![]() |
| | #11 |
| Forum Yöneticisi Katılım Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 4,035
| Tatil ortamlarından zevk alamamaları Cahiliye toplumunda insanlar, kendi ifadeleriyle, sıkıntılarından kurtulup başlarını dinleyebilmenin ve tüm senenin yorgunluğunu atıp keyifli bir vakit geçirebilmenin en iyi yolunun "tatil yapmak" olduğuna inanırlar. Bu amaçla toplumun hemen her kesimindeki insanlar maddi imkanları doğrultusunda kendilerine bir tatil ortamı oluşturmaya çalışırlar. Kimileri evlerinde oturup dinlenerek, kimileri de bu süreyi değişik bir mekana giderek değerlendirmeye çalışır. Farklı tercihleri olsa da her birinin ortak amacı, yıl boyunca yerine getirmek zorunda oldukları işlerine bir süre için ara verip, bu vakti eğlenip neşelenebilecekleri farklı faaliyetlere ayırabilmektir. Bu amaçla bütün bir sene boyunca çalışıp para biriktirir, tatil yapacakları günlerin hayalini kurarak yaşarlar. Her detayı büyük bir titizlikle önceden planlarlar. Giyecekleri kıyafetleri dikkatle seçip alır, kalacakları yerlerin en rahat edebilecekleri şartlara sahip olmasına büyük özen gösterirler. Hatta ortamı olabildiğince güzelleştirebilmek için beraberlerinde en iyi dostlarının da gelebilmesi için çeşitli organizasyonlar yaparlar. Ancak siz de çevrenizde çok sık şahit olmuşsunuzdur ki, gösterilen tüm bu itinaya, yapılan kusursuz planlara ve eldeki imkanlara rağmen bu tatiller genellikle beklenildiği gibi sonuçlanmaz. Bu kimseler genellikle hayallerinde canlandırdıklarının aksine bu tatil ortamından gerek maddi gerekse de manevi açıdan yıpranmış olarak dönerler. Karşılaşılan bu durumun belli başlı birkaç nedeni vardır: Öncelikle daha önce de belirttiğimiz gibi, dünya hayatı, içerdiği eşsiz güzelliklerin yanı sıra pek çok eksiklikle birlikte yaratılmıştır. Nitekim Allah hem aksilik gibi görünen birtakım olaylar hem de nefsin hoşuna gidecek bazı ortamlar yaratarak insanları dener. Kuran'ın bir ayetinde Allah bu gerçeğe "... Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz." (Enbiya Suresi, 35) hükmüyle dikkat çekmektedir . İşte Allah'ın bu hikmetli yaratışı gereği, insanlar yaşamları boyunca hoşlarına giden veya gitmeyen pek çok olayla karşılaşırlar. Eğer bu olaylar karşısında güzel ahlak gösterecek olurlarsa, Allah, olumsuzluk, zorluk ya da sıkıntı gibi görünen olayları onlar için güzelliklere dönüştürür, hayırlara vesile eder. Dolayısıyla bu bakış açısıyla hareket eden bir kimse, hayatın her anından hoşnut kalır, güzellikleri görüp bunlarla mutlu olmayı başarır. Allah'ın insanları denemek için yarattığı bu olayları cahiliye ahlakı ile karşılayan insanlar ise, değil olumsuz gibi görünen olaylarda pek çok hayır görüp bunlarla mutlu olabilmek, bunlara karşı gösterdikleri ahlak nedeniyle ellerindeki güzelliklerin de tadına varamazlar. Allah korkusunun kazandırdığı güzel ahlakın yaşanmadığı bir ortamda, insanların ne birbirlerinden ne de kendilerine sunulan güzelliklerden zevk alabilmeleri mümkün değildir. Çünkü tevekkül, olaylara hayır gözüyle bakma, aksilik gibi görünen durumları, hatalı tavırları olgunlukla ve hoşgörüyle karşılama, sorunları öfkeye kapılmadan çözümleyebilme gibi özellikler olmadığında, bunların yerini insanları büyük sıkıntılara sokan cahiliye tavırları alır. İşte tüm çabalarına rağmen, bazı insanların hayatlarının her aşamasında olduğu gibi, tatil ortamlarından