![]() |
| | #1 |
| Teğmen Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 18
Mesajlar: 180
| Buradaki hikayeler Cüneyd Suavi'nin "Hayatın İçinden Hikayeler 1-2" kitabından alınmıştır. Gerçi Dilbeste kardeşimiz kısım kısım yayımlamış ama, bir de ben yayımlayım dedim affına sığınarak... Buyrun, gerçekten çok güzel hikayeler... Dilbeste kardeşim, hakkınızı helal edin. Allah ellerinizi bırakmasın! İNDİRİM AYAKKABICI, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle.. Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp: - Küçükk!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!. Çocuk, ona dönerek: - Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik. - Bence önemli değil!. diye, atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da imânı. Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü: - Keşke imanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi. Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp: - Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki? - Çok basit!. dedi, adam. Eğer imanımız yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükafat görecekler... Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek: - Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin? Çocuk, başını yanlara sallayıp: - Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!. - İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder. Çocuk biraz düşünüp: - Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki? - Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım. Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek: - Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu. - İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır. - Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!. Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi. İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek - Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum. - Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi? - Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok her halde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder. Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek: - Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!.. Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip: - Babam haklıymış!. dedi. “Sakat olduğum için, üzülmeme hiç gerek yok!.” demişti. İPUCU GENÇADAM, evinin alt katında marangozluk yapıyordu. Kapı ve pencere konusunda uzmandı. Fakat plâstik pencereler yaygınlaşınca, ahşap olanlara rağbet azaldı. Bu yüzden işler iyi gitmiyordu. Üstelik de çocukları büyümüş, biri hariç okula başlamıştı. Masrafları artınca, yanındaki kalfasına yol verdi. İşe biraz daha erken koyulur, yardımcıya ayırdığı parayı, çocukların harçlığına katardı. Adam, bir gün çalışırken, elektrik kesildi. Ve uzun süre beklediği halde gelmedi. Aksi gibi, o akşam üzeri teslim etmesi gereken birkaç pencere vardı. Boş kalmayı sevmezdi. Planyayı yağladı, talaşları süpürdü. Biraz dinlenmek için eve çıkarken, sigortaya göz attı. Eğer yanılmıyorsa, bu iş normal değildi. Biri gelip sigortayı kapatmış olmalıydı. Şalteri kaldırınca, atölye aydınlandı. Tahminleri doğru çıkmıştı ama, bu işe bir anlam veremiyordu. Şaka dese, böyle bir şaka yapılmazdı. Kendisini kıskanacak bir düşmanı da yoktu. İşe koyulduğunda, yine aynı şey oldu. Ama bu sefer suçluyu görmüştü. Oğlu, evden atölyeye bağlanan merdiveni sessizce inmiş ve sigortayı kapattığı sırada, babasını karşısında bulmuştu. Adam, on yaşına gelmiş bir çocuğun böyle bir haylazlığını affedemezdi. Bütün