![]() |
| | #1 |
| Yüzbaşı Katılım Tarihi: Apr 2007 Yaş: 36
Mesajlar: 858
| Tarih boyunca kadın; gerek âilesine ve gerekse İslâm’a hizmet etmekte büyük bir fedakârlık sembolü olmuştur. Onlar, âilelerinin bakım, terbiye ve hizmetlerini lâyıkıyla îfa etmenin ötesinde, dinin yayılmasında ve yerleşmesinde de tarihin şeref sayfalarına geçmiş pek çok hizmetlerde bulunmuşlar ve o kıymetli hâtıralarla yâd edilegelmişlerdir. İslâm tarihi, aynı zamanda bu güzide hanımların şanlı tarihidir. Tâ Peygamber Efendimiz’den itibaren günümüze kadar devam eden bu silsilede pek çok kadın kahramandan bahsedilebilir. Biz, bunlardan birkaç tanesini, siz değerli okuyucularımızla paylaşmak istedik. Allah Teâlâ, bu kıymetli validelerimizin gönül ikliminden hisseler almayı bizlere de nasip eylesin. (Âmin...) Şâire Hansa Hatun Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz zamanında, Amr’ın kızı meşhur Şâire Hansa, çok güzel kahramanlık şiirleri söylerdi. Câhiliye devrinde bir gün kardeşi bir savaş esnasında vefât etmiş, Hansa da günlerce yas tuttuğu kardeşinin ardından en içli ve en edebî şiirlerini dile getirmişti. Müslüman olmasıyla birlikte İslâm dini, ona bambaşka bir ruh ve bakış açısı kazandırmış, onu üstün bir fedakârlık timsali hâline getirmişti. Bir kardeşinin vefâtına aylarca yas tutup mersiyeler söyleyen Hansa gitmiş, yerine dört evlâdını birden cenk meydanına şehit olmaları için gönderen Hansa Hatun gelmiştir. Gerçekten Hansa Hatun, Kadisiye Harbi esnasında dört yavrusunu birden karşısına almış ve onları harbe hazırlayarak, tarihe geçen şu sözleri söylemiştir: “– Benim kahraman evlâtlarım!.. Yemin ederim ki, siz aynı ananın ve aynı babanın çocuklarısınız. Ben, kocama ihanet etmiş bir kadın olmadığım gibi, babanız da mâzisi lekeli bir insan değildir. Siz böyle tertemiz bir mâziye sahipsiniz. Sizden isteğim, gireceğiniz savaşta bu asaletinize uygun bir cesaret ve celâdet göstermenizdir. İlk hücum eden sizler olacaksınız. Sizleri arkada değil, daimâ en ön safta çarpışırken görmeliyim. Kısacası, emir Allah’tan, kumanda Rasûlullah’tandır.” Başka söze ne hacet!.. Bu sözlerden sonra çocuklarını ayrı ayrı kucaklayan Hansâ Hatun ilâveten şunları söylemiştir: “– Ya İslâm’ın zafer bayrağını Kadisiye’de dalgalandıracaksınız veyahut da din uğrunda cihad ederek şehit olduğunuzu duyacağım.” Bir annenin evlâdına karşı böyle kahramanca konuşması, orada bulunan diğer mücahitleri de coşturmuş ve Kadisiye’de kısa zamanda İslâm’ın zafer bayrağının dalgalanmasına sebep olmuştu. Nihayet Hansa Hatun, hasta yatağında iken dört oğlunun birden şehid olduğu haberi getirilince: “– Yani ben şehit anası mı oldum şimdi?” diye sormuştu. “– Evet...” dediler, “Hem de dört şehit anası!...” Tekrar sordu: “– Peki, zafer kimlerde?” “– Zafer Müslümanlarda… Kadisiye’de şimdi İslâm’ın bayrağı dalgalanıyor.” “– İslâm’ın bir zaferi için dört oğlum da feda olsun!..” diyen Hafsa Hatun ellerini kaldırarak şöyle yalvardı: “– Yâ Rabbi!.. Bana emanet ettiğin dört kahramanı, yine dinin uğrunda feda etmiş bulunuyorum. Artık beni şehit anaları defterine kaydeyle!.. Benim için şehit anası olmak, kâfi ikramdır. Benden bunu esirgeme.” Cenab-ı Hak bizleri de onlara yakın eylesin, âmin... Zahide Topçu- Şebnem |
| |
| | #2 |
| Yüzbaşı Katılım Tarihi: Apr 2007 Yaş: 36
Mesajlar: 858
| Devam ediyorum... Bir Osmanlı Hanımefendisi Vecihe Aksoylar Çocuklarımızın hatim cemiyetini yaptıktan sonra onlara mükâfât olarak bir Bursa gezisi düşündük. Amacımız çocukların maddî ve mânevî duygularını canlandırmak, onlara Osman Gazi, Orhan Gazi, I. ve II. Murat gibi Osmanlı'nın ilk sultanlarını, Emir Sultan, Muhyiddin Üftâde gibi mânevî önderleri ziyaret ettirmekti. Nihayet 9 Ağustos Çarşamba günü Vecihe Hanım Teyzemizi mûtat telefon saatimiz olan 10:00'da arayarak Bursa'ya yola çıkacağımızı bildirdik. O muhterem hanımefendi ile sohbetin, son görüşmemiz olduğunu nereden bilebilirdim!? Gayet dinç ve gür bir sesle: "-Hayırla gidin, iyilikle gidin, gittiğiniz ziyaretlerde Vecihe'yi de duâdan