ilahi-Tr Forum  

Geri   ilahi-Tr Forum > Dini Konular > Genel Dini Konular


Cevapla
 
LinkBack Konu Araçları
Eski 11-04-2008, 23:00   #1
Forum Yöneticisi
 
Katılım Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 3,948
Varsayılan Dünya Hayatında Tüm Zevkleri Tüketenler

Dünya Hayatında Tüm Zevkleri Tüketenler


...Siz dünya hayatınızda bütün güzelliklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı,
bugün alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız...
(Ahkaf Suresi, 20)




GİRİŞ

Dünyanın dört bir yanı saymakla bitirilemeyecek güzelliklerle doludur. Ancak birçok insan bu güzelliklerin farkında bile değildir. Kendi dertlerine, sıkıntılarına gömülmüş, bunların ağırlığından etraflarında olup biten sevinç duyulacak, keyif alınacak olayları, güzellikleri göremeyecek hale gelmişlerdir. Kendilerine sorsanız; hayatın "sarp ve dikenli bir yokuş" olduğundan, kendilerinin de bu sarp yokuşu aşabilmek için büyük bir "yaşam kavgası" verdiklerinden bahsederler. Hayatı hep "zorluk ve mücadele ortamı" gibi ifadelerle tanımlarlar. Verdikleri bu yaşam kavgasının neden olduğu bıkkınlıktan, yorgunluktan, bezginlikten söz ederler. "Bıktım artık yaşamaktan", "Artık hiçbir şeyden zevk alamıyorum" gibi cümleleri hemen her gün, her sohbetlerinde sarf ederler. Hatta bu bıkkınlık ve bezginlik sebebiyle kimileri hayatın hiçbir anlamı kalmadığını söyleyip bu durumdan kurtulmak için ölmeyi istemekte, intihara kadar varan eylemlerde bulunmaktadırlar.


Oysa gerçekte dünya hayatı, söz konusu kişilerin tanımladıkları ve yaşadıkları şekilde olmak zorunda değildir. Elbette dünya hayatı pek çok eksiklikle, insanlar da pek çok acizlikle birlikte yaratılmıştır. Ama bu eksiklikler ve acizliklere karşı koymanın yolu "yaşam kavgası vermek" değildir. ALLAH insanlara çözümü Kuran ile bildirmiştir. Çözüm sadece iman etmektedir. ALLAH, "Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz." (Nahl Suresi, 97) ayetiyle "iman eden insanlar için" dünyada "güzel bir hayat" olduğunu bildirmektedir.

Nitekim dünya, eksikliklerin yanı sıra, saymakla bitirilemeyecek kadar çok nimetle doludur. İman gözüyle bakanlar için dünya hayatının maddi ve manevi zevkleri bitmek tükenmek bilmez; her şartta, her ortamda yüzlerce güzellik görülebilir ve tüm bunlardan derin bir haz alınabilir.

ALLAH'tan uzak yaşayan insanlar, bu zevklerin pek çoğundan haberdar dahi değildirler. Çünkü farkına varabildikleri güzelliklerin ve ellerindeki nimetlerin zevkini, inkar ruhunun karanlığıyla çoktan tüketmişlerdir. İmandan uzak yaşamaya devam ettikçe, ömürlerinin geri kalan kısmını da bu yitirmişlik içerisinde geçireceklerdir. Hayatlarına her zaman bıkkınlık, bezginlik, boşluk ve yoksunluk hakim olacaktır. Günler, aylar, yıllar geçecektir, ama onlar çevrelerinde var olan sayısız güzelliği ya göremeyecek ya da görseler bile bunlardan gereği gibi zevk alamayacaklardır. Ve yaşadıkları sıkıntı dünya hayatıyla da sınırlı kalmayacaktır.


ALLAH'ın Kuran'da, "İnkar edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir 'Siz dünya hayatınızda bütün güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbarınız) ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız." (Ahkaf Suresi, 20) ayetiyle bildirdiği gibi, dünyada iken zevklerini tüketip yok ettikleri gibi, ahirette de sonsuza dek bu zevklerden mahrum kalacaklardır.


Oysa hiçbir insan, ne dünyada ne de ahirette böyle bir durumda kalmak, böyle bir karşılık almak istemez. Tam tersine, ALLAH'ın kendisine dünyada ve ahirette verdiği imkanları en güzeliyle, en fazla zevki alarak yaşamak ister. Ve aslında insanların bu isteklerine ulaşmaları da -ALLAH'ın dilemesiyle- son derece kolaydır.

Bu kitabın amacı, din ahlakı yaşanmadığında nasıl bir mahrumiyet, nimet kaybı ve sıkıntılı bir hayat yaşandığını ortaya koymak, bu insanlara içerisine düştükleri durumu tüm açıklığıyla göstererek, onları dünyada yaşadıkları nimet kaybından ve ahirette karşılaşacakları acı sondan kurtarmaya çağırmaktır. Onlara dünya hayatının çok fazla nimet ve güzellikle dolu olduğunu, tüm bu nimetlerin hazzını ancak iman ile tadabileceklerini hatırlatarak, tüm insanları ALLAH'ın yoluna, Kuran'a teslim olmaya, iman ile yaşamaya davet etmektir.


Devami var ins.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-04-2008, 15:15   #2
Onbaşı
 
Katılım Tarihi: Nov 2007
Mesajlar: 98
Varsayılan

güzel bir paylaşım gerçekten rabbim kuluna zülüm etmez kul kendine eder biz onu kalbimize koyarsak onun bizim için hazırladığı hayatı yaşarsak iki cihan'dada mullu ve huzurlu oluruz.selam ve dua ile...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 14-04-2008, 23:26   #3
Forum Yöneticisi
 
Katılım Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 3,948
Varsayılan "dÜnya Hayatindakİ TÜm Zevklerİ TÜketenler" Kİmlerdİr?

"DÜNYA HAYATINDAKİ TÜM ZEVKLERİ TÜKETENLER" KİMLERDİR?

Geçmişten bugüne yaşadıklarınızı hızlıca bir gözden geçirdiğinizde, karşınıza çıkan insanların birçoğunun ortak bir özelliğe sahip olduklarını fark edersiniz: Genç ya da yaşlı, zengin ya da fakir olsun, insanların bir kısmı yaşadıkları hayattan yakınmayı yaşamlarının önemli bir parçası haline getirmişlerdir. Hemen her olay hakkında şikayet edecek, hoşnutsuzluklarını dile getirecek bir şeyler bulurlar. Karşılaştıkları bir olayın yüz tane güzel, sevinç duyulacak, zevk alınacak yönü varsa, onlar bunları görüp bunlarla mutlu olmaktansa, birkaç kusurlu detaya takılıp bunların sıkıntısını yaşarlar. Bu anlayış, onlarda öylesine yerleşik bir alışkanlık haline gelmiştir ki, henüz yaşamadıkları, tecrübe etmedikleri olaylar hakkında da aynı tavrı gösterebilirler. Daha bir olayı yaşamadan, karşılarına çıkabilecek muhtemel pürüzleri düşünür ve bu hayali sıkıntılar nedeniyle mutsuz olabilirler.

Tüm bunların ötesinde, her türlü çabalarına karşın, kendilerinin de nedenini tam olarak keşfedemedikleri sebepsiz bir bıkkınlık ve hiçbir şeyden yeteri kadar memnun olamama hissi içerisindedirler. Dikkatlice düşündüğünüzde bu gibi insanların "
İçimde sebepsiz bir sıkıntı var", "Canım çok sıkılıyor","Artık bu hayattan bıktım", "Canım hiçbir şey yapmak istemiyor"
gibi sözleri sık sık dile getirdiklerini hatırlarsınız. Üstelik bu kimseleri, kalplerinde yaşadıkları bu derin bıkkınlık ve hoşnutsuzluk hissinden kurtarmaya çalışsanız da çoğu zaman başaramazsınız.

Öyle ki, onları dünyanın en güzel yerine götürseniz, olabilecek en güzel, en mükemmel nimetleri önlerine serseniz, arzu edebilecekleri her türlü konfor ve lüksü sağlasanız, yine de bu kimselerin güzelliklerden gereği gibi zevk alabilmelerini sağlayamayabilirsiniz. Bu güzelliklerin her zaman ruhlarına etki etmesini ve onları tam anlamıyla mutlu etmesini mümkün kılamayabilirsiniz.
Oysa gökyüzünden denizin derinliklerine kadar her yer saymakla bitiremeyeceğimiz mükemmellikte detaylarla doludur. Her biri birbirinden güzel olan canlılar; kuşlar, tavşanlar, sincaplar, aslanlar, zebralar, arslanlar, kaplanlar, kediler, köpekler, balıklar... Bin bir çeşit meyveler; çilekler, portakallar, kavunlar, erikler, şeftaliler... İç açıcı bitkiler; güller, orkideler, papatyalar, menekşeler, sümbüller, karanfiller, yüzlerce yıllık ağaçlar ve daha milyonlarca güzellik insanın içinde çok büyük bir coşku uyandırır. Güzel bir manzara, güzel bir insan yüzü ya da güzel bir ziyafet sofrası insan ruhuna çok büyük bir zevk verir. ALLAH, Kuran ayetlerinde dünya hayatında insanlara sunduğu güzelliklere dikkat çekmiş ve bu nimetleri insanların "bir genelleme yaparak dahi saymakla bitiremeyecekleri kadar çok ve çeşitli" olduğunu hatırlatmıştır. ALLAH ayetlerde şöyle buyurmaktadır:



