ilahi-Tr Forum  

Geri   ilahi-Tr Forum > GENEL > Edebiyat > Kitap Dünyası


Cevapla
 
LinkBack Konu Araçları
Eski 17-12-2006, 22:40   #21
..meLike
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Varsayılan İki ailenin tanışması nasıl olmuş? -Dayınıza mı benzerdiniz?

İki ailenin tanışması nasıl olmuş?

O sülalede bir Ziya Efendi vardı -Babamın amcazadesi sayılır- Annemin teyze çocuklarından Ayşe teyzemizi -ki ilk defa Korucuk'a o gelmiş, Şükrüpaşazadalerden- almışlar. Ayşe Teyzem annemi onlara tavsiye edince erkek tarafı Sığırlıya gidip anneme talip olmuşlar.


- Evlenme görmeden mi oluyor?

Görmeden salıklamışlar. Büyükler de gitmiş, istemişler. Zaten bizde adet böyledir.
Bu teyzem annemin büyüğüydü. Dayım da hepsinin büyüğüydü. Alvar İmamı'na çok bağlı, çok âbid, hiç dilinden tesbih düşmezdi. Ailesi üzerinde çok otoriterdi. Çocukları öleceği ana kadar bile kendinden korkarlardı. Öyle hamarat bir kadındı. Ölmeden 3 gün evvel bile harmana gidip çalışmıştır.

Dedem de, dayım da Ehl-i Kur'an'dır. Bana hacca gitmemden sonra hep "Hacı Efendi" derdi. Öyle saygı duyardı. Babamdan bir sene sonra kanserden öldü. Oldukça zeki bir insandı. Çok güzel Kur'an okurdu. Ben önüne geçmeye utanırdım. Eskiden oraya bir Hasan Efendi diye tabur imamı gelmişti. Taburda imamlık yapan binbaşı mı oluyor, yarbay mı oluyor bilemiyeceğim. O zat orada kaldığı sürece kıraat okutmuş. Benim sonraları Hasankale'de kıraat okuduğum Hacı Sıtkı Efendi de bu Hasan Efendi'den kıraat okumuş. Kanser olduğu zaman dayım bana "Hacı Efendi, bir şeye çok üzgünüm. Cenab-ı Hakk bana bu Kur'an'ı verdi. Ben, dünya işleriyle uğraştım, onu kimseye öğretmedim" dedi. Öğretebilecek kadar ağzı düzgün idi. Kur'an'a çok vakıftı. Şakır şakır okurdu Kur'an'ı. Veli hassasiyeti yoktu ama; namazında, niyazında dini hassasiyeti olan biriydi.

Hastahaneden getirdiler. Yemek borusu bir tümörle kapanmıştı. Yüzüne baktım. Bakınca da çok zeki olduğu için endişelerimden yakaladı beni. (Hatta o sırada yanımda bulunan Zafer Bey, "Hocam, bunun da bakışları tıpkı rahmetli pederiniz gibi" demişti.) "-Ne var Hacı Efendi?" dedi. Ben de : "Dayı, yemek borusunda bir ur var" dekim. Bir kahkaha bastı. "-Allah allah! Desene sonunda ben acımdan öleceğim, birşey yiyemeyeceğim." dedi. Ben birinden duymuştum. Çekirdekli zeytin yutturulursa Zeytinin ifraz ettiği asit bu türlü tümörleri evvela parçalıyor, sonra da tedavi ediyor, diye. Dayıma 5-6 tane zeytin yutturdum. Fakat yemek borusundan aşağıya gitmemiş, yığılmış kalmış orada. O süre zarfında bir iki kaşık çorba içirmişler. Tümör hergün biraz daha büyüyordu. Dayım kanser olduğunu sezince gidiyor, her kapıyı çalıyor. Açıyorlar ki Abdurrezzak Efendi kapının önünde: "Ben gidiciyim, hakkınızı bana helal edin." diyor. Bu vaziyette bütün komşuları geziyor. Ve geliyor yatağa düşüyor ve kalkamıyor.

