![]() |
| | #21 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Dec 2005 Yaş: 55
Mesajlar: 2,499
| 242 ile 263’cü sayfalar arasında, müslümanlar arasında ayrılıklar başgösterdiğini, özellikle bu ayrılıkların ganimet paylaşımından kaynaklandığını kendi pis üslûbuyla uydurup anlatmaktadır. “İhtiyarlıyordu peygamber. Tebük seferi sırasında altmış yaşlarında olmalıydı. Ama kadınlara olan düşkünlüğünden hiçbir şey kaybetmemişti. Hicreti 8. Yılında (629 – 630), rivayete göre iki evlilik daha yapmış ama her iki evlilik de sonuçsuz kalmıştır. Söz konusu kadınların ikisi de, biri delirdiği için, öteki de babası müslümanlar tarafından bir çarpışma sırasında öldürüldü diye kendilerine el sürdürmemişlerdir. Ve Muhammed ister istemez boşanma yoluna gitmiştir. Anlaşıldığına göre o sıralarda, peygamberin on karısı bulunmaktaydı (nikâhsızlar bu rakama dahil değildir). Gene bu sıralarda zevcelerin en yaşlısı oaln Sevdâ’yı başından defetmek istediğini biliyoruz. Sevdâ kırkını çoktan bulmuştu, ve bu yaş o çağda bir Arap kadını için gerçekten ileri sayılmaktaydı. Nitekim boşandı da peygamber, ama Sevdâ ona şöyle yalvardı: “Benimle yorulmanı istemiyorum ki ben. Hakkımı ve sıramı Ayşe’ye devrediyorum. Bütün istediğim, Kıyamet günü zevcelerin arasında bulunmaktır.” Ve Muhammed, bu şartla, kadını yeniden aldı. Ve nihayet yaşlı peygamber, en derin arzularından birinin gerçekleştiğini de görecekti: Hatice’den sonra aldığı eşlerden hiç biri erkek evlât vermemişti kendisine; ama bir zaman önce kendisine hediye edilmiş beyaz tenli siyah kıvırcık saçlı güzel bir Kıptî kızı vardı; ismi Mâriye idi kızın; Muhammed’in nikâhsız karısıydı ve bir erkek çocuk doğurmuştu. Adını İbrahîm koyduğu bu çocuğa büyük umutlar bağladı peygamber; oğlanın büyüyünce, eserini devam ettireceğini hayal ediyordu şüphesiz. Ama ne yazık ki çocuk henüz on yedi aylıkken öldü, sütten bile kesilmemişti daha. Muhammed’in, Hatîce’den olma iki kızının ölümü de bu çağa rastlamaktadır: Zeyneb, söylendiğine göre, bir Mekkeliden yediği tekmenin sonucu çocuk düşürürken, Osman’ın karısı Ümmü Külsüm de, Tebbuk seferi sırasında eceliyle ölmüştür. Peygamberin harem hayatı yeniden mesele olmağa başlamıştı. Kıskançlık yaratmamak için karılarını sıraya koymuş ve her gece birisini ziyarete koyulmuştu. Sonradan da ba usûl, bütün müslümanlarda bir kural haline gelecek ve İslâm Orta Çağının o ciddî hukukçuları bu sırayı ayarlamak, şartlarını ve istisnalarını ortaya koymak için koca koca kitaplar döktüreceklerdir. Çünkü bizzat peygamber, kendi koymuş olduğusırayı bozmaktan çekinmemiştir. Bir gün Ömer’in kızı Hafsa babasını ziyarete gitmişti, tam o anda peygamberin halleri tuttu, dayanamayıp Mâriye’yi Hafsa’nın kulübesine çekti, sevişmeye başladı. Ama Hafsa’nın erken döneceği tutmuştu, durum vaziyeti görmesiyle: “Benim kulübemde ha... Hem de gözlerimin önünde... Hem de öz yatağımda!..” diye inleyerek ağlamaya koyuldu. Canı iyice sıkılan Muhammed, bundan böyle Mâriye ile hiçbir münasebette bulunmamayı vâdetti karısına; şart olarak da sadece, olayı öteki hanımlara çıtlatmamasını söyledi. Ama Hafsa tutamadı kendini, gidip Ayşe’ye açıldı Hafsa ile Ayşe iyi anlaşan iki ortaktılar; babaları arasındaki ittifakın, kızlar arasındaki dostlukta büyük payı vardı). Ayşe bunu fırsat bildi. Bütün harem gibi o da nefret