ilahi-Tr Forum  

Geri   ilahi-Tr Forum > GENEL > Edebiyat > Kıssadan Hisse


Cevapla
 
LinkBack Konu Araçları
Eski 03-08-2007, 10:57   #11
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,656
Varsayılan İnsani bilimlerin her dalında uzmanlaşmış kişilere şiddetle ihtiyacımız vardır.

İnsani bilimlerin her dalında uzmanlaşmış kişilere şiddetle ihtiyacımız vardır. Onlar çalışma atölyelerini, bürolarını deyim yerindeyse zaviyelere, çilehanelere dönüştürmüş kimselerdir. Bütün hayatlarını uzmanlaştıkları bu bilim dalına adamışlardır. Sadece fedakarlık bilinciyle değil kuşkusuz, aynı zamanda haz alma bilinciyle de. Ruhunu ilahına adayan abidin bu sırada duyduğu tarifsiz haz gibi.
Ancak hayatı yönlendirenlerin veya insanlık için yol çizenlerin bu gibi insanlar olmadıklarının bilincinde olmamız gerekir.
Sadece öncüler üstün manevi enerjiye sahip kimseler olmuşlardır, olmaya devam edeceklerdir. Sıcaklığıyla irfanın tüm zerrelerini eriten, ışığıyla göç yollarını aydınlatan kutsal meşaleyi taşıyanlar onlardır. Bütün bu cüzleri onlardır kişiliklerinde taşıyan ve bu gıdayla olağanüstü güce kavuşan. Uzak ve ulu hedefe doğru gerçekleşen yolculuğa azık hazırlayanlar onlardır.
İlim, sanat, akide ve pratik hayat gibi değişik veçheleri bulunan bu evrensel birliği nüfuz edici basiretleriyle kavrayanlar işte bu öncülerdir. Bu veçhelerin, boyutların hiç birini küçümsemedikleri gibi, hiçbirini gerçek düzeyinin de üzerine çıkarmazlar.
Sadece küçük beyinli insanlar bu değişik ve farklı veçhelere sahip kuvvetler arasında çatışma olduğuna inanırlar. Bu yüzden din adına ilme veya ilim adına dine savaş açarlar. Pratik hayat adına sanatı veya mistik/tasavvufi inanç adına aktif hayat düzenini tahkir ederler… çünkü küçük beyinli insanlar bu kuvvetlerin birbirinden kopuk olduklarını, evrene egemen en büyük güçten kaynaklanan tek memba ile bağlantılarının bulunmadığını düşünürler. Ama büyük öncüler bu büyük birliğin bilincindedirler, çünkü asıl kaynağa bağlı ve ondan beslenirler.
Sayıları çok azdır bu öncülerin…bütün insanlık tarihi boyunca da az olmuşlardır… Daha doğrusu ender bulunmuşlardır! Ama bu kadarı da öncülük misyonunun gerçekleşmesi için yetmiştir. Çünkü onları hazırlayan, doğru zamanda ve doğru miktarda gönderen evrenin ışık kaynağı olan en büyük güçtür!
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-08-2007, 11:24   #12
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,656
Varsayılan İnsanı hurafelerin girdabına sürükleyen nedir?

