![]() |
| | #1 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| aşağıdaki yazı bir forumdan alıntıdır çok hoşuma gitti paylaşmak istedim Selat ve Selam Ona Olsun BİR KUL ve peygamber idi. Ben de bir kulum. O kul olduğunu biliyordu. Benim nefsim kabullenmiyor. O bir güldü; şebnemlerinde, bize rahmetle gülen bir kâinat sundu, ve ardında güller bırakıp Rabbine döndü. Biliyor, ama hâlâ zakkumlar peşinde koşuyorum. Onun dünyama getirdiği güzelliğin de, tüm bu güzelliğin onun elçiliği ile geldiğinin de farkındayım. Zaten bu yüzden onu anlatmak istiyorum. Fakat sürekli gel-gitler ve kaç-göçler yaşanan; kâh onunla minare başına çıkan, kâh onsuz kuyu dibine inen bulanık hayatımla, anlatamamaktan korkuyorum. Bu istek ve bu korkudur ki, hem onu yazma çabamı, hem de hâlâ hiçbir şey yazamayışım sonucunu getiriyor. Senelerdir düşlüyor, aylardır düşünüyor, dokuz haftadır yazmaya çalışıyorum. Artık ümitsizim. Ne onu yazabileceğimden umutluyum; ne de, yazmış bile olsam, anlatmış olabileceğimden. İçin için “Onu ben nasıl anlatabilirim?”i soruyorum. İçimden çoğu kez “Anlatamazsın” cevabı yükseliyor. Ama yine de onu anlatmak istiyorum. Ona ayna olmak istiyorum; gölge olmaktan korkuyorum. Pencere olmak istiyorum; perde haline gelmekten korkuyorum. Onunla aramdaki engelleri görür gibiyim O bir dünyadan söz açmıştı; benim dünyam galiba o dünya değil. Dünyası dünya-ötesini de içine alıyordu; ben ötesizim. Hayatı ölümden sonrasını da kapsıyordu; ben sonrasızım. Gördüğü tüm zahirî şeylerin bir de iç yüzü vardı; ben yüzsüzüm. Duyguları yedi kat semada kanat çırpmıştı; ben dünyaya mıhlanmışım. O “ayağa can Veren”i konuşmuştu; ben “ayak”ı konuşuyorum. O güzelim hilali Yaratanı anlatmıştı; ben hilale takılı yaşıyorum. Ne de olsa, helâket-felâket asrının çocuğuyum. Benim asrımın adı, “Asr-ı Saadet” değil. Çokluk içinde dagilmiş bir zihnin sahibiyim. Kalbim bölük-pörçük. Nefsim geniş, ruhum dar. Çünkü bu asrin çocuguyum. Seneler boyu onun dersini aldim. O dersle gerçegin tersini aldim Öyleyken, ben o sevgili Resul’ü anlatamam. İstesem de anlatamam. Olsa olsa, onu anlayamadığımı anlatırım. Yahut, tüm perdelere ve engellere, tüm yetersizliğime ve sığlığıma rağmen, ne kadar anlayabildiğimi anlatırım. Hepsi bu. Biliyorum, o da insandı. Onun içtiği su, bizim içtiğimiz suydu. Kokladığı gül, soluduğu hava, seyrettiği güneş, yediği hurma, okşadığı kuzu, içtiği süt, bindiği deve, avuçladığı kum, seyre daldığı yıldızlı ve yaldızlı gökyüzü bizimkinin aynıydı. Ona, bize verilmeyen birşey verilmiş değildi. Şeffaftı zaten, kendisine verilen semavî hediyeyi aynıyla bize aktarmıştı. Ona verilen bizden alınmış değildi yani. Ona gelen vahiy hediyesi aynıyla duruyordu; dünyamıza girmiyorsa, bizim meselemizdi bu. Hem, ona da kalb, ruh, akıl, binlerce duygu, el, göz, kulak ve dudak verilmişti. O da bizim gibi âciz, zayıf, muhtaç, ümmî, fakir ve çaresiz idi. Onu farklı kılan ne başka bir kâinatta yaşamış oluşuydu; ne de verilmiş imkânların farklılığı. O da bizim içtiğimiz suyu içmişti. Ama bizim boğulduğumuz sulara asla dalmaksızın. Bizim baktığımız manzaraları seyretmişti. Ama bizim gördüğümüzün ötesine ulaşarak. Bizim sorduğumuz soruları sordu. Ama ona bizim erişemediğimiz cevaplar geldi. Onun da “gelecek” meselesi vardı; ne ki, onun için gelecek ölüm anında bitmiyordu. O da çalışıp yorulmuştu; ama ne için, ne adına ve nereye doğru olduğu bilinen bir çalışmaydı bu. Ona da hayat verilmişti; ama onun için hayat “ölü olmanın tersi”nden ibaret değildi. Keza, ölümün de onun için ap ayrı bir anlamı vardı. Sözün kısası, onun yaşadığı dünyadayız. Ona verilmiş kabiliyetlerle yaşıyoruz. Yine de, “dünya”mız onunki ile örtüşmüyor. O üç yüzlü bir dünyadan haber vermişken, biz kuru, sığ ve kof tek yüzlü tanımlara takılıp kalıyoruz. O dünyada bir yolcu veya bir misafir gibi olmanın yolunu öğretmişken, biz “dünyanın oluşumu”na dair, “kozmik fırtına”lı, “merkezkaç kuvvet”li, “magma”lı tanımlarla oynaşıyoruz. O güneşi Rabbimizin semavî bir kandili olarak bildirirken, biz “Çekim alanında dokuz mu, on mu gezegen var?” sorusunda dolanıp duruyoruz Evet öyleyken ben Sevgili Resulu anlatamıyorum Allaha celle celalühü emanet olun... |
