![]() |
| | #1 |
| Er Katılım Tarihi: May 2008 Yaş: 38
Mesajlar: 16
| SİYASAL İSLAM-1 Siyaset kavramı, günümüz siyaset literatüründe, genellikle kamu düzeni için gerekli ve uygun kararların alınması ve uygulanması şeklinde tanımlanmaktadır. Hz.Peygamber’in siyasi faaliyetlerinin muhtevasının tayininde bu tarifin yeterli ve açıklayıcı olduğunu düşünüyoruz. Binaenaleyh, bu yazıda Hz.Peygamber’in siyasi uygulamalarından söz ederken, kendimizi esas itibarıyla onun kamuyu ilgilendiren faaliyet ve tasarruflarıyla sınırladığımızı belirtmeliyiz. Medine’de bir “resul devlet başkanı” olarak gerçekleştirdiği Medine Sözleşmesi’nin hazırlanması, kabilelerle yapılan antlaşmalar, hasım ilan edilen kabilelere karşı gazve ve seriyyeler düzenlenmesi, adaletin ikamesi, beytu’l-malin kullanımı, bu kapsamda üzerinde durulacak hususlar olacaktır. Hz.Peygamber’in siyasi faaliyetleri ve ahlakı etrafında çok geniş bir literatürün teşekkül etmiş olduğu bilinen bir gerçektir. Onun siyasi faaliyetlerini ele alırken yer yer ahlakına, ahlakını ele alırken de bazı siyasi uygulamalarına temas eden çalışmaların sayısı az değildir. Bununla birlikte, münhasıran siyasi faaliyet ve uygulamalarının “ahlak nokta-i nazarından değerlendirildiği veya bir diğer deyişle siyasi uygulamalarıyla gerek Kur’an’da yer alan gerekse kendisi tarafından dile getirilen ahlaki prensiplerin örtüşme keyfiyetinin sorgulandığı müstakil bir çalışmaya tesadüf edilememesi ilginçtir. Böyle bir çalışma, hiç şüphe yok ki, öncelikle ahlak ve siyaset felsefesi üzerinde yoğunlaşan mütehassıslardan beklenir. Mamafih, böyle bir beklentinin varlığı, herhalde Hz.Peygamber’in hayatıyla ilgilenen bir tarihçinin de mesele üzerinde zihin yormasına mani değildir. İşte bu kabulden hareketle, makalemizde, işaret edilen konuyu, bütün teferruatıyla olmasa da, yukarıda sıraladığımız hususları öne çıkarmak suretiyle ele almak istiyoruz. Risaletin Mekke dönemi topluca gözden geçirildiğinde, Hz.Peygamber’in üç ana mesele üzerinde odaklandığı görülür. Bunlardan ilki, şirkin ortadan kaldırılarak bunun yerine Allah’ın birliği (tevhid) inancının yerleştirilmesidir. Cahiliye tarihine aşina olanlar yakinen birlirler ki, o dönem Arapları –Kur’an’da da açıkça belirtildiği gibi-(Müminun 23/84-89, Zuhruf 43/9, Lokman 31/25, Ankebut 29/61-63, Zümer 39/38) – “Yüce Yaratıcı” olarak Allah’a inanmakla birlikte, esasen çok tanrılı bir yapı mevcuttu. Bu yapıda asıl önemli olan husus, Allah dışındaki ilahlara imanın, Allah’a imanı gölgede bırakarak, kutsallık alanının işgal etmiş olmasıdır. Bu şekilde kutsallığın bölünmesi ve yaygınlaşması nedeniyle din alanında istismar ve yozlaşmanın artması kaçınılmazdı, nitekim de öyle oldu. Hicaz bölgesinde milattan önce iki binli yıllarda Hz.