![]() |
| | #41 | |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Alıntı:
cahiliye döneminde varaka ibn nevfel hristiyan idi daha sonra hidayet erdi. ve iman etti | |
| |
| | #42 |
| Er Katılım Tarihi: Apr 2007
Mesajlar: 10
| peki başka bi soru sorayım efendimiz fethe gittiinde bazı sahabeler katılmamıştı bi sahabemizde yetişirim onlara diye gitmemişti sonrada gitmedi ve efendimize de mazeret bildirmedi hakkında ayet inene kadar kimse onlarla konuşmamıştı işte bu sahabenin ismi nedir sorulmadı galiba ben görmedim yani |
| |
| | #43 |
| Teğmen Katılım Tarihi: May 2007 Yaş: 23
Mesajlar: 105
| Hz. Ka'b ibnu Malik (r.a.) _? |
| |
| | #44 | |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Alıntı:
Ka'b b. Malik (r.a)'den şöyle rivayet edilmiştir: «Ben Tebük gazasından başka Rasulullah (s.a.s)'in ettiği gazaların hiçbirisinden geri kalmadım. Gerçi Bedir gazasında gitmeyip geri kalanlardan hiçbir kimseyi azarlamadı. Şüphesiz ki Rasulullah (s.a.s) Bedir seferine (savaşmak maksadı ile değil Şam'dan gelen) Kureyş kervanını kasdederek çıkmıştı. Nihayet Cenab-ı Hak müslümanlarla düşmanlarını vakitsiz olarak .(yolda) birleştirdi. Halbuki ben, Akabe gecesi biz (ensar) islam'a (yardım etmek) üzere biat ettiğimiz zaman Rasulullah (s.a.s) ile beraber hazır bulundum. Hala benim için Bedir'de bulunmak Akabe'de bulunmak derecesinde sevimli değildir. Her ne kadar Bedir gazası halk arasında Akabe biatından çok anılırsa da. Benim, Tebük seferinden geri kalışıma gelince, gerçekten ben o gazadan geri kaldığım sıradaki kadar hiçbir zaman kuvvet ve kolaylığa sahip olmamıştım. Vallahi Tebük seferinden önce hiçbir vakit yanımda iki devem bir arada toplanmamıştı. O gaza sırasında ise iki devem vardı. Bir de Rasulullah (s.a.s)'in adeti, bir gazaya gitmek isteyince gizli bir ifade ile bunu bildirirdi. (Bu suretle hareket edeceği tarafı gizlerdi.) Fakat Rasulullah (s.a.s) bu Tebük gazasında (maksadını gizlemedi). Çünkü, şiddetli sıcak bir mevsimde sefer etmişti.Uzak ve tehlikeli bir yolculukla ve çok kuvvetli bir düşmanla karşılaşmıştı. Bu sebeple Rasululah (s.a.s) gaza ihtiyaçlarını ona göre hazırlasınlar diye müslümanlara maksadını açıkladı. Ve gitmek istediği yönün Şam tarafı olduğunu haber verdi. Rasulullah (s.a.s) ile beraber sefer eden müslümanlar da çoktu. Hatta, şayet divan defteri (savaşa katılanların yazıldığı defter) tutulsaydı defter yetmezdi. Ka'b (rivayetine devamla) der ki: Hiçbir kimse de gizlenmek istemiyordu. Ancak Allah tarafından vahiy nazil olmadıkça Rasulullah (s.a.s)'a kapalı kalır (bilemez) sanan kimseler saklanmışlardı. Rasulullah (s.a.s) gazaya meyva ve hurmalar yetişip ağaç altlarında gölgelenecek bir zamanda gitmişti. Rasulullah (s.a.s) ile müslümanlar gaza hazırlığıyla meşgul oldular. Ben de onlarla beraber yola hazırlanmak için sabahleyin (evden çıkıp) dolaşırdım. Hiçbir iş görmeden akşam üzeri döner gelirdim. Ve kendi kendime: «Hazırlanmaya kudretim, vaktim müsaittir» derdim. Bu (ihmalcilik) bende durmayıp devam etmişti. Nihayet