![]() |
| | #1 |
| Teğmen Katılım Tarihi: Nov 2007
Mesajlar: 312
| ![]() Her çarşamba gece yarısından önce saat onda, cesedi alan kişi geliyor ve ona bin dinar veriyordu. Cesedin erkeğe ait olmasını, küçük de olsa herhangi bir uzvunun kopuk olmamasını şart koşuyordu. Kendi eliyle defnettiği cesetleri satıyordu. Yıllardır kabristandaki kabirleri o kazıyordu. Muttaki ve dürüst bir insan olduğu, mezar kazması ve merhuma uygun yeni ve güzel bir mezar yeri ayarlaması nedeniyle hak ettiğinden fazlasını almayan biri olarak tanınıyordu. Bunun dışında hiç kimse onunla ilgili bir şey bilmiyordu. Ama o, cenaze sahipleri farkına varmadan, çıkarılması çok kolay olacak bir yöntemle cesedi örtüyordu. Sırf daha fazla olan diğer parayı almak için… Ceset bedeli aylar geçtikçe artmaya başlamıştı. Ayrıca her bir cesette eksiklik oluyordu. Birinin parmağı kopmuş, diğerinin kafatası darbeyle parçalanmış geliyordu. Hatta başsız bir ceset bile gelmişti. Buna rağmen çarşamba akşamları aynı vakitte teslim ettiği erkek cesetlerinin bedelini almaya devam ediyordu. Sattığı cesetlerin akibetlerinin ne olduğunu hiç sormamıştı. Ayrıca ruh çıktıktan sonra cesedin ne önemi vardı ki? Hem her yıl serveti katlanarak artıyordu ya! Her katında üçer daire bulunan üç katlı bir apartman satın almıştı. Her ay bunların kiralarını alıyordu. Caddelerde gezinen oniki ticarî taksisi olmuştu. Şoförlerinin her hangi bir şartı, pazarlığı ve itiraz hakkı olmaksızın hepsinden hergün dokuzar dinar alıyordu. Tüm bunlar olup biterken mahalledeki akranı olan arkadaşları bir hususta müttefiktiler: O da, kabir kazıcısı Ceyyâş Ebû Rummâne’nin çok şerefli, güvenilir ve dürüst kimselerden olduğuydu. Dört yıl sonra ikinci apartmanını satın almasına rağmen ne bir insan ne de bir cin onun bu durumuna vakıf olmadı. Binada oturan çocukların gece gündüz oynayabilecekleri son derece büyük bir bahçesi olan dört katlı bir bina... Her akşam kahvede oturuyor, erkeklerin boylarını poslarını süzüyor ve içinden şöyle geçiriyordu: Hepsi de satış için uygun. Fakat ölmeye uzak gözüküyorlar. ![]() Cesetleri satmanın ve kabirleri kazmanın ardından geçen yıllardan sonra şubat ayının ilk çarşambası, tanıdığı adam gece saat onda gelmemişti. Bu esnada biri yanına yaklaştı ve seslendi: -Mutlu bir ömür dilerim Ceyyâş! Yıllardır sana gelen Abdulabbas vefat etti. Onun yerine beni gönderdiler. Değişen bir şey yok. Tıpkı onun gibi her çarşamba geleceğim. Şüpheler kafasında deveran etmeye başladı. Hemen: -Neden bahsettiğine dair en küçük bir bilgim yok, diye tepki verdi. Adam güven veren bir ses tonu kullanmaya çabalayarak: -Ceyyâş Bey korkmayın! Her şeyi biliyorum. Ben bu işle ilgili ekipten biriyim. Ayrıca unutma ki bize ihtiyacın var, diye karşılık verdi. Ceyyâş bütün damarlarına yayılan ve tüm kıl diplerinde oluşan şüpheye ve ürpertiye rağmen soruları korkuyla sıraladı: -Ne biliyorsun? Benden ne istiyorsun? Ölen Abdulabbas da kim? Dediğin şeyle benim ne ilgim var? Adam hiç tereddüd etmeden cevap verdi: -Çarşamba cesedini istiyoruz. Bugünden itibaren hesabın bana ait. Ceyyâş oturduğu