İbrahim tarafından temelli atılan “Allah’ın dini’nin (Haniflik) yerini, Hz.Peygamber risalet görevine başladığı sırada Allah’tan ziyade putları, kabilesel gelenekleri ve bunlar üzerine örgülenen mitolojileri kutsallaştıran “atalar dini” almış bulunuyordu. Bir diğer deyişle, “dini” kavramının ilahi içeriğinin boşaldığı, buna karşılık iyisiyle kötüsüyle gelenek ve örflerin dinileştiği ve dolayısıyla da ilahi olanın unutulduğu veya özünden uzaklaştırıldığı karmaşık ve kaotik bir süreç yaşanmaktaydı. Bu, öyle bir süreçti ki, “İnsanlar hangi tanrıya tapınacaklarını, hangisinden korkup hangisine sığınacaklarını şaşırmışlardı. Cahiliye toplumunun, Kur’an’da vahiy ve hikmetten mahrum, delalet içerisindeki “ümmiler” olarak nitelenmesi, işte bu sebepledir.(Cum’a 62/2) Kur’an’dan anladığımıza göre, bu sonucun ortaya çıkmasının temel sebebi, yukarda da işaret ettiğimiz gibi, Allah’la insan arasındaki sağlıklı diyalogun kopması, buna bağlı olarak da, Allah’ın ve pek tabii olarak O’nun insan hayatı için önerdiği temel ahlaki kuralların unutulmuş olmasıdır. (Haşr 59/19) Bu durumda, söz konusu sonucu ortadan kaldırmanın yeğane yolu, yeniden Allah’ı hatırlamak ve yalnızca O’na dönmektir. İşte bu nedenle tevhid, risaletin Mekke döneminde vurgulanan temel konuların taşında yer almıştır. Tevhidle birlikte vurgulanan ikinci konu, insanın ölümden sonra yeniden diriltileceği ve dünyadaki iradi bütün davranış ve tasarruflarından sorguya çekileceği, bu sorgu sonrasında iyi ahlaklıların (müminler, müttakiler, Salihler..) ödüllendirileceği, buna karşılık kötü ahlaklıların (kafirler, fasıklar, facirler…) ise cezalandırılacağı fikrini muhtevi bir ahiret inancı olmuştur. Mekke döneminde, üçüncü ana konu olarak, yeryüzünün Allah’ın rızasına ve insan onuruna uygun bir beşeri hayatın gerçekleşmesini mümkün kılacak ahlaki öneriler ve uyarılara vurgu yapılmıştır. Mekki sureler gözden geçirildiğinde, gerek önceki peygamberlere ve toplumlara ait kıssalar aracılığıyla gerekse doğrudan tavsiyeler şeklinde, ahlaki kural ve ikazlara ne kadar sıklıkla yer verildiği açıklıkla görülür. Ahlak konusunda Kur’an’ın vermek istediklerinin büyük ölçüde Mekke döneminde tamamlandığını, Medine döneminde, ayrıntı ve uygulama dışında pek bir ilavenin olmadığını söylemek herhalde yanlış olmaz. Hz.Peygamber’i Mekke dönemindeki faaliyetlerine bakarak “merkezinde tevhidin yer aldığı ahlaki bir ıslah hareketinin öncüsü” şeklinde tanımlamak, yanlış olmaz. Zaten o da, “Ahlaki güzellikleri tamamlamak üzere gönderildim” diyerek, misyonunu bu şekilde tanımlamış değil midir? Doğrusu, Mekke döneminde Müslüman olanların kompozisyonuna baktığımızda, özellikle adaleti en çok muhtaç olan mustazafların (yoksullar, azaldılar, köleler…) Hz.Peygamber’in davetini kabul edenler arasında ilk safta yer almaları, onların da risaleti, kendi mağduriyetlerine çözüm sunan tevhid merkezli bir ahlaki ıslah hareketi olarak algıladıklarını göstermektedir. Buna karşılık, güç ve serveti elinde bulunduran kesim (Kureyş kabilesinin önde gelenleri), putlara ve özellikle de sosyal adaletsizliğin nedeni olan servet sahiplerine yönelttiği sert tenkitlerin ardından