ynt: İbadetlerin İç Anlamı

Abdestin İç Anlamı

Bilindiği gibi abdest almak için önce niyet edilir, eller güzelce yıkanır, ağız ve burun su ile temizlenir, yüz ve kollar yıkanır. Baş, boyun ve kulak arkaları ıslak elle silinir. Nihayet ayaklar iyice yıkanır. Bütün bu hareketlerin ne gibi anlamları olabilir?

Abdest, Allah’ın huzurunda bulunmak demek olan namaza hazırlıktır. Vücutça temiz olmak için alınan abdest veya boy abdesti, namazın ön şartıdır. Tabiî ihtiyaçlarını giderdikten sonra, bu organlarını temizlemek, ardından elleri yıkamak, nihayet abdest almak, sadece dış temizlikten ibaret hareketler değildir. Pislikler maddî olduğu kadar manevî de olduğundan, abdest alırken manevî kirlerden arınmak da söz konusudur. Bu sırada geçmiş hatalardan pişmanlık duyup gelecek için iyi kararlar alınabilir. Pişmanlık ve tövbe geçmişimizi temizleyip arıtır.

İyi veya kötü hareketleri organlarımızla yaparız. El işler yapar, yıkar ve yazar; ağız yer içer, iyi ve kötü sözler söyler, konuşur; burun koklar, gözler görür, kollar saldırır ve yakalar; kulaklar işitir ve dinler; ayaklar ise bizi pek çok yere götürür. Bütün bunlar zaman zaman günah ve yasak sınırını aşabilir.

İşte abdest sırasında içimizden geçireceğimiz dualarla, söz konusu edilen olumsuz hareketlerin etkisinden kurtulmaya çalışabiliriz. Abdest alacak kimse önce niyet eder. Bu bir ruhî-manevî hazırlıktır, Hakk’ın huzuruna çıkmaya niyet etmek ve hazırlanmak demektir. Sonra besmele çekerek ve Allah’ın yardımını dileyerek abdeste başlar.

Ağza ve buruna su verirken insan şöyle düşünür veya dua edebilir: “Allah’ım, adını anmak ve senin kitabını okumak için bana yardımcı ol. Cehennem kokusunu uzaklaştırıp bana cennetin kokusunu koklat.”

Yüzünü yıkarken: “Mevlâm, senin dostlarının yüzleri ağaracağı gün yüzümü ağart, o sırada benim yüzümü kara çıkarma.” der.

Sağ kolunu yıkarken: “Allahım, beni defteri sağ taraftan verilenlerden eyle, hesabımı kolay kıl.” Sol kolunu yıkarken “Allahım beni, defteri sol taraftan verilenlerden eyleme.” der.

Başını meshederken: “Ya İlâhî rahmetin beni bürüsün, üzerime feyzini ve bereketini indir, senden başka hiçbir kimsenin gölgesinin bulunmayacağı yerde beni Arş’ın gölgesinde gölgelendir.” der.

Kulaklarını meshederken: “Tanrım, beni söz dinleyip sözün en güzeline uyanlardan kıl, iyilerle birlikte cennete çağıran sesi işitmemi nasib et.” diye düşünür.

Boynunu silerken: “Allahım beni cehennemden azad et, boynuma mahcupluk zinciri geçirme.” diye temennide bulunur.

Ayaklarını yıkarken: “Rabbim, ayağımı doğru yolda sabit kıl, beni senin yolundan ayırma.” der.

Daha sonra kelime-i şehadet getirip şöyle niyazda bulunur: “Ya Rabbi, kötü işler yapmış olabilirim, insan gafildir, kendine zulmeder. Ama ben pişmanlık duyuyorum, sana dönüyorum. Affet beni, tövbemi kabul et, zira sen tövbeleri kabul edensin. Beni pişmanlık duyanlardan ve tertemiz olanlardan kıl, iyi kullarının arasına kat. Beni çok çok şükreden, sabreden ve seni ananlardan eyle.”

Abdest alan insan samimî bir dille ve içten bir duyguyla, eksiklik ve hatalarını Hakk’ın huzurunda itiraf edip, bunları yumasını, yıkamasını ve silmesini kulluğa yakışan bir tavırla O’na arz eder, duasının kabulü için yalvarıp yakarır. Böylece bilinci ve içtenliği ölçüsünde ruhen temizlenip arınmış bir hâlde huzura varmaya, namaza durmaya hazır hâle gelir.

Bu tavrıyla kişi el, kol, yüz, ağız, burun ve ayaklardaki veya tüm bedendeki kirlerin su ile yıkanmasını sağlar. Ayrıca da, dua ve kulluk duygusuyla, bütün bunları, ruhun manevî kirlerden arınıp temizlenmesinin bir sembolü saymış olur. Su nasıl maddî kirleri temizliyorsa, tövbe de manevî kirleri yok eder diye düşünür. Halkın gördüğü yer olan bedenimi ve elbisemi temiz tutar da, Hakk’ın nazar ettiği yer olan kalbimi tertemiz tutmazsam yanlış yapmış olurum diye inanır. Bedeni gibi kalbini de kötü ve kirli şeylerden arındırmaya çalışır.

Saygıdeğer bir şahsın yanına giren kimse yunup yıkandığı gibi, Allah’ın huzuruna varan kişi de temizlenir, kendisine çeki düzen verir. Dış temizlikle yetinen kimse, evine padişahı davet eden, bu amaçla evin dışını badana yaptığı hâlde içinin bakımını dikkate almayan kimseye benzetilir. Şemsî’nin dediği gibi: “Padişah konmaz saraya hane mamur olmadan.”

Temizlik iki nevidir, biri beden temizliği öteki ruh temizliğidir. Beden temizliği olmadan namaz sahih olmadığı gibi, kalb temizliği olmadan da marifet sahih olmaz. Beden temizliği mâ-i mutlak (temiz su) ile yapılır. Kalb temizliği için de hâlis ve saf bir tevhid gerekir. Olgun kimseler sürekli olarak zahirde temizlik, batında tevhid üzere bulunurlar. Devamlı olarak abdestli olanı, sağ ve solundaki muhafız meleklerin sevdiğine inanılır. Hakk’ın dergâhına yönelenlerin zahirde ve batında abdestli olmaları gerekir. Zahir abdesti su ile, batın abdesti tövbe ve Hakk’a dönmekle mümkün olur.

