ilahi-Tr Forum  

Geri   ilahi-Tr Forum > GENEL > Edebiyat > Hikaye & Öykü


Cevapla
 
LinkBack Konu Araçları
Eski 07-02-2007, 18:35   #1
derdest
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Varsayılan Hatıralar Işığında -yaşanmış hikayeler-

Bu Başlık altında Abdullah Aymaz ın eserlerinden hikayeler ekleyeceğim. ben 2004 te okuyordum bunları birçok şeye vesile oldu.

paylaşım için...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 07-02-2007, 18:43   #2
derdest
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Varsayılan Kader ve Adalet

Üniversite yurduna arkadaşlarımızı ziyarete gitmiştik. Kantinde çay içip sohbet ediyorken bir öğrencinin konuşmalarımıza dikkat kesildiğini farkettim. Arkadaşlardan birisi yerinden kalkınca o genç hemen gelip oturdu. Ve hemen de söze karışarak bana Dedi ki:

- Uzun müddettir kade rmevzuunu tartışıyorsunuz, bende kulak misafiri oluyorum, güzel. Yalnız bir sorum var. Ölmek kadere göre ise 60-70 yaşında ölenlere karşılık, kader 15 yaşında ölenlere haksızlık yapmıyor mu?

- Hayır. Bir kere kader sebep ve neticeye bakar. Meydana gelen şey sebepsiz değildir. İkincisi iman esaslarımızdan biriside ahiret hayatıdır. Ebedi hayata göre 45-50 senemizin bir değeri olmaz. Zaten iyi bir yola girmişte 15 yaşında öyle vafat etmişse, o yaştaki bir genç ya mühim bir hastalıktan ve ya trafik kazası sebebiyle vefat etmiştir. Şehit gibi bir durumu ihraz etmiştir. O iyi niyetine göre yaşamadığı yıllarında mükafatını alacaktır. Zaten müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Kötü bir yolda ise iyice kirlenmeden ondan kurtulup temiz olarak Allaha kavuşmuş olacaktır. Dolayısı ile kader haksızlık yapmış değildir. Hem zaten jayat bu dünya hayatından ibaret olmadığına ve dünyanın bir sene zevkli hayatı, cennetin bir saatine değmediğine göre üzülecek birşey yok.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 12-02-2007, 16:41   #3
..geda
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Varsayılan Ynt: Hatıralar Işığında -yaşanmış hikayeler-

ALLah razı oLsun..
AbduLLah Aymaz'ın hangi eser(Ler)inden ekLeyeceğin hikayeLer..??
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 12-02-2007, 21:46   #4
derdest
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Varsayılan Ynt: Hatıralar Işığında -yaşanmış hikayeler-

Alıntı:
Orijinal Mesaj Sahibi ..geda
ALLah razı oLsun..
AbduLLah Aymaz'ın hangi eser(Ler)inden ekLeyeceğin hikayeLer..??
"hatıralar ışığında" ve elimde olan kitapların bazılarından (ok)
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-02-2007, 10:16   #5
derdest
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Varsayılan Melekler

Bu sefer şöyle bir soru sordu:

- Melekler gözle görülmüyorlar. nasıl sibat edersiniz?

- Görmediğimiz şeyler yok demek değildir. Biz belli frekansların altındaki ve üstündeki şeyleri duymayız ve görmeyiz. Kızıl ve mor ötesi şua(ışık)ları görmüyoruz. Mesela her canlı için oksijende şart değildir, anaerobik bakterisine bilakis oksijen öldürücü etki yapar. bir de maddenin karşsısında yokluk yoktur. Yani maddi olmayan şey yok demek değildir. Maddi olmayan varlıklar da vardır. Yokluk varlığın kardeşidir. Mesela aynanın içindeki akis(yansıma) madde değildir; halbuki vardır.

Sonra diğer sistemlere göre şu hakir ve fakir dünyanın her tarafında süslü sanatlı canlılar yaratılmış. Toprak hava hatta kokuşan şeyler dahi hayatlı mahluklardan boş bıraklımamış. Dünyadan daha geniş daha mükemmel yüce ve yüksek ülkeleri Allah boş bırakırmı? O güzel ve parlak semavat alemlerini seyredecek., Allahın harika sanatlarını insanların dar ve kısır tefekkürlerinin üstünde gıll ü guşsuz değerlendirecek, Allahın latif mahlukları da olacaktır. Çorba yemek için olur da, baklava herhalde dökmek için olmaz.

