![]() |
| | #1 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| SeLamün aLeyküm arkadaşLar.. bugünden itibaren bir yazı dizisi eklicem allahın inaetiyle inşaallah.. güzeL konuLara deinmiş abimiz..bu bnm b.sayarda kayıtlıydı ama nerden geLdi biLmiom :-[ uzun gelebilir..hepsini okumak istemeyebilirsiniz de..ama en azından başlıklara bakarak hareket edin |
| |
| | #2 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Aktüelin manası gündemde olmaksa, acaba "Din, Allah, ölüm" de aktüel mi, yoksa değil mi? Aktüel yorumlara başlamadan önce aktüelden ne anladığım üzerinde durmak istiyorum. Sözlükte aktüel kelimesinin karşısında; edimsel, bugünkü, fiili, geçerli, gerçek, güncel ve şimdiki kelimeleri duruyor. Günümüz kullanımında ise, bu kelime “güncel” olayları anlatmada kullanılıyor. Bu tanım içinde yeni meydana gelmiş olaylara güncel veya gündem denirken, olmuş ama etkisi hala devam etmekte olan olaylara da aktüel veya “hala gündemde” denir. Aktüeli şu anda olan veya olmuş ama etkisi devam eden olarak tanımlarsak, bütün zaman dilimlerinde bu tanımlamanın hiç dışında kalmayan hususlarda var. Bence “din” bütün kapsama alanları ile aktüel bir konudur. Bütün zaman dilimleri dinin kapsama, etkileme ve yönlendirme sahası içindedir. “Her nerede olursanız, sizinle beraberim, size şah damarınızdan daha yakınım” diyen dinin sahibi Allah cc. gündemin en küçük dilimlerinde bile gündemdir. Yani Aktüeldir. Ne zaman geleceğini bilmediğim, ama her an herkese gelebileceğini binler örnekleri ile gördüğüm “ölüm” ben onu gündemimden düşürsem bile, yine hep onun gündemindeyim. Melekler yaşadığım her saniyeyi kayıt altına almakla, yaşayacağım her saniyeyi kayıt altına almak için vazife başında olmakla, gündemden hiç düşmüyorlar. Hep aktüeller. Bu aktüalitenin “avam” için asgari ölçüleri bu ikin, havasta aktüalite daha bir yoğunluk kazanıyor. Havas zamanın en küçük dilimlerinde iradesinin, yönlendirici ve tesir edici bir üst iradenin kontrolünde olduğu şuurunda yaşar. Bu anlayış içinde hayatın parçası diyeceğimiz bütün zaman dilimleri, aktüel olduğu gibi, insanda kendisi aktüalitenin konusu oluyor. İnanmayan ateist biri bile olsa durum öyle. Bu kimse inanmamakla “dini” gündeminden çıkarsa bile, dinin sahibinin “evrene koyduğu yasaların” gündeminden hiç düşmüyor. O yasalar herkes gibi onun içinde, her an câri (geçerli). Aslında “geçmiş”te böyle bir aktüalitenin dışında kalamıyor. Çünkü beni öyle bir gelecek bekliyorki, geçmişimin bütün karelerinden hesaba çekileceğim. Artık geçmiş, geçmiş olmaktan çıkıyor, gelecekte karşıma çıkması kesin olan bir vaka olarak önüme geliyor. Artık bir yönüyle geçmiş bile, ölüm ile her an önüme çıkacak bir gündem maddesi olunca, aktüalitenin alanı daha da genişliyor. İşte aktüaliteyi bugünkü dar alanında çıkarınca, dinin kapsadığı geniş alana ait meseleleri “aktüel yorumlar” başlığı altında sunmamız için bir engelde kalmıyor. |
| |
| | #3 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Kendini “iyi mü’min” zannetmekle “iyi mü’min” olmak ayrı şeylerdir. Bir misalle başlığa açıklık getireyim. Bir cami içini su bassın, bir kısım insanlar yarı bellerine kadar su içine girmişler, kova ile suları dışarı atmakla meşguller. Çok çalışıyorlar, çok uğraşıyorlar. Böyle bir çalışma ve yorulma karşısında cami hocası, “umulurki, melekler sizin her kovanız için 100 sevap yazmaktadır.” diyor. Orada bulunanlar “yorgunluğun artmasıyla zahmetin çoğalacağı, zahmet çoğalınca da o nisbette sevabın artacağı” yorumunu da yapıp daha bir şevkle çalışıyorlar. Bu söz karşısında orada bulunanlar ve varsa hadiseye bakanlar kova ile su boşaltma işini yapanları çektikleri sıkıntının büyüklüğü ve aldıkları mükafatın çokluğu karşısında iyi mü’min zannedebilirler. Ama değiller. Kendilerini öyle zannediyorlar. Misalimize devam edelim. Bir başkası