yerden garip bir ifade kullanarak kalktı: -Yarın gel! Şu anda dediklerini anlamıyorum. Bir karga veya kargaya benzer bir kuş onlara yakın bir yere konup korkusuzca tünedi. Adam ardından bağırdı: - Yarın sana söyleyeceğim söz, bugün söylediğimin aynısı olacaktır. Ceyyâş “Ben Allah’ın kapısında bir garip kulum. Benden ne istediğini bilmiyorum. Öğrenmek de istemiyorum… Bilmek istemiyorum, seni görmek de istemiyorum” diyerek kafasında dolaşan şüphelere bir son vermeye çalıştı. Ar dından mezarlıkta bulunan evine kaçtı. Sanki yüzlerce ceset arkasından koşuyor gibiydi. Kargaya benzer kuşa gelince, konduğu yerde korkusuzca durmaktaydı.Korkusu geceleyin geçer gibi oldu ve cesetlerini çaldığı kabirler arasında dolaşmaya bir yandan da kendisinin bile akibetlerini bilmediği cesetlerden birinin akrabası durumu öğrenirse sonunun ne olacağını düşünmeye başladı. Tekrar girdiği yatağında korku, iğnelerle tutturulmuş bir elbiseye dönüştü. Döşekte sağa sola dönüyor, karnının üzerinde uyumaya çalışıyor ama onlarca iğne vücuduna batıp duruyordu. Sonunda çektiği işkence onu yatağı terk etmeye ve tekrar kabristana çıkmaya mecbur bıraktı. Uyku vaktinin sona erdiği, sabah namazının başlangıç zamanı olan tan vaktine kadar gecenin sessizliğinde şüpheleri tartıyor, vesveseleri aklında evirip çeviriyordu: “Bana gelen adam belki de aynı işi yapan ve Abdulabbas’ın yerini almak isteyen bir tüccardır. Ceset ticareti çarşı pazardaki alelade bir ticaret işine dönüşmüşe benziyor. Ancak bu iş henüz patlıcan, gömlek, karpuz, araba lastiği gibi yaygın bir ticaret halini henüz almamış!” Saygınlıklarına önem vermeden soyduğu kabirlerin taşlarını okurken ikinci kez düşündü. İşitilebilir bir sesle fikir yürüttü: “Dünyada sahip olduğumdan daha fazla ne istiyorum ki ben? İki bina, oniki ticari taksi ve her yıl artan banka şubelerindeki yatırım hesapları. Sahip olduklarımın maddi değerini ben bile bilmiyorum. Bundan daha fazla ne istiyorum ki?” Bu düşünceden sonra birden karar verdi. Ceset satma işini bırakacak, bundan sonra aynı cürmü bir daha işlemeyecekti. Tam tersine boyun eğmiş bir kul olarak Beytullah’a gidecek ve isminin başına “hacı” sıfatını koyacaktı. Doğrusu, bazınsanların zihinlerine takılan şüphelerden ve işkillenmelerden kurtulmak için bu yeterliydi. Çünkü “Hacı Ceyyâş Ebû Rummâne”nin ceset satması imkansız bir şeydi; onu tanıyan birinin böyle bir söylentiye inanması söz konusu olamazdı. Hem hiç kimse o iki binayla ilgili bir şey bilmiyordu ki. Keza bankalara dağılmış durumdaki parasıyla ilgili olarak da kimsenin bilgisi yoktu. Ayrıca onun adına çalışan taksilerden de kimse haberdar değildi. Hem Şuyûh Çarşısı’ndaki ilk binayı hem de Bağdat’ın kenarındaki ikinci binayı doğuştan gelen dehasıyla, satın aldığı andan itibaren gizlemiş, kimseye hissettirmemişti. Keza taksi konvoyu da bulunduğu kabristandan yüz kilometre uzaklıktaki Basra’da çalışmaktaydı. Tikrit ve Ninova arasındaki bankalara dağılmış durumdaki nakit parası da aynı durumdaydı. Ayrıca iki yıl önce ziyaret ettiği Şam’da parasının çoğunu saklama imkanı bulmuştu. Gizlenmiş bir