herkes gerçekten hazırlandı. Ve bir sabah Rasulullah (s.a.s) ile müslümanlar sefere çıktılar. Halbuki ben yolculuk için hiçbir şey hazırlamamıştım. Ve kendi kendime: «Bir, iki gün sonra bende hazırlanır sonra orduya katılırım» derdim. Ordu (Medine'den) ayrıldıktan sonra yine ben sabah vakti hazırlık için çıktım. Fakat bir iş görmeden geri döndüm. Bu hal ben de böyle devam etti. Nihayet mücahidler süratle yol aldılar. Gaza da elimden kaçtı. Bununla beraber ben yine gideyim de orduya yetişeyim diye azmetmiştim. Keşke bunu olsun yapaydım. Fakat bu da bana nasip olmadı. Rasulullah (s.a.s) gazaya gittikten sonra çarşıya, pazara çıktığım ve halk arasında dolaştığım sıra beni en ziyade mahzun ve kederli eden bir şey vardı: O da halk arasında (imanı yerinde, vücudu zinde kimse) görmemekliğimdi. Ancak ya alnına nifak damgası vurulmuş kimselerden bir kişi yahut ta sakat olup Allah-u Teala'nın özürlü gördüğü bir mü'min gördüm. Rasululah (s.a.s) Tebük'e varana kadar beni hiç anmamış, Tebük'te ashab içinde otururken beni hatırlayarak: «Kab ne yaptı?» diye sormuş. Beni Seleme'den birisi (Abdullah b. Üneys): «Ya Rasulullah! Ka'b'ı (kibir ye gurur ile) iki tarafına bakması (Medine'de) hapsetmiştir.» diye cevap vermiş. Bunun üzerine Muaz b. Cebel: «Ne fena söyledin» diye İbn-i Uneys'i karşılamış ve (Rasulullah (s.a.s)'a karşı da): «Ya Rasulullah! Vallahi biz, Ka'b b. Malik hakkında hayırdan başka birşey bilmeyiz» demiş. Bunun üzerine Rasulullah (s. a. s) susmuştu. Ka'b b. Malik (rivayetine devamla) der ki: Ne zaman ki Rasulullah (s.a.s)'in Tebük'ten Medine'ye doğru gelmekte olduğu haberini duydum. Bütün hüzün ve kederim beni sardı. Artık yalan düşünmeye başladım. Ve (kendi kendime): «Yarın Rasulullah (s.a.s)'in gazabından yalan söyleye*rek kurtulurum» diyordum. Ailem halkından rey ve fikrinden istifade edilen herkesin bu hususta görüşünü alıyordum. Bu sırada bir de: «Rasulullah (s.a.s)'in Medine'ye gelmesi yaklaştı» denilince artık benden, böyle boş ve yalan düşünceler gitti. Ve anladım ki ben bu işten yalanla, şüpheli bir özür ile katiyen kurtulamam. Bunun için Rasulullah'a doğruyu söylemeye karar verdim. Sonra Rasulullah (s.a.s) bir sabah Medine'ye geldi. Rasulullah (s.a.s) bir seferden geldiğinde ilk iş olarak mescide girmek ve orada iki rek'at namaz kılmak sonra halkın (Hoşgeldiniz temennilerini kabul) için oturmak alışkanlığında idi. Bu defa da bu adetini yerine getirip mescidde oturunca Tebük seferine gitmeyip arkada kalanlar Rasulullah'a gelerek özür dilemeye ve özürlerini yemin ile desteklemeye başladılar. Bunlar seksen bu kadar kişi idiler. Rasulullah (s.a.s) bunların zahiri hallerine göre özürlerini ve biatlerini kabul ve onlar için istiğfar buyurdu. Ve bunların iç yüzünü ve hakikatini Allah-u Teala'ya bıraktı. Bu sırada ben de huzuruna geldim. Ve Rasulullah'a selam verince gazaplı bir tebessümle gülümsedi. Sonra bana: «Gel» dedi. Ben de yürüyüp vardım. Ta önüne oturdum. Bana: «Seni nasıl bir engel geri bıraktı? Sen bineğini satın almadın