aynı camiye gelse, işe ilk bakışta görünen sebepten ziyade, görüntünün arkasında başka nedenler arasa ve camiyi basan suyun kaynağını bulsa ve müdahale etse, belki diğerleri kadar yorulmayacak ama, onlardan daha fazla sevap alacak. Misalle anlatmak istediğimiz şey şu; iyi mü’min, iyi olan şeyleri sayısal olarak çok yapan mü’min değildir. Yaptığı şeylerle istenen sonuca varan mü’min iyi mü’mindir. Her mü’min bulunduğu noktayı (bu nokta bir cemaat, tarikat, parti veya başka bir yer olabilir.) bu açıdan değerlendirmeli. Bulunduğu nokta da çok şey yapıyor, ama az yol alıyorsa, sorunların üzerine gidiyorum derken, sorunların altında kalıyor ve bir daha hamle yapacak enerjiyi bulamıyorsa durumunu bir kez daha değerlendirmek zorundadır. Böyle bir değerlendirme yapmıyorsa, bahçeye meyve umuduyla dikilen ağacın meyve vermemesi, onun bahçede bulunmasını nasıl anlamsız kılarsa, öylede o kimsenin o noktada (bu nokta bir cemaat, tarikat, parti veya başka bir yer olabilir.) bulunmasıda anlamsızdır. Bu noktada üzülerek ifade edelim: toplumun dertlerini çözmek için bir araya gelmiş bazı (cemaat, parti, tarikat, dernek, vakıf...) kimseler bahçedeki ağacın konumuna düşüyorlar. Çok şey yapmakla insan kendini “iyi mü’min” zannedebilir. Ama “iyi mü’min” olmak ayrı bir şeydir. Ölçüleri daha farklıdır. Bu yazdıklarımda bazı noktaları kapalı bulanlar, meyvesiz ağaca baksınlar. |
| |
| | #4 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Dinde değişim ne kadar, ne ölçüde belirlenir. Değişenlerin ve değişmezlerin tespitinde ölçü nedir? Günümüzde değişim her çevrede konuşuluyor. Geçmişle geleceğin sağlıklı bir sentezinin ancak “değişim” sözcüğü ile birlikte olacağı bir çok çevrelerde düşünülüyor. Gelecek yüzyıllara atasözü olacak şöyle deyimlerle de günlük hayatta kullanılıyor. “Her şey değişir. Değişmeyen tek şey “değişim” sözcüğünün kendisidir.” Bu deyim din gibi değişmezler etrafında biçimlenen sahaların dışında kalan alanlar için doğru gibi görünürken, Konusu mukaddesler etrafında örgülenen sahalar için değişimin bütün değerleri kapsayıp kapsamadığı tartışılıyor. Kendinin İnanç sahasının dışında gören insanlar “Değişmeyen değerle, değişen toplumlar idare edilemez” diyerek tartışmadaki taraflarını belirliyorlar. Asıl gürültü dindar kesimde ortaya çıkıyor. Yenilikçiler, gelenekçiler, mutediller ve birde nerede olduğu belli olmayacak kadar süratli yer değiştirenler bu tartışmanın taraflarını oluşturuyor. Kendimizin de tarafı olduğu mutediller kısmını sona bırakarak taraflar üzerinde değerlendirmelere başlayacağız. Dıştan gelen etki ile dini ilke ve prensiplerden çabucak vazgeçebilenleri değerlendirme dışı tuttuk. Değerlendirmeye, değerlendirmeye bile gerek olmayacak kadar fikri zemini olmayan veya kaygan olanlardan başlamak istiyor. “Nerede olduğu belli olmayacak kadar süratli yer değiştirenler bu guruptandır.” Bu gurubun temsilcileri iki guruba ayrılıyor. Birinci gurupta siyasi partilerden dine yakınlığını her vesile ile ifade edenler geliyor. Bu kimseleri bu kategoride değerlendirme sebebimiz. Dün geleneğin en yılmaz savunucuları iken, bugün çağdaşlıkta yarışmalarıdır. Bu gurubun ilkesel temelleri zayıf olduğundan, dışın şartlarını dikkate alıp, içini dışa uyarlama gayretleri, dışarıdakilere kendileri hakkında güvensizlik izlenimleri vermektedir. Dün başka yerde, bu gün burada, yarın nerede olacağı belli olmayan bu gurubu değerlendirmemizin bu bölümüne aldık. Yine bu gurup içinde eline aldığı kitabı diline dolama zayıflığında olanlar yer alıyor. Bunlarda iç temelleri zayıf olduğu için rüzgarın kuvvetli estiği tarafı kendilerine kıble diye seçmekte zorlanmayan gurup olarak karşımıza çıkıyor. Rüzgarın yarın nereden eseceği belli olmadığından, bu gurubunda öbürgün nereye döneceği belirsiz. Bu nedenle onları da bu kategoride değerlendirdik. Bu kotegoriyi oluşturanlar çoğunluğu avam iken, entellektüel göründüğü halde avam olanlarda bu gurubun içinde değerlendirilebilirler. |