da bekledikleri zevki alamamalarının nedeni budur. Bu ortamlarda karşılaşılan muhtemel aksaklıklardan kısaca birkaç örnek verecek olursak, bu kişilerin tamamen kendi ahlakları yüzünden mutsuz oldukları daha iyi anlaşılabilecektir. Tatil ortamlarında en sık karşılaşılan olaylardan biri, tatil için gidilen yerin tahmin edilenden farklı çıkmasıdır. Kalacakları yerin bekledikleri şartlara sahip olmadığını görmeleri, bu insanların daha en baştan huzurlarının kaçması için yeterli olur. Hele bir de bunun öncesinde buraya ulaşabilmek için kötü bir yolculuk geçirmişlerse, böyle bir durum karşısında iyice tahammülsüz bir tavır gösterirler. Bir yandan istemedikleri bir ortam ile karşılaşmalarının verdiği huzursuzluk, bir yandan da kısıtlı tatil imkanlarını istemedikleri gibi bir yerde geçirecek olmalarının verdiği hoşnutsuzluk morallerinin iyice bozulmasına neden olur. Buna bir de, "bir şeyin kötü başladığında hep kötü gideceği" şeklindeki batıl inançları eklenince iyice huzursuz olurlar. Bazen de karşılaştıkları tüm şartlar tam istedikleri gibi olur. Ancak yine de tatil süresince karşılarına çıkan beklenmedik tek bir olay dahi tüm huzurlarının kaçmasına neden olabilir. Örneğin güneşlenmek amacıyla gittikleri tatil yerinde bir anda havaların bozulup yağmur yağmaya başlaması, kısa bir süre için bile olsa bulundukları yerde sık sık elektrik ya da su kesintisi olması, havuzun kalabalıklığı ya da restoranda kendileri için en iyi yerdeki masalardan kalmamış olması bu insanlar için hep birer memnuniyetsizlik nedenidir. Oysa Allah inancı olan bir insanın bu şartlar altında aynı ortamdan alacağı zevk tümüyle farklı olur. Çünkü iman gözüyle değerlendirildiğinde aksilik gibi görünen olayların her biri, insanlara zevk veren nimetlere dönüşür. Mümin, her ne olumsuzlukla karşılaşırsa karşılaşsın, kendisine verilen imkanlar ile Allah'a şükredecek çok fazla detay görebilecek ve bunlarla mutlu olmasını bilecek bir anlayışa sahiptir. Örneğin hava güneşli değildir belki ama, yağmurlu bir havada vakit geçirmenin de ayrı güzellikleri vardır. Ya da havuz kirli veya kalabalıktır belki ama, aynı vakitte açık havada spor, yürüyüş ya da alış veriş yapmak mümkündür. Restorandaki masanın yeri en iyisi değildir belki ama, insanın yanında bu yemeği yerken sohbet edebileceği arkadaşları vardır. Sağlığı sıhhati yerindedir; güzel bir tatil ortamındadır; dolayısıyla sevinebileceği çok fazla nimet vardır. Ayrıca elektrik ya da su kesintisi belki zorluk oluşturabilecek problemlerdir, ancak bu süreyi insanın kendisini huzursuz ederek geçirmesi bu problemin çözülmesi yönünde hiçbir fayda sağlamaz. Bu durumda huzursuzluğun zararı insanın kendisinden başkasına olmayacaktır. Böyle durumlarda yapılması gereken olaylara olgunlukla yaklaşarak herşeye olumlu bakmaktır. Ayrıca şu da bir gerçektir ki, cahiliye insanlarının tatil ortamlarından zevk alamamalarının nedenleri sadece teknik aksaklıklarla bağlantılı değildir. Bu insanlar herşeyin dört dörtlük olduğu ortamlarda da memnuniyetsizlik yaşayabilmektedirler. Herşeyin mükemmel tasarlandığı, hiçbir detayın atlanmadığı, hiçbir ihtiyacın göz ardı edilmediği son derece konforlu bir ortamda bile mutsuz olabilmektedirler. Çünkü -daha önce de belirttiğimiz gibi- manevi boşlukları, iç huzursuzlukları ve gösterdikleri cahiliye ahlakları nedeniyle herşey mükemmel olsa bile, onlar ellerindeki