mı?» buyurdu. Ben de şöyle cevap verdim: «Evet. Vallahi ya Rasulallah! Sizden başka şu dünya halkından kimin yanında otursam (ona karşı istediğim) bir özür ile muhakkak ben onun gazabından kurtulacağını sanırım. Çünkü ben Allah'ın inayeti ile konuşma ve ikna etme kabiliyeti olan bir kişiyim. Lakin ben, ya Rasulallah! Vallahi şuna kanaat etmişimdir ki şayet bugün ben, sizi benden hoşnut edecek yalan bir söz söyleyecek olursam çok sürmez muhakkak Allah-u Teala yalanımı bildirerek seni hakkımda gazaplandırır. Eğer huzurunuzda sizi hakkımda gazaplandıracak doğru söz söylersem herhalde ben, bu konudaki kusurumu Allah'ın affetmesini umarım. Hayır, ya Rasulallah! Vallahi benim seferden geri kalışım hakkında arzedecek hiçbir özürüm yoktur. Vallahi ben sizden geri kaldığım zamanki kadar hiçbir vakit daha kuvvetli ve kolaylık içinde değildim. Bu şekilde özür beyan etmem üzerine Rasulullah (s.a.s): «Hakikaten bu doğru söyledi. Ey Ka'b! Haydi kalk, Allah hakkında hükmedinceye kadar bekle» buyurdu. Ben de kalktım. Evime gelirken, Beni Seleme'den birtakım kimseler koşup geldiler. Ve benimle yürüyerek dediler ki: «Vallahi biz seni bundan önce bir haram işlemiş olan bir kimse olarak bilmiyoruz. Şu kadar var ki bu meselede sen, seferden geri kalan öbür kimselerin özür beyan ettikleri şekilde Rasulullah (s.a.s)'a özür beyan edememen sebebiyle çok aciz bir duruma düştün. Halbuki özür beyan etseydin Rasulullah (s.a.s)'m senin hakkındaki istiğfarı suçunun affedilmesi için yeterliydi.» Vallahi Beni Seleme beni ikna etmeye o kadar devam ettiler ki hatta eski fikrimden dönüp kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara: «Benimle beraber bu vaziyete düşen bir kimse var mı*dır?» diye sordum. Onlar: «Evet, iki kişi Rasulullah (s.a.s)'a senin söylediğin gibi söylediler. Ve Rasulullah (s.a.s) tarafından onlara da sana söylendiği gibi cevap verildi» dediler. «Onlar kimdir?» dedim. «Amri Mürare b. Rebi ile vafıkı Hilal b. Ümeyye'dir» diyerek Bedir gazasında hazır bulunan ve kendileri örnek birer insan olan iki salih kimseyi bana bildirdiler. Bu iki zatı bana söyledikleri zaman ben de tereddütten vazgeçtim (ve eski fikrimde sebat ettim). Rasulullah (s.a.s) kendisinden seferde geri kalanlardan sadece üçümüzle konuşmayı müslümanlara yasakladı. Halk da bizden çekindi ve yüzlerini ekşittiler. Hatta bana yeryüzü yabancılaştı. Bu, sanki benim bildiğim toprak değildi. Bu hal üzere elli gün kaldık. İki arkadaşım halktan çekindiler. Fakat ben onların daha genci ve daha da*yanıklısı idim. Bu nedenle ben, evimden çıkar ve mescide gidip müslümanlarla beraber namazda hazır bulunurdum. ve sokaklarda, çarşılarda dolaşırdım. Halbuki hiçbir kimse bana söz söylemezdi. Namazdan sonra Rasuİullah (s.a.s)'in meclisine varır ve kendisine selam verirdim. Ve içimden: «Acaba Rasulullah (s.a.s) selamıma karşılık vererek dudaklarını oynattı mı yoksa oynatmadı mı?» derdim. Sonra namazı Rasulullah (s.a.s)'ın yakınında kılardım da gizlice onu gözetlerdim. Namazıma yöneldiğim sıra O, bana