| |
| | #5 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Yenilikçi grup. Bu Gurubun en büyük özelliği naslarda lafız ve şekle ait bir çok şey değişmesini savunmalarıdır. Bu gurubu içerideki ve dışarıdaki uzantıları diye ikiye ayırabiliriz. Türk toplumu dışında kalanların kökü en eskiye uzananlarından birisi ibn-i Teymiyedir. Kendisi sünnetin kritiğini yapmıştır. Kuran eleğinden geçmeyen, ifadeleri sünnet dışı ilan etmiştir. Bugünkü müfret yenilikçilerin yanında itidale daha yakındır. Biraz daha geriye gittiğimizde Şatibi’yi (ö. 790/1388) görürüz. Kuran ve sünneti parçacı değerlendirmenin yanında ilkeler ve prensipler doğrultusunda değerlendirmeyi ilk teklif edenlerden biridir. Aynı zamanda Sünneti, Kuran filtresinden geçirmeyi ilk teklif edenlerden olduğu gibi bunu da uygulamıştır. “Mesela, Şatibi Kuran’a uymayan hadislerin bir çoğunu hüküm dışı bırakmıştır. Köpeğin dilini soktuğu kabın 7 kez yıkanması gerektiğin bildiren hadisi reddeder. Neden olarak ta Kuran’ın köpeğin avladığı hayvanın yenmesine izin vermesini gösteriyor.” Ama orada her nedense köpeğin muallem (öğretilmiş-eğitilmiş) olmasına dikkat çekilmemesi, ve muallem köpeğin muallem olmasının bir sonucu olarak avladığı hayvanı boyun kısmından yakaladığına dikkat çekmiyor. Yukarıda isimlerini zikretiğimiz İbn-i Teymiye ve Şatibi'yi rahmet anıyoruz. Onları değişimi seslendirenler arasına koyarken, aşağıda kendilerini tenkit edeceğimiz zatlardan ayrı tuttuğumuzuda burada ifade edelim. Günümüze gelirken yine bizim dışımızdaki temsilcileri arasında Reşit Rıza’yı, Muhammed Abduh’u, Cemalettin Afgan’yi sayabiliriz. Fazlurrahman’a ayrıca değinmek istiyorum. Çünkü yenilikçilerin Türkiye ayağını temsil edenler daha çok Fazlurrahman’dan etkileniyorlar. Bu gurubun içinde en ifratkarı Fazlurrahmandır. Kuranda tarihselcilik ve batıdaki adıyla “hermönük” okuma dediğimiz tarzı ilk o, öne çıkarmıştır. Bu tarzda 1500 sene önceki lafızlar ve şekiller mananın üzerinden çıkarılıyor, günümüzde aynı manayı kuşatan şekil ve lafızlar manalara giydiriliyor. Bu düşüncenin pratiğinde namazın aldığı şekli Fazlurrahman'ın etkisinde kalan R. Gradudy şöyle açıklıyor. Namazın manası bir dua ve tefekkürdür. Ona o gün giydirilen lafız ve şekil elbiseleri beş vakitte belli formlar iken, bugünün hayat şartları içinde mana aynı kalmak şartı ile sadece tefekkür ve dua Namaz için yeterli diyor. (el-Mecelle dergisinde iktibas eden Y. Şafak Gazetesinin 31 Mart-1 Nisan nüshası) Ve orada daha başka şeyleri de bu şekilde ele alınıyor. Yenilikçi düşünce"Abdest sırasında, kapalı kaldığı sürece gömlek altındaki kolların ve çorap içindeki ayakların yıkanmasına gerek yoktur." diyor. Bu akımın içimizdeki (Türkler) temsilcilerine gelmeden önce yeri geldiği için birini burada zikretmek istiyorum. Dr. Abdullah Manaz. Kendisi Bilgi Net isimli sitede görüşlerin yazıyor. Abdest konusundaki görüşü aynen şöyle: Ayette açık olarak belirtildiği gibi, her namazdan önce yüz, eller ve ayaklar gibi en çok kirlenen organların yıkanması istenmektedir. O günkü Arap toplumunda, ayakların temiz kalmasını sağlayan çorap veya ayakkabı gibi giyecekler olmadığı gibi, kolları kapatan gömlekler de yoktu. Sıcaktan en çok etkilenen ise Baş idi ve bu yüzden suyla meshedilmesi yani serinletilmesi emredilmişti. Günümüzde Namaz öncesi temizlikte yani Abdest sırasında, kapalı kaldığı sürece gömlek altındaki kolların ve çorap içindeki ayakların yıkanmasına gerek yoktur. Ayrıca, sycaktan etkilenmediği sürece Baş da mesh edilmeyebilir. Müslümanların anladığının aksine, küçük temizlik hemen her namaz öncesinde yapılmalıdır. Bir abdest ile birkaç vaktin namazını kılmak doğru değildir. Kısaca Günümüzde, dışarda kalan ve en