-Deliller bundan mı ibaret?

- Hayır baksanız ya, bütün ömrünü hakikatın müdafasında geçirmiş, tek bir yalan söylememiş, tek ciddi mesele için hayatını ortaya atmış hatta feda etmiş ve insanların yıldızları, güneşleri hükmünde 124 bin peygamber(a.s.) meleklerden bahsetmişler. bu mesleyi şöyle muhteşem bir temsille izah edelim.

iki vatandaş istanbul gibi muhteşem bir şehre gidiyorlar. o şehre varmadan yakın bir yere geliyorlar bakıyorlar ki bataklık bir yer, ama fabrikalar var, insanlar çalışıyorlar. bir çeşit işleri ve yiyecekleri var. uzaktan da o büyük şehrin sarayları görülüyor. birisi bakıyor oralarda kimseyi göremediği için : "O sarayların içi hep boş!" diye bir hükme varıyor. Öbür arkadaşı "Nasıl olur! Bu bozuk şartlar altında burada bu kadar yaşayan olurda, o saraylar boşu boşuna yapılmış olabilir mi?" diyor. Arkadaşı da: "Buradaki şartlar orada olmadığına göre nasıl yaşayacaklar, karınlarını nasıl doyuracaklar?" diyor. Öbürü de : "oraya mahsus hayat şartları vardır. belki bu bataklıkta yaşayanların balık yemelerine karşılık onlar baklava börk yiyorlardır" diyor. Bu sefer: "Peki öyleyse niçin görünmüyorlar" deyince, cevap olarak: "görünmemek olmamaya delil değildir. ya çok çok uzak olduklaarından veya gizlendikleri için veyahut da bizim gözümüzün onları görmek için yeterli olmadığından görünmüyorlar. belki de onları görebilme şartlarına haiz olamadığımızdan göremiyoruz. " diyerek arkadaşını ikna ediyor. bunun gibi sınırlı olan ve mahdut şeyleri farkedebilen hislerimiz kainatın mihenk taşı değil. koca güneşi karpuz kadar. Ayı ise yıldızlardan büyük olarak görüyoruz. şimdi buna doğru diyebilir miyiz? Görümüyoruz diye melekleri ve ruhani varlıkları inkar edemeyiz.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-05-2007, 13:33   #6
Onbaşı
 
Katılım Tarihi: May 2007
Yaş: 17
Mesajlar: 49
Varsayılan Ynt: Hatıralar Işığında -yaşanmış hikayeler-

Hüseyin Mansur… Bağdat… Mansur bir gün tanıdığı bir hallacın dükkanına uğrar. Mansur bir müddet sohbetten sonra, hallac arkadaşından rica da bulunur, arkadaşı kırmaz dükkanı ona emanet eder nasılsa kısa bir müddet içinde geri dönerim diye ayrılır…..

Ayrılır da iş pek rast gitmez, dönmek de dönemez bayağı gecikir. Darlanmasından dolayı biraz sitem ile Mansur’a:
- Hüseyin, senin işini halledeyim derken, kendi işimdende geri kaldım, müşterilere ne diyeceğim şimdi der?

Mansur, gülümser, bunlar için mi üzülüyorsun der gibi parmağını henüz atılmamış pamuklara doğru uzatınca pamuklar tel tel olup bir tarafa, süprüntüsü, işe yaramazı bir tarafa ayrılır. Arkadaş hayret içinde kalır ve bunu kısa zamanda işitmeyen kalmaz. Ve Hallaç diye anılmaya başlar.

… Ve dünyayı ayağa kaldıran malum sada:
-” Enelhak!” Hak benim!
Büyük bir sarsıntı. Hayret. Dehşet. İsyan ve itham:
- Küfür.
- Mansur, Hak O’dur de, Hak benim deme.
- Bundan böyle onunla kimse konuşmasın..

Zindanda… İdam fermanı… Halk akın akın ona koşmakta. Gene ölçüye sığmayan sözler.

Halife, iki defa iki büyük zatı gönderir:
- Sözünden dön, tövbe et, özür dile…
Hallaç.
- Sözü kim söylediyse, özürü de dilesin.

Zindan… Her yerde Mansur’u aradılar. Yok. Ertesi gece ne zindan ne Mansur. Üçüncü gece herşey yerli yerinde… Sordular ve Mansur cevapladı:
- İlk gece beni aradınız, bulamadınız, ondaydım… Ertesi gece ne ben vardım ne de zindan, O buradaydı… Ve her şeyin yeri yerinde olduğu gece, yerli yerine gelmesi gereken gece. Ta ki, O’nun kanunu korunsun, emri yerine gelsin.

