![]() |
| | #1 |
| Albay Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,011
| son dönemde çıkmayan ama son dönemde hız aldırılmaya çalışılan konulardan biri de Adına " kUR'AN MÜSLÜMANLIĞI " denen olgu.... Bu söylemle :Sadece Kuran bize yeter onu anlamak için ilim erbabı bile olsa başka birine ihtiyaç yoktur sadece Kuran okuyarak (sünneti reddetme bu söylemcilerin en bariz göstergesi) islamı yaşamak mümkündür... gibi söylemlerle yola çıkılan bu olgunun kafa karıştırmak içn kullandığı söylemlerine Ebubekir Sifil hoca dan cevapları siteye eklemeye çalışacağım inşeAllah... ama bunun tamamını birden değilde peyderpey ekleyeceğim ki uzun geldiği için okunmama riskini ortasdan kaldırıabilip hazmedilme mümkün olabilsin.... Sifil hocanın cevapları bitince konuya diğer hoca ve alimlerin görüşlerinide aktarma hedefim var Allah nasibederse... Hayırlı bir çalışma olacağı kanaatiyle ....(ki benim çevremde bu konu ile kafası karışmış kendisini dinden çıkarabilecek cümleler kuran okadar çok insan varki neyazıkki...) hayır olması umnuduyla vira bismillah inş. Not= bu konuyu ben kendisinin sitesinden aldım ama gazete yazı dizisiymiş.... Okuyucu Soruları 2 KUR'AN MÜSLÜMANLIĞI-1 17 Şubat 2008 Soru Bazı hocalar dinde reformun gerektiğini, hatta geç bile kalındığını söylüyor. Ancak, bunu böyle iddia edenlerin; halk arasında alışılagelmiş İslam anlayışına ters düştüğünü düşünüyoruz. Acaba eskiler mi Kur’anı anlayamadı, bizler mi Kur’anı yanlış anlıyoruz ? Düzeltilmesi gereken şeyler öyle sıralanmaktadır.: (bilahare açıklamalarını ekleyeceğim) • Kadının boşanma hakkı vardır, mahkeme iledir. • Kuranda kadını dövme yoktur. • Boşanma erkeğin elinde değildir, mahkeme iledir. • Kuran’da erkek kadından daha erdemli değildir. • Kuran’da miraç olayı yoktur. • Kuran’da kadere iman yoktur. • Kuran’da şefaat yoktur. • Kuran’da kadınların çalıştıkları kendilerinindir. • Kuran’da boşanmanın tek nedeni geçimsizliktir. • Kuranda idare sistemi şuradır. • Farz namazların kazası yoktur, tövbesi vardır. • Kadınların başı açık, Kur'an okumaları, namaz kılmaları caizdir. • Başı örtmek, namazla ilgili değildir. • Hz. İsa ölmüştür, tekrar gelmeyecektir. • İslamda mehdi inancı yoktur. • İslam inancında deccal yoktur. Ama her ulusu düşüren fasık, facir, deccaller zaman zaman çıkabilir. • Kadınlar erkeğin eğe kemiğinden yaratılmamışlardır. • Kuran’da eşcinselliğin hükmü bulunmamaktadır. • Gusül’de ağza, burna su vermek gerekmez. • Oruçta kefaret yoktur. • Kuranda İslam ve iman ayrıdır. • Tövbe kefaretten daha büyük cezadır. • İslam'ın din bilgisi kaynağı akıl ve Kurandır. • İslam'ın şartı beş değildir. • Kuran’ın bütün emirleri İslamın şartıdır. • Kuran’a gidip fıkhın, tasavvufun, kelamın, hüküm ve kurallarını gözden geçirip değiştirmenin temel kuralı şudur: Günümüzün şartlarına göre ayetleri insanın, toplumun, yararına göre yorumlamak. Kuran’ın amacı insanın yararıdır. Cevap Yukarıda dile getirilen hususların tek tek cevaplarını vermek kadar, belki ondan daha önemli olarak bu sorulara vücut veren anlayış üzerinde durulmalıdır. Gerek genel