çok kirlenen eller, yüz, ağız, burun, kulaklar gibi organların yıkanması Küçük Temizlik için yeterlidir. Büyük Temizlik, yani duş ve banyo sonrasında adet olsun diye yeniden Küçük Temizlik yapylmasına da gerek yoktur.” Yenilikçi düşüncenin, düşünce sistematiği hakkında yukarıdaki misalin açıklayıcı olduğu kanâtindeyim. Bu düşünceyi Türkiye’ye ilk kim taşıdı bilmemekle beraber, Bu düşünceyi kimin seslendirdiği konusunda bir şeyler diyebileceğimizi zannediyorum. Yenilikçi çizgileri eserlerinde ve söylemlerinde öne çıkaran kişiler olarak aşağıdaki isimleri sayabiliriz. Bu isimleri saymadan önce hem okuyanlar açısından, hem de isimleri geçen değerli ilim adamlarımız açısından bir şeyi belirtmeyi vazife olarak görüyorum. |
| |
| | #6 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Yenilikçi akımın düşünceleri stratejik hesaplamadan yoksun, pratik çözümden uzak, faydandan daha çok zarara yakın sonuçları fazla. Burada kritize edilen, her düşünce sahibinin düşüncelerinin tartışılması konusunda açık olduğunu ve karşı düşünceye saygı duyduğuna inanıyorum. Saygısızlığın da fikirleri aşıp, şahsiyetleri karalama noktasına gelindiğinde başladığını biliyorum. Ve zaten her kesin cevap hakkının var olduğunu belirtmeye gerek yok zannedersem. Bu isimler şunlardır. Y. Nuri Öztürk. Hüseyin Atay, Ahmet Akbulut, Süleyman Ateş, Dr. Abdullah Manaz ve daha bilemediklerim. Genelde bu yazarların eserlerinin çoğunu okuduğum için isimleri bunlardan verdim. Bunların dışında da isimler ve eserler var. Bu yazarlardan Y. N. Öztürk için Sayın Ebubekir Sifil Bey’in eserinden kısmen yararlanarak özel değerlendirme yaptım ve mini bir kitapçık oldu. Kitabın adı modern islam. Yukarıda saydığım isimler içerisinde görüşleri arasında en çok çelişki olan Y. N. Öztürk. Bu çelişkiler yazarın “yanlışlarımı tashih ettim” diye lanse ittiği “Kuran’daki İslam” kitabında yoğunlaşıyor.” Prof. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu’nun “İslam Düşüncesinde Sünnet” isimli güzel eserinde Y. N. Öztürk için şu tespiti yapıyor. Sayın Kırbaşoğlu kitabının 173 sayfasının son kısmında hadisleri kastederek şunları söylüyor.” Böylesi önemli bir konuda bir ilim adamının gelişi güzel beyanlarda bulunmasının, ilim adamı ciddiyeti ve vakarıyla bağdaşır bir yanı yoktur.” Bu isimlerin düşüncelerini genel bir değerlendirmeye tabi tutmak istiyorum. Bu insanların düşüncelerinin tümüne yanlış deme yanlışından özenle kaçındığımı belirtmek isterim. Ama şunu rahatça söyleyebilirim. İfade edilen düşünceler stratejik hesaplamadan yoksun, pratik çözümden uzak, faydandan daha çok zarara yakın sonuçları fazla olan düşüncelerdir. Bu iddiaların içini doldurmadan önce bu yazıyı kaleme aldığımın bir gün öncesi duyduğum bir olayla konuya giriş yapayım. Amsterdam şehrinde bulunuyordum. Hoge school İslam’da (Yüksek İslam okulu) okuyan bir arkadaşım bana mezhepler hakkında soru sordu. Soru bir mezhebe bağlı olup olmama hakkında idi. Ben Hocasının ne dediğini sordum. Arkadaşımın hocası, "insanların mezheplere bağlı kalmasının kendilerini geliştirmelerine engel olduğunu" söyleyerek. Mezheplere bağlanmaya gerek olmadığını, insanların Kuran’a bakarak yollarını bulabileceklerini söylüyor. Bu konudaki kendi görüşümde bir mezhebe bağlı olmanın hükmen "farz" olmadığı merkezinde. Fakat pratikte bir kısım insanların bir mezhebe bağlı olmasının onlar açısından daha sağlıklı bir dini hayat yaşamaları için gerekli olduğuna inanıyorum. Bu inancımı teyit için bir misal vereyim; insanlar mezhebe bağlanmandan dinlerini yaşamada konusunda bilmediği bir şehirde yanlış adreslere giden ve kaybolan bir kimsenin durumuna düşüyorlarsa, En azından şehri tanıyana kadar bir rehberi takip etmesi gerektiği konusunda kuşkusuz her sağ duyu sahibi insan hemfikirdir. Ayrıca şehrin büyüklüğü, şahsın kapasitesinin küçüklüğü takip