Olağanüstü şeylere ve bilinmeyen güçlere ilişkin inanışlara mutlak teslimiyet tehlikelidir, çünkü insanı hurafelerin girdabına düşürür… Hayatı koca bir vehme dönüştürür!...
Ama böyle bir inancı mutlak olarak inkar etmek de ondan daha az tehlikeli değildir. Bu da meçhulün/gaybin bütün pencerelerini kapatır, gözlemlenemeyen bütün gaybi güçlerin inkarını gerektirir. Bir şey için değil, sadece hayatımızın her hangi bir döneminde bu meçhul/gaybi gücün beşeri idrakimize sığmayacak kadar büyük olmasından dolayı!... Böylece beşeri idrakimiz de küçüldükçe küçülür, alan ve kapasite olarak küçülür, değer olarak küçülür. Varlığı “bilinen”le sınırlandırır. Şu ana kadar “bilinen”leri topladığımız zaman evrenin azameti karşısında cılız kalır oysa. Gerçekten cılız kalır!...
İnsanın şu yeryüzündeki hayatı, evrensel güçleri idrakten aciz oluşlar silsilesinden ibarettir. Ya da çemberini kırıp bu uzun yolda ileriye doğru adım atma imkanını elde etmesi durumunda da, evrensel güçleri idrak etmeye güç yetirişler zincirinden müteşekkildir.
İnsanın, bir zaman sonra, o ana kadar idrakinin üstünde olan evrensel güçlerden birini kavrama gücünü sergilemesi, gözlerini şu hakikate karşı açık tutmasının garantisidir: henüz tecrübe aşamasında olduğum için, hala idrak edemediğim başka güçler de vardır!
Aslında insan aklının kendisine saygı göstermesi açısından da olsa, hayatımızda meçhule/bilinmeze/gabya yer vermemiz gerekir. Vehim ve hurafenin pençesine düşenlerin yaptığı gibi bütün işlerimizde sırtımızı meçhule dayamamız için değil kuşkusuz. Bilakis şu evrenin büyüklüğünü olanca gerçekliğiyle değerlendirmemiz için. Şu engin evrende nefsimize gerçek değerini öğretmemiz için. Kuşkusuz bu bilinç de insan ruhunda bir çok pencere açar. Bu sayede kendi içimizde bulunup da bizi evren bütününe bağlayan damarların bilincinde olmamız, tanımamız mümkün olur. Elbette bu bilinç, bu güne kadar aklımızla algıladığımız olgulardan daha büyük ve daha derindir. Çünkü biz her gün yeni bir meçhulü, o güne kadar sır perdesinin gerisinde olan gaybi bir olguyu keşfetmekteyiz ve biz hala yaşamaktayız!...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-08-2007, 11:47   #13
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,656
Varsayılan Allah’ın mutlak azametine inanan müminler...

Günümüzde bazı insanlar Allah’ın mutlak varlığını kabul etmeyi insanı görmezlikten gelme, onun varlık içindeki değerini düşürme olarak algılamaktadır. Sanki Allah ve insan şu varlık aleminde azamet ve güç noktasında birbirleriyle yarışan iki rakipmiş gibi!
Bana göre, Allah’ın mutlak azametine yönelik bilincimiz arttıkça, kendimizi de yüceltmiş oluruz. Çünkü biz yüce ve azamet sahibi bir ilahın sanatıyız!
Vehim dünyalarında ilahlarını küçülttükleri veya inkar ettikleri zaman kendilerini yücelttiklerini düşünenler, aslında mahdut, sınırlı olup; bir adım öteye gidemeyen, el yordamıyla dokunulacak yakınlıktaki ufuktan başka bir şey göremeyen kimselerdir!
Onlar sanıyorlar ki, insan, zayıf ve aciz olduğu zamanlarda Allah’a sığınma gereğini duymuştur; ama bu gün artık bir tanrıya ihtiyaç duymayacak kadar büyük bir güce kavuşmuştur(!) İnsanın, demek ki zayıflık basireti açıyormuş, güçlülük de köreltiyormuş(!)diyesi geliyor!
İnsanın gücü arttıkça Allah’ın mutlak azametine yönelik bilincinin artması gerekir oysa. Çünkü idrak edebilme gücü arttıkça bu gücün kaynağını idrak etmesi yaraşır insana…
Allah’ın mutlak azametine inanan müminler kendilerinde bir eksilme, bir zayıflık hissetmezler. Bilakis, kendilerinde üstünlük ve caydırıcılık görürler. Varlık alemine egemen en büyük güce dayandıkları için. Onlar büyüklüklerinin geçerlilik alanının şu yer yüzü olduğunu ve insanlar arası ilişkilerle sınırlı olduğunu bilirler. Dolayısıyla insanların büyüklükleri şu varlık alanında Allah’ın büyüklüğüyle çatışma, çakışma halinde değildir. Derin imanlarından kaynaklanan bir bilinçle azamet ve üstünlüklerini kontrol edebilirler. Bu kontrol mekanizması, benliklerini bir balon gibi şişiren ve böylece şişkin balonun gözlerinin önünü kapatıp varlığın tüm ufuklarını görmelerine imkan bırakmayan kimselerde bulunmaz.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-08-2007, 12:03   #14
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,656
Varsayılan Özgürlük kisvesine Börünen Kölelik