ediyordu Mâriye’den, peygambere erkek evlât doğurmayı başarmış olan bu sapı silik kızdan. Ve iki ortak, Hafsa’ya verilen sözle alenen övünmeye başladılar. Muhammed öfkelendi. Karıları yakınlaştırmak için elinden geleni yapmış; o güzelim, o verimli Mâriye’yi bile fedâya razı olmuştu (Mâriye’nin ötekilere nispetle gayri meşrû oluşu, cazibesini bir kat daha arttırıyordu herhalde). Takdir edilmesi gereken bir gayret değil miydi bu? Teşekkür edecekleri yerde, tutup dedikoduya başvuruyorlardı. Görürdü onlar! Ve Muhammed, harem hukukunu ayaklar altına alarak, bütün bir ayı sadece Kıptî sevgilisiyle geçirmeğe karar verdi. Kararın etkisi korkunç oldu. Çünkü bu evlilikler, sadece peygamberin özel eğilimlerinin değil, aynı zamanda siyasî kombinezonların da sonucuydu. Ve şimdi bu kıca bina, Hafsa’nın sinir krizleri ve Ayşe’nin dedikoduları yüzünden allak bullak hale gelmişti. Bir rivayete göre, Ömer sonradan şöyle anlatıyordu olayı:” diyerek Hazreti Ömer (R.A.)’in ağzından yalan ve yanlış olarak, Sevgili Peygamberimiz (S.A.A.)’in hanımlarını toptan boşama tehdidini saçmalamakta ve Tahrim Sûresi’deki Âyet-i Kerime’lerin meâliyle devam etmektedir. Pis ve art niyetli senaryosundaki bu olayı şöyle bağlamaktadır: “Toptan boşanma tehdidi, bir aylık bir ziyaret kesme gösterisiyle desteklenince, tesirini göstermiş vezevceleri, Tanrısı tarafından bu kadar hararetle desteklenen peygamberin olur olmaz şeylerle canını sıkmaktan vaz geçerek, onu arzu ettiği gibi davranmakta serbest bırakmıştı.” (Sayfa: 263 – 264 – 265 – 266 – 267 – 268) |
| |
| | #22 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Dec 2005 Yaş: 55
Mesajlar: 2,499
| 268’nci sayfadan 278’nci sayfaya kadar Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.)’in vefatını, halifelik meselesini ve defin işlemlerini, çok kısa ve gerçeklerle hiçbir ilgisi olmayacak şekilde, bir deli saçmalığı üslûbunda ele almaktadır. Defin işlemlerindeki fütusuz ve gayri aklâkî firini bakın nasıl anlatıyor: “.....Büyük ölünün, şanına lâyık bir törenle Bakî mezarlığına, oğlu İbrahîm’in, kızı Rukiyye’nin ve sayısız yoldaşının yanına gömülmesi gerekirdi. Çok daha önemsiz nice kimseler parlak törenlerle gömülmüştü oraya. Ama öyle anlaşılıyor ki Ali, Abbâs ve dostları, cenaze alayını yönetecek olan Ebu Bekr’ in peygamberin tartışmasız halefi olarak kabul edileceği bir törene meydan vermek istemiyorlardı. Sezar’ın cenaze törenini bu amaçla kullanmamış mıydı Antonius; ve Stalin bu amaçla kullanmayacak mıydı Lenin’in cenaze merasimini? Ali ile dostları da peygamberi hemen o gece, ölmüş olduğu kulübenin içine gömmeğe karar verdiler. Ortaklarından birinin yanında uyumakta olan Ayşe’ye bile haber verilmedi: Ebu Bekr’in kızı değil miydi? Hemen bir çukur kazıldı kulübeye, ceset alelâcele yıkandı ve üç harmaniye sarıldıktan sonra çukura yerleştirilerek üzerine toprak atıldı. Kureyşli Muhammed ibn Abdullâh’ın işi böylece bitmişti.” (Sayfa: 277) Yedinci Bölüm, 282’nci sayfada “Bir Zaferin Doğuşu (Ölüme Karşı Zafer)” adı altında başlamakta ve 292’nci sayafada sona ermektedir. Bu bölümde; Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.)’in vefatından sonra asıl beklediği zaferin gerçekleşerek İslâmiyet’in sınırlarının çok genişlediğini belirterek, bir takım hayâl ürünleriyle kıyaslama