şeyi birileri nasıl ortaya çıkarabilir ki? Nasılsa kendisi uzun zamandır kirlenmiş ve iyice tozlanmış olan aynı gri entariyi giymekteydi. Hatta giydiği entari kazdığı ve cesetleri içine gömdüğü toprağa benzemekteydi. O toprak ki, onlarca yıldır sürdürdüğü hırsızlığa ve kabirleri soymasına rağmen, herhangi bir azalma olmaksızın bir hazine sunmuştu ona. Dünkü adam evine gelip kapıyı çaldı. Kapıyı açmadan önce kendisini kaskatı eden bir korkuya kapıldı. Fakat adamın sesi içten ve cana yakın geliyordu: “Ceyyâş Bey! Değerli kardeşim! Bana inanmanızı rica ediyorum. Ben merhum Abdulabbas’ın yerine bakan tek kişiyim. Bize muhtaçsın, bizim sana muhtaç olduğumuz gibi.” Ceyyâş kapının ardından kendini ölümden koruyormuşçasına ses verdi: “Benim kimseye ihtiyacım yok. Senin sorduğun şeyle ilgili de en küçük bir bilgiye sahip değilim. Ne istiyorsun benden?” Kapı açılırken korkuya kapılmış Ceyyâş’ın yüzündeki endişeyi gören adam gülmemek için kendisini zor tutarak cevap verdi: -Çarşamba cesetlerini yine alacağız. Eğer şüphen varsa, endişe ettiğin kimseler olmadığımıza, aynı ekip olduğumuza da ir dilediğin delilleri sana sunacağım. Bizlere Çarşamba günleri sattığın cesetler dışında başka bir şey istemiyoruz senden. Aynı parayı vereceğiz, bir şey değişmeyecek.Ceyyâş bu yanıt karşısında bir parça rahatladı. Batıp duran iğnelerin acısı biraz hafifledi. Vesveseler kabristandan uzaklaştı gitti. Gözüken o ki, hayat onun arzuladığı gibi devam edecekti. Beytullah’a gitmeye gerek kalmayacaktı. Ceset taciri alım işini bu minval üzere sürdürürse çok yakın bir zamanda bir üçüncü apartmanı da satın alabilecekti. Ceyyâş Ebû Rummâne kendisine getirilen son cenazenin bulunduğu kabristanın diğer tarafına gitti. Ölüyü kabirden çıkarıp Abdulabbas’ın vefatından sonra yerine gelen adama verdi, parayı teslim aldı. Artık istenmeyen bir çift ayakkabıyı satar gibiydi. Sattığı bu cesetlerin ardındaki sırrı hiçbir vakit keşfedememişti. Böylesi garip bir işte şüphe dönemleri esasında geride kalmıştı. Gecenin sonuna doğru, neredeyse erkek cesedinin kalmadığı bir yer halini alan ve bayanlar kabristanına dönüşmüş olan kabristandaki kabirler arasında bir o yana bir bu yana gidip gelmeye başladı. O an ilk ceset satışını, bedenini korkunun nasıl kapladığını ve bunun onlarca kez tekrar edişini anımsadı. Neşeyle sigarasının dumanını üfürmeye başladı. Cesedi sattıktan sonra iğrendiği açık kabri nasılsa fark edemedi. İçine düşüverdi ve hayatla bağı kopuverdi. Bir hafta sonra, akşamla yatsı arasında saat onda, adam Çarşamba cesedini almak için Ceyyâş’ın evine geldi. Kapının açık ve içeride kimsenin olmadığını gördü. Kabirler arasında yürümeye başladı. Nasıl olsa Ceyyâş mutlaka dönecekti. Birden açık kabrin içindeki Ceyyâş gözüne çarptı. Ölmüş olduğundan emin olduktan sonra cesedi kaldırdı ve kabristanın kapısında park etmiş olduğu aracına taşıdı. Neşesinden neredeyse raksedecekti. Bu arada dilinden şu ifade dökülüyordu: “Bu defa cesedi beleşe getirdik.” Ceset Satıcısı Yazar: Abdussettar NASIR Tercüme: Doç. Dr. Enbiya YILDIRIM |
| |
| Konu Araçları | |
| |