ALLAH, gökleri ve yeri yaratan ve gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü ürünler çıkarandır. Ve O'nun emriyle gemileri, denizde yüzmeleri için size, emre amade kılandır. Irmakları da sizin için emre amade kılandır. Güneş'i ve Ay'ı hareketlerinde sürekli emrinize amade kılan, geceyi ve gündüzü de emrinize amade kılandır. Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer ALLAH'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 32-34)



Eğer ALLAH'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten ALLAH, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nahl Suresi, 18)


Aslında sırf bu güzelliklerden bir tanesi bile insan ruhuna büyük zevk ve keyif verebilir. Bu nedenle bazı insanların bu güzelliklerin binlercesiyle iç içe yaşadıkları halde bunları fark edememeleri, bunların hiçbirinden coşku ve heyecan duyamamaları, zevk alıp mutlu olamamaları, hiç kuşku yok ki, ortada olağan dışı bir durum olduğunu gösterir. Herşeyden önce bu büyük bir nimet kaybı ve büyük bir eksikliktir. Çok açıktır ki bu kimseler, dünya hayatındaki tüm zevkleri tüketip yok etmiş, artık bunlardan lezzet alamayacak hale gelmişlerdir.

Oysa ne büyük bir çelişkidir ki, birçok asılsız bahane öne sürerek dinden kaçan insanlar dünya hayatını çok zevk alacakları, sürekli gülüp eğlenecekleri bir yer olarak görmek isterler. Hayattaki en büyük amaçları dünya hayatından sınırsızca fayda elde edebilmek, burada yaşayabilecekleri tüm zevkleri tadabilmektir. Bu, dünyanın her yerinde ve her çağda değişmeyen bir kural olmuştur. Tarih boyunca hayatın gerçek anlamını kavrayamamış bazı insanlar dünyadan zevk alma üzerine felsefeler yapmış, kendi deyimleriyle "gününü gün eden" kişilere övgüler yağdırmışlardır.

Ünlü Latin lirik şairi ve yazar Horace'nin (MÖ 65-8) bir deyişinden esinlenerek ortaya çıkan ve 17. yüzyıl Avrupası'ndan beri kullanılan bir deyim olan
"Günü Yakala" (Carpe Diem), sadece dünya hayatı üzerine kurulan bu yaşam tarzının felsefesini özetlemektedir. Bu sözle, "insanın yarınını düşünmeden, sadece içerisinde bulunduğu anı yaşayıp, gününü gün etmesi"
ifade edilmektedir. "Günü yakala" fikri ile, insanlara her an ölüm ile karşılaşabilecekleri, bu nedenle de ölümü ve sonrasını düşünmektense, bu gerçekleri hiç akıllarına getirmeden sadece içerisinde bulundukları anı değerlendirerek yaşamaları öğütlenir.

Aynı şekilde Rönesans dönemine damgasını vuran "Öleceğini Hatırla" (Memento Mori) kavramı da insanlara, öleceklerini hatırlayarak, dünyaya daha çok sarılmayı öğütlemektedir. Bu düşünceye göre, insan, ölümden korkarak yaşamaktansa, içinde bulunduğu zamanı, ölümün yakın olduğunu bilerek, sadece zevklerine göre şekillendirmeli, hiçbir sınır tanımadan, canının istediği gibi yaşamalıdır.

Mutluluğun ve güzel bir hayat yaşamanın yolunu, ALLAH'ın ayetlerinin dışında arayan toplumlar tarih boyunca pek çok sapkın fikir ve felsefe geliştirmişlerdir. Ortaya attıkları tüm çarpık düşüncelerin ortak noktası ise, dünya hayatının nimetlerinden maksimum düzeyde, hırsla ve tutkuyla faydalanabilmektir.


ALLAH, Kuran'da böyle kimselerin bu hırsına "Şu halde sen, Bizim zikrimize sırt çeviren ve dünya hayatından başkasını istemeyenden yüz çevir." (Necm Suresi, 29) ayetiyle dikkat çekmektedir. Bir başka ayette ise, ALLAH, bu kimselerin kapıldıkları dünya hırsı nedeniyle kendilerine verilen sayısız imkan ve nimetlere şükretmek yerine, doyumsuzca bir hırs içinde yaşadıklarını bildirmektedir:

Kendisini tek olarak (ve yapayalnız) yarattığım (şu adam)ı Bana bırak; Ki Ben ona, 'alabildiğine geniş kapsamlı bir mal' (servet) verdim. Göz önünde-hazır çocuklar (verdim). Ve sayısız imkan ve fırsatları önüne serdim. Sonra, daha artırmam için tamah eder (doyumsuz istekte bulunur). (Müddessir Suresi, 11-15)

O halde tüm bu doyumsuz isteklerine rağmen, bu insanların dünya hayatından, insanlardan, doğadan, canlılardan zevk alamamalarının nedeni nedir? Tek amaçları dünya hayatının zevklerinden istifade etmek iken, nasıl olup da tüm zevklerden mahrum kalmaktadırlar? Neden bu kadar nimetin içinde oldukları halde büyük bir sıkıntı, kasvet, bunalım ve bıkkınlık içinde yaşarlar? Dünya hayatının güzelliklerini ve nimetlerini fark edemeyecek ya da bunlardan zevk alamayacak bir ruh halini nasıl elde ederler? Dünya hayatındaki tüm zevkleri nasıl tüketip yok eder, tüm arzularına ve çabalarına karşın bu zevklerden nasıl mahrum kalırlar?

Tüm bu soruların tek bir cevabı ve tüm bu durumun tek bir açıklaması vardır: Söz konusu insanlar inkar içindedirler. Kendilerine tüm bu nimetleri verenin Rabbimiz olduğunu unutmalarına ve nankörlük etmelerine karşılık dünya hayatında bu insanların kalpleri sıkıntılı kılınmaktadır. ALLAH Kuran'da bu gerçeği şöyle bildirmektedir:

ALLAH, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İSLAM'a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. ALLAH, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir. (Enam Suresi, 125)

Bir başka ayette ise "ALLAH, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağuttur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır." (Bakara Suresi, 257) şeklinde bildirildiği gibi, ALLAH, inkarları nedeniyle güzellikler içerisinde yaşadıkları halde bu kimseleri karanlık ve kasvetli bir dünyaya sevk etmektedir.

Oysa ALLAH dünya hayatını insanlar için bir deneme olarak yaratmıştır. Bu nedenle dünya hayatının süslerine kapılıp gitmek büyük bir yanılgıdır. Peygamber Efendimiz bir hadisinde dünya hayatı ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadırlar:

Dünya tatlı ve hoştur. AIIah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının." (Kütüb-i Sitte, Müslim, Zikr 99, (2742); Tirmizi, Fiten 26, (2192))

ALLAH'ın razı olacağı umulan tavır, tüm dünya nimetlerinin Rabbimizin bir lütfu olarak bizlere ulaştığını kavramak ve O'na karşı şükredici bir ahlak içerisinde olmaktır. Bu güzel ahlakı yaşayan insan, çevresinde daima Rabbimizden gelen güzelliklerin, nimetlerin ve hayırların olduğunu her an hissedecektir.

İnkar edenler ise bu gerçeği görmek yerine, ALLAH'ı unutarak, sadece ellerindeki nimetlerden hırslı bir tutkuyla faydalanmaya bakarlar. Bu hırsın şiddeti arttıkça, bu kimselerdeki hoşnutsuzluk da büyür. Bu büyük çelişkinin nedeni, söz konusu insanların herşeye sahip olmak için delice bir isteğe kapılmalarıdır. Sahip olduklarıyla mutlu olmak, ellerindekinin kıymetini bilip bunlara sevinmek yerine, hep daha fazlasına sahip olamamanın mutsuzluğunu yaşarlar. Bundan dolayı da ellerindeki imkan ve nimetlerin de tadına varamazlar.

Örneğin güzel bir arabaları olur, ama daha yeni bir modeli çıktığı anda, sahip oldukları arabanın onlar için hiçbir değeri kalmaz. Tatil yaparak tüm sorunlarının üstesinden geleceklerine inanırlar. Ama tatil esnasında yaşadıkları ufak tefek aksaklıklar onlar için bir sıkıntı ve azap nedeni haline gelir. Sabır ve tevekkülle sorunların üstesinden gelmeye çalışmaz, kötümser ruh halleri nedeniyle daha da sıkıntılı bir şekilde tatilden dönerler. Tüm bu arayışları hep hüsranla sonuçlanır. Aldıkları zevk varsa da, bu, çok kısa süreli olur; daha sonrasında gelen sıkıntı ise çok uzundur.