olarak "Kur'an Müslümanlığı" dediğimiz tavır, gerekse yukarıda zikredilen hususların bir kısmı bu köşede muhtelif yazıların konusunu teşkil etti. Şimdilik şu kadarını söyleyelim: Bu anlayış, kendi içinde son derece önemle çelişki ve tutarsızlıklar barındıran, neresinden tutsanız elinizde kalır dedirten arızalarla malul bir bakış açısının ürünüdür. Kur'an'da şu yoktur, İslam'da bu yoktur tarzındaki tesbitlerin nereden kaynaklandığını ve nasıl bir zemin üzerine ibtina ettiğini bilirsek, kalbimize şüpheler soktuğunu düşündüğümüz, bizi tereddütlere sevk eden bu bakış açısının örümcek ağı misali nasıl çürük ve temelsiz olduğunu kolayca anlayabiliriz. devam edecek Düzenleyen: TaLia , 16-04-2008 - 22:35. |
| |
| | #2 |
| Albay Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,011
| Okuyucu Soruları 2 KUR'AN MÜSLÜMANLIĞI-II 24 Şubat 2008 İslam sadece 6 bin küsür Kur'an ayetinden ibaret midir? [b]Bu soruya, hem "evet", hem de "hayır" diye cevap vermek mümkündür. Evet demek mümkündür; zira ahkâm-ı ilahiyyeyi ortaya koymada Sünnet, İcma, Kıyas ve tali deliller de kaynağını Kur'an'dan alır. Dolayısıyla bu delillerle amel etmek de son tahlilde Kur'an'ın emir ve yönlendirmesiyle olduğundan, İslam'ı Kur'an'dan ibaret bir din olarak görmek yanlış olmayacaktır. Hayır demek mümkündür; zira bir önceki maddede kaynağını Kur'an'dan aldığını söylediğim deliller, Kur'an'da sarahaten yer almayan hükümlere kaynaklık ederler. İslam bu hükümlerin tamamının oluşturduğu dinin adı olduğuna, dolayısıyla onlarsız bir İslam tasavvur etmek mümkün olmadığına göre, Kur'an 6 bin küsür ayetten ibarettir demenin imkânı yoktur. Görülüyor ki, bu cevapların hiç birisinde, "Kur'an Müslümanlığı" olarak ifade edilen şey kendisine yer bulamaz. Eğer Kur'an ayetlerini, istediğimizi söyleteceğimiz, arzu ettiğimiz anlamı yükleyebileceğimiz bir "metin"e indirgersek, ortaya Kur'an ayetlerinden hareketle oluşturulmuş bir din çıkar. Ama bu, İslam olarak isimlendirilemez. "Kur'aniyyun", ya da onun ülkemizdeki versiyonu olan "Mealcilik" akımının mensuplarının , namaz, oruç, zekât, hacc… gibi temel ibadetleri bildiğimiz anlamda yerine getirmesi mümkün değildir. Çünkü bu temel ibadetlerin bildiğimiz form ve muhtevası Sünnet tarafından belirlenmiştir. Sünnet'i yok sayan Müslümanlık anlayışı eğer dürüst ve kendi içinde tutarlı olduğu iddiasındaysa, namaz, oruç, zekât ve hacc gibi temel ibadetleri yeni baştan tanımlamalıdır. Bu durumda namaz, oruç, zekât ve hacc adına ortaya, bu Ümmet'in 1400 küsür yıldır bilip uyguladığından çok farklı şeylerin çıkması kaçınılmazdır. Bunu niçin yapmıyorlar? Bir diğer husus: Sünnet'i bir kurum ve kaynak olarak kabul eden herkes, Efendimiz (s.a.v)'in, Kur'an'da yer almayan hükümler getirdiğini bilir ve kabul eder. Çünkü bilir ve kabul eder ki, bu çerçevedeki Sünnet de vahye dayanır. Buna itirazı olanlar, Efendimiz (s.a.v)'in, Kur'an'da yer almadığı halde –mesela– Cuma günü öğle namazını iptal ederek yerine "Cuma namazı" diye bir namaz ihdas ettiğini, onu da ezanı cami içinde okunan (dış ezan uygulaması Hz. Osman (r.a) zamanında