süresini belirlemede önemli rol oynar. Bazen ömür tanımaya yetmez, kişi tabî olduğu mezhep üzere gider ve öylede rahmetlik olabilir.. ... (TV ve kitap yolu ile) “Mezheplere bağlanmaya gerek yok, Kuran yeter demek” bir ilim adamlığı ciddiyeti ile ne kadar bağdaşır. Evet hiç kuşkusuz dinde günaha girmeme bir farzdır. Dini yeterince tanımayan bir insan bir mezhebe bağlanmadan dini kendi bilgisi çerçevesinde yaşarken günaha girecekse onun için bir mezhebe bağlanmak için demesek bile gereklidir (vaciptir ) diyebiliriz. Ayrıca şunu da belirtmek isterim. Ben mezhebe bağlanmak gerekli derken, mezhep görüşlerinin değişmezliğin savunmuyorum. Aksine onların “değişmez naslar” ölçeğinde revizyona tabi tutulması gerektiğine inanıyorum. Bu konudaki görüşlerimi mutedil düşünceyi anlatırken daha geniş olarak ele alacağım. Değerlendirmeye devam edelim. Mezhebe gerek yok diyen bu görüşün bize Kuran yeter diyenlerin ortak görüşü olduğu söylenebilir. Bu görüşleri dile getiren insanlar yaşadıkları dünyanın gerçeklerinden uzak. Ben yaptığım sohbetlerde vaazlarda onlarca kere sordum. Hollanda’da Türk camilerinin çoğunu bildiğimi zannediyorum. Bu durumda şunu çok rahat söyleyebilirim; müşahede alanıma giren insanların % 70’i Kuran’ı bir kere mealinden okumamışlardır. Ezbere bildikleri on tane hadisin olduğu zannetmiyorum. Ayrıca aynı gözlemin Türkiye ortamında avam halkta da farklı sonuçlar vereceğini zannetmiyorum. Türkiye’yi % 70 yukarda anlattığımız türden talebelerle dolu bir sınıf kabul edersek Kuran’a yakınlığı bu seviyede olan bir cemaate duyabileceği şekilde (TV ve kitap yolu ile) “Mezheplere bağlanmaya gerek yok, Kuran yeter demek” bir ilim adamlığı ciddiyeti ile ne kadar bağdaşır. |
| |
| | #7 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Dini konuda değişim gibi pratiği bu kadar zor olan bir işi masaya bardak koyma rahatlığında söyleyen bu insanlar hakkında iyi düşünmek için kendimi zorladığımı itiraf etmeliyim. Düşünceyi üretirken pratiğine bakmayanlar, pratiğe yansımalarını dikkate almamakla büyük strateji hatası yapıyorlar. Tohum atmayı işin tamamı görüyorlar. Oysaki iş tohum attıktan sonra başlıyor. Arazi tohumun yetişmesine musait mi, değilse tohumu hangi mevsimde atmalı, arazinin ıslahı için neler yapmalı, tohumun yeşereceği ortam, tohumun yetişmesindeki süreç, süreç boyunca düzenli takip… bunlar yapılmadıkça tohumun atılmasıyla, atılmaması arasında bir fark olmayacak. Belki atılmasa daha iyi olacak. Zira mevsimsiz atılan tohumun zakkum olma ihtimali herzaman söz konusu. Bir düşünce adamı bir çile sonucunda ortaya çıkardığı düşüncesini ortaya çıktıktan sonrada yeşermesi ve yaşanması adına kendini adamalıdır. Nasıl ki bir anne bir çile ve sancı sonucunda ortaya çıkan yavrusunu, ortaya çıkardıktan sonra ortada bırakmıyorsa, yavrusu ayakta durana kadar onun arkasında bir gölge gibi oluyorsa, aynen öyle de, bir düşünce adamı çile ve sancı sonucu ortaya çıkardığı düşüncelerinin hayatın pratiğine geçmesi konusunda en az bir anne kadar ızdırap duyması çile çekmesi gerekir. Bu kendi düşüncesine saygının gereğidir. Eğer bunu yapmıyorsa, yavrusunu dünyaya getirdikten sonra bir kenara bırakan anneden farkı ne olacak ki? Evet düşüncenin pratiğine ömür adanmalı. Düşünce adamı saçlarının üçte biri düşünce üretme yolunda ağartırken, kalan üçte ikisini de pratiğe geçirme uğrunda ağartması gerekir. Bunu yapmamanın açlara yemek yapmayı bırakıp yemek kitabı yazmaktan farkı olmayacaktır. Türkiye sınıfından yukarıda anlattığımız ölçüleri dikkate alarak örnek 1000 talebe seçsek ve yukarıda söz konusu olan düşünce adamlarının önüne koysak ve desek ki, alın bunları bir mezhebe tabi olmadan dinlerini yaşayacakları hale getirin desek, acaba bunun pratiği ne kadar sürer. Ne kadar süreri anlamak için Türkiye’de imam hatip ve ilahiyat eğitimi almış kaç insan