Elbette dünya hayatı insanlar için bir denenme yeridir bu nedenle güzelliklerin yanında birçok kusur, eksiklik ve acizlikle birlikte yaratılmıştır. Bu nedenle insanlar, yaşamları içerisinde, her ne kadar istemeseler de bu eksikliklerle mutlaka karşılaşacaklardır. Nitekim zengin olanın zenginliğini, güzel olanın güzelliğini, zeki olanın tüm zekasını bir kaza ya da bir felaketle tamamen kaybetmesi mümkündür. Ayrıca böyle bir kaza söz konusu olmasa bile bir gün mutlaka her insanın gençliği de, sağlığı da yok olacak, enerjisi ve gücü zamanla elinden gidecektir. Maddi-manevi anlamda kendilerinden daha üstün insanlarla karşılaşma ihtimali de, din ahlakından uzak insanların huzurlarını kaçıran bir başka konudur. Kendilerinden daha zengin, daha güzel, daha başarılı, daha akıllı, daha geniş bir sosyal çevreye sahip insanların varlığı onları büyük bir bunalıma sürükler.
İşte inkar edenlerin hayatları boyunca büyük bir arayış içinde olmalarının, sahip oldukları nimetler ile hoşnut olmamalarının nedeni bu sapkın anlayıştır. Hırsları onları zorlu bir hayata sürükler. Bir türlü ellerindeki güzellikleri görüp fark edemez, bunların zevkini gereği gibi tadamazlar.
Ölümle birlikte tüm nimetlerin yok olacağına inanan bu insanlar için tüm güzellikler daha dünyadayken birer birer tükenip yok olur; güzellikleri, gençlikleri, sağlıkları hep geçicidir. Maddi kazançları ise, nefislerinin azgın tutkularından dolayı onlara yeterli gelmez. İşte tüm bu nedenlerle tutkuyla bağlandıkları dünya hayatı, bu insanlar için bir azap haline gelir. ALLAH, inkar edenlerin cehennem hayatından önce dünyada da azapla karşılaştıklarını şu sözlerle haber vermektedir:


Derler ki: "Eğer doğruyu söylüyor iseniz, bu va'dolunan (azab) ne zaman?" De ki: "Belki de acele etmekte olduğunuzun (azabın) bir kısmı size yetişmiştir bile." (Neml Suresi, 71-72)


ALLAH'ın ayetlerde bildirdiği azabın bir kısmı, bu insanların dünya hayatının tüm güzellikleri ve imkanları içerisinde bir nevi cehennem hayatı yaşamalarıyla kendini göstermektedir.

Dünyanın farklı toplumlarında birçok insan bu ruh halini yaşamaktadır. Bunalımların, sıkıntıların, stresin ve psikolojik sorunların böylesine artması, dünya hayatına olan bu çarpık bakışın bir sonucudur. "İçimde sebepsiz bir sıkıntı var", "Canım çok sıkılıyor", "Artık bu hayattan bıktım", "Canım hiçbir şey yapmak istemiyor" gibi sözler sarf ederek yaşamını sürdüren her insanın, acil değişmesi gereken bir ruh hali içerisinde olduğunu görmesi gerekmektedir.

Böyle bir sıkıntı içinde olan her insanın durup düşünmesi, kendi kendine bunun sebebini sorması ve bu durumun neden kaynaklandığını araştırıp buna çözüm araması gerekmektedir. ALLAH bu konunun da çözümünü bizlere Kuran ayetleriyle bildirir. Nimetlerden zevk alabilme, güzellikleri görüp fark edebilme yeteneği ancak iman ile kazanılmaktadır.

İlerleyen satırlarda bu önemli gerçeğe değinecek ve dünyadaki maddi manevi tüm nimetlerin ancak iman gözüyle bakıldığı takdirde insan ruhuna tam anlamıyla zevk verebileceğini anlatacağız.



  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 15-04-2008, 10:49   #4
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Sep 2007
Mesajlar: 1,584
Varsayılan

Rabbim bizi tükenmişlerden , dünya zevklerini tüketmişlerden yazmasın inşAllah , kendimize çeki düzen verelim , ahiretimizi tehlikeye atmayalım , konunun devamını bekliyoruz... ellerine sağlık Vera ...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 18-04-2008, 14:59   #5
Forum Yöneticisi
 
Katılım Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 3,948
Varsayılan

Alıntı:
Orijinal Mesaj Sahibi Protagonist Mesajı Göster
Rabbim bizi tükenmişlerden , dünya zevklerini tüketmişlerden yazmasın inşAllah , kendimize çeki düzen verelim , ahiretimizi tehlikeye atmayalım , konunun devamını bekliyoruz... ellerine sağlık Vera ...

Rabbim sizlerden razi olsun insaAllah...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 18-04-2008, 15:07   #6
Forum Yöneticisi
 
Katılım Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 3,948
Varsayılan Nİmetlerden GereĞİ Gİbİ Zevk Alabİlmenİn

NİMETLERDEN GEREĞİ GİBİ ZEVK ALABİLMENİN
TEK YOLU İMANDIR


İnsanların gerçek mutluluğu elde edebilmelerinin tek yolu Allah'a iman etmektir. Bu gerçek Kuran'da "... Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur." (Rad Suresi, 28) ayetiyle haber verilmektedir. Yaşanılan mutsuzluktan ve bıkkınlıktan, ancak, Allah'ın rahmeti ve kulları üzerindeki rahmeti kavrandığı ve iman ahlakı yaşandığı takdirde kurtulunabilir. Dünya hayatından ancak bu şekilde gerçek anlamda zevk alınabilir, ancak bu şekilde güzelliklerin değeri tam olarak anlanabilir.

Allah'ın "... Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır..." (Nahl Suresi, 30) ve "... Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi..." (Al-i İmran Suresi, 148) ayetleriyle hatırlattığı gibi, Allah güzel bir hayatı ancak iman edenlere yaşatır. İnkar edenler için ise, Allah'ın bir ayette "Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır..." (Taha Suresi, 124) hükmüyle belirttiği gibi, mutlaka "sıkıntılı bir hayat şekli" vardır. Bu insanlar, iman dışında hiçbir şekilde bu sıkıntılı yaşamdan kurtulamaz, hiçbir yolla gerçek mutluluğu elde edemezler. Maddi anlamda çok büyük imkanlara sahip olsalar bile, bunların tadına gereği gibi varamaz bu nimetlerin sevincini tam olarak yaşayamazlar.

Zira güzelliklerin bir insana zevk verebilmesi için, kişinin bu güzellikleri takdir edebilecek bir anlayışa sahip olması gerekir. Örneğin bir karanfilin yapraklarındaki kusursuz dizilimi, kokusunu, dokusundaki yumuşaklığı fark edebilmesi daha önemlisi bu benzersiz güzelliğin büyük bir nimet olarak var edildiğini anlaması gerekir. Bunu gerçek manasıyla anlayabilecek olan kişiler de sadece iman sahipleridir. Çünkü Allah'a iman eden kimseler, dünyadaki her detayın Rabbimizin büyük bir lütfu olduğunun bilincindedirler. Bu kişiler çevrelerini saran nimetlerin Allah'tan olduğunun farkındadırlar ve her güzellikte Allah'ın sonsuz yaratış gücünü düşünürler. Bu, onların Allah'a olan sevgilerini ve bağlılıklarını artırır.

Peygamberimiz Hz. Muhammed de Allah'ın verdiği nimetlerle ilgili olarak şöyle buyurmuşlardır:

"Size vermekte olduğu nimetlerinden ötürü Allah'ı sevin, beni de Allah beni sevdiği için seviniz." (Tirmizi; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 4. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.594)

Sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbimiz, iman edenlere olan sevgi ve merhametinin bir göstergesi olarak onları dünya hayatında çeşitli nimetlerle yararlandırmaktadır. Bu, insanın tüm hayatı için geçerlidir.

Böyle bir insan için sabah kalktığında nefes almak çok büyük bir nimettir ve sevinç vesilesidir. Çünkü Allah ona, rızasını kazanacağı bir gün daha nasip etmiş, bir fırsat daha vermiştir. Yürüyebilmesi, konuşabilmesi, gülebilmesi, hareket edebilmesi bu kişi için bir mutluluk kaynağıdır. Dilediği takdirde Allah'ın tüm gücünü, hareket kabiliyetini elinden alabileceğinin şuurundadır. Bu kişi tüm bunlara sahip olmanın bir nimet olduğunu bilir, bu nedenle de hayattan çok büyük bir zevk alır.

Dünya hayatının birkaç on yıllık bir imtihan dönemi olduğunu, asıl yaşamın sonsuz ahiret hayatı olduğundan haberdardır. Kısa süren yaşamı boyunca gösterdiği güzel ahlakın, zorluk ve sıkıntılar karşısındaki sabır ve tevekkülünün kendisine cennet nimetleri olarak geri döneceğini umut eder. Bu nedenle de dünya hayatındaki her sıkıntı onun için bir ecir vesilesi haline gelir. İşte iman sahiplerinin dünya hayatındaki neşeli, huzurlu, güvenli, rahat tavırlarının nedenlerinden biri budur.

İnkar edenlerin yaşadığı bunalımın ve tüm zevklerini tüketip yok etmiş olmalarının nedeni de imanın insanlara kazandırdığı bu ruh halinden uzak yaşamalarıdır.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 04-05-2008, 21:55   #7
Forum Yöneticisi
 
Katılım Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 3,948
Varsayılan Yanıt: Dünya Hayatında Tüm Zevkleri Tüketenler

İNKAR EDENLERİN DÜNYA HAYATINDA
YİTİRDİKLERİ ZEVKLER


Dünya hayatı insan nefsinin hoşuna gidecek nimetlerle yaratılmıştır. Allah Kuran'da, "Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür." (İbrahim Suresi, 32-34) ayetleriyle buna dikkat çekmektedir.

