ilahi-Tr Forum  

Geri   ilahi-Tr Forum > Dini Konular > İslam Büyükleri


Cevapla
 
LinkBack Konu Araçları
Eski 12-02-2008, 23:24   #1
Albay
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,158
Varsayılan Bir Geyik Adamı =Nasreddin Hoca...

Bir Geyik Adamı =Nasreddin Hoca……

Esprinin taşı gediğine koymak yeri geldi söylemek olarak tarif edilmesi durumunda çağımızda yerli yersiz ayırımı yapmadan her espriyi geyik sınıfına sokan Hoca tanımazlara ithaftır……………..


O bazan ders vermek için = marifet kavukta ise al kavuğuda sen oku VE parayı veren düdüğü çalar diyerek….
Bazan tebliğ adına=bilenler bilmeyenlere anlatsın sözünü söyleyerek

Bazan eleştirmek için=hanım hanım bu kedi ise hani et nerde yok et ise kedi nerde VeYA Bre eşek bu turşuyu ya sen sat ya ben satayım diyerek

Bazan sadece mizah olsun hoşluk olsun ya da insanın kendi kendini Tİ ye alabilmesi adına=heybem bulunmasaydı yenisini alacaktım
Zaten Düşmeseydim inecektim,
Allahın(yağmur) nimetinden mi kaçıyosun yok ben ezmemek için koşuyorum,
uzatma komşu merdivenden düşen cübbenin içinde bende vardım…diyerek…………
O güldürürken bile………………….bütün bunların karşılığını hakkıyla doldurdu.



Örnekleri çoğaltmak çok mümkün…..şimdi O gerçekten tanınıyormu sorusunun karşılığına O nu Rametle anarak geçelim :

ben çok keyifle hazırladım uzun olmasına rağmen esprili fıkralarıyla anlatımlı akıcı bir konu sizinde okurken keyif alacağınızı tahmin ediyorum





[color="Blue"]


Aslında ilmî bir kalıba sokulamayan ilk Türk sosyoloğu ve filozofu diyebileceğimiz adamın adının Nasreddin Hoca olduğunu söyleyecek olsak, ilim çevreleri dâhil buna gülmeyecek pek az kimse bulunacaktır. O, yazmamış; söylemiş, günlük hayatı konuşturmuş böylece de insan oğlunun dimağına hikmetler nakşeylemiş bir ulu kişidir.

Ne çare ki, bu halk adamına ilim dünyasının kapıları kapalı olduğundan bir mizah fıkracısı kabul ettiğimiz Nasreddin Hoca, hayatın derinliklerindeki gerçeklerle cemiyeti uyandırarak terbiye eden kimselerden biri olduğu halde, biz bunun dahi şuûruna varmış değiliz.

Sâmiha Ayverdi




Millî ve dinî kültürümüzü tam bilmeyen ehliyetsiz araştırmacıların kaleminde sanki bir “komedyen”miş gibi gösterilen Hoca, esasen büyük bir mürşid, büyük bir ahlâkçı idi…sadece bunu mizah kullanarak yapmıştır.”

Dr. Mustafa TATÇI




türbesi anlatımı ve dünyanın ortası Patenti (Hocanın eşeğinin arka ayağının bastığı yer attık tescilli, dünyanın ortası )


Düzenleyen: TaLia , 13-02-2008 - 02:17.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 12-02-2008, 23:33   #2
Albay
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,158
Varsayılan DoĞduĞu Yer

“Bir beşik kalmış Sivrihisar’da. Akşehir’de bir mezar.” Arif Nihat Asya

DOĞDUĞU YER







Nasreddin Hoca, araştırmacıların çoğuna göre, 13. yüz yıl başlarında H. 605 M. 1208 yılında Eskişehir’in Sivrihisar ilçesine bağlı Hortu (bugünkü adıyla Nasreddin Hoca) köyünde doğdu. [1] Hatta, Akşehirli bazı araştırmacılar da bu görüşü kabul eder durumdadırlar. [2]
Bu konudaki bilgi bugün için kesinleşmiş durumdadır. Hoca, Eskişehirli’dir. Fakat, bu konuda farklı görüşler de vardır. Bu görüşlere de kısaca değinmek gerekir. En çok öne çıkan görüş Nasreddin Hoca’nın Akşehir’de doğduğu şeklindedir. Bu iddiaya göre Hoca, Akşehir gölü civarında Sivricehöyük yakınındaki Ortaköy’de doğmuştur. [3]
Daha sonraları böyle bir iddiayı Kayserili Araştırmacı-Yazar Halit Erkiletoğlu da ileri sürmüş ve Hoca’nın mezar taşının Kayseri’de bulunduğunu söylemiştir.[4] Aslında bu iddia yeni de değildir. Naci Kum’un Kayseri’deki mezar taşlarının tasnif sırasında bir lahitin üzerinde Nasreddin Hoca ismini okumasıyla gündeme çok önceden de getirilmiş, fakat; bu iddia İ. Hakkı Konyalı tarafından çürütülmüştür. [5]Yine Azerbaycan’da da Nasreddin Hoca adına yapılmış bir türbe vardır.[6] Yani Azeriler de bir anlamda böyle bir iddianın sahibidirler.
Fakat, gerek Hoca’nın tarihi kişiliğiyle ilgili bilgi veren eski kaynaklar(şeriyye sicilleri, Mecmua-ı Maarif, Saltukname vb), arkeolojik buluntular (kızına ait mezarın Sivrihisar’da bulunması vb) gerekse bu konudaki yerli ve yabancı ilim adamlarını çalışmaları (Fuat Köprülü, Pertev Naili Boratav [7] gibi ilim adamlarının araştırmaları) Nasreddin Hoca’nın Sivrihisar’da yani Hortu köyünde doğduğu şeklindeki bilgilere kesinlik kazandırmış durumdadır.
Buna göre Hoca, bugün Eskişehir’in Sivrihisar ilçesine bağlı olan ve kendi adıyla anılan Nasreddin Hoca köyünde doğmuş, daha sonra Konya’ya oradan Akşehir’e giderek buraya yerleşmiş,[8] vefatına kadar da burada yaşamıştır.
Başka bir yaklaşıma göre de Sivrihisar’dan Akşehir’e gitmiş, buradaki dini eğitiminin bir bölümünü Konya’da tamamlamış, Hace-i Cihan ile birlikte Hoca Fakih’ten ders almıştır. [9]
______________________________ __________
[1] Hortu Köyü, 18 Nisan 1999 seçimlerinden sonra belediyelik oldu ve Nasreddin Hoca Belediyesi adını aldı. Eskişehir-Ankara yolu üzerinde ana yoldan 4 km içerdedir.
[2] Kemal Uzun, Nasreddin Hoca Araştırması, s. 12 (Bu kitapta yer alan bilgi şöyledir: “Nasreddin Hoca, 1208 yılında Eskişehir-Sivrihisar’ın Hortu köyünde doğdu.”
[3] Muharrem Bayar, Nasreddin Hoca Seksiyon Bildirileri s. 45–46 (Yazar, bu iddiasını Hoca’nın fıkralarında geçen göl, kayık, göle maya çalmak… gibi motiflerden hareketle ileri sürmektedir.)
[4] Hürriyetim internet, 23. 7. 2003 tarihli “Nasrettin Hoca paylaşılamıyor” başlıklı haber
[5] İ. Hakkı Konyalı, Yedi İklim Dergisi, a.g.s s. 171
[6] Kemal Uzun, a.g.e. s. 17
[7] Pertev Naili Boratav (1907–1998) Günümüz Halk edebiyatı araştırmacılarındandır.
[8] Mehmet Önder, Nasreddin Hoca Gerçeği, Minyatürlerle Nasreddin Hoca s.7
[9] Kenan Çağan, Nasreddin Hoca’nın Hayat Hikâyesi, Nasreddin Hoca s. 7

Düzenleyen: TaLia , 12-02-2008 - 23:41.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 12-02-2008, 23:36   #3
Albay
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,158
Varsayılan Aİlesİ

AİLESİ

Nasreddin Hoca’nın babası Hortu köyünün imamlığını da yapan Abdullah Efendi, annesi ise bu köyün yerlilerinden Sıdıka Hanım’dır. Bir fıkrasından kendisinden bir yaş büyük bir kardeşi olduğu sonucu da çıkmaktadır.[1] Daha sonra aile fertleri arasına Akşehir’e yerleştikten sonra eşleri ve çocukları katılır. Buna göre Hoca’nın Biri Sivrihisarlı, diğeri Akşehirli olan iki eşi, iki kızı, bir oğlu vardır.