Her gün bin rekat namaz… Soru:
- Hem “Hak benim” diyorsun, hem bu kadar namaz kılıyorsun, söyle namazı kimin için kılyorsun?
Cevap:
- Birbirimizin kadrini yine biz biliriz. Peki sizi zindandan kurtarayım mı?
- Nasıl olur?
Elini kaldırır, parmak uçlarıyla işaret ettiği noktalarda kapılar, kapıların açıldığı yollarda da emin gizli yollar açılır, mahpusların ayaklarındaki zinzirler çözülür.
Sorarlar:
- Ya sen kendini niçin kurtarmıyorsun?
- Biaz Allah’ın esiriyiz, kurtulmak istemeyiz.. Hakkın bize suçlaması vardır, bizi suçlandıran haktır, bize düşen cezamızı beklemektir.

Mahşeri bir gün… Herkes orada… Mansur getiriliyor ve hala aynı nida:
- ” Enelhak!” Hak benim!
Bir derviş yaklşır ve sorar:
- Aşk nedir?
- Bugün ve yarın görürsün!
O gün asıldı ve bir gün sonra yakıldı.

Darağacında…. Mansura soruluyor:
- Tasavvuf nedir?
- En aşağı derecesi bende gözüken bu hal.
- Ya ileri derecesi?
- Onu görmeye yol gerek, o da sizde yok.

Taşlar… Kan… Kanlar içindeki Mansur… Ses yok.. Tebessüm… O esnada bir dost taş yerine bir gül atar. Bir inilti… Bir inilti ki; yürekler titrer ve sorarlar:
- Taş yağmuru altında inlemedin de bir güle karşı ne diye böyle inledin?
- Taş atanlar, halden anlamazlarki attıkları taşlar bizi incitsin. Ama ya halden anlayanlar, değil taş gül atsalar dahi o gül incitir, inletir.

Son sözleri:
- Allahım; bana senin için bu işkenceyi reva görenlerden rahmetini esirgeme! Senin aşkın uğruna bana bu işkenceyi yapan ve canımdan ayıran bu kullarını affet affet. Aşkın hürmetine affet…

Gece, küllerinin Dicle’ye döküldüğü günün gecesi… Bir derviş Dicle’ye ulaşmak için yürüyor…
Mansur’un vasiyeti aklında:
- Cesedimi yaktıktan sonra küllerim Dicle’ye dökülecek. Korkarım Dicle taşar, Bağdat’ı yutar. İstemem Bağdat’a bir şey olmasın… O gece hırkamı nehrin kenarına getir ve sulara at..

Derviş acele acele yürüyor. Dizle kabarıyor kabarıyor.. Sular tam Bağdatı almak üzereyken, hırka sulara kavuşuyor….

Öldürüldüğü gece talebelerinden İbrahim Hatekoğlu rüyasında Allah’a soruyor:
- Allahım, ne sırdır ki, kulun Hüseyin Mansur’u bu hale getirdin?
Cevap:
- Kendi sırrımı ona açtım, o, herkese gösterdi. Ben, ona bahşettim; o halkı kendi nefsine davet etti.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-05-2007, 13:34   #7
Onbaşı
 
Katılım Tarihi: May 2007
Yaş: 17
Mesajlar: 49
Varsayılan Ynt: Hatıralar Işığında -yaşanmış hikayeler-

Horasan vâlisi Abdullah bin Tâhir, çok âdil biriydi. Jandarmaları birkaç hırsız yakalamış, vâliye bildirmişlerdi. Getirilirken hırsızlardan birisi kaçtı….

O sırada Hiratlı bir demirci, Nişapur’a gitmişti. Demirciyi, gece eve giderken, jandarmalar yakaladılar ve diğer zanlılarla beraber vâliye çıkardılar.
Vâli dedi ki:
- Hepsini hapsedin!