getirilmiştir) ve hutbe eşliğinde eda edilen bir namaz olarak belirlediğini, en önemlisi de bütün bunları Kur'an'dan almadığı bir yetkiyle ve vahyin onayını almaksızın yaptığını söylemek zorundadır! Biz O'nu bundan tenzih ederiz. Ama Kur'an Müslümanlığı iddiasında olanlar, dürüstlük ve tutarlılık adına böyle bir peygamber tasavvuruna sahip olduklarını itiraf etmek durumundadırlar! Çünkü Cuma namazı zımnında yerine getirilen mezkûr hususların hiç birisi Kur'an'da yer almaz. Burada, "Cuma namazı" diye bildiğimiz namazı Hz. Peygamber (s.a.v)'in teşri kılmadığı, zaman içinde ulemanın böyle bir uygulama başlattığı söylenerek yukarıda söylediklerime –teorik olarak– itiraz edilebilir. Ama Cuma namazının "amelî tevatür" kapsamında olduğunu, yani sayıya-hesaba gelmeyecek kalabalıkların Efendimiz (s.a.v) döneminden bu yana birbirlerine aktarması suretiyle bize kadar intikal eden bir ibadet olduğu gerçeğini dikkate almadığı için bu itiraz geçersizdir. Daha başka örnekler de zikredilebilir şüphesiz. Ama sadece bu örneğin bile, "Kur'an Müslümanlığı" söyleminin hiçbir makul temele dayanmadığını, sahici bir Kur'an anlayışına dayalı "İslamî" bir söylem olmadığını ortaya koymaya yeterlidir. devam edecek Düzenleyen: TaLia , 21-04-2008 - 21:39. |
| |
| | #3 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Apr 2007 Yaş: 36
Mesajlar: 2,208
| işte bunu anlatamayız o gruba nefs şeytan batıl üçgeninde gezip duruyorlar.... kendilerini mukemmel müminler olarak görüp bizleri sapık,bidat ehli,yolunu kaybetmiş,hızla helake giden zümre olarak görüyorlar. ne diyelim allah islah eylesin.... |
| |
| | #4 | |
| Albay Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,011
| Alıntı:
amin inş... ama misal ben birşeyi onlara isbat için değil sorumluluk bilinciyle yapmam uygun olduğu için bu konuyu gündem yaptım açıkçası... gerçeği görürler yada görmezler bu onlara kalmış ıslah işi de Rabbul Aleminde.. olurlar diye dua etmeklikde bize | |
| |
| | #5 |
| Albay Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,011
| Okuyucu Soruları 2 KUR'AN MÜSLÜMANLIĞI-III 2-3-2008 yaptığımız genel girişten sonra soruların somut cevaplarına –aynı sırayla– geçecek olursak; 1. İslam fıkhının, kadını boşanma hakkından mutlak olarak mahrum ettiğini düşünmek doğru değildir. Bir başka deyişle, kadının belli durumlarda eşinden boşanma hakkına sahip olduğunu söylemek için “Kur’an Müslümanlığı” söylemine yaslanmak gerekmez. Nikâh esnasında kadın, erkekten boşanma hakkı talep edebilir ve evliliğin herhangi bir aşamasında dilerse nikâhı sona erdirerek boşanır. Buna “tefviz-i talak” denir. Kadının eşinden ayrılmasını mümkün kılan bir diğer uygulama da “muhâla’a”dır. Kısaca kadının erkeğe herhangi bir bedel ödeyerek ayrılmasıdır. Bir diğer ayrılma çeşidi “mübâree”dir. Karşılıklı anlaşarak –herhangi bir bedel ödeme söz konusu olmaksızın– ayrılmak anlamına gelir. Keza bir meclise erkek hanımına boşanma hakkı verebilir; kadın da –o meclis devam ettiği sürece– buna dayanarak eşinden ayrılabilir. Bütün bunlar nikâh akdini sona erdirmenin münhasıran erkeğe ait bir hak olmadığını ortaya koymaktadır. Ayrıntı için fıkıh kitaplarına başvurulmalıdır. 