______________________________ __________
[1] Bu fıkra şöyledir: Küçükken Nasreddin’e “sen mi büyüksün kardeşin mi büyüksün” diye sormuşlar. Küçük Nasreddin gözlerini açmış. Küçük kafasında bazı hesaplar yaptıktan sonra demiş ki: “Annem, geçen yıl kardeşin senden bir yaş büyük demişti. Bu hesaba göre yaşımız meydanda. Ben geçen yıldan beri bir yaş büyüdüm. Şimdi kardeşimle aynı yaştayız. (Bkn. Nasreddin Hoca ile Çocuklar, Hz. Duhter Uçman s. 16–17

[/color]
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 12-02-2008, 23:45   #4
Albay
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,158
Varsayılan İlk Tahsİlİ


İLK TAHSİLİ







Nasreddin Hoca, tahsil çağına gelince; ilk dini bilgilerini(okuma-yazma, ilmihal bilgileri…) babasından aldı. Muhtemelen babasının bu köyde ders verdiği bir medrese vardı. Bu bilgilerin yanı sıra doğu dillerinden Arapça ve Farsça’yı öğrendi. Çok küçük yaşta hafızlık derecesinde Kur’an-ı Kerim bilgisine de sahip oldu. İslami ilimlerden fıkıh ve kalem konusunda da eğitim gördü.
Nasreddin Hoca, daha sonra tahsiline Sivrihisar’daki medreselerde devam etti Bir rivayete göre de kıtlık yüzünden Hortu’dan Sivrihisar’a ailece göç ettiler. Hoca, babasının ölümünden sonra köyüne dönerek burada imamlık ve vaizlik yaptı. Bu görevini zaman zaman Sivrihisar’da da yerine getirdi.
Fıkralarından ve diğer kaynaklardan çıkan bilgiye göre Hoca, aktif bir kişiliğe sahiptir. Bu yüzden görevini sadece cami ve medresede sürdürmedi. Devamlı olarak halkın içine oldu ve onların sorunlarıyla ilgilendi. Bu anlamda onun tahsilinde hayatın kendi gerçekleri ve Hoca’nın şahsi gözlemleri de önemli bir yer tutmaktadır.
Fakat Hoca, bütün bunlarla, babasından ve Sivrihisar medreselerinden aldığı bilgiyle yetinmek istemedi. Daha derin bilgilere sahip olmanın peşindeydi. Bu arzusu yüzünden köyünde fazla kalmadı ve buradan ayrıldı. Fıkralarındaki yer adları dikkate alındığında onun Akşehir ve Konya’ya gitmeden önce başka yerlere de gittiği, kendisini yetiştirecek bilginler aradığı ve bu esnada halkın durumunu yakından gözlediği sonucu çıkmaktadır. Hatta bir yazarımız Nasreddin Hoca’nın Karamanoğlu Beyliği’nin Konya’yı almasından sonra Moğolların açtığı yoldan muhtemelen bir Orta Asya gezisi yaptığını da söylemektedir. [1] Şayet böyle bir gezi doğruysa o zaman Hoca’nın Türkistanlı yahut Azerilerin ona neden sahip çıktıklarını anlatan bir ayrıntı olarak dikkat çekicidir.
______________________________ __________
[1] Şaban Abak, Bir Alperen Olarak Nasreddin Hoca, Yedi İklim N. Hoca Özel sayısı s. 13
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 12-02-2008, 23:51   #5
Albay
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,158
Varsayılan Sİvrİhİsar'dan AyriliŞi


SİVRİHİSAR'DAN AYRILIŞI






O devirde Konya ve Akşehir medreseleri çok ünlüydü. Buralara dünyanın pek çok yerinden bilginler, mutasavvıflar, dervişler, seyyahlar, tüccarlar gelip gitmekteydi. Bu yüzden Konya ve Akşehir medreseleri öğrencilerle, tekke ve dergâhları dervişlerle dolup taşmaktaydı.