Zaman olur kölelik özgürlük kisvesine bürünür. Bütün bağlardan kurtulma olarak kendini gösterir. Örften, gelenekten kurtulma…Varlık aleminde bütün insani yükümlülüklerden azade olma biçiminde görünür…
Zillet, baskı ve zayıflık kayıtlarından kurtuluş ile insani bağlardan ve sorumluluklardan kurtulma arasında temelde fark vardır. birincisinin anlamı gerçek özgürlüktür. Ama ikincisi, insanı insan yapan, onu ağır hayvani bağlardan kurtaran değerlerden soyutlanma anlamına gelir!...
Bu, empoze edilmiş bir özgürlük anlayışıdır. Gerçekte hayvani eğilimlere boyun eğme, köleleşme demektir. O eğilimler ki, insanlık, uzun tarihi boyunca, nefes aldırmaz boğucu kayıtlarından kurtulup sınırsız insani özgürlük atmosferine kanat çırpmak için ne mücadeleler vermiştir!…
İnsanlık neden zorunluluklarını, ihtiyaçlarını göstermekten utanır? Çünkü fıtri olarak bu ihtiyaçlarla beraber yüceliğin insani değerlerin başında geldiğini hisseder, bunların bağlarından kurtulmayı özgürlük olarak algılar, et ve kandan kaynaklanan dürtülere, zayıflık ve zillet korkusuna kaynaklık eden mahfillere galibiyeti insanlığın anlamını pekiştirmek olarak tasavvur eder!...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-08-2007, 12:13   #15
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,656
Varsayılan Aşağılık bir yöntemle, şerefli bir hedefe ulaşmak(!)

Aşağılık bir yöntem kullanarak şerefli bir hedefe ulaşmamız nasıl mümkün olabilir; tasavvur edemiyorum? Şerefli bir hedef ancak şerefli bir kalpte yaşayabilir. Böyle bir kalp aşağılık bir yöntemin kullanılmasına nasıl katlanabilir? Daha doğrusu böyle bir kalp bu türden bir yöntemin kullanılmasını ilham eder mi? Karşı kıyıya geçmek için bataklık yolunu izlediğimiz zaman, karşıya üstü başı çamur içinde varmamız kaçınılmazdır. Çamur ayaklarımıza bulaşacak ve bu ayakların bastığı yerlerde izleri kalacaktır. Aynı durum gayri meşru, aşağılık bir yöntem kullanmamız halinde de geçerlidir. Kir ruhlarımıza sinecek, bu ruhlar üzerinde izi belli olacak, ulaştığımız hedefe de yansımış olacaktır!
Ruh açısından araç amacın bir parçasıdır. Ruhun dünyasında bu farklılıklar ve kategoriler yoktur! İnsan şuuru birdir; şerefli bir amaç algıladığı zaman buna varmak için aşağılık bir araç kullanmaya tahammül edemez. Daha doğrusu doğası gereği bu tür bir yöntemi kullanmaya yönelmez. "Amaca ulaşmak için her yol mubahtır!" İşte batının büyük hikmeti!! Çünkü batı zihniyle yaşar. Zihinde de araçlar ve amaçlar arasında farklılıklar öngörmek, kategorik yaklaşmak esastır!
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-08-2007, 12:20   #16
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,656
Varsayılan Bizzat yaşadığım deneyimlerden biliyorum