doğru dönerdi. Fakat ben onun tarafına bakınca da yüzünü çevirirdi. Nihayet halkın cefasından ızdırap çektiğim bu hal uzayınca bir gün Ebu Katade'ye gittim ve bahçe duvarından aştım. Ebu Katade amcamın oğlu ve halk arasında beni en çok seven bir zat idi. Vardım ve ona selam verdim. Vallahi .selamımı almadı. Ben: «Ey Eba Katade! Allah adına and vererek sana sorarım: Benim Allah ve Rasululah (s.a.s)'i sevdiğimi bilir misin?» dedim. Sustu, cevap vermedi. Tekrar Allah aşkına sordum. Yine sustu. Üçüncü bir defa Allah adına and ver*dim. Bu defa: «Allah ve Rasulü daha iyi bilir» dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaş boşandı, döndüm ve duvardan aştım. Ka'b b. Malik (rivayetine devam ederek) der ki: Bir gün Medine çarşısında gidiyordum. Medine'ye kışlık yiyecek satmaya gelen Şam ahalisinden bir çiftçi: «Ka'b b. Malik'i bulmaya bana kim yardım eder?» diye soruyordu. Bunun üzerine halk ona beni göstermeye başladılar. Nihayet çiftçi bana geldi. Ve Gassan kralından bir mektup verdi. Bakınca: (Emma ba'dü)'den sonra şöyle yazıldığını gördüm: «Haber aldığıma göre sahibin (Rasulullah (s.a.s)) sana cefa ve eza ediyormuş. Allah seni hakaret görecek ve hakkın zayi olacak bir mevkide horlanmak ve aşağılanmak için yaratmamıştır. Orada durma, bize gel! Sana şanına layık bir surette hürmet ve ihsanda bulunuruz.» Ka'b b.Malik der ki: «Bu mektubu okuyunca, bu da öbürüsü gibi bir beladır dedim. Hemen bu sayfayı ocağa atıp yaktım. Nihayet bu elemli elli günden kırkı geçtiğinde bir gün baktım ki Rasulullah (s.a.s)'in gönderdiği bir zat (Kuzeyine b. Sabit) bana geliyor. Huzeyme gelip bana: «Rasulullah (s.a.s) sana kadınından ayrılmanı emrediyor.» dedi. Ben de: «Kadınımı boşayacak mıyım yoksa ne yapacağım?» dedim. O da: «Hayır boşama, yalnız ondan ayrı bulun. Kadınına yaklaşma.» dedi. Rasulullah (s.a.s) (Huzeyme ile) iki arkadaşım (Murar ve Hilal) 'e de bunun gibi emir göndermişti. Bu emir üzerine kadınıma: «Haydi ailenin yanına git. Allah bu iş hakkında hükmedinceye kadar onların yanında bulun!»dedim. Ka'b (rivayetine devam ederek) der ki: Hilal b. Umeyye'nin karısı Rasulullah (s.a.s)'a gelerek: «Ya Rasulallah! Hilal b. Umeyye ihtiyardır, gücü ve kuvveti gitmiştir. Hizmetçisi de yoktur. Ona hizmet etmemi çirkin görülmüşünüz?» diye sormuş. Rasulullah (s.a.s): «Hayır, görmem. Fakat sana yaklaşmasın» buyurmuş. Kadın: «Ya Rasulullah! Onda hiçbir hareket yok. Vallahi başına gelen bu olaydan beri hiç durmadan ağlıyor» demişti. Ka'b der ki: Bunun üzerine akrabamdan bazı kimseler bana: «Kadının hakkında sen de Rasulullah (s.a.s)'den izin istesen. Nasıl ki Hilal b. Umeyye'nin karısına, kocasına hizmet etmek için izin verdi.» dediler. Ben de onlara: «Vallahi bu hususta ben Rasulullah (s.a.s)'den izin istemem, istesem bile Rasulullah (s.a.s) ne diyecektir? Bilmem ki. Hem ben genç bir adamım» dedim. Bundan sonra on gün daha durdum. Ta ki Rasulullah (s.a.s)'in halkı bizimle görüşmekten yasakladığı tarihten ibaren elli günümüz dolmuştu. Ellinci günün sabahında