günü, onun yüzünden mahvolmuştu. Bir kere yapmış olsa, ses çıkartmazdı. Ama tekrarlaması, hangi yönden bakılırsa bakılsın, büyük hataydı. Saçlarından yakalayıp sıkı bir tokat attı. Her şey onun iyiliği içindi. Belki vurduğu tokat, serseri olmasını engellerdi. Adam, oğlunun gözyaşlarını görmezden geldi ve eve çıktıktan sonra, eşine dert yanarak: - Bu çocuğun, okulda kimlerle düşüp kalktığını bilmemiz lazım!.. dedi. Eğer serbest bırakırsak, başımıza büyük dertler açacak!.. Adam, bir süre düşündü. Sonunda da en kolay yolu buldu. Oğlunun hiç aksatmadan tuttuğu günlüğünde, arkadaşlarına ait ip ucu olmalıydı. Eşi istemese de, ona kulak asmadı ve çocuğunun günlüğünü okumaya başladı. Oğlu, en son sayfada: “Bu gece kötü bir rüya gördüm!..” yazmıştı. “Atölyede çalışırken, babamı elektrik çarpıyordu. Allah’ım onu koru!.. Ben elimden geleni yapacağım!..” FAKİR Kadının biri, cömert olduğu söylenen yaşlı bir bilgeye gidip: - Bu şehirde benden fakir insan yok!. demiş. Bana biraz yardım eder misiniz? Bilge adam, kadının kucağındaki bebeğin bir ipeği andıran yanaklarını okşayıp öptükten sonra: - Demek fakirsin!. demiş. Hem de çok fakir. Ama karşılıksız yardım yapmak, âdetim değil!. Eğer yardım istiyorsan, çocuğunun parmağını satman gerekir.. Kadın, önce deli olduğunu sanmış bilgenin. Daha sonra da, kötü bir şaka yaptığını... Ama adam ciddî görünüyormuş. Kadına bir kese altın uzatıp: - Ayak parmağına da razıyım!. demiş. Zaten cerrah olduğumdan, ona acı çektirmem Kadın, bütün kanını donduran bu teklif üzerine kaçmayı düşünürken, adam: - Sadece tırnağını söksem de olur! diye devam etmiş. Biliyorsun zamanla yenisi çıkar. Kadın, bu ruh hastasına daha fazla dayanamamış. Ve kapıyı çarpıp uzaklaşırken, adam onun arkasından: - Nasıl bir fakir olduğunu anlayamadım!. diye bağırmış. Kucağındaki hazinenin tırnak kadar bir parçasını, bir kese altına değişmiyorsun. c.suavi@mynet.com DOLMUŞ Dolmuş Bir acelesi olduğunu, onu görür görmez anlamıştım. Sağanak hâlinde yağan yağmura aldırış bile etmiyor ve bükülmüş beline rağmen sağa sola koşuşuyordu. Yanına sokularak: ? Hayrola teyzeciğim, dedim. Bir derdiniz mi var? Sıcak bir tebessümle: ? Buraların yabancısıyım evlâdım, dedi. Hastahane tarafına gidecek bir araba arıyorum. ? Biraz beklerseniz aynı dolmuşa binebiliriz, dedim. Oraya geldiğimizde size haber veririm. Teşekkür ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyemin altına girdi. Nurlu yüzü yağmur damlacıklarıyla ıslanmış ve yanacıkları pembe pembe olmuştu. ? Torunlarımdan biri menenjit geçirdi, diye devam etti. Ziyaret saati bitmeden dolaşmak istemiştim. Saatime baktıktan sonra: ? 20 dakikanız var, dedim. Hastahane yakın ama, bu havada pek araba bulunmuyor. Durağa herkesten önce geldiğimiz için dolmuşa da rahatça bineceğimizi zannediyordum. Ancak araba yanaştığında, arkamızda duran 4-5 kişinin bir anda hücum ettiğini gördüm. İçeriye doluşan ve arkadaş oldukları anlaşılan adamlara: ? İlk önce biz gelmiştik, dedim. Sırayı bozmaya hakkınız var mı? Ön koltukta oturanı: ? Hak istiyorsan Hakkâri?ye gideceksin arkadaşım, dedi. Hem oradaki haklardan K.D.V. de alınmıyormuş. Bu lâf üzerine attıkları kahkahalarla bindikleri araba sarsılmış ve sinirlerim allak bullak olmuştu. Sakinleşmeye çalışarak: ? Ben biraz daha bekleyebilirim, dedim. Ama şu ihtiyar teyzenin hastahaneye yetişmesi gerekiyor. Bu defa şoför lâfa karışıp: ? Teyzenin arabaya falan ihtiyacı yok be kardeşim, dedi. Okuyup üfledi mi hastahaneye uçuverir. Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklaşıp gitti. Yaşlı kadına baktım, tevekkülle susuyordu. 