unutmayın. Muhabbetle, saâdetle evladım!.." sözleri, meğer kendisinden son duyacaklarımmış! Velhâsıl bu ilk vedâ telefonu, son vedam olmuştu.. Çünkü aynı gün biz Bursa'ya hareket edince o da âniden rahatsızlanıp hastaneye kaldırılmış. Üç günlük yoğun bakımdan çıkamadan aramızdan ayrıldı, yürekten yaralandık.. Uzakta oluşumuzdan dolayı da ayrıca sarsıldık. Evet, şu satırları yazdığımız sıralar cenaze namazı için Aziz Mahmud Hüdâyî Câmi-i Şerif'ine götürüldüğü ve seçkin bir cemaatin Vecihe Hanım Teyzemizi yolcu edeceği haberini aldım. Bütün varlığımla kendimi orada hissederek: "-Yolculuğunuz mübârek olsun, canım Vecihe Hanım Teyzeciğim!.." dedim. On yaşlarındaki büyük oğlumuz günlüğüne: "-Tarih öğretmenimizi kaybettik!" diye kaydedip, sekiz yaşlarındaki oğlumuz da: "-Bu söylenen Vecihe isminde başka biri olmalıdır, hayır o ölmedi!.." derken, tesellîyi âilece gıyâbî cenaze namazı kılmakta bulduk. Meğer ne kadar da çok bağlanıp sevmişiz onu! Maddî varlığından ayrılmakla o kadar hüzünlendim ki, bir şeyin kaybedilince kıymetinin daha iyi anlaşıldığını bir kere daha derinden hissettim. Cenâb-ı Hak'tan onun güzel hasletlerini bizlerde yaşatmasını ve mânevî beraberliğimizi kıyâmete kadar devam ettirmesini diliyorum. Onun cetvel gibi düzgün hayatını, kelimelerle ifade etmek zor olsa da bir nebze bu satırlara kaydını düşürmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Son Osmanlı hânedanından miras kalan bir hanımefendi olarak (doğumu 1928'ler) kalbimde gereken yerini aldı. Öyle ki, kendisini ilk gördüğümde gerek beden, gerekse ruh hâliyle farklı bir insan olduğunu hissetmiştim. Hiç konuşmasa da mütevâzîliğin vakarla bütünleştiği nâzik birisi olduğu anlaşılıyordu. Bir gün kendisine misafir olma lutfuna kavuşmuştum. Kapıdan güler yüzle, net ve tatlı bir İstanbul Türkçesiyle karşılamalarına hayran oldum. Oda, gayet sâde ve zarurî eşyalardan oluşuyordu. Eskiyi hatırlatan eşyalarda, kim bilir hangi kıymetli insanlar ağırlanmıştı. Öyle ki bu eşyalar, odaya ayrı bir rûhâniyet katıyordu. Aslında bu durumun daha ziyâde gençliğinde kendi ailesiyle beraber yaşayan kıymetli Sıddika Hanım Teyzemizden in'ikâs ettiğini de unutmamak gerekiyor. O Sıddîka Hanım Teyze ki, Esad Erbilî Hazretleri'nin takdir ettiği sâliha hanımlardan biri ve aynı zamanda kendisi bir Çanakkale şehidi hanımı... Vecihe Hanım Teyze, sık sık ondan bahseder ve kendisinden âilece çok istifade ettiğini dile getirirdi. Zaman zaman ondan dinlediği kıssaları aktarırdı. İleri yaşına rağmen o kıssalardaki tarih, yer, kişi isimlerini tek tek ayrıntılı olarak anlatışı o kadar zevk verirdi ki, dinlemekten yazmaya fırsatım olmazdı. Halbuki kendisinin sadece aktardığını, Sıddîka Teyze'den dinleyenlerin ise, aynı zamanda çok feyiz aldığını ve tesirinde kaldığını söylerdi. Vecihe Teyzemizle uzun süre aynı mecliste olduğumuz anlarda dahî sandalyeyi tercih etmesi ve arkasına dayanmadan önüne bakarak oturması dikkatimi çekerdi. O yaşta bu davranış, Cenab-ı Hakk'ın huzurunda olmanın edebini öğretiyordu. Kendi hanesinde bile bir ömür boyu iskemlede oturmakla rahat ettiğini söylerdi. Sabah erken veya akşam geç vakitte ansızın kapısını çalsanız, mutlaka karşınıza düzgün giyinik vaziyette çıkardı. Haricî bir yerde abdest tazelemediği, sıcak günlerde çok terlemesine rağmen ferahlamak için gevşeyip alelade davranış göstermediği gibi hiçbir şeyden ve zorlandığı sıcak havadan şikayet etmez, elindeki yelpazesiyle: "-Milyar kere şükür, elhamdülillah!.." derdi. Öyle orijinal ifadeler kullanırdı ki, hepsi farklı ve özel olurdu. Hele yaş ve durumlarına göre, insanlara hitâbından örnek almaya çalışırdım. Fakat temelden beri böyle alışmadığım için onu örnek alışım bende yapmacıklık endişesi uyandırırdı. Çok sevdiği, hürmet ettiği, duâlarında ilk defa onları andığı kıymetli büyüklerimize "hazretimiz", "vâlide sultanımız", diye hitap ederlerdi. İsimlerin sonuna mutlaka "Hanım" ve "bey" ekleri gelirdi. Çocuklara ve bebeklere de "miniciğim", "miniklerim", "yavrucaklar" gibi tatlı sözleri