Yöneticiler ve şehrin ileri gelenleri de bu oluşumlarla ilgiliydi. Sarayların ve konakların kapıları bu ilim ve tasavvuf ehline her zaman açık tutuluyordu. Özellikte Konya Anadolu Selçuklu devletinin başşehri olarak bir ilim ve kültür merkeziydi. O devirde tahtta bulunan Sultan 1. Alâeddin Keykubad (1280–1237) adaletli yönetiminin yanı sıra bilginlere verdiği değerle de tanınmaktaydı.
Nasreddin Hoca, bu şehirlerin bu durumundan haberdardı. Muhtemelen yirmi-yirmi üç yaşından sonra imalık görevini Mehmet (Cılız Mehmet olarak da bilinmektedir.) adlı halifesine bırakarak köyünden ayrılıp 1233/1234 tarihinde önce Konya’ya gitti. [1] Burada kendisi için gerekli gördüğü ilim ve irfan tahsilinden sonra memleketi Sivrihisar’a döndü. Daha sonra Hocasının daveti ve Tuğrul Efendi’nin ısrarı üzerine 1237’de Akşehir’e giderek Akşehir medreselerinde ders gördü.
Nasreddin Hoca’nın Konya ve Akşehir’e gitmesiyle ilgili şöyle bir tarihi olay da
anlatılmaktadır.
Buna göre; “Sivrihisar kale dizdarı Alişar Bey, devamlı olarak Sivrihisar’ın gelişmesi ve büyümesi için bir şeyler yapmak istiyordu. Hoca’ya ne yapılabileceğini sordu:
Nasrettin Hoca:
—Beldemiz eğitim görmüş yetişkin insanlarla şenlenip, gelişecektir. Konya'ya gidiniz ve bilgisiyle ün yapmış birisini buraya getiriniz.
Alişar Bey, 20 gün bu mesele için uğraştı ve ünlü müderris Tuğrul Efendi ile geri döndü...
Sivrihisar’da her gün konuşmalar yapan Tuğrul Bey, yalnız Hoca'yı değil tüm Sivrihisar'ı etkilemeyi başardı...
Bir müddet sonra; Tuğrul Efendi de Nasrettin Hoca'nın vaazlarını dinlemeye başladı. Ondaki yeteneği gördü ve ondan zekâ ve yeteneğini Akşehir'de ve Konya'da göstermesini, oralara gidip daha tecrübelenmesini, bilgilenmesini istedi...
Hoca, günlerce düşündükten sonra Akşehir'e gitmeye karar verdi... Tüm yakınlarına
ve Tuğrul Efendiye bu kararını açıkladı.
Bu dönemde Moğollar'ın etkisi iyiden iyiye hissediliyor, Anadolu'yu huzursuzluk bulutları kaplamaya başlıyordu... Bu ortamda seyahat yapmaktan çekinen Hoca, Akşehir seyahatini her gün geciktiriyordu;
Tuğrul Efendi, bunun üzerine:
—Aydınlar yol gösterici olmalıdır, karşında manevi şifa bekleyen topluluklar bulacaksın. Onlara sen cesaret vereceksin, için kan ağlasa dahi güleceksin! Halka yol gösterenin özelliği budur, deyince Hoca yola çıkmaya karar verdi.
Yola çıkma günü, yıllarca yaşadığı Sivrihisar'ı bırakma günüydü... Tüm sevenleri genci, yaşlısı kale kapısına O'nu uğurlamaya geldi. Acılar, huzursuzluklar içinde, bir de Hoca gidiyordu! Hoca eşeğine bindi yola düştü, arkadan hüzün ve sitem dolu ses:
Alişar Bey:
—Nasreddin Hoca! Sen bu düzeni ta baştan kurdun. Akşehir’e gitmek için, yerini dolduracak adamı bana buldurdun. Bu oyunu yuttuğumu sanma, dedi.
Hoca, eşeğinin yularını çekti. Hayvanı durdurdu. Atik bir hareketle, semere ters oturdu. Sonra da şöyle dedi:
—Alişar Bey! İnan ki, olay dediğin gibi değil. Bakın, gözüm üzerinizde, Sizden ayrıldığım için üzgünüm.
Hocayı, eşeğe ters binmiş halde gördükçe, onu uğurlamaya gelenlerin hüzünleri dağıldı!
Ümitsizliğin yerini kahkahalar aldı. Hoca görevini yapmıştı. Bunun üzerine, 1237 yılı İlkbaharında bir Cuma günü sabahleyin Akşehir’e uğurlandı.
Hoca, Sivrihisar’dan Emirdağ’a oradan Afyon’a geçti. Burada Konya’dan medrese arkadaşı olan Kul Ahmet’le görüştü. Afyon-Gazlıgöl kaplıcalarındaki kısa bir moladan sonra Bolvadin’e geldi. Yol boyunca bazı köylere uğrayarak daha sonra Akşehir’e ulaştı.
Halk, onun geleceğinden haberdardı. Onunla yakından ilgilendiler. Ardından Maarif köyündeki Seyyid Hacı İbrahim Sultan’ın yanına vardılar. Hoca,, burada Seyyid Mahmud Hayrani’nin hacca gittiğin öğrendi. Daha sonra Akşehir’e döndü. Burada imamlık görevine başladı. Bir taraftan da vaazlar veriyordu. Zamanı gelince Hocası Hacdan döndü. Böylece Nasreddin Hoca’nın buradaki eğitimi de başlamış oldu. Bir yıl sonra da karısı Atike, kızı Fatma ve üç yeğeniyle birlikte Akşehir’e geldiler. [2]
Bu olayı destekleyen kimi yazarlar da Hoca’nın Sivrihisar’dan ayrılıp Akşehir’e gitmesini “Sivrihisar Medresesindeki Hocası Sarı Tuğrul’un ‘Akşehir’de Seyyid Mahmud Hayrânî seni bekliyor’ uyarısıyla ilgili görerek menkıbe halindeki bu olayı desteklemektedirler. [3]
Sivrihisar’dan böyle bir olayla ayrılan Nasreddin Hoca, burada Şeyh Hacı İbrahim Veli [4] ve mutasavvıf Seyyid Mahmut Hayranî ö. 1268) [5] gibi devrinin tanınmış bilgin ve ârif kişilerinden ders aldı. Saltukname’deki bilgilere göre Hayrani’nin talebesi ve dervişi oldu. Kimi yorumculara göre bu iş, dervişlikle de sınırlı kalmadı. Hoca, Hayranî dergâhının şeyhlik görevi de üstlendi. [6]
Hoca, bu bölgede bulunan başka bilgin ve arif kişilerden dersler alarak bilgi ve görgüsünü büyük ölçüde artırdı. Kimi yorumcular, Seyit Mahmut Hayrani’nin Mevlana’ya mensubiyetinde yola çıkarak Nasreddin Hoca’nın da Mevlana’ya bağlı olabileceği, hatta görüşmüş oldukları ihtimali üzerinde dururlar. [7]
Hocanın ayrıca Konya medreselerinde de okuduğu ve burada Hoca Fakih, Sadrettin Konevi gibi devrin ünlü aydınlarından ders ve feyiz aldığı dikkate alınırsa bu ihtimalin olabilirliği söz konusudur.
Öte yandan Hoca’nın bu eğitim süreci içinde Konya’da Selçuklu Hükümdarı Sultan 2. Alâeddin Keykubat'a danışman olduğu da söylenmektedir. [8]
Nasreddin Hoca, Konya’daki eğitim sürecinden sonra icazet alarak müderris oldu. Şeyhi ve Hocası Hayrani’nin Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyesi sebebiyle burada bulunması nedeniyle buraya yerleşti. Hatta devrin ve bizzat kendisinin iktisadi anlamdaki zor şartlarından dolayı Akşehir’deki evini de ona Hocalarından Seyyid İbrahim Sultan hediye etmiştir. [9]
Hoca, ilmi çalışmalarını bundan sonra burada devam ettirdi. Akşehir’de müderrislik görevinde bulundu. İmamlık, kadılık ve vaizlik yaptı. Ömrünün büyük bir bölümünü burada geçirdi.
______________________________ __________
[1] M. Fuat Köprülü, Nasreddin Hoca, s. 22, Kemal Uzun, Nasreddin Hoca Araştırması, s. 12 Şükrü Kurgan, Konya’ya gidişini ve orada tahsil görüşünü bir rivayet olarak yorumlamaktadır. Ona göre Hoca, Akşehir’e gitmiştir. Bkn. Şükrü Kurgan, a.g.e. s. 17
[2] Kemal Uzun, a.g.e. s. 33
[3] Kemal Uzun, a.g.e. s. 23
[4] Hacı İbrahim Veli yahut Seyyid Hacı İbrahim: Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında rol oynayan büyük düşünür ve velilerdendir. Akşehir medreselerinde müderrislik de yapmıştır.
[5] Seyyid Mahmud Hayrani: Mevlana ile aynı devirde yaşamış bir Türk sufisidir. Hayatının büyük bir bölümü Konya’da geçti. 1268 yılında vefat etti. Türbesi Akşehir’dedir.
[6] Ali Günvar, Nasreddin Yedi İklim Dergisi, Nasreddin Hoca Özel Sayısı s. 9
[7] Yavuz Donat, Sabah gazetesi 4.5.2004
[8] Yavuz Donat, Sabah gazetesi 4.5. 2004
[9] Kemal Uzun, a.g.e. s. 15

]
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-02-2008, 00:00   #6
Albay
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,158
Varsayılan EvlİlİĞİ