bu nimetlerden gereği gibi zevk alamazlar. Bulundukları ortamdaki güzelliklere şükretmesini, karşılaştıkları her olaya hayır gözüyle bakmasını bilmedikleri, insanların hatalarına karşı hoşgörülü ve affedici olamadıkları, gerektiğinde özveride bulunamadıkları, tevazulu davranamadıkları sürece, her ne güzellik içerisinde olurlarsa olsunlar bunlardan zevk alamazlar. Tüm bu güzel ahlak özelliklerini ve bunlarda bir ömür boyunca süreklilik gösterebilmeyi sağlayan Allah korkusunu kalplerine yerleştirmedikleri sürece, Allah bu kimseleri dünya hayatının zevklerinden yoksun bırakır. |
| |
| | #12 |
| Forum Yöneticisi Katılım Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 4,035
| Sahip olduklarından sıkılmaları Allah, Kuran'ın "Artık sen onları, belli bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak. Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller." (Müminun Suresi, 54-56)ayeti ile cahiliye toplumu insanları hakkında çok önemli bir bilgi vermektedir: Sahip oldukları nimetler bu kişilerin hayırlarına değildir. Din ahlakından uzak yaşayan kimi insanlar, dünya hayatını sayısız nimet içerisinde geçiriyor olabilirler. Bir insanın dünya hayatında isteyebileceği neredeyse herşeye; zenginliğe, güzelliğe, şan, şöhret, itibar ve akla gelebilecek büyük küçük her türlü imkana sahip olabilirler. Ancak Rabbimizin ayetinde bildirdiği gibi, bunların hiçbiri onlara hayırdan yana bir şey kazandırmaz, onlar için gerçek anlamda birer nimete dönüşmez. Allah tüm bunları onların dünyada ve ahirette tadacakları azabın şiddetinin daha da artması için vermektedir. Allah onlara görünürde nimet vermekte, ama bunlardan zevk alacak ruhu yaşamalarına izin vermemektedir. Dolayısıyla bu insanlar dünya hayatının tüm güzelliklerini elde etseler de, bir anlamda "nimet içerisinde mahrumiyet" yaşarlar. Bir insanın isteyebileceği herşeye sahip olması, ancak bunlardan gerçek anlamda zevk alamaması ise büyük bir azaptır. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, bu insanlar içinde bulundukları durumun gerçek sebebini vicdanen çok iyi bilmekte, kalplerinde yaşadıkları boşluğun ve huzursuz ruh halinin vicdanlarına uygun bir yaşam sürmemekten kaynaklandığını da anlamaktadırlar. Ancak bunu inkar etmekte ve ısrarla anlamazlıktan gelmektedirler. Çözümü, imanda, Allah'a sığınmakta arayacaklarına, yine cahiliye yöntemlerine sarılmakta ararlar. Alışkanlıklarını, yaşam tarzlarını, sosyal çevrelerini, arkadaşlarını, gittikleri, gezdikleri yerleri değiştirdiklerinde herşeyin yoluna gireceğini, hayatlarındaki boşluktan, kalplerindeki sıkıntıdan kurtulabileceklerini sanırlar. Sizler de çok defa etrafınızdaki bazı insanların sık sık "Yeni bir hayata başlamak istiyorum", "Herşeye sıfırdan başlayacağım", "Geçmişimi silip attım, hayatımda yeni bir sayfa açtım" gibi sözler sarf ettiklerini duymuşsunuzdur. Gerçekten de bazı kişiler kimi zaman yaşamlarındaki herşeyi, tüm detayları tekrardan ele alır, herşeyi daha güzeli, daha mükemmeli ve daha kusursuzuyla değiştirmeye çalışırlar. Ama yine de hiçbirinde aradıkları anlamı, özledikleri huzuru, zevki ve mutluluğu bulamazlar. Örneğin günlük hayatlarındaki alışkanlıklarını tümüyle değiştirirler. Günlerini evde, aileleriyle, çocuklarıyla, ev işleriyle meşgul olarak geçirirken, hayatlarındaki monotonluğun bu yaşam tarzından kaynaklandığını zannederek kendilerine yeni