2. Kadının dövülmesi meselesi modern müslümanın kabul ve izah etmede zorlandığı hususlardan birisidir. “Aile içi şiddet” ya da “erkek egemen kültür” gibi imajinatif gücü hayli yüksek söylemler eşliğinde konuşulduğunda modern müslümanın zihni otomatik olarak ilgili nassların tevili ya da çarpıtılması istikametinde çalışmaya başlıyor. Kur’an’da şöyle buyurulur: “Serkeşlik etmesinden endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse hafifçe) dövün.”1 Buradaki “va’dribûhünne” ifadesi, “onları başka yere gönderin”, “bir süre yalnız bırakın” gibi şekillerde anlaşılabilir mi? “Darabe” fiilinin Kur’an’da “gezip dolaşmak, seyr-ü sefer etmek, yol tepmek” anlamında kullanılmış olmasından2 hareketle, ilgili ayette geçen “va’dribûhünne” emrinin, bir anlamda kadını sürgüne göndermek gibi anlaşılması gerektiği söylenebilir mi? ***Açıktır ki bu, zorlama bir yorumdur. Zira kelimenin anlam bünyesinde “birisini bir yerden ayırmak, başka bir yere göndermek, sürgün etmek, yalnız bırakmak…” gibi hususlar yer almamaktadır. Daha da önemlisi, Kur’an’da bu kelimenin “gezip dolaşmak, seyr-ü sefer etmek, yol tepmek” anlamlarında kullanıldığı her yerde –istisnasız– bir “mef’ûlun fih” gelmiştir. Yani Kur’an’da bu fiil bu anlamda mutlaka “nerede/nereye” sorularının cevaplarını ihtiva eder tarzda geçmektedir. Mezkûr en-Nisâ ayetinde ise böyle bir “mef’ûlun fih” yoktur. “Bu neyi gösterir?” diye sorabilecekler için söyleyeyim: Bu, söz konusu fiilin, mef’ulüne göre anlam kazandığını gösterir. Bu işe yeni başlayan bir kimse, Kur’an’da bu fiilin hangi anlamlarda kullanıldığını araştırmak isterse, yapacağı en basit iş, kelimenin mef’ulünü dikkate almaktır. Dolayısıyla –tekraren söyleyelim– mezkûr en-Nisâ ayetinde geçen “va’dribûhünne” emrinin, “kadını bulunduğu yerden başka bir yere gönderin” şeklinde anlamlandırılması zorlama, hatta “çarpıtma”dır. Beğenirsiniz, ya da beğenmezsiniz, Kur’an’ın söylediği, serkeşlik edip huzursuzluk çıkaran kadın hakkında yapılacak uygulama, aşamalı olarak, “öğüt vermek, yatakta yalnız bırakmak ve hafifçe dövmek”tir. Bu hükmü “klasik müfessirlerin görüşüdür” diyerek kabulden imtina edenlere, “modern” müfessirlerden Prof. Dr. Süleyman Ateş’in Kur’an Ansiklopedisi’ndeki “dövmek” maddesine bakmalarını tavsiye ederim. ------------------------------------------------------- 1 - 4/en-Nisâ, 34. 2 - Bkz. 2/el-Bakara, 273; 3/Âl-i İmrân, 156; 4/en-Nisâ, 94, 101; 5/el-Mâide, 106… Devam edecek. Düzenleyen: TaLia , 23-04-2008 - 16:34. |
| |
| | #6 |
| Albay Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,011