Yunus Emre söylüyor: “Tanla durup başın kaldır ellerini suya daldır/Hem şeytanın boynunu vur hem nefs dahi ölse gerek.”

Bayezid-i Bistâmî şöyle dermiş: “Ne zaman dünya düşüncesi gönlümden geçse abdest alırım; âhiret düşüncesi geçince de gusül yaparım.”

Gönül ehli kimseler iç anlam olarak abdestin ve temizliğin beş derecesinden söz ederler. İçten dışa doğru bunun sıralanışı ve doğacak sonuçlar şöyle ifade edilir.

1. Ruhun abdesti: Rûhun, hayvanlık seviyesine ait bilgisizlikten ve Allah’tan gayri şeyleri görme gafletinden arınmasıdır. Bunu başarabilen kimsede Cenab-ı Hakk’ı müşahede istidâdı gelişir ve kalb aynasında tecellî parıltıları yanmaya başlar. Ruh Allah’tan gayrı şeyleri görmekten arınsa, Gaffâr olan Allah’ın nûru onu kuşatır. Kötü düşüncelerini temizlese takva elbisesine kavuşur. Nefsin hîlelerini yıkasa, yani onların tuzağına düşmekten arınsa, iç huzuruna ve itmi’nana ulaşır.

2. Sırrın abdesti: Burada “sır”, rûhun rûhu demek olup; onun abdesti gösterişten (riya), arzu ve isteklerin esiri olmaktan, kendini beğenmişlikten, baş olma tutkusundan, aşırı dünya isteği ve mevki sahibi olma ihtirasından arınmaktır. Bunun sonuçları şöyledir: Sır, riya ve nefsanî arzular kirini yıkadığı takdirde, ihlas nûru ortaya çıkar. Dünya sevgisinden arınırsa âhiret sevgisi doğar. Hırs ve tamahkârlığını yusa, kanaat ve tevekkül nurları görünür.

3. Kalbin ve gönlün abdesti: İki yüzlülük, bozgunculuk ve kötü ahlâktan uzak durmaktır. Büyüklenme yıkanınca alçak gönüllülük doğar. Çekememezlik kirleri yıkansa, iyilik; düşmanlık yıkansa, Allah sevgisi görünür. Hıyanet kirleri yıkansa, sözünde durma ve güven nûru doğar.

4. Dilin abdesti: Yalan, dedikodu, iftira ve boş sözden, insanların ayıplarını merak etmekten ve gizli hâllerini ortaya çıkarmaktan, faydasız konuşmaktan uzak durmaktır.Yalan ve koğuculuk yıkansa, doğruluk ve vefa doğar. İftira ve itham etme yıkansa, sevgi görülür. Faydasız ve boş söz bırakılsa yararlı şeyler konuşulur veya Allah’ın adı anılır. İnsaların ayıplarını araştırma huyu temizlense hoşgörü ışıkları parıldar.

5. Zahir abdesti: Bu, bildiğimiz abdesttir. Yani dînî bilgi olarak öğrendiğimiz şekilde, temiz su ile abdest organlarını yıkamaktır. Sonuçları ise şöyle temenni edilir: Abdest alan kimsenin yüzünü yıkaması, mahşer günü yüzünün nurlu olmasına yol açar. Kolunu yıkayınca cömertlik nurları hasıl olur. Ayrıca amel defterinin sağ eline verilmesi gibi bir lutfa erişir. Ayağını yıkayınca, âhiretteki manevî engelleri kolaylıkla geçme imkânı doğmuş olur. İşte bu tür temizlik ve bu mânâda abdest alış, Allah’a yaklaşmayı ve O’na kavuşmayı sağlar.

Abdest alırken gerçekleşen dış temizliğin, iç temizliği ile birlikte gelişmesi için şunlar da tavsiye edilir: Eller yıkanırken kalbin de aşırı dünya sevgisinden yıkanması gerekir. Ağıza su alınırken, onunla boş şeyleri anmamaya azmetmelidir. Yüz yıkandığı zaman, yüzü Hak’tan başka şeylere çevirmemeye söz vermelidir. Ayağı yıkarken, Hak yolda bulunma gayreti pekiştirilmelidir.

Abdest Hakk’a yönelmeye hazırlıktır. Hak kapısına yönelenler dış ve iç abdestine sahip olmayı hedeflemelidir. Zahirle yetinen kimse için dış temizlik kafi gelebilir. İçi ile de yakınlık elde etmek amacında olan kimsenin ise, içini de temizlemesi gerekir. Dış temizlik su ile, iç temizlik ise tövbe ile ve Hakk’ın kapısına dönmekle mümkün olur.

Abdestin vücut temizliği ve sağlık açısından faydaları çok açık olduğundan, bu konuda fazla sözü gereksiz buluyoruz. Sadece şu kadarını söyleyebiliriz. Ağız ve burnun bir kaç defa yıkanması, boynun ıslak elle meshedilmesi, el ve ayakların yıkanması, vücuttaki kan dolaşımının, en uzak noktalardan uyarılması gibi bir pratik yarar sağlamaktadır.

Sevgili Peygamberimizin şu sözünde, abdestin hem fizyolojik hem de manevî faydasını içeren derin bir hikmet gizlidir: “Öfke şeytandandır, şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş ancak su ile söndürülür, o hâlde öfkelendiğiniz zaman onu yenmek için abdest alınız.”


Yarın devam edelim...İnşallah
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 08-09-2007, 13:29   #6
Yüzbaşı
 
Katılım Tarihi: Apr 2007
Yaş: 36
Mesajlar: 858
Varsayılan Ynt: İbadetlerin İç Anlamı

Boy Abdestinin İç Anlamı

Maddî temizlik aracı olan ibadetlerimizin ikincisi gusül, yani boy abdestidir. Gusül, ibadet niyetiyle bütün vücudun baştan ayağa yıkanması demektir. İslâm dîninde, cinsel ilişki veya boşalmadan sonra, kadın ve erkeğin boy abdesti alması zorunludur.