Bir suçu olmayan demirci, hapishanede hemen abdest alıp, namaz kıldı. Ellerini uzatıp:
”Yâ Rabbi! Bir suçum olmadığını ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan ancak sen kurtarırsın!” diye duâ etti. Vâli uyurken rüyâsında dört kuvvetli kimse gelip, tahtını ters çevirecekleri zaman uykudan uyandı. Hemen kalkıp, abdest aldı, iki rek’at namaz kıldı. Tekrar uyudu. Tekrar o dört kimsenin tahtını yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde bir mazlumun âhı olduğunu anladı.
Vâli hemen hapishane müdürünü çağırtıp sordu:
- Acaba bu gece hapishanede mazlum birisi kalmış mı?
Müdür dedi ki:
- Bunu bilemem efendim. Yanlız biri namaz kılıyor, çok duâ ediyor göz yaşları döküyor.
- Hemen adamı buraya getiriniz. Demirciyi vâlinin yanına getirdiler.
Vâli hâlini sorup, durumu anladı, ve dedi ki:
- Sizden özür.diliyorum.Hakkını helâl et ve şu bin gümüş hediyemi kabul et. Herhangi bir arzun olunca bana gel!
Demirci de cevabında dedi ki:
-Ben hakkımı helâl ettim. Verdiğiniz hediyeyi kabul ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeye gelemem.
- Neden gelemezsiniz?
- Çünkü benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çevirten sâhibimi bırakıp da, dileklerimi başkasına söylemek kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim duâlarla beni nice sıkıntılardan kurtardı. Pek çok murâdıma kavuşturdu. Nasıl olur da başkasına sığınırım? Rabbim, nihayeti olmayan rahmet hazinesinin kapısını, ihsân sofrasını herkese açmış iken, başkasına nasıl giderim? Kim istedi de vermedi? Kim geldi de, boş döndü? İstemesini bilmezsen, alamazsın. Huzûruna edeple çıkmazsan rahmetine kavuşamazsın!
Akıl isen nemâzı, çün saâdet tâcıdır.
Sen namazı şöyle bil ki, mü’minin mi’râcıdır.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-05-2007, 13:35   #8
Onbaşı
 
Katılım Tarihi: May 2007
Yaş: 17
Mesajlar: 49
Varsayılan Ynt: Hatıralar Işığında -yaşanmış hikayeler-

Yahyâ Efendi bir zaman sevdiklerinden birkaçıyla yolculuğa çıkmıştı. Bir yerde durdular. Talebelerinden birini çağırıp;
“Burada bir değirmen var. Oraya gidip tâze yumurta alalım. Yiyelim ve şükredelim.” buyurdu.
Değirmene gittiler. İsmi Hasan Efendi olan değirmenci, güzel huylu biriydi.

Yahyâ Efendi değirmenciye;
“Efendi bize tâze yumurta getir.” buyurdu.
Değirmenci;
“Efendim! Bir tâne bile kalmadı. Yumurta alıcısı geldi, hepsini alıp gitti.” dedi.
Bunun üzerine Yahyâ Efendi;
“Kimse kimsenin nasîbini alamaz. Alayım dese bile, buna yol bulamaz. Var sen kümesi aç. Bize de kalmıştır.” buyurdu.
Kümesi açtığında her taraf yumurta doluydu. O zaman Yahyâ Efendi;
“Bak Hasan Efendi! Allahü teâlâ bizim rızkımızı da yaratmış.” buyurdu ve bir avuç altına bir sepet yumurta alıp yola devâm ettiler.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-05-2007, 13:39   #9
Onbaşı
 
Katılım Tarihi: May 2007
Yaş: 17
Mesajlar: 49
Varsayılan Ynt: Hatıralar Işığında -yaşanmış hikayeler-


BUNLARDAN HANGİSİ ŞEHİTTİR?


Emîr Timur rahmetullahi aleyh, Halep Şehri'ni zaptederken, pekçok Müslüman kanı akmıştı. Savaştan sonra din adamlarını toplayarak sordu:
'Muhârebe esnasında sizden ve bizden epeyce adam öldü, dedi. Söyleyin bakalım bunlardan hangisi şehittir?

ve bir Allah (c.c) dostu ayağa kalkarak şöyle der::

'Sizden ve bizden olması bir şey değiştirmez; kim Allâh'ın ism-i Celîl'ini yüceltmek için mücâdele ve mukâbele etmişse, o şehittir.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-09-2007, 14:45   #10
Yüzbaşı
 
Katılım Tarihi: May 2007
Mesajlar: 503
Varsayılan Ynt: Hatıralar Işığında -yaşanmış hikayeler-

saolsın kardeşim paylaşımın için [razi]
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Forum saati Türkiye saatine göredir. Şu an saat 20:24


vBulletin® Version 3.7.3, Telif Hakkı ©2000 - 2008 Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.2.0
© 2005 - 2008 ilahi-Tr Forumları
Web Stats