| Okuyucu Soruları 2 KUR'AN MÜSLÜMANLIĞI-4 9 Mart 2008 3. Kuran’da erkek kadından daha erdemli değildir. Bu tesbit hakkındaki değerlendirme, buradaki "erdem"den maksadın ne olduğuna bağlı olarak değişecektir. Eğer aynı ameli işledikleri halde erkeğe kadından daha fazla sevap verildiği anlamında ise, bunun herhangi bir dayanağı yoktur. Erkeğin, yaratılıştan gelen ontolojik bir üstünlükle Allah Teala nezdinde kadından daha değerli olduğunu söylemenin durumu da aynıdır. Şu halde burada erkekle kadın arasında, sorumluluk ve görevler arasındaki farklılıktan kaynaklanan bir derece farklılığı bulunduğunu söylemek durumundayız. Yani erkeğin ailenin nafakasının temini, hukukunun korunması, cihad… gibi mükellefiyetlerle muhatap olması dolayısıyla aile içindeki konumunun kadına nazaran daha ağırlıklı olmasıdır söz konusu olan. İbn Abbâs (r.a)'ın, 2/el-Bakara, 228. ayetinin tefsiri sadedinde söyledikleri de hemen hemen bu doğrultudadır.[1] 4. Kuran’da miraç olayı yoktur. Evet, Kur'an'da Miraç hadisesini açık bir delaletle anlatan herhangi bir ayet yoktur. Her ne kadar 53/en-Necm, 8-9 ayetlerinin Miraca delalet ettiği söylenmiş ise de, delalet açık olmadığı için Kur'an'da Mirac hadisesinin sarahaten yer aldıağını söyleyemeyiz. Mirac hadisesi hadislerle sabit olduğu için el-Fıkhu'l-Ekber'de İmam Ebû Hanîfe, "Mirac haberi haktır" şeklinde bir ifade kullanmıştır. Ulema tarafından İsra'yı inkâr eden kimsenin dinden çıkacağı, buna mukabil Mirac'ı inkâr edenin fasık ve bid'atçi olacağının söylenmesinin sebebi de budur.[2] 5. Kur'an'da kadınların çalıştıkları kendilerinindir. Evet, Kur'an özel mülkiyet bahsinde kadınların hakları bulunduğunu haber vermektedir. Gerek kendi çalışması sonucu elde ettiklerinde, gerekse nafaka, mehir, miras, hibe vs. yoluyla sahip olduklarında kadın tam bir tasarrufu hürriyetine sahiptir. Erkeğin, bu sahada kadının özel mülkiyetine müdahale hakkı yoktur. 6. Farz namazların kazası yoktur, tövbesi vardır. Bu hüküm, namazın kazası konusunda Kur'an'da herhangi bir açık delalet bulunmamasından hareketle verilmiştir. Kur'an'da sarahaten yer almayan herhangi bir mesele hakkında, "Böyle bir şey yoktur; çünkü bu mesele Kur'an'da yoktur" demek doğru mudur? Kur'an'da "İslam dini, 6 bin küsür ayetten ibarettir" gibi bir hüküm yer almadığına göre bunun doğru olmadığını söylemek zorundayız. Hatta Kur'an, Ümmet-i Muhammed'i Sünnet'e itaat ve ittibaya çağırdığına, bilmediğimiz konularda bilenlere sormamızı emir buyurduğuna göre, Kur'an'da açıkça yer almayan hususlarda Sünnet'in, Sahabe'nin ve ulemanın yol göstericiliğine başvurmak bizim için dinî bir yükümlülüktür. Şu halde, vaktinde kılınmamış namazlar hakkında nasıl davranmamız gerektiği konusunda Kur'an bize sarahaten "şöyle yapın" demediğine göre, Sunnet'e başvurmak durumundayız. Sünnet bize vaktinde kılamadığımız namazlarımızı kaza etmemizi emrettiğine göre mesele yok. Uyuya kaldığımız için kaçırdığımız namazları uyandığımız zaman kılmamızı emir buyuran, kendisi de bir sefer esnasında ashabıyla birlikte uyuyakaldığı için kılamadığı sabah namazını güneş doğup bir miktar yükseldikten sonra kılan Efendimiz (s.a.v) ebette bu kavlî ve fiilî sünnetleriyle bize konu hakkında gerekli ve yeterli izahı yapmış olmaktadır. Efendimiz (s.a.v)'in Kur'an'a aykırı bir şey yapması –haşa– söz konusu olamayacağına göre, vaktinde kılınamayan namazlar konusunda yapılması gereken şeyin de O'nun yaptığını yapmak olduğu kendiliğinden taayyun eder. [1] İbn Abbâs (r.a)'ın ifadesi için bkz. el-Kurtubî, el-Câmi', III, 107. [2] Bkz. Ali el-Karî, Minahu'r-Ravdi'l-Ezher, 322-3. Devam edecek. Düzenleyen: TaLia , 03-05-2008 - 22:02. |