olurdu. Ayrıca telefonlaşmalarımızda bütün âile efrâdını mutlaka tek tek sorardı. Beğendiği her sözün önünde "mâşâallâh" der ve iltifâta devam ederdi. O iltifatlarda en hoşuma gideni "Mâşâallâh! güzelin ötesi!.." ifadesidir. Bilhassa: "-Nazara dikkat edin!.." der, "Evladım, muhabbete bile nazar olur, aman çok sevdiğiniz kişilerle olan samimi ilişkilerinizi anlatmayın, gizli tutun, mezardakilerin yüzde sekseni nazardan yatıyor." diye tembihlerdi. Misafir kabulleri, kendi ziyâretleri, tebrik, tâziye, alış-veriş günleri, ev işleri, dinlenme vesâire hepsini çok nizamlı olarak tanzim ederdi. Hediyeleşmeyi çok severdi. Şu sözlerini hiç unutamıyorum: "-Evlâdım, siz, siz olun hediyeyi ehline verin. Verdiğiniz kişi ondan istifade etsin. O hediye ona yük olmasın. İnanın bir çiçek bile sulanmak, bakılmak ister. Her şeyin hakkını vermek gerekir. Ama her şey de güç istiyor!.." Onun hiçbir yere eli boş gittiğini görmedim. Bilhassa çocuk sayısına göre mutlaka çikolatası hazır olurdu. Öyle ki, bir gün bizim çocuklar şunu sordular: "-Anne!.. Vecihe Hanım Teyzemizin çikolata fabrikası mı var?" Yine her gittiği yerde okuyacağı bir yazıyı çantasında hazır bulundururdu. Yıllarca komşusunun verdiği gazetelerin sohbet sayfalarını ayrı ayrı kupürler halinde kesip biriktirmişti, hâlâ da buna devam ediyordu. Bilhassa Osmanlı hikayelerini özellikle ayırır, zaman zaman tane tane okurdu. Takvim yaprakları için şu orijinal sözlerini hiç unutamam: "-Bunlar birer hazîne dâiresi.." 1960'lara ait takvim ve gazete yapraklarından tarihî mevzular okuduğu olurdu. Tarihine öyle bağlıydı ki, "Osmanlı" derken ağzından bir Osmanlı daha çıkardı. Gençliğin bozulması, en derin yaralarındandı. Gözleri yaşararak: "-Vah yazık, vah vah!" diye hayıflanırdı. "Aman evlatlarınıza itina gösteriniz, annelik en zor ve önemli meslek!.. Daima bir nasihat, bin duâ evladım..!" derdi. "-Yavrularınızın her istediğini yapmayın, onların her istediğine «evet» demekle onlara en büyük yanlışlığı yapmış olursunuz." derdi. Bununla ilgili şöyle bir hatırasını anlatmıştı: "-Bir gün bir bebek hediyesi almak için mağazaya girdim. Altı-yedi aylık bebekleri olan bir anne-baba, bebeklerine sana da ayakkabı alalım mı, hangisini alalım? diye bebekle konuşuyorlar. Bebek tevâfuken birkaç ayakkabıyı çekip alınca anne-baba «aman bak nasıl da bu ayakkabıyı beğenip istiyor, hemen alalım gözü kalmasın» diyerek o hayli pahalı ayakkabıyı daha yürümesini bilmeyen yavrucağa aldılar. Vah vah, şimdiden çocuklar evin kralı olmuş!" Hatırıma gelenleri yazdıkça daha yenilerini hatırlıyorum. Yaklaşık üç yıllık beraberliğimizde hayatımı bu kadar müsbet yönde dolduran başka bir dostumun olmadığını düşünüyorum. Âh kıymetini bilip daha çok istifâde etseydik. Sanki daha uzun yıllarımız olacağını sanıyordum. Kendi tabirleriyle: "-Sıfırın altındaki Vecihe'ye duâ istiyorum, Allah affetse de Vecihe kendi hatalarını affetmiyor!.. " derdi. Ben de: "-Duâlarımda Allah'tan size sağlıklı uzun ömürler diliyorum." deyince: "-Aman evladım, Allah'tan başkasına muhtaç olmadan, kendi işini kendi görür hâlde hayırlı uzun ömür dileyiniz!.." diye beni düzeltirdi. Öyle de oldu. 12 Ağustos 2006 Cumartesi 19.30'da kimsenin hizmetine muhtaç olmaksızın Dâr-ı Bekâya irtihâl etti. Yeri asla doldurulamayacak, temiz bir ömrü bereketli bir şekilde yaşayan Vecihe Teyzemize, Cenab-ı Hak'tan gani gani rahmetler diliyorum. Ruhları için bir Fâtihâ, üç İhlâs-ı Şerif... |
| |
| | #3 |
| Yüzbaşı Katılım Tarihi: Apr 2007 Yaş: 36
Mesajlar: 858