Alvar İmamı'nın oğluna çok bağlıydılar. Başında Seyfeddin Efendi duruyor.

- Fizyonomi olarak siz dayınıza mı benzerdiniz?

Dayıma benzerim. Özellikle gözlerim dayıma benzer. Dedem de dayıma biraz benzerdi. Fakat dedemin burnu biraz daha mukavvesti. Teyzem de öyleydi.

- Her iki ailenin de seyyid olduğu söyleniyor. Siz ne dersiniz?

Olabilir, öyle diyorlar. Ancak bu mezvu bizim aile içinde ne annem ne de babam tarafından konuşulmazdı. Ben annemden iki defa böyle bir merbutiyetten bahis duydum. Her ikisi de şeçerenin kaybolduğundan bahsederken oldu. Babam daha da dikkatliydi. Ahmed dedem de bu mevzuda birşey anlatmazdı. Zaten çok az konuşurdu. Ben daha çok bu tür konuşmalara yakın akrabalarımızda muttali oldum. Ancak, şu anda şecere var mıdır, yok mudur onu da bilmiyorum. Onun için kesin bir şey söylemem mümkün değil...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 18-12-2006, 15:29   #22
..meLike
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Varsayılan Biraz da bize talebelik döneminizden ve bu döneme ait hatıralarınızdan bahs..

- Biraz da bize talebelik döneminizden ve bu döneme ait hatıralarınızdan bahseder misiniz?
Benim ilk hocam validemdir. Kur'an'ı hatmettiğimde zannediyorum, dört yaşlarındaydım.

O sıralarda köyümüzde ilkokul yoktu. Okul daha sonra açıldı. Şu anda da mevcud olan caminin bitişiğindeki medreseyi, sınıf olarak kullandılar. Gündüzleri çocuklara, geceleri de yaşlı erkek ve kadınlara orada okuma-yazma öğretiyorlardı. O yaşlı başlı insanların durumunu pencereden seyreder, eder gülerdim. bana halleri çok tuhaf gelirdi. Yaşım tutmadığı için ilk sene beni okula almadılar. Okula gittiğimde yaşım yine tutmuyordu; fakat devam ettim. İki veya üç sene okula gittim.

Öğretmenlerden birisi aşırı din düşmanıydı. Benim teneffüslerde dahi namaz kılmamı hazmedemezdi. Ancak ben, yine bir sıranın üstüne çıkar ve namazlarımı kılardım. Adımı molla koymuştu. Bütün sebep de namaz kılmam.

Benim namazım çok erkendir. Sonra bir kısmını yanlış kılmışımdır diye kaza ettim. Ama zannediyorum, namaza dört yaşında başladım ve bir daha hiç aksatmadım. Öğretmenin baskılarına ve benimle istihza etmeye çalışmasına rağmen o devrede de namazımı hep kıldım.

Okulda bir de Belma Öğretmen vardı. Bana çok iltifat ederdi. Bazan sınıfta, bana bakar ve "Birgün Galata Köprüsünde genç bir teğmen dolaşacak ve ben onu şimdiden seyrediyorum" derdi. Kendisi Istanbulluydu. O'nunla ilgili unutamadığım bir hatıram vardır. Birgün her nasılsa sınıfta gürültü edenler arasına ben de karışmıştım. Diğerlerini dövdü. Sıra bana gelince kulağımdan tuttu ve sadece "Sen de mi?" dedi. Bu bir çift söz bana yetmişti. İki buçuk sene kadar okuduktan sonra okuldan ayrıldım. Babam, İmam olarak Alvar'a gittiği için biz de ailece oraya taşındık. Bir daha da okula gitmedim. Bir ara Korucuk'a gelmiştim. Bu kadın öğretmen beni görmüş ve "Ben seni dördüncü sınıfa geçirdim" demişti. Fakat onun bu jesti de fayda etmedi. Okula gitmedim. İlkokulu daha sonra, Erzurum'da dıştan imtihanla bitirdim.
Babam yeniden Kur'an takviye ettirdi. İneklerimizi, koyunlarımızı gütme bana düşüyordu. Sıbgatullah benden üç yaş küçüktür. Demek ben dokuz yaşımda isem, o altı yaşlarında falandı. Onun için evin bütün ayak işleri de bana kalıyordu.