EVLİLİĞİ




Nasreddin Hoca, fıkralarından anlaşıldığı üzere birkaç kez evlenmiştir. İlk evliliği Akşehir’de olmuştur. Burada ilk olarak dul ve pek de güzel olmayan bir kadınla evlendirilmiş, bu hanımın kısa bir süre sonra vefat etmesi üzerine ikinci evliliğini yapmıştır.
Hoca’nın bu evlilikten Fatma adında bir kızı oldu. Hoca, kızı evlenme çağına gelince onu Sivrihisar’a gelin gönderdi. Fatma Hatun’a ait Sivrihisar’ın eski mezarlığında bulunan 727 tarihli mezar kitabesinin bulunması bu olayı doğrulamaktadır.
Buna göre Fatma Hanım Şubat 1326 tarihinde Sivrihisar’da vefat etmiştir. Mezar taşı ise daha sonra Akşehir müzesine kaldırılmıştır. Fatma Hanım’ın Mevlâna Celâleddin isimli oğlu olmuş ve Sivrihisar’da kadılık yapmıştır. Onun oğlu değerli bilgin Hızır Bey ise(ö.1459) İstanbul’un ilk kadısı olmuştur. [1] Hızır Bey’in oğulları Sivrihisar ve civarında ve Akşehir’de imamlık yapmışlardır. [2] Bu da Hoca ve ailesinin Akşehir’e geldikten sonra Sivrihisar’la bağlarının sürdürdüklerini göstermektedir.
Fatma Hanım hakkında söylenen bir görüş de şöyledir. Hoca, Akşehir’e gitmeden önce yani Konya’daki tahsilini tamamladıktan sonra memleketi olan Sivrihisar’a, Hortu köyüne dönmüş, burada Atike isimli bir hanımla evlenmiştir. Bu evlilikten de Fatma isimli bir kızı olmuştur. [3]
Bu bilgilerden hangisi gerçeği yansıtmaktadır? Bunu tam olarak şu anda bilemiyoruz. Ama Fatma Hanım, Hoca’nın ister ilk karısı olan Atike Hanım’ın kızı olsun, isterse Akşehir’deki eşinden doğan ve Sivrihisar’a gelin gönderilen kızı olsun kesin olan şudur ki; Hoca, Sivrihisarlı’dır. [4] Çünkü her iki görüş de bu tezi destekler niteliktedir. Öte yandan Fatma Hanım’ın varlığı son arkeolojik çalışmalara göre kesin bir gerçektir. Sivrihisar mezarlığında mezar taşı bulunmuştur. Üzerinde de 1226 da öldüğü yazılıdır. Yine bu konuda Kemal Uzun’un şu yorumu da dikkate alınmalıdır:” Nasreddin Hoca’nın Atike’den doğma ilk kızı Fatma, Sivrihisar’da ölmüş. İkinci kızının adını da Fatma koymuş. Atike, ikinci kızı Fatma ile Akşehir’e gelmiştir. [5]Nasreddin Hoca’nın Akşehir’de evlendiği eşinden de bir kızı doğmuştur. Bu hanım Dürr-i Melek Hatun’dur. Doğum tarihi belli değildir. Onun da mezar taşı Akşehir Nasreddin Hoca mezarlığı’nda bulunmuştur.
Hoca’nın fıkralarından anlaşıldığı üzere bir de Ömer yahut Şeyh Ömer isimli oğlu bulunmaktadır. Onun mezarı da Sivrihisar’dadır. [6]Bütün bunlar Hoca’nın Sivrihisarlı oluşu görüşlerin kanıtlanması açısından da önem taşımaktadır.
Şükrü Kurgan da Hoca’nın iki katlı bir evde karısı, bir kızı, bir oğlu ve İmad adlı mollasıyla birlikte yaşadığını söylemektedir. [7] Bir fıkrasında ise iki oğlundan bahsedilmektedir.
______________________________ __________
[1] Yeni Türk Ansiklopedisi c.7 s. 2600
[2] Kemal Uzun, a.g.e., s. 14
[3] Kemal Uzun, a. g. e. ,s. 12
[4] Fatma Hanım, Hoca’nın Sivrihisar’da evlendiği ilk eşinden olan kızıdır ve evlilik çağına gelince Sivrihisar’a gelin gönderilmiştir. Olaya böyle de bakılabilir. Nitekim Kemal Uzun da aynı kanaattedir. Bkn. Nasreddin Hoca Araştırması, s. 13
[5] Kemal Uzun, a.g.e., s. 13
[6] Hürriyetim internet, 23.7. 2003 tarihli “Nasrettin Hoca Paylaşılamıyor” haberiyle ilgili olarak Sivrihisar Belediye Başkanı Fikret Aslan’ın açıklaması
[7] Şükrü Kurgan, a.g.e. s. 17
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-02-2008, 00:09   #7
Albay
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,158
Varsayılan YaptiĞi İŞler



YAPTIĞI İŞLER

Nasreddin Hoca, çok değişik işlerle uğraştı. Fıkralarından çıkan bilgilere göre, imamlık, hatiplik, vaizlik, müezzinlik, cer Hocalığı, kâtiplik, müderrislik, kadılık, mahkemelerde bilirkişilik yaptı. [1] İlk kadılık görevi, gölge kadılığı(kadı adayı)dır. Sonradan Konya ve Akşehir’de bu görevini sürdürmüştür. Bazı yorumcular ise Hoca’nın kadı olmak istediğini ancak rüşvetle iş yapan kadıları görünce bundan vazgeçtiğini belirtirler. Bu vazgeçmenin Hoca’nın tasavvufi yola girmesiyle de ilgili olabileceği söylenmektedir. [2]Bir yoruma göre de kadılık görevini Akşehir’e yerleşene kadar yapmış, daha sonra ise bırakmıştır. Ama fıkralarında kadı tipleri ve fetvaların yer alması Nasreddin Hoca’nın kadılık yaptığını düşündürmektedir.
Hoca, Kendi köyünde, Sivrihisar’da, Akşehir’de ve köylerinde imamlık ve vaizlik de yapmıştır. Akşehir’deki ilk imamlık görevi Kocakapı (İkikapı) mahallesi camiindedir. Zaman zaman bilgisini halkla paylaşmak için civar şehir ve köylere de gitti. Bu olaya o zamanlar “cerre çıkmak” denilirdi. Kimi yazarların din adamları aleyhinde bir kanıt olarak kullanmak istedikleri “cerre çıkmak” olayı hakkında da kısa bir bilgi verelim. “Cerr” medreselerde bir eğitim ve öğretim uygulaması sayılır. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı döneminde medreseler, Recep, Şaban ve Ramazan aylarında öğrencilerini Anadolu’nun muhtelif yerlerine gönderiler, uygulamalar yaptırırlardı. Bu faaliyet medreselerdeki bilgilerin halka iletilmesi maksadıyla yapılırdı. Bu esnada öğrenciler, halkı daha yakından tanırlar, gözlem yapma fırsatı bulurlardı. Medrese ile halk bu sayede bütünleşmiş olurdu.
Haliyle öğrencilerin bu hizmetlerine mukabil, halk (kendi isteği ile) bir miktar yardım yapmaktadır. Bunu hiçbir zaman “medrese talebelerinin yardım toplamaya çıkması şeklinde anlamamak gerekir.” [3]Müderrislik de en çok meşgul olduğu diğer bir iştir. Akşehir’de kendi adını taşıyan bir medresesinin varlığından söz edilmektedir. Böyle bir medrese olmasa bile Hocasının ders verdiği medrese yahut medreselerde ders verdiği rahatlıkla söylenebilir.
Hoca, tahsiliyle alakalı bu görevlerin dışında fıkralarından anlaşıldığı gibi terzi çıraklığı, çiftçilik, bakkallık, iplik satıcılığı, zeytin ve yumurta satıcılığı, hatta halk hekimliği gibi işler de yapmıştır. Bunda bir halk adamı oluşunun yanı sıra devrin iktisadi şartlarının da etkili olduğu muhakkaktır.
Hoca, bunların dışında bir ara Kürtlerin yaşadığı bölgeye ve Arabistan’a elçi olarak görevlendirilmiştir. Fıkralarından çıkan bu sonuç için Fuat Köprülü “ itimada şayân” değil demekle birlikte eğer bu bilgi doğru ise bu da Hoca’nın çok yönlü bir insan olarak siyaset alanında da bilgi ve yeteneğe sahip olduğunu göstermektedir.
Yine fıkralarından devrin zor şartları yüzünden zaman zaman da boş kaldığı anlaşılıyor. Yani Nasreddin Hoca, varlıklı bir hayat sürmemiş, geçim sıkıntısı çekmiş, borç içinde kaldığı bu yüzden el içine çıkamadığı günler bile olmuştur. [4]Kimi bilgiler ise Hoca’nın zengin sayılabilecek bir kişi olduğu şeklindedir. Buna delil olarak ise Hoca’nın bir vakıf medresesinin olduğu şeklindeki bilgilerdir. İbrahim Hakkı Konyalı bir makalesinde böyle bir vakıftan söz etmektedir. Fakat, Hoca’nın hayatının bir döneminde varlıklı olsa dahi ömrünün büyük bir bölümünü yoksulluk içinde geçirdiği daha doğrudur. Ayrıca yine o devrin iktisadi şartları da dikta alındığında Hoca için zengin demek güçleşir. [5]Nitekim Abdülbaki Gölpınarlı da Hoca’yı bu şekilde anlatır: “Hoca, perdecileri olan, harem ağalarının dolaştığı haremlerde, beyaz topuklu, yalın yüzlü hizmetçilerin, naz ile hırâman olduğu saraylarda yaşamış bir tip değildir.” [6]______________________________ __________
[1] Hoca(hâce) ismi de bunu doğrulamaktadır. Zira bu kelime hemen bütün Türk lehçelerinde “Efendi, ağa, öğretmen, aile reisi, kâtip, tüccar, ihtiyar” gibi manalara gelmektedir. Tabi kelimenin zaman içinde anlam değişmelerine ve daralmalarına uğradığını da unutmamak gerekir. Bkn. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi c. 3 s. 443
[2] Âlim Yıldız, a.g.y. s. 103[3] Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi s. 554 (Alıntılayan: Abdullah Özbek, a.g.e., s. 23
[4] M. Sabri Koz, N.Oca Bu Yollarda Neler Gördü? İsfalt/Yol Kültürü Dergisi Temmuz 1998 s.65
[5] İ. Hakkı Konyalı, Akşehir/Nasreddin Hoca’nın Şehri s. 462
[6] Abdülbaki Gölpınarlı, Nasrettin Hoca
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-02-2008, 00:14   #8
Albay
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,158
Varsayılan Vefati Ve TÜrbesİ