Başkalarının yüreklerine teselli veya memnuniyet, güven ya da umut yahut sevinç duygusunu yerleştirebildiğimiz zamanlarda duyduğumuz o şeffaf, o latif manevi hazza denk bir coşku yoktur şu hayatta!
Akıl almaz semavi bir lezzettir bu ve şu dünya ile bir ilgisi yoktur. Semavi unsurların şu doğamızda makes bulmasından ibarettir bu. Bunun için dışarıdan gelecek bir ödüle ihtiyaç yoktur; bunun ödülü kendi içindedir!
Bir mesele daha var. Bazı insanlar bunu da aynı kategoride ele alırlar. Oysa bu konuyla hiçbir ilgisi yoktur. Kişinin yaptığı iyiliğin başkaları tarafından itiraf edilmesi meselesi…
Kişinin yaptığı iyiliğin başkaları tarafından itiraf edilmiş olmasının özünde bir güzellik taşıdığını inkar etmeye çalışıyor değilim. Bağışta bulunan kimselerin, yaptıkları iyiliğin itiraf edildiğini gördüklerinde büyük bir sevinç duyduklarını da inkar etmiyorum. Burada söz konusu olan şey, yapılan iyiliğin karşı tarafın yüreğinde makes bulduğuna ilişkin zahiri ve kısa vadeli bir sevinçtir. Ama benim sözünü ettiğim hazzın değeri bambaşkadır. Başkalarının yüreğine teselli ve memnuniyet, güven ya da umut yahut sevinç duygularını yerleştirdiğimiz zaman hissettiğimiz sevinç, biraz önce sözünü ettiğim iyiliğin itiraf edilmesinden duyulan coşkudan ayrı bir şeydir, onunla mukayese edilmez. O sırada duyduğumuz coşku, arıdır, halistir. Bizim kendi yüreklerimizden kaynaklanır. Özümüzün dışındaki herhangi bir unsurun etkisi söz konusu olmaksızın doğrudan bizim içimizde gelişir. Bu duygu ödülünü eksiksiz bir şekilde taşır. Çünkü ödülü kendisinin
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-08-2007, 13:43   #17
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,656
Varsayılan Şimdi gelse ölüm, artık beni korkutmaz

Şimdi gelse ölüm, artık beni korkutmaz. Çünkü elimden geldiği kadarıyla çok şey yaptım. Daha uzun yaşasam yapmak istediğim şeyler var elbette. Ama bunu yapamazsam hasret kalbimi yiyip bitirmeyecek. Başkaları benim yapamadıklarımı yapacaklardır. Eğer devamlılığı hakkediyorlarsa ölmeyeceklerdir. Bu yüzden şu varlık alemini gözeten ilahi inayetin yapıcı değerler manzumesi olan bir fikrin ölmesine izin vermeyeceğinden eminim.
Şimdi gelse ölüm, artık beni korkutmaz. Çünkü elimden geldiğince iyi olmaya çalıştım. Hatalarımdan, yanlışlıklarımdan ise pişmanlık duyuyorum. Bu hususta durumumu Allah’a havale ediyorum, Onun rahmetini ve affını umuyorum. Cezasından ise tedirginlik duymuyorum. Çünkü bunun hak ve adil bir ceza olacağından eminim. İster hayır ister şer olsun yapıp ettiklerimin sorumluluğunu üstlenmeye kendimi hazırladım. Bu yüzden hesap günü hatalarımın cezasını çekmek beni üzmeyecektir!
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 03-08-2007, 14:13   #18
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,656
Varsayılan Ynt: Kısa...Kısa...

Sıcak ve aktif bir inanç olmaksızın ilke ne işe yarar ki? Sıcak ve aktif bir inanç da insan kalbinden başka nerede bulunur ki?
İlkeler ve fikirler özleri itibariyle-aktif bir inanç olmaksızın-içi boş kelimelerden öte bir anlam ifade etmezler. Ya da en fazla ölü anlamlar olarak nitelendirilebilirler. Bize hayat veren şey, insan kalbinden parlayan imanın sıcaklığıdır. Başkaları, ışık saçan bir kalpten değil de soğuk bir zihinden doğan ilkelere ve fikirlere asla iman etmezler.
Önce sen kendi düşüncene inan. Sımsıcak bir akide derecesinde iman et! Ancak o zaman başkaları da ona iman ederler!! Aksi takdirde ruh ve hayattan yoksun içi boş lafzi kalıplar olarak kalacaktır.
İnsan ruhunun üzerine bir giysi gibi oturmayan, yeryüzünde beşer suretinde hareket eden bir canlı organizmaya dönüşmeyen bir düşüncede hayat olmaz. Aynı şekilde bu bağlamda kalbini, sıcak ve samimi bir şekilde bağlandığı bir akideyle onarmayan bir şahsın da varlığı söz konusu değildir…
Kişi ile düşünceyi birbirinden ayırmak, ruh ve bedeni veya anlam ile lafızı birbirinden ayırmak gibi kimi zaman imkansız, kimi zaman da çözülme ve yok oluşu beraberinde getiren bir harekettir!
Yaşayan bir düşünce insan kalbini besler! Fakat bu kutsal gıdadan tatmayan fikirler ölü doğmuşlardır ve insanlığı bir karış bile ileriye doğru sevk etmemişlerdir!