Üstelik Rabbimiz, insanın, yaşadığı ömür süresince, bu güzelliklerden dilediği gibi istifade etmesine izin vermiştir. Ayrıca Allah Kuran'da, kendilerine verilen tüm bu nimetlerin Rabbimizden geldiğini bilen ve O'na karşı şükredici davranan kullarına, bu nimetlerin daha da artacağını vaat etmiştir. Her biri birbirinden güzel olan bu nimetlere karşı nankörlük edenler için ise, Allah tüm bunları birer azap vesilesine dönüştüreceğini bildirmektedir.
Bu, Kuran'ın önemli sırlarından ve Allah'ın adaletinin tecellilerinden biridir.
Aynı zamanda, Allah'ın hikmetli yaratışının önemli bir göstergesidir. Allah dünya hayatında insanlara verdiği süre içerisinde, doğru yolu görüp iman etmeleri için insanlara, sürekli olarak yeni fırsatlar yaratmakta, onlara imanın güzelliğini, inkar içinde geçen bir hayatın ise karanlık yüzünü göstermektedir. İşte insanların inkar ruhu içindeyken her ne güzellikle muhatap olurlarsa olsunlar, ruhlarında gerçek anlamda huzur ve güven duygusu hissedememeleri Allah'ın kullarına olan rahmetinin bir göstergesidir. Bu, onların gerçek mutluluğun, gerçek huzur ve rahatlığın ancak iman ile elde edilebileceğini anlamaları ve Allah'a teslim olmalarını sağlamak için çok önemli bir vesiledir.

Allah'ın bu hikmetli yaratışını görebilen insanlar, inkarın zararını ve imanın güzelliğini anlamakla, hem dünya hayatında yaşadıkları mahrumiyetten hem de ahirette karşılaşacakları, zorluğunu ve gücünü tahmin bile edemeyecekleri sonsuz bir azaptan kurtulmuş olacaklardır.

İşte bu nedenle, kitabın ilerleyen bölümlerinde anlatılacak olan, "inkar edenlerin dünya hayatında tüketip yok ettikleri maddi ve manevi zevkler" ifadesiyle kastedilenlerin doğru bir şekilde anlaşılması son derece önemlidir. Zira kitabın başlığını gören ya da giriş bölümünü okuyan bir insan, kendisini bu anlatılanlardan ve zevklerini yitirip tüketmiş olan insanlardan uzak görmüş olabilir.

Hayattan, insanlardan, doğadan ya da dünyaya ait güzelliklerden gayet tatmin edici bir zevk alabildiğini, bu satırlarda dile getirilen sıkıntılardan, bunalımlardan son derece uzak olduğunu düşünmüş olabilir. Fakat yine de bunun hızlıca ve üstünkörü düşünülerek elde edilmiş bir kanaat olabileceğini hatırlatmakta fayda vardır. Eğer dikkatlice gözden geçirilecek olunursa, aslında her insanın bu anlatılanlardan kendisine ibret alabileceği bir şeyler çıkarabileceği anlaşılacaktır.

Zira bazı insanlar, belki de zaman içerisinde alışmaları sebebiyle, içinde bulundukları durumu olağan karşılayabilirler. Oysa gerçekte pek çok zevkten ve güzellikten mahrum bir hayat yaşıyor olabilirler.

Nitekim, dünya hayatında Allah'ın insanlar için yaratmış olduğu güzellikler çok detaylı ve çok çeşitlidir. İnsan çoğu zaman, bu güzelliklerin pek çoğunu hiç yaşamamış olması sebebiyle, tattığı birkaç sıradan ve basit zevki yeterli görebilir. Dünya hayatının nimetlerinin bunlardan ibaret olduğun, ya da bunlardan alınacak zevkin ancak kendi aldığı zevk düzeyinde olabildiğine inanmış olabilir. Oysa gerçekte nimetlerin her birinden daha derin zevkler alabilmek mümkündür. Nitekim her insanın aynı güzellikten aldığı zevk farklıdır; kimi çok derin bir heyecan ve zevk duyarken, kimisi bu güzelliğin farkına bile varmayabilir.

İnsanın dünya hayatından yeteri kadar zevk aldığını ve kendisinin bu anlatılanlardan farklı olduğunu düşünmesinin bir başka nedeni ise şudur: İnsan kendisini o güne kadar çevresinde görüp, tanıdığı insanlarla kıyaslayıp, onların ortalamasına göre, hayattan, nimetlerden ve güzelliklerden aldığı zevki yeterli görebilir.

Hatta yaşadığı hoşnutluğun herkesten çok daha fazla olduğunu düşünerek bu hatırlatmaların kendisini ilgilendirmediğine kanaat getirebilir.

Bu konudaki üçüncü bir alternatif ise, insanın bu satırları okuduğu ana kadar, daha üstün ve daha derin bir zevki ne kendinde ne de çevresindeki insanlarda hiç görmemiş ve duymamış olmasıdır.

Bu durum da insanı yanıltıyor olabilir. Kimsenin ona böyle bir gerçeğin varlığından bahsetmemiş olması, yaşamında böyle bir nimet artışı olabileceğinden haberdar olmaması da onu bu konuda böyle bir kanaate yöneltmiş olabilir. Ama önemli olan bu satırları okumasıyla birlikte, Allah'ın onu dünyada ve ahirette böyle bir nimet kaybından haberdar etmesi ve ona bu mahrumiyetten kurtuluş yollarını duyurup gösteriyor olmasıdır. O ana kadar bu konudan gaflet içerisinde olabilir, ancak bu bilgileri edindikten sonra bunları dikkate alıp düşünmekle ve bu eksiklikten kurtulmak için samimi çaba göstermekle yükümlü olacaktır.

Kişinin bu konuyu değerlendirirken kendisine alması gereken ölçü ise şudur: Belki hayatının her anını bu ruh hali içerisinde geçirmiyor olabilir; belki zaman zaman nimetlerden zevk alıyordur. Ancak bu insanı yanıltmamalıdır. Çünkü eğer kişi ara sıra, hayatının kimi bölümlerinde de olsa, hayatından, rutin alışkanlıklarından, yaptığı faaliyetlerden sıkıntı duyuyor, bıkkınlığa, bezginliğe kapılıyorsa, memnuniyetsiz bir ruh hali içine girip hayatın anlamsızlaştığı kanaatine varıyorsa, bu durum, anlatılanları düşünmesi ve samimiyetle değerlendirmesi için yeterli olmalıdır.

Unutulmamalıdır ki, dünyada yitirilip tüketilen zevkler, ahirette de sonsuza dek sürecek bir karanlığın başlangıcıdır. İnsan ahirette sadece elindeki nimetlerden gereği gibi zevk alamamak gibi bir azabı yaşamakla kalmayacaktır. Allah imandan yüz çevirmeleri nedeniyle sonsuza dek bu insanları çok daha derin azaplar içerisinde yaşatabilir. Aksinde ise, hem dünya hem de ahiret hayatı sonsuza kadar büyük bir nimete dönüşecektir.

İnkar edenlerin içinde bulundukları bu durumun anlaşılması, aynı zamanda iman edenlerin, dinsizliğin kabusunu görüp ibret almaları açısından da son derece önemlidir. Bunu kavrayan insanlar Allah'ın kendilerine iman nasip etmiş olmasından dolayı büyük bir minnetle şükredeceklerdir.

İlerleyen sayfalarda inkar edenlerin kiminin farkında olduğu, kiminin ise farkına bile varmadan hayatını devam ettirdiği, ama aslında yaşamlarını büyük bir azaba dönüştüren nimet kaybından, yitirdikleri maddi ve manevi zevklerden bahsederek, dinsizliğin insanlara dünya hayatında getirdiği kayıpları ortaya koyacağız.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 26-05-2008, 22:52   #8
Forum Yöneticisi
 
Katılım Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 3,948
Varsayılan Yanıt: Dünya Hayatında Tüm Zevkleri Tüketenler

YİTİRİLEN MADDİ ZEVKLER

Yaşadıkları ortamlardan zevk alamamaları


Kuran'da Allah'ın emrettiği ahlakı üzerlerinde bulundurmayan insanlar, yaşadıkları ortamlar ve içinde bulundukları durum ile ilgili son derece sıkıntılı bir üslup kullanırlar. Bir an düşünmek bile bu insanların nasıl bir ruh hali içinde olduklarını anlamak için yeterli olacaktır.


Sizce bu insanlar genelde herşeyin çok yolunda gittiğinden, sahip oldukları herşeyden çok mutlu olduklarından, ellerindeki herşeyin tam istedikleri gibi olduğundan mı bahsederler? Her gün yaptıkları rutin işlerinden, yaşadıkları monotonlaşmış, hatta her karesine kadar ezberlenmiş olan hayatlarından çok memnun olduklarını, bu monotonluktan çok heyecan duyduklarını mı dile getiriler?