Hz.Peygamber’i, Haşimoğullarının kendisine verdiği desteği de dikkate alarak, nübüvvet iddiasıyla, özünde Mekke’de iktidarı ele geçirmeyi amaçlayan bir siyasi planın lideri olarak algılamışlar, bu nedenle de, onu durdurmak için, başka öneriler yanında, servet veya şehir yönetiminde yer almayı da teklif etmişlerdir. Oysa Hz.Peygamber için asıl hedef, vazgeçirmeye çalıştıkları bu misyonun yerine getirilmesi idi. İktidar, bu amaca ulaşmakta bir araç vazifesi görebilecekse kabul edilmeye değerdi. Bu olmadığı içindir ki, sözü edilen teklifleri, hiçbir şekilde dikkat almamıştır. Onun bu tür tekliflere karşı verdiği cevap gayet iyi bilinmektedir. “..Güneşi sağ elime, Ayı da sol elime soysalar, bu davamdan yine de vazgeçmem..” Hz.Peygamber’in bu davranışı, iktidar-din ilişkisi açısından bakıldığında, risalet vazifesine bağlılığındaki sakadaki yanında, iktidar nimetleri uğruna temel değerler üzerinde pazarlık yapılamayacağını göstermesi bakımından da son derece önemlidir. O, kendisi iktidar uğruna dini istismar etmediği gibi, başkalarının da verecekleri siyasi destek karşılığında kendi adından veya dinden nemalanmalarına izin vermemiştir. Bunun en çarpıcı misali, Mekke döneminin sonlarına doğru Müslümanların zorda olduğu, tebliğin tıkanma noktasına geldiği ve her halükarda dışarıdan acil desteğe ihtiyaç hissedildiği bir zamanda “Müslüman olur sana biat ederiz. Yalnız Allah seni muhaliflerine galip kıldığında, iktidarın senden sonra bize ait olacağına dair söz isteriz.” diyen Amir b.Sa’saa oğullarının bu talebini, yönetimin kime verileceğini takdirin kendisine değil, Allah’a ait olduğunu söyleyerek geri çevirmesidir. Bu örnek bize, Hz.Peygamber’in “oportünist” (Günlük ve şahsi menfaatler peşinde koşan ve bu arada her türlü vasıtadan istifade etmekten kaçınmayan, kökten değil, geçici çözümlere yönelme taraftarı) bir kişiliğe sahip olmadığını göstermektedir. Öte taraftan, Hz.Peygamber, iktidar konusunda bir kabileye ayrıcalık tanıdığında, böyle bir tasarrufun, asabiyet üzerine kurulu kabileciliğin en yaygın ve en etkin biçimde mevcut olduğu bir coğrafyada, bu anlayışı ortadan kaldırmak için inanç ve değerler birliği etrafında inşa etmeye uğraştığı “müminler topluluğu”nu kısa sürede dağıtabileceğini de kestiriyor olmalıdır. Ne var ki, Hz.Peygamber’in uygulaması bu şekilde olmasına ve kendisinden sonra yönetimin hangi kabile veya hangi şahıs tarafından üstlenileceğine dair herhangi bir beyanda bulunmamak suretiyle son nefesine kadar bu uygulamasına sadık kalmasına rağmen, sonraki Müslüman nesiller, yönetimi onun adına Kureyş kabilesine veya Ehl-i Beyt’e tahsis etmede bir besi görmemişlerdir. Hz.Peygamber’in uygulamalarının ruhu kavranmadan kendisine nispet edilen sözler birtakım meselelerin hallinde yeterli kabul edilince, sonunda endişesi tahakkuk etmeye başlamış ve İslam dünyasında en büyük ve en derin bölünme, “iktidar” kavramı etrafında gerçekleşmiştir. Devam edecek……. |
| |
| Konu Araçları | |
| |