  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 04-08-2007, 20:52   #19
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,656
Varsayılan Yeri ve zamanına göre hareket

Hz. Peygamber (sav)’in sireti incelendiğinde, kendisinin yere, zamana ve ihtiyaca göre hareket ettiği görülmektedir. İbadet vaktinde ibadet etmiş, tebliğ döneminde tebliğ yapmış, savunma ihtiyacı olduğunda savunmaya girişmiş, taarruz gerektiğinde taarruzda bulunmuş ve hakeza durum ve şartlar neyi gerektiriyorsa onu yapmıştır.
Buna binaen Müslüman da Hz. Peygamber (sav)’in hayatını ve uygulamalarını ölçü alıp dava fıkhının gerektirdiği şekilde yere, zamana ve şahsa göre neyin ne zaman yapılacağını tefekkür edip bunu hikmetle ifa etmelidir. Buna göre fiili işgal altında olup Müslümanların din ve mukaddesatına; can, mal ve namuslarına el uzatılan yerlerde gösterilecek tepki, ortaya konacak tavır ve izlenecek yöntem ayrı olur. Fiziki baskı yapılmaksızın hakim güçlerin tüm kurum ve kuruluşlarıyla Müslümanları İslam’dan uzaklaştırarak onu öğrenip yaşamayı horgörmenin/göstermenin ve bununla paralel bir şekilde ahlaksızlaştırmanın yasal olarak teşvik edildiği yerlerde izlenecek yöntem ve gösterilecek tepki başka olur. Emperyalistlerin uşaklığını yapan idarecilerin tahakkümündeki (bir nevi gizli bir işgale maruz diye niteleyebileceğimiz) yerlerde gösterilecek tutum ve tepkiler farklı olur.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 04-08-2007, 21:21   #20
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,656
Varsayılan Ynt: Kısa...Kısa...

Özgür ve bağımsız düşünceyi mihenk taşı kabul ederek, kulluğu ve teslimiyeti anlatabilir miyiz?
Hümanistliği mihenk taşı kabul ederek, katir ve müşriklere karşı tavır oluşturabilir miyiz?
Hakkı değil, halkı esas alan demokrasiyi ve de*mokratlığı bir mihenk taşı kabul ederek, hakkın üstün*lüğünü ve hakktn hakimiyetini anlatabilir miyiz?
Cahili kamuoyuna, cahili çoğunluğa itibar ederek ve bu çoğunluktan ayrılmamaya özen göstererek, hak ve hakikat ehliyle beraber olabilir miyiz?
Atalarının dinine uyan müşrikler, atalarının dinine uyan putperestler, çoğunluğun yö*nelişini dikkate alarak, çoğunluğun yönelişine itibar ede*rek atalarının dinlerine sadık kalmıyorlar mıydı?
Bu sapıklar, çoğunluğa yani cahili kamuoyuna itibar eden de*mokratlar değil miydi!. Ve sizler de, müslüman olduğunuzu iddia eden sizler de, cahili kamuoyuna itibar eden demokratlardan mısınız!.

  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Forum saati Türkiye saatine göredir. Şu an saat 20:56


vBulletin® Version 3.7.3, Telif Hakkı ©2000 - 2008 Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.2.0
© 2005 - 2008 ilahi-Tr Forumları
Web Stats