| Okuyan yok ama yine devam ediyorum Barihudâ (Tanrıkorur) Hanımın Hidâyet Yolculuğu-1 "Allah, Kendisine Yönelene Hidâyet Eder" İnsan, Cenâb-ı Hak’tan samimiyet ve ısrarla isterse, Allah ona cevap verir. Barihudâ Tanrıkorur İlk adı, Charmaine Angele Moo. Şimdiki ismi Şermin Barihuda Tanrıkorur. Ûdî bestekâr, yazar, merhum Cinuçen Tanrıkorur’un hanımı… 1946 yılında Jamaika’da doğdu. Üniversite eğitimi için Amerika’ya gitti. 1972-1975 yılları arasında Kaliforniya Eyâlet Üniversitesi’nde (Amerika) Güzel Sanatlar Bölümü’nün Heykeltıraşlık ve Tasarım kısmında yardımcı doçentlik yaptı. Daha sonra Türkiye’ye geldi. Sekiz yıl Konya’da yaşadı. Türkiye’de Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Bilkent ve Selçuk Üniversitelerinde İngiliz Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyeliği yaptı. 1984-2000 yılları arasında “Türk-İslâm Sanat Tarihi” üzerinde çalışarak “Mevlevî Mimarisi” adlı tez ile doktorasını tamamladı. 1995’ten beri İslâm Ansiklopedisi’ne Mevlevîhâne Mimarisi ve Mevlevîlik üzerinde maddeler yazmakta olan Barihuda Hanım, ayrıca üniversitelerin düzenlediği panel ve sempozyumlara katılarak tebliğler sunmaktadır. 2004-2005 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti’ni temsilen UNESCO’ya takdim edilmek üzere «kültür mirası dosyası»nın hazırlanmasında görevli 65 kişilik ekibin başında bulundu. Bu heyetin hazırladığı “Mevlevî Âyin-i Şerifi” adındaki bu dosya, UNESCO tarafından dünya şâhseseri seçildi. Doğduğum Yer Ben Jamaika’da 1946 yılında doğdum. Âilece hıristiyandık. Âilem doğudan gelmişler. Annem de, babam da aslen Çinli… Beş çocuklu bir âilenin tek kızıyım. Jamaika, 1,5 milyon nüfuslu bir ada… Orta Amerika’da, Antilles (Antilya) adaları arasında, Karayip denizinin içinde… Bizler, tabiatın içinde yaşadığımız için Allâh’a olan inancımız çok kuvvetliydi. Çünkü yaşadığımız yerde çok sık bir şekilde kasırga, sel, deprem gibi tabiî felâketlerle karşı karşıyaydık. Her zaman toptan yok olma tehlikesi vardı. O yüzden burada yaşayan insanlar, pek çok ölümlere çok yakından şâhid oldukları için Allâh’a duâları ile ayakta duruyorlar. Bu felâketlerin sonunda, insanlarda kadere teslimiyet, şükür ve tefekkür duyguları gelişiyor ve oradaki insanlarla Allah arasında güçlü bir bağ oluşmasına sebep oluyor. Bu hâdiseler bize Allah için imkânsız bir şeyin olmadığını, Allah’ın kudretini ve insanlara merhametini, duânın gücünü, kısacası Allâh’a îmânı öğretiyordu. Memleketim Jamaika, İngiliz sömürgesi altındaydı. Okulumuzda İngiliz tarihi ve edebiyatı dersleri vardı. Bütün hocalarımız İngiltere’den geliyordu. Ancak kreşten üniversiteye kadar bütün eğitim hayatım boyunca, İngiliz sömürgesi altında bulunmamıza rağmen kız ve erkek okulları birbirinden ayrıydı. Daha sonraki yıllarda Türkiye’ye geldiğimde, kız ve erkeklerin karışık bir şekilde eğitim görmeleri beni çok şaşırtmıştı. Okul yıllarımda okuduğum şiirleri hatırlıyorum da, tevhid inancının izleri vardı içinde… Şimdi geriye doğru bakınca anlıyorum ki, içinde bulunduğum toplumun tabiatla haşır neşir olması, insanlardaki Allah’a bağlılık, çocukluk yıllarındaki tevhid izleri, âdeta beni İslâm’a hazırlamış. Hazırlamış diyorum, çünkü bulunduğum adada İslâm dininin adını bile duymamıştık. Çünkü memleketime İslâm’a dâvet eden hiç kimse gelmemiş. Câmi yok, hoca yok!.. 1973 yılına kadar İslâm’dan haberim yoktu. Amerika ve Arayış Yıllarım 1973’te Amerika’ya Los Angeles’a gittim. En çok din arayışına yönelişim bu zamanlarda oldu. Kendi kendime soru sormaya başladım: Amerika’da her şey var, ama insanlar neden huzursuz ve bir arayış içinde diye… İnsanlar, bilhassa üniversite gençliği maddî şeylerde huzur bulamayınca, mânevî şeylere yönelmişler; onlarda huzur arıyorlar. Her türlü din hakkında bilgi topluyor, düşünüyordum. Âdeta mânevî bir süpermarkete döndüm. Bazen de beni ısrarla kendi mensup oldukları din ve mezheplere çekmeye çalışan insanlar peşime düşüyordu. Herkes âdeta kendi dininin satıcısı olmuştu. Budistler geliyor, dinlerine dâvet ediyor. Hinduizm’in temsilcileri geliyor: “-Bizim dinimiz daha güzel!..” diyor. Hepsi bende mânevî bir istidat gördüklerini söylüyorlardı. Gerçekten küçüklüğümden beri ben de bazı fevkalâdelikler yaşıyordum. Mesela olacak bir hâdiseyi, 3-4 gün öncesinden rüyamda görüyor ve etrafımdakilere haber veriyordum. Bunu fark eden herkes yanıma yaklaşıyor ve beni kendi dinine dâvet ediyordu. Peşime düşen insanlar ve iç dünyamda yaşadığım sıkıntılar, artık dayanılmaz bir noktaya gelmişti. “-Ben bittim, artık!..” dedim ve bir odaya