5-10 dakika sonra gelen bir başka dolmuşa onunla beraber bindim ve şoföre, teyzeyi hastahanede indirmesini söyledim. Yaşlı kadın, yapacağı ziyaretten ümitsiz görünmesine rağmen şikâyet etmiyordu. Üstelik trafik de yarı yolda tıkanıp kalmıştı. Şoför: ? Yolun bu durumu hayra alâmet değil, dedi. Sebebini anlasam iyi olacak. Arabayı çalışır vaziyette bırakıp ileriye doğru yürüdü ve biraz sonra döndüğünde: ? Kısmete bak yahu, dedi. Bizden önce kalkan dolmuşa kamyon çarpmış. Heyecanla: ? Bir şey olmuş mu, diye atıldım. Yâni yaralı falan var mı? ? Herhalde, diye cevap verdi. Dolmuşta bulunanları, teyzenin gideceği hastahaneye kaldırmışlar. Göz ucuyla yaşlı kadına baktım. Solgun dudaklarıyla birşeyler mırıldanıyor ve sanki onlar için dua ediyordu. Şoför, koltuğuna yavaşça otururken: ? Kısmet işte, diye tekrarlayıp duruyordu. Sen kalk koca bir kamyonla çarpış. Hem de Türkiye?nin öbür ucundan gelen Hakkâri plâkalı bir kamyonla. § KABUS ÇOCUKLUĞUMDAN BERİ dar mekânlardan sıkılır ve bu tür yerlere girmeyip kaçardım. İleri yaşlarda bunun bir hastalık olduğunu anlamış, fakat bu illetten bir türlü kurtulamamıştım. Oysa ki o dar yerlere, şimdi ister istemez girecektim. Beni sarıp sarmalamışlar ve uzunca bir tabuta yerleştirmişlerdi. Çevremde dolaşanların seslerini gayet iyi duyuyor ve gözlerim kapalı olmasına rağmen, her nasılsa onları görüyordum. - Genç yaşta öldü zavallı!. diyorlardı. Halbuki ne kadar çok işleri vardı. Gerçekten de birçok işim yarım kalmıştı. Meselâ, oğluma iyi bir işyeri açamamış, araba ile renkli televizyonun taksitlerini henüz bitirememiştim. Büyük bir firma kurup, dostlarımı orada toplamak da hayâl olmuştu. Üstelik kış çok yaklaştığı halde odun kömür işini halledememiş ve çatının akan yerlerini aktaramamıştım. Yarıda kalan işlerimi arka arkaya sıralarken, kulaklarımı çınlatan bir sesle irkildim. Sanki mikrofonla söylenen bu ses, beynimin en ücra köşelerinde yankılanıyor ve: - Geçti artık geçti!. diyordu. İçimden: “keşke geçmemiş olsaydı!.” diyordum. Nereden başıma gelmişti o kaza bilmem ki? Halbuki ne kadar da iyi araba kullanırdım. Olup bitenleri hatırlamaya çalışırken, dostlarımın çevremi sardığını ve içinde bulunduğum tabutun kapağını örtmeye çalıştıklarını fark ettim. Onları engellemek için avazım çıktığı kadar bağırmak ve çırpınmak istediğim halde ne kımıldayabiliyor, ne de bir ses çıkartabiliyordum. Biraz sonra koyu bir karanlıkta kalmış ve gözlerimi, tabutun tahtaları arasından sızan ışığa çevirmiştim. Dehşet içinde: - Aman Allah’ım!.. dedim. Ne olacak şimdi hâlim? Korkudan hiçbir şey düşünemiyordum. Bu arada omuzlara kaldırılmış ve sallana sallana götürülmeye başlanmıştım. Dışarıdaki seslerden yağmur yağdığı belli oluyor ve su damlacıklarının sesi, tabutumun gıcırtısına karışıyordu. Cenâze namazı için câmiye gidiyor olmalıydık. Câmi deyince aklıma gelmişti. Çok yakınımızda olmasına ve her gün beş defa davet edilmeme rağmen, bir türlü vakit bulup gidememiştim. Ama her zaman söylediğim gibi, elli yaşına gelince namaza başlayacak ve herkesin şikâyet ettiği kötü alışkanlıklarımı terk edecektim. Evet evet, şu kaza olmasaydı, ileride ne iyi bir insan olacaktım. Daha önceden duyduğum ve nereden geldiğini kestiremediğim ses: - Geçti artık geçti!. diye tekrarladı. Bitti artık!. Biraz sonra namazım kılınmış ve tekrar omuzlara kaldırılmıştım. Mahallemizdeki kahvehanenin önünden geçerken, her gün iskambil oynadığımız arkadaşlarımın neşeli kahkahalarını işitiyor ve “herhalde ölüm haberimi duymamış olacaklar” diye düşünüyordum. Sesler iyice uzaklaştığında, eğik bir