Her gün aynı evin aynı odasında uyanıp, aynı yatağı toplayıp, aynı kıyafetleri giyip, aynı koridorlarda yürüyüp, aynı otobüse binip, aynı caddelerden geçerek, aynı iş yerinin aynı odasındaki aynı koltuğa oturup, akşama kadar burada aynı insanlarla aynı sözleri tekrarlayarak yaptıkları kalıplaşmış konuşmalardan çok zevk aldıklarını mı söylerler?

Yoksa her gün aynı evin aynı duvarlarını, aynı iş yerinin her zamanki klasik ortamını, alışkanlık kazandıkları aynı dekorasyonu, aynı mobilyaları, aynı düzeni görmekten, aynı sokaklardan geçip, aynı insan yüzleriyle karşılaşmaktan ne kadar sıkıldıklarından ve bunaldıklarından mı bahsederler? Bu klasikliğin ve monotonluğun hayatlarını nasıl anlamsızlaştırdığından mı yakınırlar?

Bu soruların yanıtları elbette çok açıktır. Cahiliye ahlakını benimsemiş olan insanlar, sürekli olarak yaşadıkları ortamların klasikliğinden, kendilerine heyecan vereceğini sandıkları şeylerin giderek anlamsızlaşıp güzelliğini yitirdiğinden, her gün aynı monotonluğu yaşamaktan büyük bir bıkkınlık duyduklarından bahsederler. Bu bıkkınlık öyle boyutlara varmıştır ki, bu kimseler artık çevrelerindeki hiçbir güzelliği göremez, sahip oldukları ya da muhatap oldukları hiçbir şeyden zevk alamazlar. Bu, sadece yaşadıkları yerlerden, eşyalarından, dekorasyonlarından, manzaralarından sıkıntı duymalarıyla sınırlı kalmaz. Yaşadıkları şehirden, hatta bulundukları ülkeden kaçıp gitmeyi isteyecek kadar ciddi boyutlara varır.

İman eden insanlar içinse, böyle bir durum hiçbir zaman söz konusu olmaz. Hayatları boyunca aynı yerde, aynı eşyalar içerisinde, sürekli aynı işleri yaparak yaşamak durumunda kalsalar dahi yine de bunların her birinden daimi bir mutluluk duyarlar. Çünkü mümine bu zevki veren çevresindeki maddi değerler değil, Allah'a iman etmenin ve sonsuz cennet hayatını ummanın getirdiği heyecandır.

Burada şunu belirtmek gerekir: Elbette bir insanın değişiklik istemesi ya da yaşadığı hayatın monotonluğunu kıracak farklılıkların arayışı içinde olması yanlış bir şey değildir. Aksine bu, insan ruhunun zenginliğini gösteren, güzel bir özelliktir. Ancak burada konu edilen cahiliye insanlarının yaşadıkları bıkkınlık ve arayış isteği, bundan tümüyle farklıdır. Bu kimselerin yaşadıkları ortamlar tek tek ele alınıp örneklendirildiğinde bu fark çok net bir biçimde ortaya çıkacaktır.

Bu ortamların başında hiç kuşkusuz ki, insanların yaşamlarının büyük bölümünü geçirdikleri evleri gelir. Bazı insanlar dışarıda oldukları zamanlarda, tüm yol boyunca bir an önce evlerine ulaşabilmek için can atar, rahat bir nefes alıp keyifli bir akşam geçireceklerinin hayalini kurarlar. Gerçekten de insanın evinde çok huzurlu, güvenli ve neşe içinde olması gerekir. Çünkü evinde en sevdiği, en güvendiği insanlarla yaşamakta, sokağın tüm kargaşasından, güvensiz ve belirsiz ortamından korunmaktadır. Ayrıca birçok insan evindeki şartları en rahat edeceği şekilde tasarlamış, dekorasyonu kendi hoşuna gidecek şekilde düzenlemiştir. Ancak oluşturdukları tüm bu olumlu şartlara ve her gün bu yönde kurdukları hayallere rağmen, din ahlakı taşımayan insanlar evde bulundukları hemen her anlarını sıkıntı içerisinde geçirirler.

Oysa satın aldıkları ya da içine yerleştikleri ilk günlerde evlerinin her köşesinin kendilerine ayrı bir zevk vereceğini sanmışlardır. Ancak her birini özenle seçip aldıkları mobilya ve aksesuarları zaman içerisinde giderek anlamlarını yitirmeye başlar. Kimi zaman birkaç gün, kimi zaman birkaç hafta, en fazla birkaç ay içinde, evleri artık tahammül edemedikleri, bir an önce dışarıya çıkıp başka yerlere gitmeyi istedikleri, kendilerine sıkıntı ve huzursuzluktan başka bir şey vermeyen bir ortama dönüşür. Büyük ve geniş dahi olsa, evleri, artık onlara dar, kasvetli, karanlık ve küçük gelir; sadece sıkıntı ve bıkkınlık hissi vermeye başlar. Nitekim kendi ifadeleriyle "bu ev beni bunaltıyor", "eşyalar üzerime geliyor", "bıktım her gün aynı şeyleri görmekten" gibi sözlerle bu sıkıntılarını sık sık dile getirirler. Artık bu konudaki tüm zevklerini tüketmiş, ilk günlerde büyük heyecan duyarak döşedikleri evleri için duydukları heyecanı yitirmişlerdir.

Meydana gelen bu durumun en önemli sebeplerinden biri ise, bu kimselerin yaşamlarını neredeyse tümüyle "ezbere" yaşamaları, hayatlarının her anını, Kuran ahlakından uzak bir toplumun değer yargıları doğrultusunda önceden belirledikleri standart kalıplara göre geçirmeleridir. Yatış kalkış saatlerinden gün içerisinde yapacakları tüm faaliyetlere, yiyecekleri yemeğin cinsinden televizyonda seyredecekleri programlara kadar herşey otomatikleşmiş, zevkten çok her biri neredeyse birer mecburiyet haline gelmiştir.

Bu insanların yaşadıkları sıkıntıların bir diğer nedeni de, daha önce belirttiğimiz gibi, dünya hayatına karşı bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs içerisinde olmalarıdır. Başkalarının sahip olduğu nimetleri kendi elindekilerle kıyasladıkları zaman büyük bir kıskançlık ve huzursuzluk hissi duyarlar. Başkasında olan ve kendilerinde olmayan her nimet, her güzellik onlar için birer üzüntü kaynağıdır. Örneğin evin lüks, deniz manzaralı, bahçeli, havuzlu ya da dubleks olmaması, dekorasyonunun dönemin modasına uygun olup olmaması onlarda bir iç sıkıntısı oluşturabilir.

Yaşadıkları sıkıntı, hırs yaptıkları değerleri elde ettiklerinde de sona ermez. Bu durumda da sahip olduklarını başkalarıyla paylaşmak istemezler. Kendilerinden talepte bulunan bir arkadaşları veya akrabaları olduğunda, sahip olduklarının eksileceğini düşünmenin huzursuzluğunu yaşarlar. Kimi zaman da sahip olduklarını kaybetme korkusu içinde korku dolu bir bekleyişe girerler. En güzel mülklere sahip olsalar bile bunları bir yangın, sel ya da başka bir doğal felaketle bir anda kaybedebileceklerini bilmenin tedirginliğini üstlerinden atamazlar.

Hayatlarından bu kadar memnuniyetsiz olmaları din ahlakından uzak bir yaşam sürmelerinden kaynaklanmaktadır. Allah'ın gücünü ve dünya hayatındaki her olayı denenmeleri için yarattığını düşünmedikleri için kalpleri daimi bir azap içerisindedir.

Oysa müminler hiçbir zaman böyle bir sıkıntı yaşamazlar. Onlar her an her yerde Allah ile birlikte olduklarının bilincindedirler. Dünya hayatının her anının Allah'a olan sadakatlerini gösterebilecekleri bir imtihan ortamı olduğunun şuurundadırlar. Bu nedenle de karşılaştıkları her olaydan, Allah'ın kendileri için yarattığı her şart ve durumdan razıdırlar. Tüm bunları Allah'ın yarattığını bilmeleri, onlara tüm bunlardan zevk alabilecek teslimiyetli ve tevekküllü bir ruh hali kazandırır.

İşte aynı ruh hali yaşadıkları ortamlarda da kendini gösterir. Küçük bir kulübede de, bir köşk ya da sarayda da yaşasalar, hepsinden hoşnut olur ve Allah'a karşı şükredici bir ahlak gösterirler. Çünkü bulundukları binanın mimarisi, inşasında kullanılan malzemeler, bu malzemelerin cinsi, rengi, şekli, evin büyüklüğü-küçüklüğü, modernliği-klasikliği ya da o evde ne kadar süre kaldıkları önemli değildir.

Bunların hepsi insanlar için elbette birer nimettir, ancak müminlerin önem verdikleri, kendilerini mutlu ve huzurlu kılan değerler tüm bunların üzerindedir. Müminler için Allah'ın razı olacağı bir ahlak gösterebilmek herşeyden önemlidir. Elbette onlar da yaşadıkları ortamın en güzel, en modern ve en estetik görünümde olmasını isterler. Hatta çevrelerindeki herşeye iman gözüyle baktıkları için, güzellikleri görebilme, detayları fark edebilme yetenekleri pek çok insana kıyasla çok daha gelişmiştir. Bu nedenle de güzellik, estetik, değişiklik ve farklılık arayışları çok daha zengin olur.