mezheplerin kapsama sahasına vakıf olup ona ihtiyaç duymayacak hale gelmiştir. Pratiği bu kadar zor olan bir işi masaya bardak koyma rahatlığında söyleyen bu insanlar hakkında iyi düşünmek için kendimi zorladığımı itiraf etmeliyim. İnsan yenilikçi düşüncenin iyi niyetli olduğunu düşünmekte zorlanıyor Neden zorlandığımı anlamak için lütfen şu ifadelere bir göz atın. Yaşar Nuri Öztürk'ün düşünceleri üzerine hazırladığım bölümden bir alıntıyı aşağıya koyuyorum. Hz Muhammedin Hüküm koyma yetkisi var mıdır? Şöyle diyor; “Hadislerin Peygambere ait olması bir ihtimaldir. Ama sadece bir ihtimaldir. Hadislerin hiç birine Kuran’da olmayan bir hükmü koydurtamayız. Ancak onları dinde hüküm olmayacak alanlarda kullanabiliriz. Dinde hükme gelince o yalnız Allah’ındır. Peygambere bile dinde hüküm koyma yetkisi verilmemiştir. K.İ 218 ” “S - Hz Peygamber de dinde hüküm koyamaz mı? “C - Hayır. Peygamber de Kuran dışında hüküm koyamaz. Koyar derseniz o da şirk olur. Elçi temsilci ve tebliğcidir. Ortak değildir. O halde Hz Peygambere izafe edilen sözlerin kuranda olmayan hükümler getiren kısımları Hz Peygambere isnad edilen uydurma sözler olarak kabul etmek Kuran’a imanın zorunlu sonucudur. Bu sözleri ancak Kuranda net bir biçimde yer almış hükümlerin açıklaması olarak kabul edebiliriz. K.İ 656” “Kuran’daki İslam 239 da da şöyle diyor: Hz Peygamberin din adına hüküm koyma yetkisi yoktur. O dinin sahibi tarafından konan hükümleri yorumlayıp uygular. Fakat onun yorumları bile Allah’ın ayetleri gibi zaman üstü değildir. ...Allah elçisi dinin değişmezlerini koyma yetkisini değil, Allah tarafından konan değişmez hükümlerin içinde bulunulan şartlara uygulanışını üstelenmiştir. Değişmezleri yani zaman üstü hükümleri koyma yetkisi yalnız ve yalnız Allah’ındır.” Yazar’ın bu ifadelerinde hemen sonra Kuran’ın bizzat Hz Peygambere hüküm koyma yetkisi veren ayetlerinden bazılarını aşağıya alıyoruz. Geniş açıklama ilerleyen sayfalarda yapılacak. “3_31. (Resûlüm! ) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. 33_36. Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. 4_59. Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah'a ve Resûl'e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. 59_7. Allah'ın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir.” Şimdi bu açıklamaları hatırımızda tutarak aşağıdaki ifadelere bakalım: “Hadislerin Peygambere ait olması bir ihtimaldir. Ama sadece bir ihtimaldir. Hadislerin hiç birine Kuran’da olmayan bir hükmü koydurtamayız. Ancak onları dinde hüküm olmayacak alanlarda kullanabiliriz. Dinde hükme gelince o yalnız Allah’ındır. Peygambere bile dinde hüküm koyma yetkisi verilmemiştir. “S - Hz Peygamber de dinde hüküm koyamaz mı? “C - Hayır. Peygamber de Kuran dışında hüküm koyamaz. Koyar derseniz o da şirk olur.” “... Kırbaşoğlu’nun bizim de paylaştığımız görüşleri özetle şöyledir...” K.T.K (497) Yazarın paylaştığı ifadeler kendisinin yukarıda kaydettiğimiz ifadelerine çok terstir. “ Hz Peygamberin sünnetinin büyük bölümü teşri(hüküm koyma) amaçlı olup. Müslümanları bağlayıcı özelliktedir.” “Binaenaleyh sünneti ortaya koyarken bağlayıcı olan kısımları ile olmayan kısımlarının ayırt etmek gerekir.” Öyleyse Yazara sormak lazım “Hz Peygamberin sünnetinin büyük bölümü teşri amaçlı olup Müslümanları bağlayıcı özelliktedir.” Cümlesinden ne anlıyor. Bizim anladığımız şudur: Hz Peygamberin sünnetin büyük bölümü bütün ümmeti Muhammed için uyulması gereken bir kanundur. Sünnet’in bu bölümü beni bağlamaz denilemez. Şimdi yazarın bir soruya verdiği, “C - Hayır. Peygamber de Kuran dışında hüküm koyamaz. Koyar derseniz o da şirk olur.” Cevabı hatırlatarak yazara soralım: Kuranın Hz. Muhammed’e ittiba emrine binaen sünneti ikinci bir din kaynağı gören Sahabe ve Tabiun’u; Aynı kanaati taşıyan mezhep imamlarını, fukahayı