Yıkanmanın dînî bir gereklilik olması, medeniyet tarihimizde temizlik ve su kültürümüzün olağanüstü gelişmesini sağlamıştır. Evlerdeki banyo imkânlarının kısıtlı olduğu devirlerde hamamların ne kadar önem taşıdığı açıktır. Tarihimizde yerleşim bölgelerinde yapılaşma sırasında önce hamam ve cami gibi genel hizmet binaları inşa edilirdi. Orduların seferlerinde, bir yerde konaklanacağı zaman ilk önce seyyar hamam çadırları kurulurdu.

Guslün, yani tepeden tırnağa yıkanmanın beden sağlığı bakımından önemi bellidir. Bu sebeple, cünüp olanlar, âdet ve lohusalık hâlleri sona eren hanımlar için zorunlu olan gusül, bu durumların dışında haftada bir Cuma günleri için sünnet kılınmıştır, yani makbul ve sevaplı bir hareket sayılmıştır. Abdest üzerine abdest, gusül üzerine gusül nur üzere nûr (nurûn alâ nûr)dur.

Boy abdestinin iç anlamıyla ilgili yorumlardan biri şudur: Cinsel ilişki esnasında insan, yaradılış gereği, maddî zevklere, bedenî hazlara dalar. Bu doğal olmakla beraber, insan hayatının yegâne amacı maddî “haz” değildir. Cinsel haz, neslin devamı için bir araçtır. Orada takılıp kalan bir kişi insanın ruhî-manevî yönünü gözardı etmiş olur. O haz sebebiyle nefsin kirlenmesi söz konusudur. Kirlenen nefs “yukarı âlem”e ilgi duymaz.

Uzun süre kendisini tamamiyle manevî hayata veren bir kimsenin, aniden dünyevî hayata yönelmesi uyumsuzluğa yol açtığı gibi, bütünüyle bedenî ve dünyevî zevklere dalan kimsenin birden bire manevî ve ruhanî hayata yönelmesi de aynı şekilde uyumsuzluğa yol açabilir. Bundan dolayı, bu geçişlerin tedricî olarak yapılması gerekir. Abdest ve boy abdesti, bu geçişleri düzenlemekte ve kolaylaştırmakta bir aracı olur.

Bayılan veya fenalaşan bir kimsenin su ile serinletilerek kendine gelmesi gibi, cinsel ilişki sırasında kendinden geçen, ruhun etkisinden uzaklaşan kişi de yıkanarak tekrar kendine döner, manevî âleme yönelmeye uygun hâle gelir.

Âşikârdır ki, cinsel ilişkiden veya ihtilâm olduktan sonra yapılan banyo, sadece manevî bakımdan değil, bedenen de faydalıdır. Vücuddaki gerilim ve gevşemeden sonra yıkanmak insanı dinlendirir, yorgunluğu giderir ve dinçleştirir.

Muhyiddin İbnü’l-Arabî (ö.638/1240) Fususu’l-Hikem adlı kitabının son bölümünde, boy abdesti konusunda ilgi çekici bir yorum yapar. Hz.Peygamber’in “Bana dünyadan üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadın ve gözümün nûru olan namaz.” anlamındaki hadîsini açıklarken şu düşüncelere yer verir: İnsan dahil her şey Hakk’ın tecellisidir. O bakımdan insanın bir kimseyi sevmesi, gerçekte aslını sevmesi demektir. Esasen en çok sevilmesi gereken Allah’tır.

Hadisteki ifadeye göre, Allah’ın sevdirmesi ile erkek kadına veya kadın erkeğe ilgi duyacaktır. Bu sevginin son noktası kavuşmadır. Maddî ve bedenî unsur söz konusu olunca kavuşmanın nihayeti cinsel yakınlaşmadır. İşte kadın erkeği, erkek kadını sevip, her ikisi de sonunda cinsî birleşmeyi istedikleri için, boşalma sırasında şehvet duygusu bütün vücutlarına yayılır; böylece âdeta erkek kadının, kadın erkeğin bedeninde ve şehvet duygusunda fâni olurlar.

Cinsel haz bütün vücudu sardığından dolayı, gusül sırasında tepeden tırnağa yıkanmak farz olmuştur. Erkek ve kadın bu duyguyu birlikte paylaştıkları için her ikisinin de temizlenmesi gerekir.

Allah kulları üzerinde gayûrdur, yani onların ne şekilde olursa olsun kendisinden başkasına yönelmesinden hoşlanmaz, bu bir İlâhî kıskanmadır. Bu vasfından dolayıdır ki Yüce Allah, insanların kendisi dışındaki maddî şeylerden zevk duyduklarını düşünmelerini istemez. Bu sebeple erkek ve kadının cinsî duyguyla birbirlerinde fanî olmalarının etkisinden kurtulup Hakk’a bakmaları ve Hakk’a dönmeleri için, başkasıyla tad alma düşüncesinden doğan cünüplükten onları temizlemek istemiştir. Böylece her şeyin aslı ve gerçek varlık olan kendisini hatırlamalarına, O’na dönmelerine imkân hazırlamış olmaktadır.

Gerek abdest gerekse boy abdesti, maddî bakımdan temizlik aracı olmakla birlikte, özü itibariyle bunlar sembolik hareketlerdir. Asıl olan, Allah’ın huzuruna çıkmadan önce manevî temizliği sağlamak maksadıyle bir takım hareketlerde bulunmaktır. Suyun bulunmadığı veya su kullanmanın sakıncalı olduğu durumlarda, abdest veya boy abdesti yerine toprakla “teyemmüm” edilmesi bunu göstermektedir.