Ama aynı zamanda, ne kadar eksikleri olursa olsun, ellerindeki nimetlerin kıymetini ve bunlardan zevk almasını bilirler. Hırsa kapılmamış olmanın verdiği açık görüş ile ellerindekinin incelik ve güzelliklerini görebilirler. Allah, bu ahlaklarına karşılık müminlere herşeyin en güzelini ve bunlardan da en derin zevki alabilme yeteneğini vereceğini vadederek, onlara olan rahmetini ve sevgisini gösterir. Rabbimiz Kuran'da müminler için şöyle buyurmaktadır:
Rabbiniz şöyle buyurmuştu: 'Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir.' (İbrahim Suresi, 7)

Çünkü Allah, yaptıklarının en güzeliyle karşılık verecek ve onlara Kendi fazlından artıracaktır. Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır. (Nur Suresi, 38)

Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır... (Yunus Suresi, 26)

  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 08-06-2008, 23:37   #9
Forum Yöneticisi
 
Katılım Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 3,948
Varsayılan Yanıt: Dünya Hayatında Tüm Zevkleri Tüketenler

İş hayatlarından zevk alamamaları

Cahiliye toplumu insanlarının yaşadığı sıkıntılı ruh halinin bir yansımasını da, bu kimselerin iş hayatlarında görmek mümkündür. İş hayatları bu insanların yaşadıkları "kısır döngü"nün çok önemli bir göstergesidir. Dünya hayatını olabilecek en iyi şekilde yaşayabilmeyi ve dünya nimetlerinden maksimum derecede yararlanabilmeyi hayatlarının tek amacı haline getirmiş olan bu tarz insanlar için çalışmak büyük bir külfettir aslında. Çünkü çalışmak, yorulmak ve dolayısıyla da bir anlamda 'iyi yaşayamamak' demektir. Ama aynı zamanda hayatı daha iyi yaşayabilmek için çalışmaya ve çalışma hayatının kendilerine kazandıracağı maddi imkanları elde etmeye de mecburdurlar. Fakat bu çok yorucu, çok emek gerektiren ve çok da vakit alan bir çabadır.

Onlar için ideal olan az çalışıp vakitlerinin geri kalan çoğunluğunu da dünya hayatını daha iyi yaşamaya ayırabilmektir. Fakat bu mümkün olmaz. Hatta ellerindekinden memnun olmayıp daha da iyi şartlara ulaşmak istediklerinde, çalışma tempolarını daha da artırmak zorunda kalırlar. Ve sonuç olarak da, daha iyi yaşamak için daha çok çalıştıkça, dünya hayatının nimetlerinden istifade edip bunları kullanabilecek ne vakitleri kalır, ne de enerjileri.
Kuran ahlakından uzak yaşayan insanların iş hayatlarına detaylı olarak göz atıldığında çalışmanın onlar için nasıl bir sıkıntıya ve kısır döngüye dönüştüğü açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Çalışma hayatı, insanların vakitlerinin büyük bir bölümünü alır. Genellikle sabah 08.00-09.00 gibi başlayan mesai saatlerinde iş yerlerinde olabilmek için, bu insanların sabahın çok erken saatlerinde uykularından uyanıp yola çıkmaları gerekir. Bunun içinse gece erken bir saatte yatmış olmalıdırlar. Zaten iş yerindeki mesai saatlerinin de saat 18.00 gibi sona erdiğini ve kullanılan araçlar ve trafik nedeniyle de eve dönüşün saat 19.00-20.00'yi bulacağını düşünecek olursak, bu durumda bir gün içerisinde kendilerine ayırabilecekleri vakit en fazla dört-beş saati geçmeyecektir.



Bu dört-beş saatin içerisine de, banyo yapmak, yemek yemek, ev temizlemek, çamaşır ve bulaşık yıkamak, ütü yapmak gibi mecburi ihtiyaçlar sığdırıldığında ise, elde yok denecek kadar az vakit kalır. En hızlı şekilde hareket edildiği varsayıldığında bile bu vakit bir-iki saati geçmez... Dünya hayatını tutkuyla ve hırsla yaşamayı kendisine amaç edinmiş bir insan için günde bir-iki saat, çok açıktır ki, son derece kısıtlı bir süredir. Ve içine düştükleri bu durumu görmek de, bu kimseleri büyük bir kızgınlığa ve bunalıma sürükler. Nitekim bu tarz bir hayat içinde dünyadan istedikleri gibi yararlanabilmeleri pratik olarak mümkün olamamaktadır.

Bu durum din ahlakından uzak insanlar için başlı başına bir huzursuzluk kaynağıdır. Ayrıca mecburiyetin yanı sıra, iş hayatı kendi içerisinde de pek çok zorluk ve sıkıntı içermektedir. Konuyu en başından ele alacak olursak, bu kimselerin iş hayatları ile ilgili sıkıntıları daha üniversite yıllarından başlamaktadır. Televizyonlarda ya da gazete haberlerinde de sık sık görülebileceği gibi, yeni mezunlarla yapılan röportajlarda bu kimselerin iş hayatlarında aradıklarını bulamama konusundaki umutsuzlukları daha bu yıllarda kendini belli etmektedir. Bu umutsuzlukları, hayatları boyunca karşılarına çıkacak olan tüm olayları Allah'ın yarattığını ve bunların her birinde pek çok hayır ve hikmet olduğunu düşünmemelerinden kaynaklanır. Allah'a güvenip tevekkül etmedikleri için, gelecekte karşılarına nelerin çıkacağını düşünmek, onlar için büyük bir gerilim sebebi haline gelir. "Acaba iş bulabilecek miyim?", "Çok para kazanabilecek miyim?", "İşimde istediğim gibi yükselip kariyer sahibi olabilecek miyim?" gibi birbiri ardınca gelen endişeler bu kimselerin huzursuzluk yaşamalarına neden olur.

İş başvurularında bulunmaları, kapı kapı dolaşıp kendilerini bu yerlere kabul ettirmeye çalışmaları, kimi zaman olumsuz tepkiler almaları, olayların Allah'ın kontrolünde geliştiği gerçeğinden habersiz olan bu insanlar için son derece yorucu ve üzücüdür. Ve tüm bu yorucu çalışmalar, çoğu zaman istemedikleri bir işe girmeleriyle son bulur. Tüm üniversite yılları boyunca hayalini kurdukları gibi bir ortamla karşılaşamamış ve istedikleri konumda, istedikleri şartlara sahip bir işte çalışmak yerine, mecbur oldukları için kabul ettikleri bir işte gönülsüzce çalışmaya başlamışlardır. Hedefledikleri ve istedikleri işi yapmıyor olmaları da, çalışma hayatını onlar için külfete dönüştüren önemli sebeplerden biridir.

Her ne kadar yorgun ya da uykusuz olurlarsa olsunlar, her sabah erkenden kalkıp bu -hiç istemedikleri, ama para kazanmak için mecbur oldukları- işe gitmek zorunda olmaları onlar için ayrı bir mutsuzluk sebebidir. Hele bir de bu işe ulaşabilmek için yağmur, kar, çamur demeden birkaç vasıta kullanmaları ve bunlar için kuyruklarda beklemek zorunda kalmaları, yazın sıcakta terleyip kışın soğukta üşümeleri de ayrı birer zorluk oluşturur. İş yerine araba ya da servisle giden kimseler için de durum yine farklı değildir. Bu sefer de saatler boyu trafikte takılıp kalmalarının, her biri birbirinden stresli olan diğer arabaların şoförleriyle zaman zaman tartışmalarının sıkıntısını yaşarlar.

İş yerindeki çalışma ortamı ise bu kimseler için ayrı bir sıkıntı unsurudur. Oysa her biri, yeni bir işe büyük umutlarla başlarlar. Yeni bir çevre edinmenin, para kazanmanın ve iyi bir kariyer sahibi olmanın ilk adımlarını atmanın verdiği heyecan ve şevk içerisindedirler. Fakat huzurlu, güvenli ve neşeli bir ortama girme hayalleriyle başladıkları çalışma hayatı, kısa sürede büyük bir sıkıntı nedeni haline gelir. Güzel ahlakın uygulanmadığı tüm ortamlarda olduğu gibi, bu tarz insanların çoğunlukta olduğu çalışma ortamlarında da, sürekli olarak sürtüşmelerin, çekişmelerin, kıskançlıkların ve daha pek çok huzursuzluğun yaşandığını görürler.

Allah'ın emrettiği güzel ahlaktan uzak yaşayan insanlar, bu ortamda bulunan kişilerle çekişecek farklı sebepler bulurlar kendilerine. Kendilerinden daha üst bir mevkide olan kişilerle kıskançlıktan, daha alt mevkide olan kimselerle ise onları küçük görmelerinden kaynaklanan bir sürtüşme içerisindedirler. Sekreterler, memur ve müdürler, aralarındaki rekabet nedeniyle hiçbir zaman dost olamazlar. Kendi istedikleri göreve bir başkasının atanması, bu kişileri şiddetli sıkıntılara sürükleyen konuların başında gelir. Sürekli olarak kendi haklarının yendiğini, yaptıklarının karşılığını layık oldukları şekilde alamadıklarını düşünürler. Bu nedenle iş yerindeki tüm insanlara -özellikle de müdür ya da yönetici konumunda olanlara- karşı büyük bir kızgınlık duyarlar. Ve tüm bunların sonucunda da kısa sürede çalışma hayatından büyük bir bıkkınlık duymaya başlarlar.