ve hadisçileri; Eserlerinden alıntıları yaptığı- fakat sünnet konusunda Hz Muhammed’in (sas) hüküm koyma yetkisini kabul eden İbn Teymiye’yi, İbnu’l-Kayyım’ı; Sünneti bir hüküm kaynağı olarak kabul eden ve onunla bugüne kadar amel eden milyarlarca müslümanı. Ve Sünneti bir hüküm kaynağı görmediği halde bazı hadislerden yola çıkarak hükümler koyan yazarı yani kendisini; Ve en önemlisi Haşa Hz Muhammed’in (sas) yüce muazzez ruhundan özür diliyerek ifade ediyoruz, Allah kendisini hüküm koyma yetkisi vermediği halde hüküm koyan Hz Muhammed’i (sas); Evet burada seçilmiş örnekleri açıkça hiç bir tevile sapmadan polemiğe girmeden şu sözünüze binaen “ Peygamber de Kuran dışında hüküm koyamaz. Koyar derseniz o da şirk olur.” Müşrik sayabilir misiniz? |
| |
| | #8 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Değişimci dünyayı odası zannediyor. Yapacağı değişikliği de oda da sehpanın yerini değiştirmek gibi görüyorsa... Pratiği dikkate almadan düşünce üretip bunları yaygınlaştırma, cephe gerisinde tahrip kalıbının yaptığı hizmeti yapıyor. Eğer -mecazi manada- yenilikçi düşünceyi düşmana karşı cephe gerisinde cephane üretenler gibi düşünürsek. Bu gün düşünürlerin cephenin en gerisini ve en rahat yerini kendilerine mekan seçtiklerini söyleyebiliriz. Durumlarını şöyle izah ederler. Hayat-ı içtimaiye de herkese bir görev düşer bize de imal-i fikir düştü derler. Ama bu fikirler cepheye gitmiyorsa, onu götüren erler yoksa, onun gittiği yerde onun hedefe ulaşması için canını feda eden kahramanlar yoksa. Düşünceler cephe gerisinde ehliyetsiz ellerin elinde patlıyorsa bence o düşünceye de gerek yok. Yine ismi geçen düşünce adamları ve o çizgideki tüm zevat bu misallerde anlatılan tiplemeye uyuyorlar. Onlar içinde yakından izlediğim insanlar var. Dünyayı odası zannediyor. Yapacağı değişikliği de oda da sehpanın yerini değiştirmek gibi görüyor. Düşüncelerinin pratiği uğruna hayatlarını adamamışlar. Ortaya çıkan düşüncelerini göz yaşı ile sulamamışlar, düşünceleri uğrunda ölecek binleri ortaya koyamamışlar. Bütün mekanları içine alacak imanda kalkınma hamlesinin başlatamamışlar. Değişim adına arızayı düzelteceğim derken yeni yeni arızalara neden olmak değişimci adına bir talihsizlik. Kısaca konuşmuşlar, konuşmuşlar ama konuştuklarının zekatına imza atamamışlar. Böylelerinin haline bakarken Peygamber (sas) tavsiyesine uyup “faydasız ilimden Allah’a sığınmalı” diyorum. İnsanlar dinde değişime karşı ürkekleştikçe geleneğe daha bağımlı hale geliyor. Yenilikçi düşünce sahipleri düşüncede yakaladıkları bu zenginliği ve enginliği pratiğe yansıtamayınca, karşısında oldukları gelenekçilerin ekmeğine tereyağ sürüyorlar. Yaptıkları yanlış hamleler müspet manada yenilik girişimlerini bile kuşku ile karşılayacak bir ortamın doğmasını sağlıyor. İnsanlar yeniliğe karşı ürkekleştikçe geleneğe daha bağımlı hale geliyor. Bir insanın karşısında olduğu bir şeye hizmet etmesi onun adına acınacak bir durum olsa gerek. Aksiyonumun düşüncemin gerisinde kalacağı bir günü bana göstermemesini, günleri yaratandan diliyor ve dileniyorum. Kendim için amin derken aynı dileği paylaşanlar içinde amin diyorum. |
| |
| | #9 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| ilk 2sini okudum tam cevap yazıyodum o ne 4 tane daha gelmiş onlarada bakayım |
| |