Boş vakitlerimi kitap okuyarak geçiriyordum. Nasıl öğrendim bilmiyorum; ama kendimi bildim bileli Osmanlıca'yı iyi okurdum. Babama ait ne kadar kitap varsa bu arada okudum. Babamdaki sahabi hayranlığı bana da geçmişti. Onlara ait hayat hikayelerini işte o yaşlarda adeta ezberlemiştim.

İlk Arapça hocam, babam oldu. Bana Emsile ve ve Binâdan bir miktar okuttu. Fakat daha sonra bazıları babama, bana hafızlık yaptırmasını söylediler. Babam biraz tereddüt geçirdi; fakat iki-üç çocukla beraber beni de hafızlığa başlattı.

Ev işlerinden ve hayvanları gütmekten vakit bulabildiğim ölçüde ezber yapabiliyordum. Buna rağmen iyi çalıştığım günler yarım cüz kadar ezberleyebiliyordum. Zaten yazın vakit bulmam mümkün değildi. O kış hıfzımı tamamladım. İlk defa o yaz, okumam içen ev ve tarla işlerinden muaf tutuldum. Çünkü babam beni, Hasankale'de Hacı Sıdkı Efendi diye bilinen bir zatın yanına talim ve tecvid okumak üzere götürüp teslim etmişti. Ancak Hasankale'de kalacak yerim olmadığı için hergün Alvar'dan gidip gelmem gerekiyordu. O sırada on yaşlarındaydım; ve hergün 7-8 kilometrelik yolu yaya olarak gidip gelme zorundaydım.

Hacı Sıdkı Efendi bezzazdı, manifatura işleri yapardı. İşinden boşaldığı anlarda bizimle ancak meşgul olabiliyordu. Dükkanında bir-iki talebe olurduk. Öğlenleri evinden yemek getirtir ve bize ikram ederdi. Bizi sırf Allah rızası için okuturdu. Karşılığında birşey almazdı.

Bir müddet babam, benim durumum hakkında karar veremedi. O düşünme ve teemmülünün sebebini bilemiyorum. Ben bu arayı yine çeşitli kitaplar okumakla geçirdim. Daha sonra Alvar İmamı babama "Bunu mutlaka okutalım" demiş. Ve beni Alvar İmamı'nın torunu, yaşça benden 5 veya 6 yaş büyük Sadi Efendi'nin yanına verdiler.

Sadi Efendi temiz ve mazbut bir insandı. Ancak yaşı çok gençti ve tecrübesizdi. Beni baştan başlattı. 2,5 ay içinde Emsile, Binâ ve Merah'ı metin ezberleyerek okudum. daha sonra İzhar'ı bitirdim. Kafiye okutmaya lüzum görmedi ve benden bir sene önce gelmiş talebelerle Molla Camiye başlattı.

Bu arada Alvar'a da gidip geliyordum. Hatta bir defasında Alvar İmamı'nı ziyarete gitmiştim. Yanında eşraf ve zenginlerden sekiz-on kişi vardı. Onlara "ben şimdi talebeme sorular soracağım; eğer hepsini bilirse onar lira vereceksiniz" dedi. Sonra da Molla Camiden hep bildiğim yerleri sordu. Bu Alvar İmamının bir kerametiydi. Sonra da oradakiler bana onar lira verdiler. Tabiiki o sıralar bu büyük para. Bir Reşad Altını'nın yirmi lira olduğu devreler. Alvar İmamı bana kaç liram olduğunu sordu. Ben miktarı söyleyince, o kendine mahsus tebessümüyle "O para çok. Ben o parayı Osman Efendi'ye vereyim de Medreseye yiyecek alsın" dedi. Bana hiç para kaldı mı kalmadı mı bilmiyorum..