Mesleklerinden, yaptıkları işin türünden, bulundukları makamdan, yapılan işin monotonluğundan dolayı rahatsızlık yaşarlar. Sürekli aynı mekanda bulunup hiç sevmedikleri halde aynı insanların yüzünü görmek ve sevmedikleri bu ortamda oldukça yoğun bir tempoda çalışmak zorunda olmak bu insanları zaman içinde ciddi şekilde yıpratır. Böylece iş yerleri artık hiçbir şekilde gitmek istemedikleri, onları sürekli olarak yoran, strese sokan ve hiçbir mutluluk vermeyen zorlu bir mecburiyete ve adeta bir belaya dönüşür.
Ancak unutulmamalıdır ki, bu durum tümüyle, bu insanların hayatlarını üzerine kurdukları inançlardaki yanlışlıklardan kaynaklanmaktadır. Yoksa elbette ki yaşamlarını sürdürebilmeleri için insanların kendilerine fayda sağlayabilecek bir işte çalışmaları gereklidir. Ve yine insanların, çalışma hayatının getirdiği birtakım mecburi zorlukları tecrübe etmek zorunda kalmaları da son derece doğaldır. Burada asıl önemli olan, çalışma hayatının ve iş ortamının getirdiği tüm bu zorlukların, cahiliye insanlarının yaşadıkları ruh hali nedeniyle birer sıkıntıya dönüşüyor olmasıdır.

Hem kendilerinin hem de çevrelerindeki insanların Kuran ahlakından uzak bir şekilde yaşıyor olmaları, hayatı ve olayları bu gözle değerlendirmeleri, onlar için herşeyi daha da zorlaştıran, büyük sıkıntılara dönüştüren asıl nedenlerdir.

İş hayatında maddi anlamda çok iyi bir yerde bulunan, işini istediği gibi yöneten, kariyer elde etmek ve makam sahibi olabilmek için çaba sarf etmeyen insanlar için de aynı durum geçerlidir. Yüksek yaşam koşullarına sahip olsalar bile, ellerindeki imkanlar bu insanların kalplerindeki boşluğu giderememektedir. Aynı sıkıntılı ruh halini onlar da yaşamaktadırlar. Dünya hayatına olan tutkulu bağlılıkları, mala ve paraya karşı olan hırsları, çevrelerinde olup biten her olaya, karşılarına çıkan her insana menfaat gözüyle bakmaları, onların da huzursuzluk içinde yaşamalarına neden olur.
Görüldüğü gibi sıkıntının asıl kaynağı, insanların zorluklarla karşılaşmalarından değil, tüm bunları cahiliyenin bakış açısıyla, yani Kuran'da emredilen güzel ahlaktan uzak değerlendiriyor olmalarından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla yaşadıkları sıkıntı, onlara, cahiliye inançlarını ısrarla sürdürmeleri nedeniyle Allah'tan gelen karşılıklardan biridir. Kendilerine verilen nimetlerin Allah'tan olduğunu göz ardı edip O'na şükretmeyi unutmalarına karşılık, Allah onları böyle sıkıntılı bir hayata mecbur etmektedir. Dünya hırsına kapılmamış olsalar, ellerindeki imkanların kıymetini bilip Allah'a şükretseler hem nimetlerden çok derin bir haz duyar hem de böyle bir sıkıntı içerisine girmemiş olurlar. Allah bu kimselerin durumuna Kuran'da şöyle dikkat çekmektedir:

Öyleyse kazandıklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar. (Tevbe Suresi, 82)

Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. (Taha Suresi, 124)
İnsan Allah'ın rızasını kazanacağını düşünerek yapacağı bir işte sıkıntı ve bıkkınlık duymaz. Bunun aksine dünyevi amaçlar gözetilerek yapılan bir işten alınacak olan zevk ise son derece sınırlı ve kısa süreli olur. Elde edilen çıkar sona erdiğinde, işe karşı duyulan heyecan da biter ve artık o işe sadece külfet gözüyle bakılır.

Allah'ın rızasını kazanmak için yapılan bir işte ise durum çok farklıdır. Halis niyetle yapılan işin karşılığında Allah'ın sevgisini ve yakınlığını kazanma umudunun verdiği zevk yaşanır. Allah'ın Kuran'da, "Onların etleri ve kanları kesin olarak Allah'a ulaşmaz, ancak O'na sizden takva ulaşır. İşte böyle, onlara sizin için boyun eğdirmiştir; O'nun size hidayet vermesine karşılık Allah'ı tekbir etmeniz için. Güzellikte bulunanlara müjde ver." (Hac Suresi, 37) ayetiyle dikkat çektiği gibi, müminler yaptıkları işin mahiyetine göre değil, bu işi yaparken niyetlerine göre karşılık alacaklarını bilirler. Bu nedenle yaptıkları iş her ne olursa olsun, bununla Allah'ın rızasını kazanabileceklerini umuyorlarsa, hayatlarının sonuna kadar aynı işi de yapsalar, bundan dolayı bir bıkkınlığa kapılmaz, aldıkları zevki yitirmezler.
Ayrıca günlerce, aylarca ya da yıllarca aynı işi yapsalar da, hiçbir zaman için bununla sınırlı kalmazlar. Allah'ın rızasını kazanma aşkı ve şevkiyle düşünce ufuklarında sürekli olarak güzellikler ve yenilikler üretirler. Allah korkularından kaynaklanan güzel ahlakları nedeniyle çevrelerindeki insanlarla da son derece iyi ilişkiler ve güzel dostluklar kurarlar. Makam, mevki ya da para kazanmak gibi dünyevi hırslara kapılmadıkları için, kıskançlık, çekişme gibi tavır bozukluları göstermezler. Verdikleri emeğin karşılığı dünya hayatında ne olursa olsun, bundan dolayı bir sıkıntıya kapılmaz, Allah'ın rızasını ve cennetini ummanın huzur ve mutluluğunu yaşarlar.

  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 08-06-2008, 23:42   #10
Forum Yöneticisi
 
Katılım Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 3,948
Varsayılan Yanıt: Dünya Hayatında Tüm Zevkleri Tüketenler

Eğlence mekanlarından zevk alamamaları

Dünyaya tutkuyla bağlanan bazı insanlar, yaşamlarının çok kısa sürebileceğini ve her an ölümle karşılaşabileceklerini düşünerek, ellerindeki zamanı en güzel şekilde geçirmek isterler. İnsanların dünya hayatını imkanlarının elverdiği en iyi şekilde yaşamak istemeleri yanlış bir şey değildir. Çünkü Allah'ın dünya hayatını çeşitli güzelliklerle süslemiş olmasının bir hikmeti de, tüm bunlardan istifade edip Kendisine şükretmemizdir.

Cahiliye insanlarının bu isteklerini gerçekleştirirken yaptıkları yanlışlık, dünya hayatının güzelliklerini, "cahiliye yöntemleri"yle elde edebileceklerini sanmalarıdır. Bu kimseler, kendi akıllarıyla buldukları ya da toplumun genelinden gördükleri yöntemleri uyguladıklarında, dünya hayatının zevklerinden en iyi şekilde faydalanabileceklerini düşünürler. İşte bu amaçla sarıldıkları yöntemlerden biri de "eğlenmek"tir. Ancak eğlencenin türünü ve şeklini de yine kendi akıllarıyla, kendi yaşam tarzlarına ve kendi ahlak anlayışlarına göre belirledikleri için bundan da gereği gibi zevk alamamaktadırlar. Çünkü Allah, bir Kuran ayetinde "... Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur." (Rad Suresi, 28) diye buyurarak, insanın ancak kalbini Allah'a bağladığı takdirde gerçek anlamda neşeyi tadabileceğine dikkat çekmektedir.

Bunun dışında insan her ne yaparsa yapsın, dünyanın en renkli, en kaliteli, en zengin eğlence çeşitlerini bulsa da, bunların hiçbiri ona gerçek anlamda daimi bir zevk veremez.

Cahiliye insanlarının eğlence arayışlarını detaylı inceleyecek olursak, bu arayışlarının nasıl bir hüsranla sonuçlandığını daha iyi görebiliriz.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, din ahlakından uzak insanlarının eğlence anlayışları son derece sınırlıdır. Yaşantılarını cahiliye toplumunun beklentileri doğrultusunda, bu insanlar arasında iyi bir yer edinip, onların gözünde itibar kazanabilme gibi hedefler üzerine kurdukları için, eğlence konusunda da kendi zevklerinden çok, toplumun kalıplarına uymaya çalışırlar.

Bu düşüncelere sahip birçok insan belki kendilerine kalsa evde oturup sevdikleri bir televizyon programını seyretmekten, güzel bir yemek yemekten, manzara seyretmekten ya da sohbet etmekten çok daha fazla zevk alacak ve vakitlerini bu şekilde değerlendirmeyi tercih edeceklerdir. Ama her ne kadar kendilerini memnun etse de, bunlarla hava atamayacaklarını, itibar kazanamayacaklarını düşünürler. Bu nedenle toplumun geneli son zamanlarda ne yapıyorsa aynısını yapmayı, herkes eğlence için nerelere gidiyorsa oraya gitmeyi, ne şekilde eğleniyorsa o şekilde eğlenmeyi tercih ederler.