Hadis-i şerifte “Allah sizin dış görünüşünüze bakmaz, fakat kalblerinize ve işlerinize bakar.” buyrulur. Yani önemli olan dış temizliği değil, iç temizliğidir. İç temizliğinin başta gelen vasıtalarından biri; göz yaşı dökerek, içi yanarak, tam bir pişmanlık duyarak Hakk’a dönmek, tövbe etmektir. Hz. Mevlâna (ö.672/1273) öyle diyor: “Bu görünen pislik bir parça suyla arınır. Fakat içte olan pislik arttıkça artar. İçteki pislikler anlaşıldı mı, göz yaşından başka bir şeyle temizlenemez.”
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-09-2007, 09:48   #7
Yüzbaşı
 
Katılım Tarihi: Apr 2007
Yaş: 36
Mesajlar: 858
Varsayılan Ynt: İbadetlerin İç Anlamı

Devam edelim Namazı 3 e bölüp alacağım bugün 1. si

Namazın İç Anlamı-1
Namaz kılmak İslâm’ın şartlarından ikincisi ve ibadetlerin en önemlisidir. Günde beş vakit olarak her Müslüman için farzdır. Beş vakit namaz tek başına veya topluca (cemaatle) kılınabilir. Namaz kılmak için yapılan camiler, İslâm mimarisinin en önemli yapılarıdır. Haftada bir Cuma namazları topluca ve camilerde kılınır. Yılda iki defa kılınan Bayram namazları da aynı şekilde toplu olarak kılınır. Cemaatla kılınan namazlar dînin sosyalleşmesinin en belirgin örnekleridir.

Bir hadiste: “Evinizin önünden akan bir nehir olsa, günde beş defa bu nehirde yıkansanız, üzerinizde kirden pastan hiç eser kalır mı? İşte beş vakit namaz böyledir, günahları siler süpürür.” buyrulmuştur. Yani namaz insanın ruhunu yıkar, kalbini saf ve temiz hâle getirir.

Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle, yerdeki ve gökteki bütün varlıklar Allah’ı tesbih ederler (İsra 17/44), yani kendi dilleriyle O’na ibadet hâlindedirler. İşte namaz onların hepsinin ibadet şekillerini içinde toplamaktadır. Metafizik bir bakışla, dağların dikey, hayvanların yatay vaziyette; bitkiler kökleriyle besinlerini aldıkları için onların da başları aşağıda olarak, hâl diliyle fiilen Allah’a ibadet ve taatte bulundukları söylenebilir.

İnsan namazda kıyamda iken dikey, rükûda yatay bir hâlde bulunur. Secdede ise başı yerdedir. Bu sonuncu hâlde iken Allah’a azamî derecede yaklaşır. Secde vaziyeti insanın Rabbine en yakın olduğu hâldir. İnsan Allah karşısında maddî olarak ne kadar eğilir ve küçülürse, mânen o nispette büyür ve yücelir.

Namaza başlama tekbiri sırasında “Allahü Ekber” diyerek elini kaldıran insan sanki şunu demek ister: “Ben şu anda bütün dünyevî kaygıları ve maddî düşünceleri, kısacası Hak’tan gayri her şeyi elimin tersiyle arkaya atıyor ve yüce Mevlâ’nın huzuruna çıkıyorum.” Bu niyet ve duyguyla ibadete başlayan kişi, namaz sırasında Allah’a tam bir yakınlık içinde olacaktır. Onun için “Namaz müminin mîracıdır.” buyrulmuştur. Mîraç sırasında Sevgili Peygamberimiz nasıl ki, Allah yakınlığının son noktasını yaşamışsa, Müslüman için de namaz, Allah’la beraber olmanın yoludur.

Kur’ân-ı Kerim’de namazın kötülüklere engel olacağı belirtilir ( Ankebut 29/45 ). Namaz kıldığı hâlde ahlâksız davranışlardan geri kalmayan kimse, büyük ihtimalle zamanla düzelecektir. Bunun örnekleri az değildir.

Namazın özü: a) Allah’ın huzurunda kalbin huşû ile, yani saygı ve korku ile dolması, b) Dil ile Allah’ın anılması, c) Bedenle O’na âzamî derecede tâzim ve saygı tavrı sergilenmesinden ibarettir. Bu üç unsur öteki dinlerin ibadetlerinin de özü sayılır. Bu üçü arasında en önemli olan ise birincisidir. Dilsiz kimse ikincisini, kötürüm kimse de üçüncüsünü yerine getiremeyebilir. O hâlde namazda özün özü kalbteki Allah’a yöneliş, O’na olan sonsuz saygı ve sevgi duygusunu canlı tutuştur.

Allah’ı seven ve sayan O’nun emirlerine uyup yasaklarından kaçacaktır. Sahibini ahlâksızlık sayılan tutum ve davranışlardan vazgeçirmeyen namaz faydasızdır. Kur’ân’da gaflet içinde ibadet edenler için “Yazıklar olsun o namaz kılanlara..” (Mâun sûresi) buyrulur. Hadiste: “Nice namaz kılanlar vardır ki, kıldıkları namazdan ellerine geçen sadece uykusuzluk ve zahmettir.” denir. Yunus Emre şöyle der: “Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil/Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.”

Kur’ân-ı Kerim’de namaz “zikir”, yani Allah’ı anma, O’nu hatırlama olarak da ifade edilir (Ankebut 29/45). Bir kimsenin namazı, o sırada Allah’ı hatırlaması ölçüsünde değer taşır. Gaflet içinde kılınan namaz şeklen namaz olsa bile, gerçek namaz olmaktan uzaktır. Bununla birlikte namaz sırasında bir an bile Allah’ı hatırlayıp, kendini O’nun huzurunda hissetmek dahi bir başarıdır. İnsan namaz kılarken en azından böyle bir huzur anını yakalamayı düşünmelidir. Bu büyük bir mutluluktur. Bu anın başlama tekbiri sırasında yakalanması daha uygun ve kolay olur.

Gerçek namaz mîrac olmaya aday namazdır. Gündelik namazlarımız onun taklidi sayılır. Özlenen o asıl namaza ulaşabilmek için ihlâs ve samimiyetle gayret göstermeye devam etmelidir. Hep aynı noktada çakılıp kalmak, bir gelişme göstermemek hoş değildir. “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.”