VEFATI VE TÜRBESİ









M. 1284’te Akşehir’de 76 yaşında iken vefat etti ve Akşehir’in en eski Selçuklu mezarlığına gömüldü. Daha sonra mezarının üzerine altı sütuna oturan kubbeli bir türbe yapılmıştır. Kendi adını taşıyan bu mezarlıkta medfun olan Nasreddin Hoca’nın ilk inşa edilen türbesinin her yanı açık ve kıble tarafındaki kapısının üzerinde ilginç bir asma kilidin mevcut olduğu bilinmektedir.
Hoca’nın türbesi İbrahim Hakkı Konyalı’nın söylediğine göre M. 1476 yılında harap durumda olan ve 1878’e kadar bu durumda kalan türbe, daha sonraları Akşehir ileri gelenlerince onarılmıştır. Nasreddin Hoca’nın şimdiki türbesi ise II. Abdülhamit zamanında M. 1905’de Konya Valisi olan Faik Bey ile Akşehir kaymakamı Mustafa Şükrü Bey tarafından onarımı yaptırılıp üstüne dört satırlık Türkçe bir kitabe kondurularak bugünkü haline getirilmiştir. [1] Daha sonraki yıllarda da Akşehir Belediyesi tarafından türbenin bakımı ve çevre düzenlemesi yapılmıştır.
Nasreddin Hocanın türbesiyle ilgili pek çok seyahatname yazarı ve Akşehir’de görev yapan kişiler çeşitli bilgiler vermiştir. Bunlardan birisini türbenin fiziki durumunun anlaşılması açısından buraya almak istiyoruz:
“Türbe-i şerifinin tahayyül ettiğimiz gibi vaktiyle dört tarafı açık olduğu halde büyük bir kapısı varmış. Sonraları memleketin ileri gelenlerinden bazıları tarafından üzeri kiremitli ve etrafı tahta parmaklıklı olarak çatı altına alınmıştır. Bazı mahallelerdeki cami şadırvanları tarzında inşa edilmekle şimdi eskisi kadar değilse de yine bina şekli ile muhteviyatının her halinde bir garabet eseri müşahede edilir. Hoca merhumun kabrinin üstüne konan ufacık bir sandukanın başına geçirilmiş büyük bir sarık, mübalağa olmasın ama, sandukanın hemen üçte birini tutuyor. Sandukanın önüne dikilmiş ufak bir taşa irab ve ifadece sıhhati mükemmel olan(!) şu acayip cümle kazınmış:
“Nazihi’t-türbet’ül-merhum el-mağfûr ilâ abdihi’l-gafur Nasreddin Efendi ruhuna fatiha” [2]______________________________ __________
[1] İ. Hakkı Konyalı, Akşehir-Nasreddin Hoca’nın Şehri s. 463
[2] Bereketzâde İsmail Hakkı’nın Yâd-ı Mâzi eserinden alıntılayan Alpay Kabacalı, Bütün Yönleriyle Nasrettin Hoca s.80-81







Düzenleyen: TaLia , 13-02-2008 - 01:13.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-02-2008, 00:27   #9
Albay
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,158
Varsayılan Menkibelerde Nasreddİn Hoca