sabah namazını kıldım. Ve evlerimizin birinin damı üzerinde bulunuyordum. Öyle bir halde oturuyordum ki Allah-u Teala'nin (Tevbe suresinde) zikrettiği şekilde hayatım bana güçleşmişti. Ve yeryüzü bütün genişliği ile bana dar gelmişti, işte bu sırada Sili dağı üzerinde en yüksek sesiyle: «Ey Ka'b b. Malik, müjde!» diye olanca kuvvetiyle bağıran birisinin sesini işittim. Hemen secdeye kapandım. Ve anladım ki (darlık gitmiş) genişlik gelmişti. Ve Rasulullah (s.a.s) sabah namazını kıldığı zaman Allah'ın bizim üzerimize tevbesini (pişmanlıklarımızın kabulünü) ilan etmiştir de halk bize müjdelemeye koşmuştur. Arkadaşlarım tarafına da birtakım müjdeciler gitmişlerdir. Bana da bir kişi (Zübeyr b. Avvam müjdelemek üzere) atını sürmüştü. Eşlem kabilesinden bir müjdeci (Hamza b. Amr) da koşup Sili dağının üstüne çıkmıştı. Onun sesi attan süratli idi. Sevimli sesini işittiğim bu müjdecim bana gelince üzerimdeki iki kat elbisemi hemen çıkarıp müjdelik olarak ona giydirdim. Vallahi o gün bundan başka elbisem yoktu, (Ebu Katade'den) ödünç iki kat elbise alıp giydim. Hemen Rasulullah (s.a.s)'a koştum. Ashab beni takım takım karşıladılar. Tevbemin kabulünü (haramdan beraatimi) tebrik ediyorlar ve: «Allah'ın tevbeni kabul buyurması sana kutlu olsun!» diyorlardı. Ka'b (rivayetine devam ederek) der ki: Nihayet mescide girdim. Rasulullah (s.a.s) oturmuştu. Etrafında ashab çevrelenmişti. Hemen Talha b. Ubeydullah kalkıp koşarak yanıma geldi. Benimle musafaha edip (elimi sıkıp) beni tebrik etti. Vallahi muhacir (kardeş)lerden Talha'dan başka kimse bana ayağa kalkmadı. Talha'nın bu iyiliğini unutmam. Ka'bderki: Ne zaman ki Rasulullah (s.a.s)'a selam verdim, mübarek yüzü sevinçten şimşek gibi birhalde bana: «Annenin seni doğurduğu günden beri yaşadığın günlerin en hayırlısı ile seni müjdelerim» buyurdu. Ben: «Ya Rasulallah! Bu müjdeleme tarafınızdan mı yoksa Allah tarafından mı?» dedim. Rasulullah (s.a.s): «Hayır, benim tarafımdan değil, doğrudan Allah tarafından.» buyurdu. Esasen Rasulullah (s.a.s), Allah tarafından sevindirildiği zaman (mübarek) yüzü parlardı. Hatta O, bir ay parçasına benzerdi. Biz de sevinçli bir vahiy geldiğini onun bu sevimli yüzünden anlardık. Ne zaman ki Allah ve Rasulü için halis sadaka olmak üzere malımdan sıyrılıp çıkmak ve malımın hepsini fukaraya dağıtmak istiyorum. Bu istek tevbemin kabulü sebebiyledir.» dedi. Rasulullah (s.a.s): «Hayır, malının bir kısmını kendine alıkoy. Bu se*nin için daha hayırlıdır» buyurdu. Ben de: «Şu Hayber'deki hissemi alıkoyarım» dedim. Bundan sonra ben Rasulullah (s.a.s)'e şöyle söyledim: «Ya Rasulallah (s.a.s)! Allah beni bu zor durumdan ancak doğruluğumla kurtardı. Bu sebeple tevbemin kabul olunmasından dolayıdır ki ben, bundan böyle yaşadığım müddetçe doğrudan başka bir söz söylemeyeceğim.» (Ka'b derki): «Vallahi Rasulullah (s.a.s)'e böyle söz verdiğimden beri müslümanlardan hiçbirisini bilmem ki doğru söylemekte Allah'ın bana yaptığı imtihan ve karşılığında verdiği nimet ve ihsandan daha güzel imtihanı