Namazdaki hareketleri ve taşıdıkları mânâları biraz daha yakından ele alalım. İsmail Hakkı Bursevî başlama tekbiri alırken iki elin birden kaldırılmasını şöyle yorumlar: “İşin gerçeği şudur: Sağ el âhiretten, sol el dünyadan ibarettir. Elleri kaldırmak ise, dünya ve âhiret ilgisini elden çıkarıp arka tarafa atmak ve her ikisi sebebiyle de büyüklenmeyi yok etmek anlamını taşır.” Aynı müellifimiz, abdesti mâsivâdan ayrılmak, namazı ise Hakk’a kavuşmak olarak değerlendirir (Vudû ki mâsivâdan infisal, salât ki Hakk’a ittisaldir).

  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 11-09-2007, 09:30   #8
Yüzbaşı
 
Katılım Tarihi: Apr 2007
Yaş: 36
Mesajlar: 858
Varsayılan Ynt: İbadetlerin İç Anlamı

Namazın devamı bugün


Namazda ilk okunan dua olan “Sübhâneke” kelimesinin anlamı “Allahım seni tesbih ve tenzih ederim, sen en yücesin, sen en büyüksün.” demektir. Bu düşünce ve duygularla Allah’a yönelen kul, O’nu içinde duymaya çalışır.

Daha sonra “Fâtiha” sûresi okunur. Burada Rab’la bir konuşma sözkonusudur. Önce Allah’a hamdedilir. O’nun âlemlerin Rabbi olduğu, her şeyin sahibi ve hâkimi bulunduğu belirtilir. “Yalnız sana kulluk ederiz.” denir. Bu, tasavvufta “fark” makamının ifadesidir. Daha sonra “Yalnız senden yardım dileriz.” denir. Bu ise “cem” makamının simgesidir. Yani bana kulluk etme imkân ve gücünü veren de sensin demektir. O hâlde: Ya Rab, ben sana sığınıyorum. “Bizi sırat-ı müstakîme (doğru yola) ilet.” diye dua ve niyazda bulunulur.

Bir kudsî hadiste Yüce Allah şöyle buyurur: “Ben namazdaki Fâtiha sûresini kulumla kendi aramda yarı yarıya bölüştürdüm, kulumun istediği onundur.” der ve şöyle devam eder: Kul “Ehamdü lillahi Rabbi’l’alemîn” dediği zaman, Allah: Kulum beni senâ etti, der. Kul: “Mâliki yevmiddîn” dediği zaman, Allah: Kulum beni övdü, der. Kul: “İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn” dediği zaman, Allah: Bu kulumla benim aramdadır ve kulumun istediği hakkıdır, der. Kul: “İhdine’s-sırata’l-müstakîm sıratallezîne en’amte aleyhim gayri’l-mağdubi aleyhim ve le’ddâllîn” dediği zaman Allah: İşte bu kulumundur ve kulumun istediği hakkıdır, buyurdu.”

“Rükû” eğilmek demektir. Allah’a saygının, Onun büyüklüğünü itiraf etmenin fiilî şeklidir. İnsan aziz ( izzet sahibi, değerli ) bir varlıktır. Başka fâni varlıklar karşısında eğilmek ona yakışmaz. Allah’ın huzurunda eğilip, kulluğun sadece O’na ait olması gerektiğini bilenler, başkaları önünde eğilmezler. “Hakîkî hürriyet ubudiyettedir”. Bir tek kapıya, yani yalnızca Allah’a kul olmasını bilenler başka kulluklardan; insana, paraya, mevkiye, şöhrete kul olmaktan yakalarını kurtarmış olurlar.

Rükûda Allah’ın azamet ve yüceliği dile getirilirken, doğrulunca da şükrün O’na mahsus olduğunu belirten sözler söylenir. Bir hadiste Allah’ın bu sözleri işittiği müjdesi verilir.

Secde hâlinin, namazda insanın Allah’a en yakın vaziyet olduğuna evvelce değindik. Namazın sonuda okunan “Ettahiyyatü” duasıyla ilgili şöyle bir görüş vardır: Bu dua, Miraç’ta Hz. Peygamber’le Yüce Allah arasında geçen bir konuşmanın hatırasıdır. O mutlu anda Resûlüllah “Her türlü selâmın, duanın, güzelliğin Allah’a yönelik olduğunu” söyler. Allah da: “Ey Peygamber selâm/esenlik, rahmetim ve bereketim sana olsun.” diye mukabelede bulunur. Bunun üzerine Hak Resûlü: “Esenlik ve güzellikler aynı zamanda Tanrının iyi kullarının da üzerine olsun.” der. Ve şehadet kelimesiyle duasını bitirir.

Namazın mü’min için mîraç olduğunu söylemiştik. Namazını bu duygularla kılabilen kişi, Tahiyyat duasını okurken, onun anlamını da düşünerek aynı şuur ve aynı düşünceyi kafasında, gönlünde canlandırmaya çalışır. Böylece Rabbiyle konuşmasını devam ettirmiş olur. Bir hadiste, namaz sırasında Allah’ın kıble ile bizim aramızda olduğu belirtilir. Burada elbette maddî bir keyfiyet söz konusu değildir. Okuduğu sûre ve duaların mânâlarını da göz önünde bulunduran kişi, namazda Rabbiyle karşı karşıyaymış, O’nunla konuşuyormuş gibi bir yakınlık duygusu hissetmeye çalışmalıdır.

Bu seviyeyi yakalayamamak namazdan vazgeçmeyi gerektirmez. Gönül ehli şöyle diyor: Önünde beklediğiniz kapıyı cevap almak için çalınız. Cevap gelmeyince vazgeçen muhtaç değil demektir. Bu durumda ev sahibi ona ilgi göstermez. Bu yüzden namaz terk edilirse manevî kayıp büyük olur.

Namazda Allah’ın huzurunda bulunduğunun farkında olmayan ve aklı fikri ticaretinde veya başka dünyevî işlerinde takılıp kalan kimse, gerçek anlamda namaz kılmış sayılmaz. Hz. Ali’nin, bacağına saplanan bir okun çıkarılması sırasında, onun vereceği acıyı hissetmemek için namaza durduğu ve o esnada çıkarma ameliyesinin yapıldığı söylenir. Gerçekten, zihin daha önemli bir şeyle ciddi şekilde meşgul olursa, fiziksel acılar duyulmaz.