Ancak, burada anlatmadan geçemeyeceğim ve beni iyice sarsan bir hadise vuku buldu. Herhalde Merah okuduğum dönemdi. Medresede arkadaşların, benden gizlemeye çalıştıkları ve aralarında konuşurken muttali olduğum acı bir haber duydum. Dedem ve ninem vefat etmişti.

Dünya başıma yıkılmıştı. Çok sarsıldım. Dersi okuduktan sonra yola çıktım. Tabiiki cenazelerine yetişememiştim..

Günlerce ağladım. Gece gündüz "Ya Rabbi! Ne olur beni de öldür, dedeme nineme kavuşayım" diye dua ettim. Onların vefatını bir türlü kabullenemedim. Şu anda dahi bu hicrana alışabilmiş değilim. Dedem ve ninem ne zaman aklıma gelse, yüreğimde bir kor tutuşur ve burnumun kemiği sızlar. Ama elden ne gelir. Realist olmak gerekiyor.

Bu kadar sarsıntı geçirmem biraz da bizim aile fertlerinin birbirlerine çok aşırı tutkun olmasından kaynaklanmaktaydı. Kardeşler arasında da bu tutkunluk vardı. Mesela ben Edirne'ye gittiğim günden itibaren Mesih tek kelime konuşmamış. Ve bu durum, ben askerden izinli olarak gelinceye dek sürmüş. Halbuki ben Erzurum'a döndüğümde aradan tam dört sene geçmişti.

Ve yine çocukluğumda bir kardeşim vefat etti. Ben senelerce onun kabrinin başında göz yaşı döktüm. O küçücük ellerimi kaldırıp, "Allahım ne olur beni de öldür; kardeşimi göreyim" diye nice defalar yana yakıla dua ettiğimi hatırlıyorum..

Şâmil Dedem ki, benim hayatımın bir parçasıydı; Munise Ninem ki, onsuz yaşamak nasıl olur, hayal bile edemiyordum. Fakat şimdi her ikisi de hem de bir saat arayla vefat etmişti. Ben bu ızdıraba nasıl dayancak, bu hicrana nasıl tahammül edecektim!.

Bu ızdırap dolu sarsıntılı günler ne kadar sürdü bilmiyorum. Fakat, epey bir zaman geçtiğini hatırlıyorum. Sonra istemeye istemeye Erzurum'a eski medreseme döndüm..

Derslerime intizamlı çalışırdım. Çok az uyur, gecelerimi ders çalışarak geçirirdim. O sırada başka imkan da olmadığı için aydınlanma işini ancak mumla temin edebiliyordum. Hoca, ben farkında olmadan, gelir geceleri beni kontrol edermiş. Ve beni hep böyle ders başında gördüğünden de memnun olurmuş..

Zaten aile olarak Alvar İmamı ve onun oğlu Seyfeddin Efendi bizi severlerdi Alvar İmamı babama "Evladım" bana da "Talebem" derdi. Tabiiki, Alvar İmamından gördüğümüz bu iltifat, ona ne kadar yakın kabul edildiğimizi de ortaya koyuyordu. Fakat, Sadi Efendi ile aramızda bir ara huzursuzluk oldu neticede, medreseden ayrılmaktan başka çarem kalmadı. "
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-12-2006, 21:53   #23
..meLike
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Varsayılan Alvarlı’nın Vefatı..

Alvarlı’nın Vefatı



Hayatımın en sarsıcı hadiselerinden biri de Alvar İmamı'nın vefatıdır. O gün ben de Alvar'da bulunuyordum. Hatırladığıma göre kuşluk vaktiydi. Salondaki sedirin üzerinde uzanmış, istirahat ediyordum. Birden hâtiften bir ses duydum. Buna ses değil çığlık demek daha doğru olurdu. Kulağımı uğuldatan bu çığlık "Efe öldü" diye bağırıyordu.