kapandım. Üç aydan fazla kimseyle görüşmedim. Durmadan Allâh’a yalvardım: “-Allâh’ım!.. Kaderimde hangi dini benim için yazdıysan, hangisi benim için hayırlıysa, beni o dine ulaştır. Ve bunun için bana bir işâret göster. Burada bütün dinler var. Ama hangisi gerçekten doğru bilemiyorum. Kaderimde ne yazıldıysa bana açıkla ve o çizgiye teslim olayım!..” Bir yandan da sürekli düşünüyordum. “-Dünyaya niçin geldim? Allah benden ne istiyor? Dünyada ne yapmalıyım?” Biliyordum ki, ilâhî irâde ile cüz’î irâdem aynı istikamette olursa, o zaman gerçek huzur ve selâmete ulaşacaktım. Bunda muvaffak kılması için Allah’a çok yalvardım. İslâm’la İlk Tanışma - İşaretler O sıralarda yukarıdaki komşuma bir zât geldi: Pir Vilâyet Han… Pakistanlı. O zaman ben üniversitede hocalık yapıyordum. Komşum beni çağırdı: “-Sizi biriyle tanıştıracağım!..” dedi. Komşum bir sûfîydi. Bir anda kendimi zikir toplantısının ortasında buldum: “Lâ ilâhe illallâh, Mûsâ Rasûlullâh”, “Lâ ilâhe illallâh, İsâ Rasûlullâh”,“Lâ ilâhe illallâh, Muhammed Rasûlullâh” diye zikir yapılıyordu. Ben bir taraftan da ilâhî bir işâret bekliyordum. Derken bir işâret geldi: Pir Vilâyet Han, benim kaybolmuş yüzüğümü buldu. Şaşırdım. Bunun aradığım işâret olduğunu düşündüm. O topluluğun içine girdim. Pir Vilâyet Han, İngilizce’yi çok iyi biliyordu. Peygamberlerin hayatını, Hazret-i Mevlânâ’nın, Bayezid-i Bistâmî’nin, İbnü’l-Arabî’nin hayatlarını ve «Esmâü’l-Hüsnâ»yı hep ondan öğrendim. Onlar Çistiyye tarikatından gelen bir kola mensuptular. Kendilerinde zikir var, ama abdest-namaz ve itikad yoktu. Onların bâtıl bir tasavvuf akımı olduğunu 3 yıl sonra anladım. İlk başladığım zamanlar bilmiyordum, tabiî… Şimdi anladığım kadarıyla bunlar Halvetiyye’nin bir kolu idiler ve onların pîri Hindistan’da yatıyordu. Bunlarda her peygambere iman vardı, ama son peygamber olan Hazret-i Muhammed’in şeriatını uygulamıyorlardı. Onlarla üç sene süren birlikteliğim, hep imtihanlarla geçti. Kalbî hazırlık safhasındaydım sanki… Onlardan kalb temizliğini, zikri, istiğfârı öğrendim. Şâyet onlardan bu tasavvufî temrinleri öğrenmeseydim, belki İslâm’ın itikad ve amelini anlamayabilirdim. Allah, âdeta onların eliyle kalbimi temizleyip, İslâm’a hazırlamıştı beni… Çok ilginçtir, Pir Vilâyet Han’la ilk tanıştığım gün, apartmandan aşağı indim. Durakta otobüs bekliyordum ve esmer tenli bir adam bana doğru yaklaştı. Bu adamı daha önce hiç görmemiştim. İyice yanıma kadar yaklaştı ve: “-Sen ya Müslümansın, ya da Budistsin!..” dedi. Ben çekindim. Hiç tanımadığım birisi, yabancı bir erkek, bana niye böyle diyor ki, diye düşündüm içimden… Adam: “-Sen, yoksa o yukarıdaki pis ve yanlış yolda olanların yanında mısın?” diye sordu. Sonra da: “-Gel, seni bizim evimize götüreyim, seni hanımımla tanıştırayım da sana salâtı (namaz kılmayı) öğretsin!..” dedi. Fakat ben iyice şaşırdım ve korktum. İlk otobüse bindim ve oradan ayrıldım. Çok gariptir, bir sene sonra aynı adamı tekrar gördüm. Bir parkta otururken, bu adam da parkın bir kapısından girdi ve önümde namaz kılmaya başladı. Secdeye vardı. O adamın yaptığı hareketlerin namaz kılmak olduğunu, ancak müslüman olduktan sonra öğrendim. Sonra elini açtı ve benim duyacağım şekilde -belki de bana duyurmak için- yüksek sesle duâ etmeye başladı: “-Allah’ım, bu kız çok temiz bir kız!.. Ne olur, doğru yola ulaştır!.. Bu insanlardan onu kurtar!.. Doğru yolu bulsun!..” dedi. Her yerde hidâyete götüren işâretler ortaya çıkıyordu. Allah Teâlâ, âdeta bana, sırayla bu insanları gönderiyordu, kendisine yaklaşmam için… Hani âyet-i kerîmede, “Allah kendisine yönelene hidâyet eder…” (er-Ra’d, 27) buyruluyor ya… Ben, Allah’tan bunu istemiştim, O da sebeplerini yaratıyordu. yarın ikinci kısım çile yolculuğu... Birde okuyan hanımefendiler olsa... |
| |
| | #4 |
| Yüzbaşı Katılım Tarihi: Apr 2007 Yaş: 36
Mesajlar: 858