Bu yönden namazın öteki ibadetlerden farklı bir özelliği vardır. Namaz kılan kimse, görünüş olarak da başka hiçbir şeyle meşgul olamaz. Namazı onu diğer işlerden alıkoyar. Mesela oruç tutan bu sırada alış veriş yapabilir, hac ibadetinin yapıldığı günlerde de bu mümkündür. Namaz sırasında ise bu kabil şeyler söz konusu değildir. Yunus Emre şöyle der: “Bir dona kan bulaşacak yumayınca mismil olmaz / Gönül pası yunmayınca namaz eda olmayısar.”

İsmail Hakkı Bursevî beş vakit namaz için şöyle bir sıralama yapar: Sabah namazı sırr’ın payıdır. Çünkü o, gecenin karanlığına yakın bulunması dolayısıyla, öteki namazlara göre “gayb”tır. Nitekim “sır” da sair kuvvelere göre gaybdır.

Öğle namazı rûh’un payıdır. Çünkü onda ruhun zuhûru miktarınca tam zahir oluş vardır. Ruh âlem-i halktandır. Zira her ne kadar bizzat görülmezse de, uzuvlar ve kuvvelerdeki tezahürleri cihetiyle eserleri müşahede edilir.

İkindi namazı kalb’in payıdır. Çünkü o orta namazdır, nitekim kalb de uzuvların ve kuvvelerin ortasındadır. Bunun içindir ki “Kalb iyi olduğu zaman bütün ceset iyi olur, o bozulduğu vakit bütün ceset bozulur.”

Akşam namazı, kendisinde nûrun batması dolayısıyla nefs’in payıdır. Nefs, “emmâre” mertebesinde karanlık ve siyahtır. “Levvâme”de karanlığı hafifler. “Mülheme”ye intikal ettiği zaman aydınlanmaya başlar. Nihayet “mutmainne” olunca onun hâli, güneşin doğuşu sırasındaki insan durumuna benzer.

Yatsı namazı tabiat’ın payıdır. Çünkü yatsı, tabiatın vasıflarından olan uyku vaktidir.

Sûfî müfessirimiz, namaz vakitlerini meleklerin kanatlarına benzetir, insanın onlarla mânâ âleminde uçtuğunu söyler. Cesedi göklere yükselmeye yetmeyen için, manevî mîracı tahsil etmek üzere namaz konulmuştur. Manevî kanat, maddî kanattan daha güçlüdür. Namaz rekâtları, organların hareketine muhtaç bulunmak itibariyle her ne kadar maddî bir görünüme sahipse de, sahip oldukları hususlar ve onlardan hasıl olan neticeler manevîdir.

Namazda asıl olan “iki rekât” olarak kılınmasıdır. Bu da Allah’ın Cemâl ve Celâl’ine işarettir. Daha sonra bu iki rekât üzerine bir veya iki rekât ilâve edilmiştir. Şöyle ki:

Sabah namazı iki rekât olarak farz kılınmıştır. Öyle bir vakitte ki: Bir taraf gecedir, gece Zatî Celâl mertebesi olan “La taayyün” mertebesine işaret eder; bir tarafı gündüzdür. Gündüz vücudî ve hakîkî Cemâl mertebesi olan “Taayyün” mertebesine işaret eder. Ayrıca sabah namazının birinci rekâtı Celâl mertebesine, ikinci rekâtı Cemâl mertebesine işarettir. İki rekâtın toplamının birliği, kendisinde bu iki mertebenin toplandığı Kemâl-i Zatîye işarettir.

Akşam namazı sabah namazının aksidir. Çünkü Ahadiyet-i câmia onda gizli, bunda açıktır. Nitekim akşamda birinci rekât Celâl’e, ikincisi Cemâl’e, üçüncüsü ise Kemâl-i câmia işarettir.

Yatsı namazı, dört rekâtıyle “La taayyün”e işarettir. Burada gecenin vücûdu için celâl mertebesinde bilkuvve; zat, isimler, sıfatlar ve fiiller olarak dört taayyün söz konusudur.

Öğle namazı, dört rekâtı ile gündüzün vücudu için cemâl-i ilâhî mertebesinde bilfiil aynı dört taayyüne işarettir.

İkindi namazı, dört rekâtı ile, bu vakitte başkalaşma (tegayyür) olduğu için bilfiil cemâl-i kevnîye işarettir. Bu tasnifte bir ölçüde namaz vakitlerinin özelliğine de değinildiği görülür.

Müellifimiz namazın sonundaki selâmlar hakkında şu beyânda bulunur: Namaz kılan, vuslat ve cem’in ancak tevhid ile gerçekleşeceğine işaret olmak üzere, namaza tekbirle girer; ayrılık ve fark’ın ikilikte olacağına işareten namazdan iki selâmla çıkar. Tevhîde girdiği zaman vuslat alemine girmiş olur. Buradan namazın maddî şekli ile elde edilen manevî mîracın değeri anlaşılmış olur. Bunun için Peygamber (as), daimî mîraçta olmasına rağmen “Bizi rahatlat ey Bilâl!” buyurmuşlardır.

Serrâc’a (ö.378/988) göre namazda kıyam edebi, Allah’ın huzurunda bulunma şuurudur. Kıraat edebi, Kur’ân ayetlerini gönül kulağıyla dinliyormuş gibi, yahut da Allah’a okuyormuş gibi bir duyguyla okumaktır. Rükû edebi, Allah’ı yüceltmek, kendisini bir toz zerresi gibi görmek, “semiallahü limen hamideh” sözünü Allah’ın işittiğini bilmektir. Secde edebi, Allah’a en yakın olma hâlini hissetmek ve O’nu aziz bilmektir.