meşguliyetler bulmaya çalışırlar. Hayatlarına yeni bir anlam katacağını ve kendilerine farklı bir kişilik kazandıracağını düşünerek iş hayatına atılmaya karar verirler. Ama kısa sürede aynı sıradanlığın iş hayatında da var olduğunu görürler. Yine de bu gerçeği görmezlikten gelip arayışlarına devam ederler. Örneğin sanatsal faaliyetlere yönelirler; bir şeyler üretmekten, ortaya kişiliklerini yansıtan eserler çıkartmaktan çok zevk alacaklarını sanırlar. Fakat kısa süre içinde bu alışkanlıkların da kendilerine bekledikleri zevki vermediğini anlarlar. Bu şekilde kendileriyle gururlanabilecekleri, çevrelerindeki insanlar arasında övünebilecekleri, toplumda kendilerine iyi bir yer edinebilecekleri herşeyi denerler. Çeşitli toplantılara katılır, yardım derneklerinde görevler alır, sergilere, tiyatrolara, konserlere gider, alış verişe çıkar, çeşitli spor dallarını dener, arkadaş toplantılarına katılırlar. Ama kısa sürede bunlardan da sıkılır, bir türlü aradıkları zevki bulamadıklarını görürler. Ortada değişen hiçbir şey yoktur, çünkü ruhlarında bir değişiklik yapmamışlardır. Cahiliye toplumunun bireyleri ancak sahip oldukları kötü ahlaktan uzaklaşıp, Allah'ın emrettiği güzel ahlakı yaşamaya başlarlarsa, huzurlu ve mutlu olabilirler. Kimileri de mutluluğu parayla elde edebileceklerini zannederek, dikkatlerini tamamen bu yöne verirler. Para ile elde edebilecekleri herşeyin en güzelini, en yeni, en son modelini, en konforlu ve en gösterişlisini alırlar. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, istedikleri herşeyi elde etmeleri bu insanları mutlu edemez. Bunun başlıca nedenlerinden biri, cahiliye ahlakını yaşayan insanların her zaman için ellerindekinden daha fazlasını isteme arzularıdır. Daha çok para, daha güzel arabalar, daha güzel evler, daha yüksek bir makam ve daha çok konfor arzusu, onları asla tatmin etmez. Mutluluğu bunlarda aradıkları halde, bunların hiçbirinin ruhlarına zevk vermemesini ise, ellerindeki imkanların yetersizliğine bağlarlar ve daha da fazlasını elde etme hırsı ile dolarlar. Örneğin kimi insanlarda arabalar büyük bir tutku halini almıştır. Arabanın markası, son model olması, iyi bir teknik donanıma, kaliteli bir müzik sistemine sahip olması bu kimseler için son derece önemli detaylardır. Arabalarına büyük bir düşkünlük gösterir ve en ufak bir zarar gelmesini istemezler. Ancak çok güzel bir araba aldıklarında yaşadıkları mutluluk dahi kalıcı değildir. Kısa bir süre sonra aldıkları arabanın yeni modeli çıkar ve ellerindeki, eski bir model haline gelir. Daha hızlı, daha çok aksesuara sahip ya da daha teknolojik özelliklere sahip bir arabanın varlığını duymak dahi onları üzer. Bir anda sahip oldukları bu nimetten aldıkları tüm zevki yitirirler. Aynı şekilde kıyafet konusu da cahiliye insanları için başlı başına bir problemdir. Modayı en iyi şekilde takip etmek isterler. Maddi imkanı yerinde olanlar kadar, bu konuda kısıtlı bir bütçeye sahip olan insanlar da çevreleriyle yarış içerisindedirler. Ancak çok beğenerek, kendilerine çok yakıştığını düşünerek aldıkları bir kıyafet, modasının geçmesiyle birlikte bir anda onlar için tüm anlamını yitirebilir. Bu kıyafeti, hoşlanmadıkları ya da rekabet içerisinde oldukları bir insanın üzerinde görmek, de bu kimseleri oldukça olumsuz etkiler. Bir anda bu kıyafetten soğuyup sıkılırlar. Aynı şekilde kendilerinden daha