| |
| | #7 |
| Albay Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,011
| ŞURA/İSTİŞARE 7-Kur’an’da idare sistemi şûradır. Modern zamanlara mahsus Kur’an telakkisinin yansımalarından birisi de işbu “şûra” meselesinde kendisini göstermektedir. Özeti şudur: “Kur’an’da Efendimiz (s.a.v)’e, işlerini şûra/istişare ile yapması emredildiğine göre bu, aynı zamanda bize yönelik bir emirdir. Şûra prensibi günümüzde ancak demokratik bir sistemde en güzel tarzda işletilebilir. Öyleyse Kur’an bize demokratik bir idare kurmamızı emretmektedir.” “Keşke Kur’an’ın her emri konusunda aynı hassasiyet gösterilse” diye düşünmeden edemiyor insan. Kur’an bize sadece şûra/istişareyi değil, daha başka hususları da emretmektedir. İnancın titizlikle korunması, ibadetlerde hassasiyet, yaşantıda istikamet, adalet, zulmetmemek ve zulmedilmesine izin vermemek, izzetini muhafaza etmek, dürüstlük… gibi ilkeler yanında, birtakım somut hükümlerde “Allah’ın tayin ettiği sınırları aşmamak” da birer Kur’anî emirdir. Acaba şûra/istişare konusundaki hassasiyeti bu ve benzeri konularda göremeyişimizi neye bağlamalıyız? Bu, işin sadece bir yönü. Diğer yönüne gelince, evet, mü’minin sadece yönetimle ilgili hususlarda değil, daha başka alanlarda da şûra/istişare ile iş görmesi gerekir. Ancak burada netleştirilmesi gereken noktalar var: 1. Kur’an istişare emrini Efendimiz (s.a.v)’e vermektedir. O, Din’in tebliğ ve beyanıyla ilgili alanda –metluvv veya gayri metluvv– vahiyle hareket ettiğine göre, istişare emri bu alanın dışında kalan konularla ilgili olmalıdır. Dolayısıyla biz de şûra/istişare faaliyetini, Efendimiz (s.a.v)’in tebliğ ve beyan ettiği alanın –yani Din’in muhkem emirlerinin– dışında kalan alanlarda yürütmek durumundayız. 2. Kur’an Efendimiz (s.a.v)’e istişareyi emrettikten sonra, “Karar verdiğin zaman da Allah’a tevekkül et” buyurur.1 Bunu siyasî yönetim alanına taşıdığımız zaman elde edeceğimiz sonuç şudur: Yönetici, danışacak, istişare edecek ve bu istişare sonunda bir karar verecek. Yani kararı veren yine yönetici olacak. Yönetici keyfî hareket etmeyecek, işleri istişare ile yürütecek; ancak karar mercii de yine kendisi olacak. 3. Danışılacak insanlar bu işin ehli olacak. Yani belli bir kurul/heyet bulunacak ve yöneticiye doğru karar alabilmesi için yol gösterecek, fikir verecek. Zira Efendimiz (s.a.v)’in fiilî uygulamalarında, Sahabe’nin tamamının görüşünü aldığını gösteren bir örnek bilmiyoruz. Efendimiz (s.a.v)’e yönelik istişare emrinin yer aldığı ayetten çıkan sonuçlar böyle. Bir de “Onların işi aralarında şûra/istişare iledir” ayeti bu bağlamda anılmalıdır.2 Bunun da Kur’an ve Sünnet tarafından belirlenen alanın dışında kalan hususlardaki hareket tarzını anlattığı bedihidir. Zira Sahabe, ne Efendimiz (s.a.v) aralarındayken, ne de O’ndan sonra Kur’an ve Sünnet tarafından hükme bağlanmış meselelerde istişare kurumunu işletmiştir. Belki Efendimiz (s.a.v)’den bir açıklamanın