Hucvirî ( 465/1072 ) namazın şartlarıyla ilgili olarak şu yorumları getirir. Zahirde necasetten, batında şehvet ve süflî arzulardan arınmak ve temizlenmektir. Zahirde elbiseyi necasetten temizlemek, batında bu elbiseyi helâl yoldan temin etmektir. Zahir kıblesi Kâbe, batın kıblesi Arş, sırrın kıblesi müşâhededir. Nefs mücahedesi ile uğraşmak namazdaki kıyam gibidir. Zikr-i daim namazdaki kıraat gibidir. Namazda huşûun şartı sağında solunda kimin bulunduğunu bilmemektir.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-09-2007, 10:43   #9
Yüzbaşı
 
Katılım Tarihi: Apr 2007
Yaş: 36
Mesajlar: 858
Varsayılan Ynt: İbadetlerin İç Anlamı

Zekâtın İç Anlamı


Bilindiği gibi İslâm’ın şartlarından biri de zekâttır. Belli ölçüde maddî varlığa sahip olan Müslüman'ın, malının ve parasının kırkta birini ( yüzde iki buçuğunu ) her yıl zekât olarak vermesi gerekir. Bu zorunlu olan ibadettir. Onun dışında, her seviyeden insanın kendisinde bulunanı başkasıyla paylaşması, hep verici durumda olması daima tavsiye edilmiştir.

Sözlükte zekâtın bir anlamı da “temizlik” demektir. Kişinin kazandığı ve sahip olduğu malın belli bir miktarını ihtiyaçlı olanlara vermesi, insanı maddeten ve manen temizler. Kur’ân’da zekât namazla birlikte anılır. Mal canın yongası olduğundan, namazla canını temizleyen, zekâtla da malını arındırmış, böylece ruhunu temizlemiş olur.

Şüphesiz mal, madde, servet, çeşitli dünya nimetleri çok cazip ve tatlıdır. Âdeta mıknatıs gibi insanı kendine çeker. Yani insan paraya tutkun ve düşkündür. Onun için çoğunlukla Allah’a değil paraya kul olma eğilimindedir. Maddenin aşağıya çekip kendine bağladığı insan yukarıya çıkamaz, manevî âlemlere yükselemez. Mal hırsı ile kirlenen ruh, kararan kalb ve zihin manevî ve ahlâkî gerçekleri göremez. İlâhî sırları ve hikmetleri kavrayamaz. Bunun için bir zihin temizliği, ruh arınması ve kalb tasfiyesi işlemine tâbi tutulması gerekir.

Her hastalık kendi cinsinden bir şeyle iyileştirilir. Madde ve mal düşkünlüğünden gelen hastalık, yine aynı yolla tadavi edilir. İşte bu sebeple elde bulunan malın veya paranın belli bir kısmının ihtiyaçlı olanlara verilmesi emredilmiştir.

Zekât, kulun, serveti veren Allah’a karşı bir şükran borcudur. Bu kulluk bilincine ulaşmamış kimse için “vermek” ne kadar zordur! Öyle ya, niçin versin? Kendi çabasıyla biriktirdiği parasının veya babasından kalan servetinin az bir kısmını da olsa başkasına yahut da kamu hizmeti gören yerlere neden bağışlasın?

Zekât insandaki pintilik ve cimrilik gibi kötü huyları gidererek, onların yerine cömertlik, iyilik ve yardımseverlik gibi güzel huyları getirir. Eli sıkı kişiyi eli açık, tamahkâr insanı cömert yapar. İnsanı vermeye ve iyilik yapmaya alıştırır. Bunlar manevî zenginliklerdir, kişiye en az maddî varlık kadar mutluluk verirler.

Karşılıksız vermek ve cömert olmak Allah’ın sıfatı, karşılık beklemek ve cimrilik ise insan nefsinin özelliğidir. Zekât veren veya yardımda bulunan kimse nefsin özelliğinden uzaklaşıp, Allah’ın sıfatına yaklaşır. Böylece “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanarak” yüksek erdem sahibi olur. Sonuçta mal ve paraya mahkum olmaz, tersine onlara hakim olur. Servetin hizmetkârı, malın kölesi ve dünyalığın esiri olmaktan kurtulur. Manevî ve ruhî özgürlük ve bağımsızlığa kavuşur.

Her şeyin bir zekâtı vardır. Enes b. Malik’e göre evin zekâtı, içinde misafir için bir oda bulundurmaktır. Âriflere göre kalbin ve düşüncenin zekâtı, rikkat ve ulvî anlamda hüzün sahibi olmaktır.

Zekâtın aslı ve hakikati, nimetin cinsinden olmak üzere nimetin şükrünü edâ etmektir. Sağlık büyük nimettir. Her organın zekâtı vardır. Bu da bütün organların hayırlı, faydalı ve meşru zeminlerde hizmete sokulması ve ibadetle meşgul hâlde bulundurulmasıyla eda edilir.

Batındaki, yani derûnî ve manevî hayatımızdaki nimetlerin de zekâtı olmak gerekir. Sayıları çok olduğundan bunların birer birer sayılması zordur. Ölçü şudur: Öncelikle bu nimetler iyi bilinmeli, tanınmalı; zekât olarak da bunlar için hadsiz hesapsız şükür duygusu içinde bulunmalıdır.

Mesela “..ilmin zekâtı onu ehline ve talibine vermektir. Evin zekâtı gelen misafiri ağırlamak ve itibar etmektir. Sohbetin zekâtı dedikodudan uzak olmaktır. Evlâdın zekâtı yetimlere ihsandır. Kuvvetlinin zekâtı zayıflara yardımdır. Aşkın zekâtı vermek, hep vermektir.”

Zekât ve yardımlaşma insandaki şefkat ve iyilik duygusunu geliştirir. Gönül zenginliği kazandırır. İnsanı inceltir ve yumuşatır. Sert ve katı mizaçlı olmayı önler. Hadiste “Mal mülk çokluğu zenginlik değildir, asıl zenginlik gönül zenginliğidir.” buyrulur.

“Gönül zenginliği”nin hatırlattığı bir başka hadis şöyledir: “Mal sevimli ve tatlıdır. Onu her kim gönül zenginliği ile elinde tutarsa o mal kendisi için bereketli olur. Ona hırsla sahip olan ise malın bereketini göremez ve öylesi yiyip de doymayan kimse gibi olur. Yüksek el ( veren el ) alçak elden ( alan elden ) hayırlıdır.”

Hadiste geçen “bereket” kavramını maddî ölçülerle açıklamak imkânsızdır. O öyle bir manevî değerdir ki bulunduğu yeri, parayı mânen zenginleştirir, beraberinde mutluluk ve gönül huzuru getirir. “Bereketli para” en iyi ve en yararlı şekilde harcanan paradır. Zekât parayı bereketlendirir.