güzel kıyafetlere sahip insanları görmek de onlar için büyük bir huzursuzluk sebebi olur. Kendi ellerindeki giysiler ne kadar güzel olursa olsun, bir süre sonra onlara sıkıntı vermeye, sıradan gelmeye başlar. Alışkanlıklar, sosyal faaliyetler, maddi olanaklar ve sahip oldukları diğer imkanların hiçbiri bu insanlara aradıkları mutluluğu kazandırmaz. Ve sürekli olarak tekrarlanan bu denemelerin çokluğu onları daha da olumsuz bir ruh haline iter. Dünya hayatındaki tüm zevkleri tam anlamıyla tüketip yok ettiklerini anladıklarında da genellikle kendi ifadeleriyle "hayata küserler". Bütün bu olumsuzluklara rağmen söz konusu kişiler çözümü imanda aramazlar. Bundan dolayı da verdikleri tüm emeklere rağmen mutsuzluk içerisinde bocalayıp dururlar. Oysa din ahlakına sahip olsalar, bu nimetlerden hiç tahmin edemeyecekleri kadar derin bir zevk alacaklardır. Bu gerçek, müminlerin hayatlarında çok belirgin bir şekilde görülür. Müminler hiçbir zaman bıkkınlığa kapılmazlar. Aksine her geçen gün, ruhlarındaki derinliğin artmasıyla birlikte, ellerindeki nimetlerin kıymetini daha da detaylı olarak anlarlar. Ve bunlardan her geçen an daha fazla zevk almaya, daha fazla heyecan duymaya başlarlar. Bunların her birini, Allah'ın kendilerine olan rahmetinin, sevgisinin ve lütfunun tecellileri olarak görürler. Tüm hayatlarını Allah için yaşadıkları, sahip oldukları her nimeti Allah'ın rızasını kazanmak için kullandıkları, her işi O'nun hoşnutluğunu hedefleyerek yaptıkları için sürekli olarak aynı derin hazzı ve heyecanı duymaya devam ederler. Allah iman edenlerin bu mutmain olmuş ruh hallerini Kuran ayetlerinde şöyle bildirmektedir: Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön. Artık kullarımın arasına gir. Cennetime gir. (Fecr Suresi, 27-30) |
| |
| | #13 |
| Forum Yöneticisi Katılım Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 4,035
| Doğal güzelliklerden zevk alamamaları Cahiliye toplumu insanları, maddiyatçı bakış açıları nedeniyle doğal güzelliklere olan duyarlılıklarını da büyük ölçüde kaybederler. Etraflarındaki hemen herşeyi, kendilerine ne tür bir menfaat sağlayabileceği, dünya hayatından daha fazla yararlanabilmelerinde onlara nasıl bir katkıda bulunacağı düşüncesiyle değerlendirirler. Bu menfaat arayışı karakterlerine o kadar işlemiştir ki, onlar için herhangi bir şey kendilerine ancak çıkar sağlayacaksa değerli ve anlamlı olabilmektedir. Örneğin bir güzellik onların olacaksa, bununla övünüp çevrelerinde itibar sağlayabileceklerini düşünüyorlarsa anlamlıdır. Bu sınırlı bakış açıları nedeniyle de dünyanın dört bir yanını süsleyen doğal güzelliklerin çok azını fark eder ve bunlardan da ancak çok yüzeysel bir zevk alırlar. Oysa Allah dünyanın her köşesini insan ruhunu derinden etkileyen, birbirinden ihtişamlı doğal güzelliklerle süslemiştir. Rabbimiz insanların düşünüp akletmeleri, Kendisinin gücünü, büyüklüğünü görüp iman etmeleri, şükretmeleri için her an, her yerde, çok sayıda nimet meydana getirir. İnsan, dünyanın hangi ülkesinde, hangi şehrinde yaşarsa yaşasın, bu güzelliklerin birçoğuyla muhatap olur. Yağan bir yağmurun, kıyıya vuran bir dalganın, batan bir güneşin, yeni tomurcuklanan bir çiçeğin görünümü insan ruhuna çok derin bir zevk verir. Allah, dünyanın her yerinde, gece ve gündüz farklı görünüm ve etkileyicilikte manzaralar yaratır. Ve Allah bunların her birini insanlar