yapmaktadır. Örneğin; “ Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) olmasaydı kim peygamber olurdu?” , “Olmasaydı Tac Mahal ne olurdu?” , “ Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) Bedr veya Uhud gazasında şehid olsaydı ne olurdu?” gibi delinin bile düşünmeyeceği rüya ve sapık hayâllerinden inciler döktürdüğünden, bu bölüme pek fazla yer vermek istemiyorum. Ancak; 291 ve 292’nci sayfalarındaki son iki paragrafı aynen yazıyorum: “Görüyoruz ki herkes Muhammed’de kendi öz (veya çağsal) kaygı ve problemlerinin yankısını aramış; anlamadığı yanını yok saymış; ve kendi tutkularına, fikirlerine yada hayallerine göre biçimlendirmiştir. Bu kanundan sıyrılabilmiş olduğum iddiasında değilim. Ama, arı nesnellik nasıl ulaşılması imkânsız bir şeyse; bile bile tarafgir olmak gereğini öne sürmek de bir o kadar saçmadır. Düşüncesi ve eylemiyle dünyayı sarsmış olan bu adam hakkında, aslında pek az şey biliyoruz. Ama, tıpkı İsa konusunda olduğu gibi, yarım yamalak hikâyelerin ve doğruluğu meşkûk rivayetlerin içinde bile; Muhammed’in, başka hiç kimsede raslanmayan bir kişiliğin ışığıyla parıldadığını görmek mümkündür. Çevresinde toplanmış sıradan adamlar için çarpıcı olan da işte bu ışıktır. Ve ben de bu kitapta işte bu ışığı, görebildiğim kadarıyla tesbite çalıştım. Basit bir kişilik değildir Muhammed. Ne şeytanî bir canavardır, ne de gözlerini sadece Tanrısına dikmiş bir mistik.. Anladığımız kadarıyla Muhammed, karmaşık ve kendi kendisiyle çelişen bir adamdı. Zevke düşkün olduğu kadar dünyadan etek çekmeğe de düşkündü, çoğu zaman şefkatli kimi zaman zalim oldu. Allahına karşı korku ve aşkla dolu bir dindardı ama aynı zamanda bütün tâvizlere hazır bir siyaset adamıydı. Günlük hayatında hiç de belâğat sahibi değildi ama kısa bir dönem boyunca hayranlık verici bir şiirle dolu metinler çekip çıkardı bilinçaltından. Sâkin ve sinirli, cesur ve ürkek, ikiyüzlü ve açık yürekliydi. Uğradığı hakaretleri kimi zaman derhal unutur, kimi zaman da vahşice kin güderdi. Kibirliydi ama alçak gönüllüydü, iffetli ama şehvetliydi, zekidi ama bazı konularda inanılmayacak derecede dar kafalıydı. Ve öyle bir kuvvet taşıyordu ki içinde, şartların da yardımıyla bu kuvvet, dünyayı altüst etmiş bir avuç adamdan bir tanesi haline getirdi onu.” |
| |
| | #23 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Dec 2005 Yaş: 55
Mesajlar: 2,499
| “Bu karmaşıklık ve bu çelişkiler, bu kuvvet ve bu zaaflar karşısında neden şaşkınlığa düşelim yani? İşin ucunda Kureyş kabilesinden Muhammed ibn Abdullâh da, bizim zaaflarımızla zayıf, bizim gücümüzle güçlü bir insandı. Sözün kısası, kardeşimizdi.” diye kitabını bitirmektedir aşağılık mahlûk. Şerefsiz mahlûk, kitabının arka kapağına bakın neler yazmış: “Fransa’da üç ayda 60.000 satan ve 22 dile çevrilen kitap!...” “Tarihi damgalamış üç – beş üstün dehâdan biri olan Hz. Muhammed, kendisinden ancak 1200 yıl sonra Batılı sosyalistlerin sahip çıktıkları en insanî ilkeleri vaaz etmekteydi...” Hz. Muhammed’e Hristiyan tarihinden bir karşılık aramak gerekirse, Hz. Muhammed= İsa + Karlman, denebilir..” İşte şerefsiz mahlûkun kitabının arka kapağındaki, tamamen sahtekâr ve kandırmacadan ibaret olan, kitabın içeriğiyle yakından veya uzaktan ilgisi olmayan yazısı. Kitabının dışı başka, içindeki zehirleri başka. B İ T T İ |
| |
| Konu Araçları | |
| |