MENKIBELERDE NASREDDİN HOCA

Nasreddin Hoca’nın tarihsel hayatı ve kişiliğinin yanı sıra hemen bütün büyük insanlar gibi bir de menkıbevi kişiliği ve hayatı vardır. Zaten hayatı hakkındaki tartışmalı bilgiler de bu menkıbevi anlatımlarla ilgilidir. Çünkü, her bölgenin halkı böylesine çok sevdiği birini kendi bölgesine mal etmek istemiş, ona kendine göre bir kişilik kazandırmış ve yine buna göre bir hayat hikayesi tanzim etmiştir. Menkıbe, Hoca’nın kişiliğini öylesine değişik biçimlerde vermiştir ki neredeyse böyle bir kişinin yaşayıp yaşamadığı bile tartışmalı hale gelmiştir. Bu öylesine bir durumdur ki “ Nasreddin Hoca’nın folklora mal olmuş kişiliği, onun tarihi kişiliğin unutturacak güçte bir önem taşımaktadır.” [1] Bu duruma bir de Nasreddin Hoca’ya ait olmayan fıkraların (Mesela Timur’la ilgili olanlar) ona mal edilince Hoca’ya ilgili olarak fıkraları esas kaynak alanlar Hoca’nın nereli olduğu hangi yüzyılda yaşadığı gibi bilgileri belirsizleştirmiştir. Bu durum normal karşılamak gerekir. Aynı durum Yunus Emre’nin de başına gelmiştir. Onun şiirleri zaman içerisinde nasıl yeniden üretildiyse, başka Yunusların şiirleri ona mal edildiyse, fıkra konusunda da Hoca’nın başına gelen aynısı olmuştur.
Nasreddin Hoca’da bu menkıbevi anlatım yüzünden Sadece Sivrihisarlı veya Akşehirli olarak kalmamış, yaşadığı coğrafya Balkanlardan Orta Asya’ya kadar uzamıştır. Bu yüzden Hoca’nın hemen bütün bu coğrafyaların hepsinde makamı vardır. Ama her menkıbe, sonuçta bir gerçeğin üstü örtülü biçimidir. Abartılar ayıklandığında menkıbelerden de bir gerçek çıkarmak mümkündür.
Şimdi, Halkın gözündeki Hoca’yı daha yakından tanımak için bu menkıbelerden bazılarına bakalım:
Halkın gözündeki Nasrettin Hoca, çoğu zaman özellikle yaşadığı çağ bakımdan çok farklı bir kişi olarak karşımıza çıkar. Mesela bunlardan ilki Nasreddin Hoca’yı Hallac-ı Mansur ve Seyit Nesimi ile arkadaş yapan menkıbedir. Bu menkıbenin ilginç bir yanı Hoca’nın esprili kişiliğini açıklamaya yarayan bir bilgiyi içermesidir:
Bu menkıbeye göre; “Nasreddin Hoca, Seyyid Nesimi [2] ve Hallac-ı Mansur [3] arkadaştırlar. Üçü de Akşehir medresesinde Seyyit Hayrani’nin öğrencisidir. Mollalar bu üç arkadaşı çok sevmekte, zaman buldukça revak (ev önündeki saçak kubbe, kenarlı oda)da toplanarak Hocanın fıkralarını, Nesimi’nin şiirlerini, Mansur’un öykülerini dinlemektedirler.
Hayrani, bir gün köyüne gitmek zorunda kalır. Çok sevdiği kuzusunu Nasreddin, Nesimi, Mansur üçlüsüne emanet eder. Bunlar bir gün yanlarına kuzuyu da alıp kırlara açılırlar. Bir süre sonra karınları acıkır. Kuzuyu kesip yemeye karar verirler. Mansur kesimi, Nesimi deriyi yüzmeyi üstlenir. Hoca’ya: ‘Ya sen ne yapacaksın?’ diye sorarlar. Hoca: ‘Seyit Efendi Hoca ermişlerdendir. Ondan korkarım kuzuya dokunamam ama pişmişine de dayanamam.’ der, Kuzuyu kesip yerler.
Seyit Hoca köyden döndüğünde durumu öğrenir çok kızar. ‘Kim kesti kuzumu çabuk söyleyin.’ diye haykırır. Mansur başı önünde ‘Ben Hoca efendi’ der. Nesimi de sözünü ardına getirir: ‘Ben de derisini yüzdüm.’ Seyit Hoca bu kez de Hoca’ya döner ‘Ya sen sen ne yaptın?’ Nasreddin Hoca yanıtlar: ‘Ben de onların hallerine hem güldüm hem de etin ucundan biraz yedim.’ O zaman Seyit Hayrani şöyle bir bakar ve: ‘Mansur günün birinde seni de böyle kesecekler, Nesimi, senin de derini yüzecekler, Nasreddin sana da kıyamete dek evet, ta kıyamete dek gülecekler, siz istediniz, bu Allah’ın hükmüdür.’ der.” [4]Hoca ile ilgili anlatılan menkıbelerden bir kısmın da onun doğumu, öğrencilik yılları, halkla ilişkileri gibi konuları ele almaktadır. Bu menkıbe de Eflatun Cem Güney’in anlatımıyla şöyledir:
“ Hoca, anasından doğarken, ağlayarak değil, gülerek doğmuş; hem de ağzı yüzü değil, alnının ortası da gülüyormuş…
Hoca, hayatta en çok kula kul olmaktan korkarmış; bundandır. Ne eseye minnet edermiş ne de köseye! Dağa gider, odun eyler; bağa iner, bel beller; daha da her işe koşulur, her yokuşa yorulur, ekmeğini taştan çıkarırmış…
Akşehirliler, Kambersiz düğün, Hoca’sız dernek olmaz, derlermiş; her davetin, her ziyaretin başköşesi onunmuş. Çağrılsa da olur, çağrılmasa da gelip kurulurmuş. Bir iş ayağına dolaşır da gelmezse, yine postu boş dururmuş… Bir var ki, rahmetliyi söze boğdukları için çok kere sofraya tok oturur, aç kalkarmış…
Hoca merhum, dünyada üç şeyden hoşlanmazmış; kara kadı bir, kara gülmez iki, kara eşek üç…
Hoca’nın karısı, ömrünün yarısı imiş; bu hatuncuk bugün Akşehir’in Kozağaç köyünde yatıyormuş…
Hoca’nın eski türbesi, üstü açık, dört duvarı yok, bir “arzullah-ül-vasia” imiş. Öyle iken, develik hanı gibi bir kapısı, kapının da değirmen taşı gibi bir kilidi varmış.
Hoca’nın kendisi ne ise ne… Türbesi de gülermiş, türbedarı da; kapısı da gülermiş duvarı da. İlle o değirmen taşı gibi kilit, insanın suratına karşı öyle bir gülermiş, öyle bir gülermiş ki, de yiğitsen gülme… Er geç insanın başına ağlanacak bir hal gelirmiş. (...) [5]Bir başka menkıbeye göre de Hoca, küçükken cin fikirli, yaman bir çocukmuş. Kendisine sorulan sorulara anında esprili cevaplar verir, karşısındakini şaşırtırmış.
Mahalle arkadaşları, onu çok severmiş ama, hem kızar hem de kıskanırlarmış. Çünkü küçük Nasreddin hiçbir zaman arkadaşlarının oyununa gelmez, hemen anlar, oyunlarını bozarmış. Yine de büyük küçük herkes severmiş onu.
Çocukluğunda olduğu gibi gençliğinde de muzip olan Nasreddin, başındaki ince sarığıyla, mektep medrese gördüğünü, ilmiye sınıfından olduğunu her fırsatta ispatlarmış. Sorulan sorulara karşısındakini inandırıcı cevaplar bulur, verirmiş. Ama yine de muzip tarafı ağır basar, arkadaşlarıyla şakalaşmadan edemezmiş.
Nasreddin Hoca medreseyi bitirip Akşehir’e yerleşince eşi dostu ona bir kız bulmuş ve güzel bir düğünle evlendirmişler. Ama pek mutlu bir evliliği olmamış Hoca’nın. Karısı huysuz ve suratsız bir kadınmış. Hoca’ya da epey çektirmiş. Hoca daha sonra bir başka kadınla daha evlenmiş.