Bu bakış açıları nedeniyle cahiliye toplumunda insanların eğlence anlayışları sadece belli başlı birkaç ile konu ile sınırlı kalır. Bunlar da genellikle birkaç arkadaşın biraraya gelip yemeğe çıkmaları, sinema, tiyatro gibi yerlere gitmeleri, okul ya da iş çevrelerinde düzenlenen sosyal aktivitelere katılmaları, kafe ya da çay bahçeleri gibi yerlere gidip sohbet etmeleri ya da bar, disko gibi mekanlarda müzik dinleyip dans etmelerinden ibarettir. Elbette bu sayılanların kimileri insanların gerçekten de zevk alabilecekleri, eğlenip neşelenebilecekleri güzel faaliyetlerdir; ancak tüm bunlardan gerçek anlamda zevk alınabilmesi için bu insanların Allah'tan korkan, imanlı ve güzel ahlaklı kimseler olmaları şarttır. Aksinde ellerindeki bu güzel imkanların her biri kendilerine sıkıntı verecek, cahiliye ahlakının zorluğunu tattıkları ortamlara dönüşecektir. Nitekim din ahlakından uzak bir ruh hali içinde yaşayan insanların biraraya geldikleri bu ortamlara daha detaylı olarak göz atıldığında bu gerçek çok açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Öncelikle, yukarıdaki satırlarda değinildiği gibi, cahiliye insanları genellikle kendi isteklerindense, toplumun talepleri doğrultusunda hareket ederler. Bu nedenle de nasıl eğleneceklerine, hangi filmi seyredeceklerine, hangi restorana, çay bahçesine ya da hangi gece kulüplerine gideceklerine toplumun belirlediği standartlar doğrultusunda karar verirler. Çünkü toplumun geneli tarafından kabul gören şeyleri yapmak bu kimselere, insanlar arasında bir yer, önem ve itibar kazandırır. Örneğin ismi duyulmuş ve herkesin gittiği yerlerde görünmek cahiliye insanları için önemli bir itibar meselesidir. Rahatsız olup sıkıntı duysalar dahi, yine de bu ortamlarda bulunarak gerek iş gerekse de arkadaş çevrelerindeki insanlara, o günlerde en popüler olan yerlerde gezip eğlendiklerini anlatarak hava atabilmeyi amaçlarlar.

Bu eğlence ortamlarına bir göz atıldığında ise, aslında bu mekanların insan ruhuna zevk verebilecek özelliklerden çok, insanı yorup sıkıntıya sokacak niteliklerde olduğu görülür. Genellikle birçoğunda ortam olabildiğince kalabalık, sıkışık ve havasızdır. Yoğun sigara dumanının hakim olduğu, insanların, gürültünün şiddetinden birbirlerinin konuşmalarını duyamadıkları karmaşık bir atmosfer vardır. Çalınan müzikler ya da sunulan yemekler ne kadar güzel olursa olsun, kalabalığın ve gürültünün şiddetinden, bu güzellikten istifade edip zevk alabilecek bir durum oluşmaz. Ancak şu da var ki, bu ortam çok iç açıcı, aydınlık, temiz ve kaliteli de olsa sonuç yine aynı olacaktır. Yaşadıkları ortak cahiliye ahlakı nedeniyle bu ortamda da rahat edemeyeceklerdir.

Herkesin birbirine karşı övünebilmek, itibar elde edebilmek, ön plana çıkabilmek için geldiği, haset ve rekabet dolu bir ortamda insanların gerçek anlamda eğlenebilmesi elbette ki mümkün olmaz. İnsanlar ancak doğal, samimi, dostane ve güven dolu bir ortamda içlerinden geldiği gibi eğlenebilme imkanı bulabilirler. Aksinde ise sürekli olarak birbirlerine kusur arama gözüyle baktıkları, birbirlerinin açıklarıyla alay edip küçümsedikleri cahiliye ortamları oluşturarak birbirlerini rahatsız ederler. Haset ve rekabet hırsı ile biraraya gelmiş insanların ne yemek yemekten, ne sohbet etmekten, ne müzik dinlemekten, ne de dans etmekten zevk alamayacakları, aksine hem manen hem de fiziksel olarak ciddi şekilde yıpranacakları, bu insanların kendilerinin de reddedemeyeceği kadar açık bir gerçektir.

Tüm bunların yanında, cahiliye ahlakını yaşayan insanların biraraya geldikleri bu tür ortamların önemli bir özelliği de, her türlü tehlikeye açık olmasıdır. Bu kimseler eğlenme amacıyla gittikleri yerlerin ne kadar seçkin ve kaliteli olmasına özen gösterirlerse göstersinler, bu mekanlarda ister istemez toplumun çeşitli kesimlerinden farklı karakterlerdeki insanlarla birarada olmak zorunda kalırlar. Bu insanlar arasında çeşitli tavır bozukluklarının yanı sıra, karanlık bir geçmişe ya da suça eğilimli bir karaktere sahip, alkol ya da uyuşturucu bağımlısı olan kimseler de olabilmektedir. Kuşkusuz ki, bu da eğlenmeyi amaçlayan insanlar için son derece tedirgin edici bir durum oluşturur. Dolayısıyla hiç tanımadıkları, geçmişleri, yaşam tarzları, ahlak anlayışları ya da kişilikleriyle ilgili hiçbir şey bilmedikleri kimselerle aynı ortamda iken söz konusu kişilerin gerçek anlamda huzurlu ve neşeli olabilmeleri mümkün değildir.

Cahiliye ahlakının hakim olduğu bir ortamda, insanların kendilerini güvende hissetmeleri hiçbir şekilde mümkün değildir. Çünkü Allah korkusu olmayan, ahirette Allah'a hesap vereceğini düşünmeyen insanların ne düşünecekleri, nasıl davranacakları ve nasıl tepkiler verecekleri, kendi fikir ve prensiplerine bağlıdır. Kendi kanaatlerinin dışında hiçbir ölçüleri yoktur. Bu da, herkesin, kendi çıkarları doğrultusunda, hiçbir sınır tanımadan, dilediği gibi davranacağını gösterir, ki bu son derece tehlikeli, güvenliksiz ortamların oluşmasına neden olur. Bu nedenledir ki, Allah inancına sahip olmayan insanların biraraya geldiği ortamların, orada bulunan kişilere huzur ve güven vermesi söz konusu olmaz. Tedirginliğin olduğu ve insanların kendilerini güvenli hissetmedikleri bir yerde ise eğlenebilmenin kesinlikle mümkün olmayacağı çok açıktır.

Nitekim bu insanların kendileri de gerçek anlamda neşeyi tadamadıklarının, istedikleri gibi eğlenemediklerinin farkındadırlar. Ancak sorunun gerçekte ruhlarındaki boşluktan, iman etmemelerinden kaynaklandığını anlamak istemezler. Bunun yerine çözümü kendilerine başka bir eğlence türü bulmakta ararlar. Ancak bu da hiçbir şekilde sonuç vermez. Cahiliye ahlakının ve cahiliyenin eğlence anlayışının hakim olduğu her yer, her ortam ruhlarında aynı sıkıntıyı oluşturur. Gerginlik ve bıkkınlık onları her gittikleri yerde takip eder.

Uzaktan bakıldığında eğleniyor gibi görünseler de, gerçekte tüm bu anlatılanlardan da anlaşıldığı gibi, manevi anlamda huzur, sükunet ve dinginliği hiçbir şekilde bulamazlar.

Allah Kuran ayetlerinde bu insanların durumuna dikkat çekmekte ve yaşam tarzlarının dışarıdan bakan kimseleri yanıltıp aldatmaması gerektiğini hatırlatmaktadır:

Allah'ın ayetleri konusunda inkar edenlerden başkası mücadele etmez. Öyleyse onların şehirlerde dönüp dolaşması seni aldatmasın. (Mü'min Suresi, 4)

İnkar edenlerin ülke ülke dönüp-dolaşmaları seni aldatmasın. (Bu) Az bir yarar(lanma)dır. Sonra bunların barınma yerleri cehennemdir. Ne kötü bir yataktır o! (Al-i İmran Suresi, 196-197)

Bu durum, inkar edenlere Allah'tan gelen bir beladır. Eğlenebilmek için gereken her türlü imkana sahip olsalar bile, Allah onları bunlardan alabilecekleri zevklerden mahrum bırakarak, onlara gafil bir yaşam sürmelerinin hüsran ile sonuçlanacağını göstermektedir.

Aynı ortamlarda Kuran ahlakını yaşayan insanlar olduğunda ise, böyle bir tedirginlik hiçbir şekilde söz konusu olmaz. Çünkü bu kimseler birbirlerinin Allah'tan korktuklarını ve Kuran ahlakına uygun tavırlar sergileyeceklerini bilmenin huzuru içerisinde olurlar.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Forum saati Türkiye saatine göredir. Şu an saat 11:32


vBulletin® Version 3.7.3, Telif Hakkı ©2000 - 2008 Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.2.0
© 2005 - 2008 ilahi-Tr Forumları
Web Stats