| Hımmm çok fazla okuyan olmuş özellikle hanımefendiler okumuş, iyi bari yoğun işlerinden ve internet sörflerinden vakit bulmuşlar aman aman çok iyi o zaman devam edelim... Çile Devri Tam bir çile devri dolduruyordum. İçinde bulunduğum tarikatın şeyhi Pir Vilâyet Han, bana bir gün: “-Sen, bizden değilsin!.. Senin mânevî âilen çok uzaklarda!.. Sen burada garipsin. Sen bu dünyaya garip geldin. Doğduğun yerde de seni kimse anlamadı. Şimdi etrafındakiler de seni anlamıyor. İnşâallah duâ edelim, er-geç mânevî âileni bulacaksın. Biz senin son durağın değil, başlangıç durağınız. Mâneviyat dünyanın ilk basamağıyız. Ama bizim yanımızda kalabilirsin. Bu, yalnız başına kalmaktan daha iyidir. Merak etme, bir gün gerçekten mânevî âileni bulacaksın; görünce de onları tanıyacaksın!..” dedi. Onların yanında çok hizmet ettim. * * * Pir Vilâyet Han’la birlikte, 1975 yılında Fransa sınırında Alp Dağlarında Chamoni (Şamani) denilen bir yerde inzivaya çekildik. Çile ve riyâzet dönemi altı hafta sürdü. Herkesin küçük, ayrı ayrı çadırları vardı. Her sabah kalkar, kendi kendimize zikir yapardık. Kimse, kimseyle konuşmazdı. Ayrıca her gün oruç tutardık. Bir gün onlarla birlikte Alp dağlarında kampa çekildiğimizde, şeyhime müracaat ettim ve: “-Benim soyadım Moo; ama bana seslendiklerinde «Hû!..», «Hû!..» gibi geliyor. Bu zikri duyunca da, dünyadan sıyrılmak istiyorum. Sanki ben, öbür dünyaya doğru çağrılıyormuşum gibi hissediyordum. Artık dayanamıyorum, bana bir isim verin!..” dedim. Şeyhim yanıma geldi ve: “-Öyleyse ismin «Bari» olsun!..” dedi. Bir şeyler daha söyledi, fakat gerisini anlamadım.(1) Böylece beni rahatsız eden “Moo” şeklindeki soyadımdan da kurtulmuştum. Esrarlı Bir Rüya Riyâzâtımızın beşinci haftasında bir rüya gördüm. Bu rüya için, hayatımı değiştiren, beni İslâm’la buluşturan bir rüya diyebiliriz. Rüyamda bir ses duyuyordum. Parmağımdaki yüzüğüm kastedilerek: “-O yüzüğü Davud’a ver. Konya’da içine «Lâilâhe illallâh» yazdırsın!..” deniyordu. Davud Bellak, o kampta aşçılık yapan bir Amerikalı idi. Uyandım. “-Bu ne garip bir rüya!..” dedim. “O adamı tanımam ki, nasıl gidip yanına böyle bir şey söyleyeceğim şimdi!..” Yemeğin ardından Davud’un yanına gittim ve: “-Konuşabilir miyiz?” dedim. Şaşkınlıkla: “-Tamam.” dedi. “-Ben bir rüya gördüm. Sanırım seninle alâkalı…” dedim ve rüyamı anlattım. Birden yüzü değişti. “-Altı haftadır buradayım ve ben niye buraya geldim, diye düşünüyor; bir işâret bekliyorum. Demek ki, ben, senin için buraya gelmişim.” diyerek anlatmaya devam etti: “-Ben geçen sene Konya’da şeyhimin yanındayken bir rüya görmüştüm. Rüyamda, bu Alp dağlarında her tarafı karlar bürümüştü. Dağda, uzun beyaz elbiseli, uzun saçlı bir kadın vardı. «Bana yardım et!.. Bana yardım et!..» diye beni çağırıyordu. Rüyamı, hizmetinde bulunduğum Süleyman Efendi’ye anlattım. Şeyhim Süleyman Efendi: «-O seni çağıran Fahrünnisâ Hatun’dur.»(2) dedi. Sonra devamla: «-O’nun rûhu, batıdaki kadınlarda doğuyor. Sen onlardan birine yardım edeceksin ve hidâyetine vesile olacaksın…» diyerek size işâret etmiş demek ki… Ben Konya’dan dönünce Norveç’te çalışmaya başladım. Bir reklam kağıdı geldi. Üzerinde Chamonix-Alp dağlarının resmi vardı. İçimden, işte rüyamda gördüğüm dağlar dedim ve bir işâret olduğunu düşünerek reklamdaki o işi kabul ettim. Şimdi verin yüzüğünüzü, seve seve «Lâilâhe illallâh» yazdırayım. Onu, Konya’ya bizzat götürürüm.” dedi. Ben de yüzüğümü çıkarıp kendisine verdim. Kamp bitti. Oradan ayrıldık. Sonra Davud’la mektuplaşmaya başladık. Kendisine yüzüğümü soruyordum hep; o da henüz Konya’ya gitmediğini söylüyordu. Yarın bu yüksek ilgi için devam edeceğim..... ![]() |
| |
| | #5 |
| Yüzbaşı Katılım Tarihi: Apr 2007 Yaş: 36
Mesajlar: 858