Hoca’nın bir oğlu bir kızı varmış. Zekâsını ölçmek için oğluna sorular sorar, kendi espri gücünü oğlunda da görmek istermiş. Bunu görünce de çok mutlu olur, gittiği her yere oğlunu da götürmekten gurur duyarmış.
Hoca, medreseyi bitirince kasaba büyükleri onu mahalle camiine Hoca tayin etmişler. O da büyük bir heves ile işine sarılmış. Fazla bir şey kazanmasa da kıt kanaat geçinip gidiyormuş. Daha sonra bu işe kadılık, öğretmenlik, eklenmiş.
Hoca, çocuklara çok düşkünmüş. Onlarla çeşitli oyunlar onları, onların her müşkilini Hoca çözermiş.
Komşularıyla da yakın bir ilişki içinde imiş. Ancak, tembel, beceriksiz,. Duygu sömürüsü yapan, iki yüzlü, bilgisiz komşularına çok kızar onlara her fırsatta ders vermekten kaçınmazmış.
Hoca’nın en büyük dertlerinden biri hırsızlarmış. Kimi zaman onları doğru yola getirmiş, kimi zaman onlar Hoca’yı soyup soğana çevirmişler.
Bilginler arasında da ayrı bir yeri varmış Hocanın. Medresede okurken zaman zaman Konya’ya gelen ünlü bilginlerle boş ölçüşürmüş.
Türk halkı, Hoca’dan çok sonra Anadolu’ya gelen Timur’dan çok çekmiş. Yardımlarına yine Hoca koşmuş. Halk, çektiği eziyetleri Hocanın fıkraları arkasına sığınarak anlatmış.
Hoca yaşlılıktan hiç hoşlanmazmış. Hep yaşını saklar, durmadan gençliğini anarmış.
Hoca, hastalanıp yatağa düşünce bütün Akşehir halkı evini su yolu etmiş. Hocalarını kaybetmekten çok korkmuşlar. Ama Hoca ölüm döşeğinde bile muzipliği elinden bırakmamış. Son nefesine kadar onlarla gülüp şakalaşmış. [6]M. Fuat Köprülü de Hoca’ya halkın bakış tarzını şu şekilde anlatmaktadır: “”Akşehir” halkı Hoca hakkında büyük bir hürmet beslerler ve onun kutsiyetine kaildirler. Bu itikadın neticesi olarak da bir takım tuhaf adetler vücuda gelmiştir. Meselâ şehirde bir düğün olunca, Hoca’nın türbesine gidip davet ederler, hatta “mollalarını da al” demeyi unutmazlarmış, aksi takdirde, yeni zevc ile zevce(karı-koca) arasında geçim olmazmış. Kezalik, kim Hoca’nın kabrini görüp gülmezse mutlaka başına bir felaket gelirmiş. Bundan başka o taraf halkı “Kuru ağrı” denilen bir nevi göz hastalığının tedavisi için türbeye gelirler, çamur haline koydukları toprağı gözlerine sürerek ağrıdan kurtulurlarmış…” [7]Yine inanışa göre “Güler yüzlü bir insan Hoca’dan bir tüy taşırdı. Hem güler yüzlü hem tatlı dilli olan, Hoca’dan iki tüy taşırdı. Doğum yapan analar, çocuğuna “Allah, sana Hoca’dan üç tüy versin” derdi. Çocuk, böylece şakacı, tatlı dilli ve güler yüzlü olurdu.” [8]Bir başka rivayet ise şöyledir: Nasreddin Hoca, ölümünden önce “Türbemi altı köşeli yapın, Her tarafı açık kalsın, bir tarafını kapatın, diye vasiyet etmiş. Niye böyle istediğini sorduklarında da “İmanın şartı altıdır. Bir tarafını inanmayanlar için kapatın.. Onun için bir tarafa kapı koymuşlar.” [9]İşte Halkın gözündeki Hoca böyle bir insandır. Onun etrafında oluşan inançlar, menkıbeler doğruluğu yanlışlığı bir yana Hoca’nın halk arasındaki seçkin yerini ve onun manevi gücünü göstermektedir.
Hoca hakkında, fıkralarının Bektaşi fıkraları ile karıştırılmasından doğan bazı rivayetler de vardır. Bu rivayetlerde Hoca, bilinen kimliğinin aksine çok farklı bir insan olarak tanıtılmak istenmektedir. Bu rivayetlerde “Hoca, bir Bektaşi babası gibi gösterilir. Oruç tutmaz, abdestsiz namaz kılar, ehl-i sünnet itikadı ile alay eder, haram yer, küfür eder:” [10] Ne var ki, tarihi kişiliklerimizin istismarına yönelik bu tür yorumlar her devirde yapılmaktadır. Yunus Emre için de benzer yorumlar yapılmıştır. Mesela Sabahattin Eyüboğlu, Yunus’la ilgili kitabında bu tür yorumlara yer verir. Ona göre Yunus, Tabduk Emre’nin tekkesinde şarap içen, Müslümanlık dâhil hiçbir dinin adamı olmayan bir Bektaşi babasıdır.” [11] İşte bu çarpık yorumlar kimi menkıbeler de Hoca için de yapılmıştır. Bu iddiaların şüphesiz ki hiçbir bilimsel ve kültürle değeri yoktur. Kafa karışıklığının, art niyetlerin bir eseridir. Büyüklerimizi bağlı bulundukları inanç, kültür ve medeniyet ortamından soyutlama çabalarıdır. Burada sadece Hoca’nın dinî mensubiyeti hakıknda şu tarihi bilgiyi vermekle yetinelim. Hoca hakkında Keşf’el Zunun Zeyli’nde şu ifade yer alır: “Nasreddin-ül Rumiyy’ül Hanefi(Hanefi mezhepli Anadolu Nasreddin’i) [12] Böyle tanımlanan bir insanın ne Bektaşilikle ne de İslâm dışı herhangi bir düşünceyle ilişkisi olamayacağı aşikârdır.
______________________________ __________
[1] Şükrü Kurgan, a.g.e. s. 5
[2] Seyyid Nesimi: Azeri Türk edebiyatının ilk büyük şairi ve düşünürüdür. Gençlik yıllarında şiire ve tasavvufa ilgi duyarak Hallac-ı Mansur’a bağlandı. Hurufilik mensubu olması dolayısıyla düşünceleri yüzünden Halep’te derisi yüzülerek öldürülmüştür. Geniş bilgi için: Bkn. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi C. 7 s. 20–21
[3] Hallac-ı Mansur Büyük sufilerdendir. Cüneydi Bağdadi müntesiplerindendir. Isfahan, Horasan ve Kum bölgelerinde islamiyetin yayılmasında çok etkili olmuştur. Daha sonra meşhur “Enel-Hak” sözünü söylediği için önce hapse atıldı. Ardından idamına karar verildi. Önce kamçılandı, sonra elleri, ayakları ve başı kesildi. Gövdesi darağacına asıldı. Daha sonra da yakılarak külleri Dicle nehrine savruldu. Geniş bilgi için Bkn. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi c. 4 s. 74–75
[4] Yurt Ansiklopedisi, Konya kültürü, Yöresel Halk Edebiyatı bölümü s. 5234, Nezihe Araz, Anadolu Erenleri s.347–348
[5] Eflatun Cem Güney, Nasrettin Hoca, s.215–218
[6] Duhter Uçman, Nasreddin Hoca ile Çocuklar (Hocayla ilgili halk yorumları için bu kitaptan yararlanıldı)
[7] M. Fuat Köprülü, Nasrettin Hoca s. 23 (Veled Çelebi de bu tür inanışlardan söz etmektedir. Bkn. Letaif-i Hoca Nasreddin s. 19
[8] Kemal Uzun, a.g.e. s. 34
[9] Aktaran: Haşim Karpuz, Akşehir mezar taşları ve Nasreddin Hoca Türbesi, Yedi İklim Dergisi, a.g.s. s. 98
[10] Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c.6 s. 524–525
[11] Sabahattin Eyüboğlu, Yunus Emre s.14–26
[12] Şükrü Kurgan, Türk Halk Edebiyatı Özel sayısı, s. 495