şekilde taşındığımı hissederek mezarlığa çıkan yokuşu tırmandığımızı anladım. Şiddetle yağan yağmurun tabuttaki çatlaklardan sızarak kefenimi yer yer ıslattığının da farkındaydım. Buna rağmen, dışarıda konuşulanlara kulak verdim. Dostlarımın bir kısmı piyasadaki durgunluktan bahsediyor, bir kısmı da millî takımın son oyununu methediyordu. Tabutumu taşıyan diğer biri ise, yanındakinin kulağına fısıldayarak: - Rahmetlinin tersliği, öldüğü günden belli!. diyordu. Sırılsıklam olduk ya!. Duyduklarım herhalde yanlış olmalıydı. Yoksa bunlar, uykularımı onlar için feda ettiğim dostlarım değil miydi? Yolculuğum bir müddet sonra bitmiş ve tabutum yere indirilmişti. Kapak tekrar açıldı ve cansız vücudumu yakalayan kollar, beni dibinde su toplanmış olan bir çukura indirdi. Boylu boyunca yattığım yerden etrafa baktım. Aman Allah’ım!.. Bu kabir değil miydi? O âna kadar buraya gireceğimi neden düşünmemiştim? Sessiz feryatlarımı kimseye duyuramıyor ve dostlarımın, üzerimi örtmek için yarıştığını hissediyordum. Tekrar koyu bir karanlıkta kalmış ve bütün âcizliğimle dua etmeye başlamıştım. - Yârabbi!. diyordum. Bir fırsat daha yok mu, senin istediğin gibi bir kul olayım. Ve kabrimi, Cennet bahçelerinden bir bahçeye çevireyim. Aynı ses, her zamankinden daha şiddetli olarak: - Geçti artık geçti!. diye tekrarladı. Her şey bitti artık!. Mezarımı örten tahtaların üzerine atılan toprakların çıkardığı ses gök gürültüsünü andırıyor ve bütün benliğimi sarsıyordu. Son bir gayretle yerimden fırlayarak gözlerimi açtım. Odamdaki rahat yatağımda yatıyor, fakat korkunç bir kâbus görüyordum. Bitişik dairede oturan doktor arkadaşım, beni ayıltmaya çalışarak: - Geçti artık geçti!. diye bağırıp duruyordu. Geçti bak, hiçbir şeyin kalmadı!. Yattığım yerden yavaşça doğruldum. Terden sırılsıklam olmuş ve sanki yirmi kilo birden vermiştim. Dışarıda sağanak hâlinde yağmur yağıyor, şimşek ve gök gürültüsünden bütün ev sarsılıyordu. Etrafımdakilerin şaşkın bakışları arasında kendimi toplamaya çalışırken: - Yarabbi!. Sana zerrelerim adedince şükürler olsun!. diyordum. İyi bir kul olmak için, ya bir fırsat daha vermeseydin? YEŞİL ELBİSE Yolda karşılaştığımızda, ezan okunuyordu. — Gel seni camiye götüreyim, dedim. Bugün Cuma biliyorsun. Daha önceki tekliflerimi de reddettiği için: — Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun, dedi.Boşuna ısrar etme. — Peki,dedi.Neden direniyorsun? — Ne bileyim olmuyor işte,diye karşılık verdi.Belki çevrenin de tesiri var.Hem pantolonumun ütüsü bozulup dizleri aşınır diye endişe ediyorum. İster istemez gülerek: — Herhalde şaka yapıyorsun,dedim.Bunun için cami terk edilir mi? — Ciddi söylüyorum,dedi.Giyimime ve özellikle “yeşil”e çok düşkün olduğumu bilirsin. Gerçekten de öyleydi.Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı. — Hayatında hiç camiye gitmedin mi,dedim. — Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim diye cevap verdi.Fakat artık gitmeye niyetim yok. Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık. Onunla konuşmamızdan iki ay sonra, kendisinin camide olduğunu söylediler. Hemen gittim. Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı. Yavaşça yanına yaklaştım ve kısık bir sesle: — Hani, dedim. Camiye gelmeyecektim? Hiç sesini çıkartmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu. |
| |
| | #2 |
| Teğmen Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 18
Mesajlar: 180