bulunmadığı hususlarda nasıl davranacaklarını tayin etmek üzere istişareye başvurduklarını söylemek daha doğrudur. Bir diğer deyişle onlar şûraya/istişareye, Kur’an ve Sünnet tarafından muhkem olarak belirlenmiş hükümlere alternatif hükümler belirlemek üzere başvurmamışlardır. Şûradan/istişareden demokrasi çıkaranların anlayışıyla bu tavır arasında dağlar kadar fark olduğu açıktır. Bütün bunlar, şûra/istişare ile bir yönetim biçimi olarak demokrasi arasındaki farkın “yapısal” olduğunu yeterince açık biçimde gösteriyor. Bir hususu daha belirtelim: “Sahabe, Efendimiz (s.a.v) bir karar verdiği zaman bunun vahye dayalı olup olmadığını sorardı” tarzındaki tesbit son derece yanlıştır. Efendimiz (s.a.v) bir karar verdiği zaman Sahabe’nin, bunun vahye dayalı bir karar olup olmadığını sorması genel-geçer bir durum değildir. Yani Sahabe Efendimiz (s.a.v)’in her emrinin, kazasının, fetvasının vahye dayalı olup olmadığını sormamıştır. Bedir savaşında ordunun nereye konaklayacağı konusu dışında Sahabe’nin Efendimiz (s.a.v)’in karar veya emrinin vahye dayalı olup olmadığını sorduğuna dair herhangi bir örnek bulunduğunu bilmiyorum. Bu münferit örnek de tamamen savaş stratejisiyle ilgilidir. Ama –hurma aşılaması meselesi de dahil olmak üzere– aksini gösteren pek çok örnek zikretmek mümkündür. 1) 3/Âl-i İmrân, 159. 2) 42/eş-Şûrâ, 38. Devam edecek. Düzenleyen: TaLia , 03-05-2008 - 22:08. Sebep: sıralama hatasını düzeltme |
| |
| | #8 |
| Albay Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,011
| Okuyucu Soruları 2 KUR'AN MÜSLÜMANLIĞI-6 23 Mart 2008 8. Farz namazların kazası yoktur, tövbesi vardır. Vaktinde kılınamayan namazlar konusunda ne yapılması gerektiği Kur'an'da belirtilmemiştir. Daha doğrusu "açık bir şekilde" belirtilmemiştir. Dolayısıyla böyle durumlarda namazların kaza edileceğini Sünnet'ten öğreniyoruz. Efendimiz (s.a.v), uyku veya unutma sebebiyle vaktinde kılınamamış namazın bilahare kaza edileceğini kavlî ve fiilî hadislerinde ümmetine ifade buyurmuştur. Burada üzerinde durulması gereken iki nokta var: 1. Vaktinde kılınmamış namazların kaza edileceğine dair Kur'an'da herhangi bir hüküm yer almadığı halde, böyle yapılacağını bildiren rivayetler Kur'an'a aykırılık teşkil etmez mi? 2. Efendimiz (s.a.v), sadece uyku ve unutma sonucu kılınamamış namazların kaza edileceğini belirtmiş, amden terk edilen namazların kazasından bahsetmemiştir. Bu durumda bilerek kılınmayan namazların kaza edileceğini söylemek Sünnet'e aykırı olmaz mı? Birinci soru hakkında şunlar söylenebilir: Kur'an'da belirtilmeyen herhangi bir şeyin Sünnet tarafından hükme bağlanamayacağını veya Kur'an'da icmalî olarak geçen hususların Sünnet tarafından detaylandırılamayacağını söylemenin hem metodolojik, hem de pratik bakımdan tutarlı yanı yoktur. Metodolojik olarak tutarlı yanı yoktur; çünkü Kur'an, Allah Teala (c.c) ile birlikte ve O'na tebean Efendimiz (s.a.v)'e itaati de emretmekte, muhalefeti yasaklamaktadır. Bunun yanında Efendimiz (s.a.v)'in Kur'an'ı beyan sorumluluğu da bu tarz bir fonksiyonu gerekli kılar. Pratik olarak tutarlı