Kefenin cebi yoktur. Hiç kimse ölürken malını birlikte götürmemektedir. Allah ihtiyaç içinde kıvranan, kırık kalbli kimselerle birliktedir, onların gönüllerine yakındır. Gönlü yanan birinin ihtiyacını karşılayacak bir tasarrufta bulunmak gök kapılarını açar. Oradan yağacak rahmet damlaları, buna vasıta olan kişinin ruh ikliminde bahar çiçekleri tomurcuklandırır.

Her şeyin sahibi ve mâliki Yüce Allah’tır. Veren de O’dur, alan da O’dur. İnsanlar mallarının başında birer emanetçiden ibarettirler. Hadiselerin gelişmesinde, olayların cereyanında, dıştan göremediğimiz bir takım iç sebepler âmil olabilmektedir. Toplum düzenini sağlamanın ilâhî üslûplarından bir de budur. Meselâ, bir inanışa göre Hak Teâlâ muzdarip, kırık gönüllü, çaresiz kalmış kimselerin samimî yalvarışlarını karşılıksız bırakmaz, onlara el uzatır, inayet kapılarını açar. Bunu da kulları aracılığı ile yapar. Böyle bir ilâhî inayete vasıta kılınarak çaresiz birinin derdine derman olmak ne büyük mazhariyettir. Gösterişsiz ve hâlis niyetle yapılan bu türlü iyilik ve yardımların ömrü uzatacağına, ilâhî gazabı söndüreceğine, belâyı defedeceğine dair de müjdeli haberler vardır. Neden olmasın, Yüce Rabbin hesabı bilinmez ki!. Olgun insana düşen “Her geceyi Kadir bil, her gördüğünü Hızır bil!” düşüncesiyle hareket etmek olmalıdır.

Zekâtla sıkıntıda olan kimselerin zorunlu ihtiyaçları karşılanacağından, zengin-fakir arasında bir kaynaşma doğar. Yoksullar varlıklılara düşman olmaz. Aksi hâlde, gelir dağılımı arasındaki uçurum büyüdükçe sosyal patlamalar ve sınıf mücadelesi baş gösterir. Zekât bu olumsuzlukların emniyet supabıdır. Onun için hadiste “Mallarınızı zekâtla koruyun” buyrulmuştur.

Zekât görünüşte zenginin servetini azaltırsa da, gerçekte böyle değildir. İmkânı kısıtlı olanlara satın alma gücü kazandırdığı için ekonominin canlanmasına katkıda bulunur. Böylece zekât olarak verilen miktar fazlasıyla geri döner.

Zekât ve yardımlaşma ile helâl şekilde ihtiyaçlarını gideren muhtaç kişiler bu sebeple hırsızlık, dolandırıcılık, gasp gibi kötü yollara başvurmaya gerek duymayacaklardır. Zekât ibadetinin iyi uygulandığı devirlerde sosyal denge öylesine düzgün sağlanmıştır ki, bazan zekât verecek kimse bulmakta güçlük çekilmiştir.

Zekât bir çeşit sosyal sigorta sayılır. Yoksul ve düşkün durumda bulunanlar bu sigortadan tabiî olarak faydalanırlar. Zekât, Allah’ın, zenginlerin malından fakirlere ayırdığı bir haktır. Bu yüzden fakire zekât veren, bir bakıma onun hakkını vermiş olmaktadır.

Zekâtı almaktan çok vermek makbuldür. Yukarıdaki (52 numaralı dipnot) hadisten anlaşılacağı üzere, İslâm inanışında “veren el alan elden hayırlıdır.” Bu sebeple, daha hayırlı durumda bulunmak isteyen kimseler çalışıp kazanacaklar, “veren el” derecesine yükseleceklerdir. Zekât verecek seviyeye gelmek bir müslümana mutluluk veren bir şükran vesilesidir. Bu duygu ve inanç insanları daha çok çalışmaya ve kazanmaya teşvik eder.

Zekât verecek kimsede fazilet olarak şu özellikler aranır: 1. Malını helâlinden kazanmaya dikkat etmelidir. 2. Böbürlenmek, çalım satmak ve kendinden aşağı seviyedekilere üstünlük taslamak gibi basitliklerden uzak durmalıdır. 3. Önce kendi yakınlarını gözetmelidir. 4. Zekât verdiği veya yardım ettiği kimseleri minnet altında bırakmamalı, onların izzet-i nefislerini incitmemeye azamî derecede dikkat etmelidir. En makbul yardım “sağ elin verdiğini sol el dahi bilmeyecek kadar” gizlice ve reklâmsız yapılanıdır.

Başkasına yardım sadece zekâtla veya maddî imkânla olmaz. Dînimizde çok geniş bir “sadaka” kavramı vardır. Bu kelime yanlış anlaşılıyor ve dilenciye verilen üç beş kuruştan ibaret sanılıyor. Bakınız Peygamberimiz ne buyuruyor: “İnsanlarla iyi geçinmen sadakadır. Kardeşine yardımcı olman sadakadır. Birisiyle karşılaştığın zaman güler yüzlü davranman sadakadır. Tatlı söz sadakadır. Senin kabında bulunandan kardeşinin kabına bir şeyler aktarman sadakadır.”
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-09-2007, 15:11   #10
Yarbay
 
Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 2,475
Varsayılan Ynt: İbadetlerin İç Anlamı

ilgi olmaz mi kardesim,Allah c.c. razi olsun,
ibadetlerimizin hiç dusunmedigimiz bazi açilarini da ele almis bu anlatilanlar (ok)
O "yapmamizi emrediyor" ki, mutlaka birçok hayir var (suphesiz!)
yazilarda da anlatilanlar gibi.
tabii hakkiyla vecibelerimizi yapabilmeyi niyaz ederiz Rabbimizden...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Forum saati Türkiye saatine göredir. Şu an saat 02:09


vBulletin® Version 3.7.3, Telif Hakkı ©2000 - 2008 Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.2.0
© 2005 - 2008 ilahi-Tr Forumları
Web Stats