ona yapmış olsun. Rasulullah (s.a.s)'e o sözlerimi arzettikten bugüne kadar yalan söylemek hatırımdan geçmedi. Bundan öte yaşadığım zaman içinde de Allah'ın beni yalandan esirgeyeceğini umarım.» Aziz ve Celil olan Allah, Rasulü (s.a.s)e: «Allah, rasul ve muhacirlerin tevbesini kabul etti.» (Tevbe: 117) ayetini: «Doğru söyleyenle beraber olunuz» kavline kadar indirdi. Vallahi Allah'ın bana ihsan buyurduğu nimetler içinde beni islam dinine hidayetinden sonra nefsimde Rasulullah'a doğru söylemekten daha büyük hiçbir nimet, asla ihsan etmemiştir. Evet, büyük nimet, Rasulullah'a yalan söyleyip de helak olmuş bulunmamak nimetidir. Nasıl ki, Rasulullah'a yalan söyleyenler helak oldular. Çünkü Allah şu yalan söyleyenler hakkında vahyini indirdiği zaman herhangi bir kimse için söylediğinin en ağırını söyledi. Aziz ve Celil olan Allah (c.c ) Tevbe: 95-96 ayetini: «Gazadan dönüp kaçanların yanlarına geldiğinizde onların kusurlarından yüz çeviresiniz diye Allah adına and içerler. Siz de onlardan çekininiz! Çünkü onlar pistirler. Sığınacakları yer de cehennemdir. Onlar ken*dilerinden razı olasınız diye sizi ikna için yemin de edeceklerdir. Artık siz onlardan razı olsanız bile herhalde Alllah fasıkların güruhundan razı olmaz.» kavline kadar gönderdi. Ka'b derki: «Biz üç kişi Rasulullah'a gidip yalan yere yemin edenlerden olmadık. Rasulullah bizim vaziyetimizi ta Allah'ın hakkımızda vereceği hükme kadar ertelemiştir. İşte bu ge*ciktirme sebebiyle Aziz ve Celil olan Allah: «Hani şu töv*beleri Allah'ın hükmüne kadar geri bırakılan üç kişiye» buyurmuştur. Yoksa Allah'ın bu ayette zikrettiği geri kalma bizim gazadan geri kaldığımızdan değildir. Bu ancak Rasulullah'a yemin ve özür beyan edip de özürleri kabul olunanların tevbelerinden sonraya bırakmasıdır.» (Buhari-Müslim) -------------------- cevap Ka'b b. Malik (r.a) hadisi okuyn insallah uzn oldguna bakmayin cok guzel | |
| |
| | #45 | |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Alıntı:
| |
| |
| | #46 | |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Alıntı:
| |
| |
| | #47 | |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Alıntı:
daha sonra iman etmiş ve hidayete ermiş diye biliyorum | |
| |
| | #48 |
| Teğmen Katılım Tarihi: May 2007 Yaş: 23
Mesajlar: 105
| Kur’an’ı Kerim açıktan Mekkelilere hiç okunmamıştı. Peygamberimiz (s.a.v.)’in teklifini kabul eden sahabe olup hiç korkmadan ve çekinmeden Kabe’nin yanına vararak Kur’an’ı Azimüşşan’ın Rahman suresini slogan atarcasına Mekkeli müşriklere okuyan ve Bedir savaşında İslam düşmanı Ebu Cehli öldüren sahabe kimdir? |
| |
| | #49 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| hz ömer mi acaba ![]() |
| |
| | #50 | |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Alıntı:
Türk tarihçisi Enver Behnan Şapolyo'ya göre, Muhammed 15 sene boyunca onun tarafından eğitilmiş ve Tevrat ve İncil'de yer alan bilgiler ona öğretilmiş ve yetiştirilmiştir. ab,lacim bu dogru kaynakdir insallah salam aleykum | |
| |
| Konu Araçları | |
| |