Düzenleyen: TaLia , 13-02-2008 - 00:32.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 13-02-2008, 00:41   #10
Albay
 
Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 5,158
Varsayılan Tİmurla İlİŞkİsİ



TİMURLA İLİŞKİSİ

Nasreddin Hoca’nın fıkraları arasında Timur’la ilgili çok sayıda fıkra vardır. Bunlardan iki tanesi şöyledir:
Hoca, o gün yine Timur’un yanındaymış. Timur’a bir asker getirip sarhoş olduğunu söylemişler, ardından da:
—Ne yapalım, diye sormuşlar.
Timur:
—Üç yüz değnek vurun, demiş.
Hoca, gülmeye başlamış. Timur bunun üzerine çok kızmış.
—Sen benimle alay mı ediyorsun Hoca, deyince de ondan şu cevabı almış:
—Gülüyorum çünkü ya sen hiç dayak yememişsin ya da sayı saymayı bilmiyorsun.
Timur’un karşısında sözünü esirgemez bir tip olan Hoca’nın bir başka fıkra da şöyledir:
Hoca bir gün Timur’un adamlarından birine sormuş:
—Kimin mezhebindensin?
Adam:
—Tabi ki Timur’un mezhebindenim, demiş.
Orada bulunanlardan birisi seslenmiş:
—Hoca Efendi! Bir de peygamberi sor bakalım.
—Gerek yok demiş Hoca. İmamı aksak(topal) Timur olursa, peygamberi de kesinlikle Kandökücü Cengiz olur.
Bu fıkralardan en meşhuru ise şöyledir:
Hoca ile Timur, hamamda yıkanıyorlarmış.
Timur, Hoca’ya sormuş:
—Hoca, bana kaç akçe değer biçiyorsun?
—Kırk akçe, demiş Hoca.
Timur, kızmış:
—İnsaf Hoca, demiş. Yalnız şu üstümdeki peştamal kırk akçe eder.
Hoca da şöyle cevap vermiş:
—Ben de zaten ona değer biçmiştim.
Bunlar ve benzeri fıkralardan yola çıkanlar, Hoca’yı Yıldırım Beyazıt döneminin insanı kabul etmektedirler. Eski yazmalarda ve bunları kaynak alan Çaylak Tevfik Bey’e göre durum böyledir. O da Hoca’yı Yıldırım Beyazıt asrında yaşamış olduğun söyler. Yine Evliya Çelebi de seyahatnamesinde Hoca’yı Timur’la çağdaş gösterir. Bu kanaati bazı tarihçiler de paylaşmışlardır.
Durum böyle olunca Hoca’nın Timur’la ilgili fıkraları anlaşılır hale gelmektedir. Fakat, tarihsel bilgilere göre Hoca’yla Timur arasında yaklaşık 120 yıllık bir zaman aralığı vardır. Çünkü Timur'un Anadolu'ya gelip Yıldırım Bayezid'le Ankara Savaşını (1402) yapması, Hoca'nın vefatından yaklaşık 120 yıl sonra gerçekleşmiştir Öte yandan ise daha sonra yapılan araştırmalar bu fıkraların Hoca’ya değil meşhur İskendernâme Şairi Ahmedi [1] mahlaslı Tacettin İbrahim b. Hızır Beye ait olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu zat, Amasyalı’dır. Yıldırım Beyazıt şehzadelerinden Emir Süleyman adına bu eserini yazmıştır. Bir ara Timur’un da yanında bulunmuştur. [2]
Yine Hoca’nın Akşehir’de bulunan türbesindeki kitabede yer alan tarih, belgeler kısmında sözü edilen Mahmud Hayrani ve İbrahim Sultan vakıfnameleri Hoca’nın Selçuklu dönemi insanı olduğunu ortaya koyar.
Ayrıca bazı yazmalarda Hoca’nın Sultan Alâeddin’in de şahıs kadrosu içinde bulunduğu fıkraları bulunmaktadır. Yine Hocanın türbesindeki sütunların birinin üzerine H. 796 M. 1393 yılında Yıldırım Beyazıt’ın askerlerinden Mehmet’in yazdığı beyit ve tarih de Hoca’nın Timur’un Anadolu’ya gelmesinden çok önce öldüğünün bir belgesi sayılmalıdır. [3]Peki, Nasreddin Hoca Timur ilişkisinin gerekçesi ne olabilir?
Burada Nihat Sami Banarlının şu yorumuna bakmakta yarar vardır : “Nasreddin Hoca, bir XIII, asır büyüğü olduğu halde hak an’anesi onu Anadolu’ya Hoca’nın ölümünden 116 yıl sonra gelen Timurlenk’le karşılaştırmış; bu zalim ve kan dökücü Tartar Hanından Türk’ün en ince intikamını Nasreddin Hoca’sına aldırmıştır. Böylelikle Şark’ın Hızır’ına benzer bir hayatla, Nasreddin Hoca, Türklüğün Türkiye topraklarındaki bütün asırlarında yaşamış ve hayatın bazen zalim, bazen şaşırtıcı, her hadisesini önce zekâsıyla mağlup eden bir milletin tükenmez neşesi, kırılmaz iğnesi, yenilmez silahı olmuştur.” [4] Bir başka araştırmacı da konuya aynı şekilde yaklaşmaktadır: “ Biz, Timur’u Anadolu’yu yakıp yıkan, zulüm yapan sembolik bir kişi olarak düşünüyoruz. O dönemde mağduriyete uğramış olan Türk insanı, kötülerin şahsında daime Timur’u görmüş; söylemeye cesaret edemediklerini ise Nasrettin Hoca’ya söyletmiştir.” [5]Yabancı uzmanların yorumları da buna benzer tarzdadır:
Edmond Saussey, bu konuyu şöyle değerlendiriyor: “ Türk milletinin, Hoca Nasreddin’in çevresine bu çeşit çizimler ilave ederek bu saf ve iyi adamı, Timur’un karşısına çıkarmak suretiyle onun portresini tamamlaması manidardır. Nasreddin Hoca bu fıkralarda, hoyrat iktidar ve fütuvvet hırsı karşısında, güler yüzlü cesaretin, sakin sebat ve temerrüd (karşı durma, dik gelme, inat-)ün, iktidar ve temkin hislerinin neler yapabileceğini gösteren milli bir semboldür.” [6] Bu tespit de, meseleyi açıklar niteliktedir. Çünkü: Hoca, nasıl zamanında zalim beylere, idarecilere karşı kendi üslubunca mücadele etmişse sonraki zamanlarda da benzer zulümler karşısında halk, tepkisi bu tür zalimlerden Hoca fıkralarıyla almıştır. Öte yandan Hoca zamanındaki Moğol zulmünün yanında Timurlenk’in zulmü ve baskısı daha şiddetli olmuştur. Böylece “Halk bütün Moğol zulümlerini Timur’un varlığında toplamış ve bu zulümlere karşı ebedî intikamını Nasreddin Hoca fıkralarıyla almıştır.” [7]

______________________________ __________
[1] Ahmedî: XIV. Asır divan şairlerindendir. İskendernâme isimli eseriyle tanınmıştır.
[2] İbrahim Hakkı Konyalı, Nasreddin Hoca, Yedi İklim Dergisi, a.g.s. s. 169
[3] Mustafa Duman, Nasreddin Hoca, Yedi İklim Dergisi, a.g. s.,. 25
[4] Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı C. 1 s. 304
[5] Tarıman Canikoğlu, a.g.e. s. 22
[6] Edmond Saussey’den aktaran Petev Naili Boratav, Folklor ve Edebiyat 2. s.303
[7] Banarlı, a.g.e. s. 304

Düzenleyen: TaLia , 13-02-2008 - 01:04.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Etiketler
hoca, nasreddin

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Forum saati Türkiye saatine göredir. Şu an saat 06:09


vBulletin® Version 3.7.3, Telif Hakkı ©2000 - 2008 Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.2.0
© 2005 - 2008 ilahi-Tr Forumları
Web Stats