| | #10 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Bediüzzaman Said Nursi gerçekte bütün yönleri İçtihada karşı değil, sadece devrin ve şartların dikkate alınmasını istiyor. Gelenekçiler: Bu gurup mevcudu korumaya özen gösteriyorlar. Bu özen geçmişe ait her dini değeri kapsayacak hale geliyor. Osmanlı Devletinin son dönemde yazılan hukuk mecmuası diyebileceğimiz Mecelle’nin 33. Maddesinde şöyle denir. “Mevridi nasda içtihada mesag yoktur.” Yani Naslar (Kuran ve sünnet) üzerinde her hangi bir içtihat yapılamaz. Oysaki Prof. Dr. Hayrettin Karamanın “İslam hukukunda içtihat” adlı kitabına ve o konuda daha başka eserlere baktığımızda Naslar üzerinde Sahabe ve Tabiin tarafından yapılan onlarca içtihat örneği görmek mümkün. Öyleyse içtihat yapılamazı bütün yönleri ile farz bir emir olarak anlamak yerine, İslam’ın geçirdiği dönemlerde dış şartlara karşı konmuş ihtiyati tedbirler olarak algılamak lazım. Üstat Bedîüzzaman Said Nursi’nin Mesneviy-i Nuriye adlı eserinde İçtihat risalesinde içtihada soğuk baktığı görülür. Ama orada Üstat, “İ'lem! Mesail-i diniyeden olan içtihad kapısı açıktır. Fakat, şu zamanda oraya girmeğe altı mani vardır...” demek suretiyle içtihada kayıtlar koymuş, ayrıca misal verirken de, “nasıl ki kış mevsiminde bir ev içinde hariçten delik açmak yerine sıcaklığı korumak için var olan en ufak delikler bile kapanır” demektedir. Mevsimin kış olması devirden kastedilen manayı da bizlere anlatıyor.* Biz mutedil yaklaşımı anlatırken ifade edeceğimiz gibi. İçtihat Nasların hepsinde olmaz olamaz, taabbudî (kullukla alakalı) kısımda devir ne olursa olsun içtihat olmaz. Yukarıda bahsi geçen aynı mecellede “zamanın değişmesi ile ahkamda değişir deniyor. Fakat bu değişikliğin nasların dışında olduğu yapılan şerhlerde belirtiliyor.** *Üstad Said Nursi'nin içtihat konusundaki yaklaşımlarını ayrı bir başlık altında ileride genişçe ele alacağız. **Bu konuda Doç. Dr. Mehmet Erdoğan'ın İslam Hukunda Ahkam'ın değişmesi adlı kitabına bakabilirsiniz. "Değişime kapalı yazar ayakkabı ile namaz kılmanın unutulan sünnet olduğunu söylerken, camilerde toprak zemin üzerinde namaz kılmanın gerekliliğinden yola çıkarak camilerdeki halı ve kilimlerin kaldırılmasını teklif ediyor." “Naslar üzerine içtihat yapılamayacağı” ifadesine yapılan şerhlerde Nasların kapsama alanı detaylı olarak belirlenmeyince, özellikle sünnet bir nas olarak kabul edilirken, içeriği yönünde bağlayıcı olan veya olmayan diye tasnife gidilmemesi bütünü nasdır, bütününde içtihat yapılmaz düşüncesini muhataba veriyor. Bu türlü bir sınıflama yapılmayınca karşımıza yanlış bir sünnet ve mezhep anlayışı çıkıyor. Bu konuda da gerekirse bazı isimler vererek örneklendireceğim. Bu konuda en ifratkarlarından bir kaç örnek: Ebu Abdurrahman Mukbil b. Hadî el-Vadî’nin “Ayakkabılarla Namaz Kılmanın Meşruiyeti” adlı eserinde zikretiği sünnet anlayışına bir bakalım. İnsanların pek çok sünneti unuttuğundan ve “unutulmuş bir sünneti ihya etmenin yüz şehit sevabına” denk geldiğinden yola çıkarak, bazı sünnetlerin ihyasına çalışıyor. Yazar ayakkabı ile namaz kılmanın unutulan sünnet olduğunu söylerken, camilerde toprak zemin üzerinde namaz kılmanın gerekliliğinden yola çıkarak camilerdeki halı ve kilimlerin kaldırılmasını teklif ediyor. Yusuf el-Kardavi'nin “Sünneti anlamada yöntem” isimli eserinin 117 sayfasında yazılanlar daha da ilginç; Bazı islam ülkelerinde elbiselerin eteklerinin uzatılması aleyhindeki hadislerden yola çıkarak, eteklerini topuklarının yukarısında olacak şekilde kısaltmayanlara şiddetli tepki gösterilmiş ve daha da ileri giderek bunun İslam’ın şiarından olduğu ifade edilerek büyük farzlar arasında ele alınması gündeme gelmiş. El-Kardavi aynı eserinde başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatıyor. “Müslüman Asya ülkelerinden bazılarında bulundum. Bazı alimlerin garip hallerini müşahede ettim. O alimlerden birisine misafir olmuştum. Evinin tuvaletinde kenara yığılmış küçük taşlar gördüm, bunların ne olduğunu sorduğumda “Biz sünneti ihya etmek için bunlarla taharetleniyoruz.” dedi.” Yahudi muhtediyesi Meryem Cemil “İslam ve Çağdaş öncüleri” adlı esrinde sünneti taklit manasında anladığı için, “Her hususta Rasulu Ekremin taklidi gerekir diyor”. Oysaki Taklit yerine ittabâ deseler bu kadar ifrata varan davranışlara kapı açılmayacak. |
| |
| Konu Araçları | |
| |