| Kozmik Mukabele Âyini O sıralar ben de çok meşguldüm. Pir Vilâyet Han’la beraber hazırlamış olduğumuz, büyük dinlerin arasındaki münasebeti anlatan ve Peygamberlerin hayatlarından çeşitli bölümler bulunan bir âyin Newyork’ta gösterilecekti. Ben de bu âyinin tasarım ve dekorunu düzenlemeden sorumluydum. Bu “kozmik mukabele” sahnelendiği esnada, hayatımda ilk defa bir ezân duydum. Hem de Newyork’ta… Sudanlı Hamzaddin, hâfız idi ve harika bir ezân okudu. Çok etkilenmiştim. İlginç olan bir şey daha var, bu “kozmik mukabele”de oynayan kimseler gerçek birer oyuncu değil, hepsi birer müriddi. Amaç, Allâh’ın bütün zamanlara peygamberler göndererek insanları kendisine dâvet ettiğini göstermekti. Her bir mürid, temsil ettiği peygamberin (!) hayatını öğrenmek ve hissetmek için böyle bir işe girmişti. Ama yaptığımız iş, din bakımından çok büyük bir cür’et ve hataymış, bunu da sonradan öğrendik. Arayış, Arayış… Sonra Boston’a gittim. Orada Harvard Üniversitesi’nde bir seminere katıldım. Bir profesör, sancısız doğumu anlatıyordu. Elimi kaldırdım ve söz istedim: “-Siz hep maddî doğumdan bahsediyorsunuz, peki mânevî doğum sancısız olur mu?” dedim. Profesör, nâzik bir ifadeyle: “-Hanımefendi, sizinle biraz sonra görüşebilir miyiz?” deyince, arka tarafa geçtim ve seminerin bitmesini bekledim. Profesör yanıma geldi ve: “-Kızım, sen ölmeden önce ölmeye gidiyorsun!.. Senin çok büyük bir zâta ihtiyacın var. Benim mürşidim Hindistan’da… İstersen sana onun adresini verebilirim. Çünkü sen mânevî, özel bir dönemden geçiyorsun. Bu dönemi, bir mürşid-i kâmilin huzurunda geçirmelisin. En azından bu ölüm devresinden çıkana kadar!.. Ayrıca kesinlikle Batı toplumundan ve Amerika’dan dışarıya çıkmalısın. Bu dönemi burada atlatamazsın, burada kalırsan sana kimse yardım edemez!..” dedi. Hayatımın her safhasında birileri geliyor ve beni bir şeylere dâvet ediyordu. İlk olarak anlattığım parkta namaz kılan ıraklı adam, sonra Davud Bellak, şimdi de bu profesör… Sanki Allah beni bir şeylere hazırlıyordu. Ben de çilemi tamamlıyordum. Bu ikazlar ve insanlar, sanki bana: “-Artık aklını kullan da, doğru yolu bul!..” diyorlardı. (Devam Edecek) |
| |
| | #6 |
| Yüzbaşı Katılım Tarihi: Apr 2007 Yaş: 36
Mesajlar: 858
| Bizim forumdaki hanımefendiler okumayı sevmez, özellikle bu tür yazıları, ama olsun yinede, ileride okuyan üyeler gelir diyerek devam edelim... Anneannemin Kabri Yaşadığım ve bir türlü tatmin olamadığım bu arayışlar beni yormuştu. Uzun yıllardır memleketime, Jamaika’ya gitmemiştim. En kısa zamanda toparlandım ve anne-babamın yanına gittim. Bu arada garip şeyler üst üste gelmeye devam ediyordu. Ben bir yaşındayken vefat eden anneannemin kabrini, bu gidişimde bulmuştum. Bunu anneme söylediğimde, bana şöyle dedi: “-Onun ölüm haberini, bize, sen vermiştin. O, memleketinden kalkıp bizim yanımıza gelecekti. O gece sen, ağlamaya başladın. Öyle çok ağladın ki, ne yapacağımızı bilemez hâle gelmiştik. Herkesi başına toplamıştın. Sonra öğrendik ki, tam senin hüngür hüngür ağladığın saatlerde annem vefat etmiş. Annem, çok büyük bir hanımmış. Köyde herkes dertlerini ona anlatır, o da herkesin derdine derman olurmuş. Mânevî yönü de varmış. Herkes ona saygı gösterirmiş.” Annemden bunları ilk defa duymuş ve biraz daha hayret içinde kalmıştım. Onun mezarının başına gittim. Binlerce «kelime-i tevhid» getirdim. “Hemen Los Angeles’a Dön!..” Sonra Jamaika’da bir rüya daha gördüm. Yine bir ses, bana: “-Sen, anne-babanla vedalaş!.. Los Angeles’a dön. 23 Nisan’da orada olman lâzım!..” Rüyamda kaplumbağalar, gökyüzünde yüzüyorlardı. Uyandım. Âileme bir şey demeden onlarla vedâlaştım. Los Angeles’a döndüm. Küçük bir yer kiraladım. Çünkü Los Angeles’tan ayrılırken her şeyimi toplamış, işimi bırakmış, öyle gitmiştim. Şimdi her şeye tekrar baştan başlıyordum. Ve beklemeye başladım. “Ben şimdi buraya niye geldim?” diye düşünürken, Davud Bellak’tan bir mektup aldım. Davud, “Konya’ya vardım. Şeyhime hizmet ediyorum. Ona odun taşıyorum…” diye anlatıyor, bu hâlinden de şikâyet ediyordu. Ben de, onu tesellî ediyor, Yunus Emre’nin hayatını bilmeden, “Ne kadar şanslısın, mürşidini bulmuş, ona hizmet ediyorsun!..” diye Davud’a mektup yazıyordum. Sonra yüzüğümü sordum. O da yüzüğü “Lâilâhe illallâh” yazılmak üzere kuyumcuya verdiğini söyledi. Davud, gönderdiği bu mektupta, bir de Konya’dan Los Angeles’a gelecek olan bir Mevlevî şeyhinden ve onların Los Angeles’ta icrâ edecekleri ilk semâ âyininden bahsetmiş ve sonra da: “-Aman 23 Nisan’da Los Angeles’ta bulun da seni şeyh efendi ile tanıştırayım!.. Ben de şeyhimle birlikte geleceğim ve senin yüzüğünü de getireceğim.” diye eklemişti. İşte beklediğim mesaj buydu. Rüyamda haber verilen ve günlerdir ne olduğunu merak ettiğim işâret!.. Okuyanlar olmasada gelecek yeni yüzyılda okunması dileği ile her gün devam edecek.... ![]() |