| ANNELER GÜNÜ On yıl öncesine kadar “Anneler Günü”ne hiç önem vermezdim. Eğer aklıma gelirse, bu işi bir telefonla geçiştirir, unuttuğumda ise; anacığımın sınırsız şefkatine güvenerek “bir dahaki sefere” derdim. O zamanlar ben, şimdiki gibi Adapazarı’nda otururdum. Annem ise, İstanbul’daki evinde yaşar, benim veya kardeşlerimin ısrarlı davetlerine rağmen: –Ben burada daha rahatım evlâdım, derdi. Ara sıra beni yoklayın yeter. Esasında bizim rahatsız olmamızdan korkar ve bu hassasiyetini, yavrularından uzak kalmanın verdiği acısına kalkan yapardı. Ve şimdi... Yani tam on yıl sonra... Artık “anneler günü”nü unutmayacağıma, bunu yılın her gününe yayacağıma ve ona ayırdığım hediyemi günü gününe vereceğime yemin etmiş durumdayım. Ve Allah biliyor ki, bu hediyeyi o günden bu güne kadar bir kere bile ihmâl etmiş değilim. Sabah namazlarından sonra kabrine gönderdiğim bir yasin-i şerifi, eminim ki hemen yanı başında yatan babamla birlikte paylaşıyordur. |
| |
| | #3 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Allah razı olsun dostlar."ağlarsa anam ağlar,gerisi yalan ağlar" derler ya...ne de doğru dimi.anamızın babamızın kıymetini bilelim dostlar.hani herkesin bildiği bir hikayecik var ya..burda izninizle sizlerle paylaşmak isterim.. "hani zamanın birinde bir genç varmış;bir kıza sevdalanmış,kızda annesinin yüreğini istemiş genç çocuktan;aksi halde onunla evlenmezmiş.genç çocuk anasını severmiş ama belli ki sevdalısını anasının üzerinde tutmuş ve anasının yanına giderek; _"ana bana yüreğini verirmisin sevdalımla evlenmem için yüreğin gerekiyor,aksi halde benle evlenmeyecek."demiş te anasıda tereddüt etmeden "yüreğimi alabilirsin oğul "demiş.genç çocuk sevdalısına elinde anasının yüreği ile koşarken heyecan dan ayağı bir taşa takılmış ve düşmüş,anasının yüreğide elinden düşmüş.genç kalıkıp yüreği almaya çalışırken anasının yüreği; _"oğul canın acıdımı,birşey oldumu demiş" heeeeey dostlar heyyyy...her ne kadar bu bir hikaye de olsa gerçekten dostlar ana lar yavrularına kıyamıyorlar..her ne kadar yavrusu onu üzse bile yine de kıyamıyorlar yavrularına..Allah analarımızdan,babalarımızdan razı olsun dostlar..onların kıymetlerini bilelim... :'( :'( :'( :'( :'( Allah sizden de razı olsun kardeşlerim,cümlenizden razı olsun.... |
| |
| | #4 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Sep 2005
Mesajlar: 1,390
| gerçekten çok etkileyici Allah razı olsun |
| |
| | #5 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| ah dostlar,ahhh ahhh..bizler analarımızın haklarını nasıl öderiz.yapılan bunca fedakarlığın hakkını nasıl öderiz...kendi nefsime söyluyorum dostlar ben bu hakkı nasıl öderim..Allah razı olsun dostlar onlardan. :'( :'( :'( :'( |
| |
| | #6 |
| Teğmen Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 18
Mesajlar: 180
| Allah hepimizden razı olsun. En başta da annelerimizden... Düşünüyorum da, şu ana kadar bile ne kadar hakkım geçti anneme... Nasıl ödenir, ödenir mi? Allah bilir; ama Cenab-ı Hakk'ın bi bildiği var ki herhalde cennet o güzel insanlarının ayaklarının altında... Yok yok, ödenmez herhalde... Allah bizleri peygamberimizin(s.a.v) de belirttiği gibi onlara "uff" bile demeyen evlatlardan eylesin.... Selam ile... |
| |
| | #7 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| AMİN... ALLAH RAZI OLSUN HASAN KARDEŞİM.. |
| |
| | #8 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| :-[ ALLAH RAZI OLSUN ABİ ... |
| |
| | #9 |
| Albay Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,160
| gözlerime biriken yaş için sana teşekkür ederim........................ ........ |
| |
| | #10 |
| Yüzbaşı Katılım Tarihi: Jun 2007 Yaş: 29
Mesajlar: 808
| paylaımın için teşeşekkürler. (bye2) (bye2) |
| |
| Konu Araçları | |
| |