yanı yoktur; çünkü İslam'ın hemen bütün hükümleri Sünnet tarafından detaylandırılmış ve fiilî uygulama halinde hayata aktarılmıştır. Dolayısıyla vaktinde kılınmamış namazlar konusunda ne yapılması gerektiğini de Sünnet'in (yani gayri metluvv vahyin) belirlemiş olmasında yadırganacak bir durum yoktur. Burada zikretmemiz gereken bir nokta daha var: "Kim bir namazı (vaktinde) kılmayı unutursa, onu hatırladığı zaman kılsın" mealindeki hadisi nakleden kaynaklar [1], bu cümleden hemen sonra Efendimiz (s.a.v)'in şöyle buyurduğunu zikreder: "Zira Allah Teala, "Ve benim zikrim için namaz kıl" [2] buyurmuştur." Efendimiz (s.a.v)'in, yukarıdaki gibi buyurduktan sonra bu ayeti okuması, –Allahu a'lem– ayet ile, vaktinde kılınamamış namazın kaza edilmesi arasında bir ilişki bulunduğunu göstermektedir. Yoksa Efendimiz (s.a.v)'in bu ayeti bu bağlamda okumasının ne anlamı olabilir? [3] Yukarıdaki ikinci soruya gelince, bu konuya daha önceki bir yazıda da değinmiştim. [4] Burada, orada zikretmediğim birkaç noktayı dikkatinize sunayımk: Birçok alim, hadiste geçen "unutma"nın "terk etme" anlamına geldiğini söylemiş ve buna da, "O kimseler gibi olmayın ki, Allah'ı unutmuşlardır; Allah da onlara kendilerini unutturmuştur" [5] ve "Allah'ı unuttular da, Allah da onları unuttu" [6] ayetlerinde geçen "unutma"nın "terk etme" anlamında olduğunu söyleyerek delil getirmişlerdir. [7] Keza Hendek zamanı Efendimiz (s.a.v)'in ve Sahabe'nin öğle ve ikindi namazlarını vaktinde kılamadıkları, oysa bu durumun ne "uyku", ne de "unutma" kapsamında değerlendirilebileceği söylenerek kaza edilebilecek namazların, uyku ve unutma durumu sebebiyle kılınamamış olması gerektiğini söyleyenlerin [8] bu iddiasının yerinde olmadığı ortaya konmuştur. Konuyla ilgili başka deliller ve karşı delillerinin münakaşası için İbn Abdilberr'in el-İstizkâr'ına mutlaka bakılmalıdır. [9] [1] el-Buhârî, "Mevâkît", 36; Müslim, "Mesâcid", 309; el-Muvatta, "Vukût", 6… [2] 20/Tâ-Hâ, 14. [3] Ayetin delalet vecihleriyle ilgili söylenenler hakkında bkz. el-Aynî, Umdetu'l-Karî, VI, 136. [4] Bkz. Ebubekir Sifil [5] 59/el-Haşr, 19. [6] 9/et-Tevbe, 67. [7] Mesela bkz. İbn Abdilberr, el-İstizkâr, I, 300. [8] İbn Hazm bunların başında gelmektedir. Bilahare başkaları da aynı iddiayı tekrarlamıştır. [9] İbn Abdilberr, a.g.e., I, 303 vd. Devam edecek. |
| |
| | #9 |
| Ayın Üyesi Katılım Tarihi: Mar 2008
Mesajlar: 935
| bikere kuranı kerimi tam manasıyla anlamalarına güçleri biraz zor yeter, ayrıca bazı ayetler vardırki sünnetle neshediliyor bazı sünnetler farz hale geliyor bazı ayetler zaman için bazılarının hükmü kalkıyor vs vs vs bunlara alimler veliler kuranın tabiriyle ''zikir ehli'' cevap veriyor. çok faydalı bi konu olmuş arkadaşım saolasın. |
| |
| | #10 | |
| Albay Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,011
| Alıntı:
Sitede bunlardan bir tanesiyle tabiri caizse acaip kapıştım ... bu konuyu başlı başına ele alma fikri öylece kendiliğinden doğdu... Hayır olsun umudumu diri tutarak takdirlerinizle de taze kan bularak devam inş | |
| |
| Konu Araçları | |
| |