için ayrı birer nimet olarak sunar. Müminler, çevrelerinde gelişen her olaya iman gözüyle baktıklarından, Allah'ın kendileri için yarattığı tüm bu güzellikleri en ince detaylarıyla fark eder ve bunlardan derin bir zevk alırlar. Cahiliye insanları ile aralarındaki fark ise, şu noktada ortaya çıkmaktadır: Kuşkusuz dünya, insanlara, nasıl bakarlarsa öyle görünmektedir. Gaflet gözüyle bakan dünyayı da gaflet perdesinin ardından görür. İşte bu nedenle cahiliye insanlarının büyük çoğunluğu yaşadıkları dünyadaki güzelliklerin pek çoğunu fark edemezler, fark ettikleri ise onlar için çok fazla bir anlam ifade etmez. Onlar için çevrelerindeki tüm güzelliklerin, nimetlerin, mucizelerin üzerinde birer perde vardır. Kuran'da gözleri olup da görmeyen insanların durumunu Rabbimiz, "sinelerdeki kalplerinin kör olmasıyla" (Hac Suresi, 46) ayetiyle açıklamıştır. Bu konudaki bir ayet şöyledir: ... Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179) Allah Mutaffifin Suresi'nin 24. ayetinde ise, müminlerin yüzlerinde nimetlerin parıltılı sevincinin görüleceğini haber vermektedir. Başka bir ayette ise Rabbimiz şöyle bildirmektedir: Gerçek şu ki size Rabbinizden basiretler gelmiştir. Kim basiretle-görürse kendi lehine, kim de kör olursa (görmek istemezse) kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinizde gözetleyici değilim. (Enam Suresi, 104) İşte bu şekilde gaflet gözüyle bakan bazı insanlar çevrelerindeki güzellikleri de ancak bu gaflet perdesinin ardından görebilmektedirler. Elbette bu kişiler de çeşitli doğal güzellikle iç içe yaşar ve tüm bunlardan gerektikçe faydalanmaya bakarlar. Örneğin deniz kenarına gitmekten, güneşin batışını seyretmekten, çiçeklere, ağaçlara bakmaktan hoşlanabilirler. Ancak bu hoşlanmanın derecesi çok sınırlıdır. Ruhlarında derin etkiler bırakan bir heyecan duymazlar. Yaşadıkları ancak çok kısa süreli ve sıradan bir heyecan olur. Bu heyecan bir an sonra yerini duyarsızlığa ve ilgisizliğe bırakır. Her güzellikten çok çabuk sıkılırlar. Hemen daha yenisini, daha etkileyicisini ve daha orijinalini isterler. Bu, tümüyle onların ruhlarındaki yozlaşmadan ve duyarsızlıktan kaynaklanmaktadır. Cahiliye toplumlarında "doğaya hayranım", "doğayla iç içe yaşamak istiyorum" gibi sözler sarf eden ve hatta hayatının büyük bölümünü bu doğal güzellikler içerisinde geçiren insanlar da vardır. Ancak bu noktada bu insanlar hakkında sorulması gereken bir soru vardır: Tüm bu doğal güzelliklerden zevk almanın gerçek ölçüsü nedir? Bu güzelliklerden zevk alabilmenin ölçüsü; Allah'ın gücünü ve büyüklüğünü hissedip, bu ihtişamın Yaratıcısı olan Rabbimizin karşısındaki aczimizi görerek saygı dolu bir şekilde Rabbimize teslim olmaktır. Allah ancak bu gerçekleri görüp yaşayabilen insanların bu güzelliklerden gerçek anlamda zevk alabilmelerine izin vermektedir. Tüm bu güzelliklerin içerisinde yaşamalarına rağmen bazı insanlar, kalplerindeki boşluktan, iç huzursuzluklarından ve mutsuzluklarından kurtulamıyorlar ise, bu, onların güzelliklerden gerçek anlamda zevk alamadıklarını gösterir. Allah'a iman etmedikleri sürece, tüm bunlar onlar için geçici bir hayranlık duymalarını sağlayan ve onlara ancak kısa bir süre ilginç gelen eserler olmaktan ileri gidemezler. Oysa etrafındaki bir güzelliği Allah'ın yarattığını bilen bir insan, bu güzelliğin ardında çok fazla anlamlar, çok derin detaylar