| |
| | #7 |
| Forum Yöneticisi Katılım Tarihi: May 2007 Yaş: 26
Mesajlar: 8,496
| Vecihe aksoylar "-Yavrularınızın her istediğini yapmayın, onların her istediğine «evet» demekle onlara en büyük yanlışlığı yapmış olursunuz." ne güzel nasihatler de bulunmuş bu yazıyı zevkle okudum Bide Şu "Mâşâallâh! güzelin ötesi!'' ne güzel Bir iltifat hakkaten Barihudâ (Tanrıkorur) Hanımın Hidâyet Yolculuğu-1 Memleketim Jamaika, İngiliz sömürgesi altındaydı. Okulumuzda İngiliz tarihi ve edebiyatı dersleri vardı. Bütün hocalarımız İngiltere’den geliyordu. Ancak kreşten üniversiteye kadar bütün eğitim hayatım boyunca, İngiliz sömürgesi altında bulunmamıza rağmen kız ve erkek okulları birbirinden ayrıydı. Daha sonraki yıllarda Türkiye’ye geldiğimde, kız ve erkeklerin karışık bir şekilde eğitim görmeleri beni çok şaşırtmıştı. yorumsuz..! |
| |
| | #8 |
| Forum Yöneticisi Katılım Tarihi: May 2007 Yaş: 26
Mesajlar: 8,496
| abi gelecek yüzyılı beklemesek tam da adapte olmaya başlamıştım ki baktım yazının devamı yok |
| |
| | #9 | |
| Yüzbaşı Katılım Tarihi: Apr 2007 Yaş: 36
Mesajlar: 858
| Alıntı:
| |
| |
| | #10 |
| Yüzbaşı Katılım Tarihi: Apr 2007 Yaş: 36
Mesajlar: 858
| Hidâyetin Bedeli… Ben uzunca bir iç seyahat yapmıştım, oturduğum yerde… Yaptığım duâlarla, okuduğum kitaplarla, tanıştığım insanlarla iç dünyamda kilometrelerce yol kat etmiştim. İnsanın, hakikati ararken aslında gitmesi gereken yerdeydim; uzaklarda değil, gönül âlemimde… Böyle bir seyahat için diyar diyar gezmeye gerek yoktu, sadece bir rehbere ihtiyaç vardı. Bu yüzden: “-Allah’ım, ben hiçbir yere gitmeyeceğim, burada oturacağım. Sen benim mürşidimi buraya gönder!..” diye duâ etmiştim.(1) Halbuki bazı arkadaşlarım, ihtiyaçları olan rehberi bulmak için Afganistan’a, Pakistan’a… gitmişlerdi. Bu da samimi olarak ve ısrarla yapılan duâların ne kadar tesirli olduğunu gösteriyor. Bir de benim câhilliğimi gösteriyor. Ne kadar cehâlet içindeymişim ki, herşeyi ayağıma istiyormuşum. Allah’a şart koşulur mu? Halbuki Allah, en iyisini bilir ve en güzel şekilde herşeyi gerçekleştirir. O’ndan hayırlısını isteyip gerekli ortam ve şartları O’na bırakmalıydım. İnsan, yaşamadan birşey anlamıyor. Siz, röportaja başlarken hidâyet mâceramı anlatmamı istediniz. Önemli olan “Lâilâhe illallâh” deyip istikamet üzerine olabilmek… Allâh’a teslim olmak… Nefisle büyük bir cihada azmedebilmek… Sadece “Lâilâhe illallâh” deyip sonra da müslümanca yaşamamanın hiçbir faydası yok!. * * * Neyse, 23 Nisan’da bu Süleyman Dede Efendi ve Davud geldi. Ben de onları Los Angeles’a dâvet edip karşılayan kimselerin arasına girmiştim. Onu dâvet eden kişiler bana: “-Sen bu gelen şeyh efendiyi nereden tanıyorsun ki?” diye sordular. Ben de: “-Bana mektup geldi. Beni de dâvet ettiler.” dedim. Onlar: “-Nasıl olur, onu buraya biz dâvet ettik.” dediler ve beni bir kenara doğru ittirdiler. Süleyman Dede, uçaktan indi. Meğer daha önce Davud, Süleyman Dede’ye benim fotoğrafımı göstermiş ve kısaca başımdan geçenleri de anlatmış. Konuşurlarken Süleyman Dede, fotoğrafa bakmış, alnıma bir çarpı işareti koymuş ve: “-Hazret-i Cebrail, bu kıza zaman zaman bazı haberler veriyor.” demiş. Tabiî, benim bunlardan çok sonradan haberim oldu. * * * Dînî konularda bilgi sahibi insanların sayısı bile bu kadar azken, benim başımdan geçen bazı olayları ve bazı tasavvufî incelikleri herkesin yeterince anlamasını beklememek gerektiğini düşünüyorum. Gerçekten bazı olaylar var ki, inanç taşımayan kimselerin kabullenmesi, inanması çok zor!.. Onun için bunlar anlatılmaz, sadece hissedilir, yaşanır. Bu yüzden herkesin kendi iç yolculuğunu yaşaması lâzım!.. Devam edecek... |
| |
| Konu Araçları | |
| |