| |
| | #2 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Jul 2006 Yaş: 27
Mesajlar: 1,064
| Güzel Aya sorsam yakamoza parıldayan yıldıza SENİ bana anlatırlar damla damla gözyaşıyla Onun adı Ahmeddir kainata rahmettir nişanesi şefkattir aleme merhamettir sözlerim kifayetsiz gözlerim kalır fersiz anlatamam,anlatamam SENİ anlatamam Güne sorsam doğan güneGüle meftun bülbüle SENİ bana anlatırlar vefalı bir misaline Onun adı Ahmeddir kainata rahmettir nişanesi şefkattir aleme merhamettir sözlerim kifayetsiz gözlerim kalır fersiz anlatamam ,anlatamam seni anlatamam. |
| |
| | #3 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Sep 2005
Mesajlar: 1,390
| Ben seni görmeden sevdim Ben seni görmeden sevdim Yorgun gecelerde titreyen bir yetim bir öksüz yüregimde sevdim seni Ey gönül bahcemde büyüttügüm nazli cicek, Ey sevdamin adi, askin gercek anlami Bu hasret, bu gurbet söyle, söyle ne zaman bitecek Ben seni görmeden sevdim Yolunu gözledim bir Medine sabahi Ellerimde güller, güllerki kokunu aldigim, kokunu alip yandigim yanip yanip agladigim... Ben seni görmeden sevdim Gözlerini gözlerime degdir efendim, ellerini ellerime Sevmeyi senden ögrendim ilkin, sevilmesi gereken herseyi senden Sefkat seninle mana buldu, buz cöllerini seninle asdim Ben seni görmeden sevdim Bahar yüzlü insanlar bildim etrafinda pervane onlardan biri olmak istedim hep, her emrine amade Seninle yasamak seninle ölmek, ama en cok seni seni görmek istedim... Ben seni görmeden sevdim, konunu aldim güllerde, Ben seni görmeden sevdim, adini andim yürekte Sevgili Sevgili en Sevgili http://www.hadipaylas.net/audio/audi...den_Sevdim.mp3 |
| |
| | #4 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| HAKETMİYORUZ Biz seni görmedik Ya Rasulallah Çekemedik içimize, seninle aynı nefesi doya doya Toprağın olup serilemedik ayağın altına Oturduğun bir taş, soluduğun bir nefeslik hava Olamadık Ya Rasulallah, Okşadığın bir baş, yaslandığın bir kaya Sen bir güneştin Karanlıklar içinde kaybolanlara Bir pınardın, Çöllerde susuzluktan bağrı çatlayanlara Bir ilaçtın, Gönüllerdeki yaralara... Bir vuslattın, Güzel günlere... Ve bir anahtardın, Arkasında gerçeklerin olduğu demir kapılara... Ama bilemedik Ya Rasulallah! Mühürlenmişti kalplerimiz, Görmez olmuştu adeta gözlerimiz. Gel de çöz kalplerimizi Ya Rasulallah, Gel de aydınlat nurunla kararan içlerimizi, Gel de kurtuluşa erdir bizleri... Sen, her nefesinde bize “Ümmetim” derken Adın dudaklarımızdan dökülürken, Akmıyor bir damla gözyaşı bizden Titremiyor kalbimiz ismini duyduğumuzda içten... Biz seni taşlardan koruyan Zeyd değiliz Ya Rasulallah, Biz yatağına yatan Ali değiliz Hamza değiliz biz, Ömer değiliz Bilal, Osman, Ebu Faiz Değiliz Ebu Bekir Sıddık Biz Nabî gibi sana hürmet edemedik Fuzulî gibi beşeri aşktan, ilahi aşka yükselemedik Biz ancak senin yıktığın putları dirilttik. Ama sen bize ahir zaman gençleri demişsin Kevser şarabından ellerinle içirecekmişsin Başımızı okşayıp bizi sevecekmişsin. Hayır Ya Rasulallah! Hayır, Haketmiyoruz senin sevgini Haketmiyoruz biz bunların hiçbirini... |
| |
| Konu Araçları | |
| |