bulur ve bunları keşfetmenin verdiği heyecanı doyasıya yaşar. Bu, Allah'ın üstün sıfatlarını, sonsuz yaratma gücünü, aklının ve ilminin sınırsızlığını, büyüklüğünü, tüm evrene olan hakimiyetini hissetmenin verdiği çok derin bir zevktir. Ve bunun için dünyanın tüm ülkelerini dolaşıp, her yerin manzarasını, her yerin doğal güzelliklerini ayrı ayrı görmesine gerek de yoktur. İnsanların binlerce kez görmeye alıştıkları için yanından geçip gittikleri herhangi bir detay da bu kişiye aynı zevki verir. Ruhundaki zenginlik ve derinlik, bu kişinin bu görüntüden, kalbinin çok derinliklerine etki eden, büyük coşku oluşturan bir zevk alabilmesini sağlar. Örneğin hayvanlar Allah'ın dünya hayatında insanlar için yarattığı nimetlerdendir. Binlerce tür kuşun gökyüzünde süzülüşündeki zarafet, kanatlarındaki estetik, renklerindeki canlılık, tüylerindeki simetri ve uyum, iman gözüyle bakan bir insan için çok büyük birer zevk kaynağıdır. Bir sincabın dişlerindeki, el hareketlerindeki, kuyruğundaki güzellik ve sevimlilik müminin kalbinde çok şiddetli bir şefkat hissi uyandırır. Bir tavşanın güzelliği, sevecenliği, eline aldığı havucu yerken meydana gelen görüntü iman edenler için bir neşe kaynağı olabilir. Bir zebranın desenindeki estetik, bir atın koşuşundaki ihtişam, bir ceylanın güzelliği, binlerce farklı tür canlının özellikleri müminler için zevk, neşe ve mutluluk vesilesidir. Aynı durum doğadaki eşsiz görüntüler için de geçerlidir. Yemyeşil bir orman, bir şelalenin ihtişamlı görüntüsü, bulutları delen dağların görkemli duruşları, binlerce çeşit ağaç, çiçek, sebze, meyve insanın ruhunda çok derin hayranlık hisleri uyandırır. Müminler gördükleri tüm bu güzelliklerden, Rabbimizi düşündükleri, O'nun üstün ilmini ve yaratma sanatını gördükleri için böyle derin bir zevk alırlar. Allah'ın yarattığı tüm nimetlere şükreder, herşeyi Allah'ın bir tecellisi olarak görürler. Müminin her nimetten olduğu gibi doğal güzelliklerden alabildiği zevk de sınırı olmayan, kişinin ruh ve iman derinliğine bağlı olarak artabilen bir yoğunluğa sahiptir. Bu, Allah'ın, samimi yaklaşımlarına, iman gözüyle bakmalarına karşılık ancak müminlere verdiği bir zevktir. İnkar edenler için dünyada yitirilen bu güzellikler ahiret hayatında da var olmayacaktır ve onlar orada yalnızca azap içinde yaşayacaklardır. Allah Kuran'da bu gerçeğe şöyle dikkat çekmektedir: Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur'an'la) hatırlat ki, bir nefis, kendi kazandıklarıyla helake düşmesin; (böylesinin) Allah'tan başka ne bir velisi, ne bir şefaatçisi vardır; her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz. İşte onlar, kazandıkları nedeniyle helake uğrayanlardır; küfre saptıklarından dolayı onlar için çılgınca kaynar sular ve acıklı bir azab vardır. (Enam Suresi, 70) |
| |
| | #14 |
| Ayın Üyesi Katılım Tarihi: Mar 2008
Mesajlar: 935
| insanın nefsi isteklerini en azından bazı noktalarda(yavaş yavaş) iyiligi emretmeye kadar getirmesi gerektigini düşünüyorum....aksi taktirde dediginiz gibi dünya zevki kısa bir şekilde geçici bir heycan şeklinde sönüverir...emegine saglık... |
| |
| | #15 |
| Yüzbaşı Katılım Tarihi: Jun 2008 Yaş: 45
Mesajlar: 588
| meşru daire keyfe kafidir cismaniyeti bırak hayvaniyeti terk et kalb ve ruhun derece-i hayatına gir deniyor ya bunları hatırlattı bana teşekkrler paylaşıma |
| |
| Konu Araçları | |
| |