Hemen yerimden fırladım. Ceketimi elime alıp koştum. Efe Hazretlerinin evine doğru yaklaştıkça, acı gerçeği anladım; Efe hakikaten ölmüştü. Çünkü çevre komşular hep evin etrafına toplanmışlar ve insanlar mendil tutmaca ağlıyorlardı.. Dünya, yeri doldurulamayacak bir boşluk daha görecek ve Efenin ölümüyle bu yaşlı ana bir defa daha inleyecekti. İnleme ve ağlamalar günlerce aylarca sürdü. Sessiz ağlayışımız ise hala devam etmektedir.

Alvar İmamı'nın hatıralarıyla süslü o beldeden babamın ayrılışı benim çok ağırıma gitti. Babam bir kere imam olmuştu. Yeniden köye dönmesi, rençberlikle uğraşması uygun olmazdı. Mecburen Artuzu diye bir küçük köye gitti ve orada imamlık yaptı. Daha sonra da Erzurum'a yerleşti. Babamın irdelenmesini, yadırganmasını, hazmedilememesini içimden atamadım. Halbuki babamı Alvar'da herkes severdi.

Seyfeddin Efendi'nin bacanağı Hamid Ağa -ki bu köyün ileri gelen zenginlerindendi. Gırtlak kanserine yakalanmış ve gırtlağı delinmişti. Gırtlağında gümüşten bir boru vardı. Elini oraya koymazsa konuşamazdı. Çok olgun bir insandı- birgün köyün içinden bir umam göç halinde geçerken birdenbire ağlamaya başlıyor. Babam da "Ağabey niçin ağladın?" diyor. O da "Ramiz Efendi, senin birgün böyle birşeye maruz kalacağın gözümün önünde tüllendi" cevabını veriyor. Babam, her zaman bu keramet ehli insanı hasret dolu hisle anardı.



Sadi Efendi, Eruzumda Kurşunlu Camii medreselerinde okutuyordu. Bu medrese, tavanı ahşap, küçük bir medresedir. Aşağı yukarı iki kilim boyu kadar bir yerde beş-altı insan kalırdık. Babam beni ilk defa oraya vermişti. Kolumda bir sandık vardı, ve bütün eşyam da bu sandıktan ibaretti..

Olmadığı zaman bir hayli sıkıntı çekilirdi. Ben de o sıkıntıyı çekenlerden biriydim. O soğuk kış günlerinde helalarda çok yıkanmışımdır. Ayaklarım buzlara yapışırdı. Bir ayağımı yıkar, sonra onu yere kor, diğerini de öyle yıkardım. Başımdan şağıya dökündüğüm soğuk suların hatırasını hiç unutamam. Ciddi mahrumiyet içindeydik.


Babam bütün bütün köyden alakasını kesmişti. Fazla imkanları da kalmamıştı. O kadar çocuğun içinde bana bir ekmek parasını ancak verebiliyordu. Ve ben onu harçlık olarak kullanıyordum. Çok sıkıntılı günler geçirdim..

Sadi Efendi'nin yanından ayrılınca Kemhan Caminin yanındaki medreseye gittim. Zaten eşya olarak sadece bir sandığım vardı. Bu medresede isimleri aklımda kalan bir Halis'le Muhyiddin var. Halis bize çok iyiliği dokunan Alvar ağalarından birinin oğluydu. Yine beş-altı arkadaş kalıyorduk. Eğer birinin misafiri gelirse, yatacak yerimiz kalmazdı. Çok dar bir yerdi. Burada unutamadığım bir hatıram da şudur:

Yatmak istediğimde baktım ayağımı arkadaşlardan birine doğru uzatmam gerekiyor; saygısızlık olur düşüncesiyle ona doğru ayağımı uzatmadım. Diğer tarafta kitaplarımız duruyordu. Kitaplara doğru da ayaklarımı uzatmam mümkün değildi. Beri taraf kıbleye denk geliyordu. Ayağımı uzatabileceğim tek yön vardı; orası da Korucuk istikametini gösteriyordu. Ve ben babam Korucuk'tâ olabilir ve ona karşı saygısızlık etmiş olurum düşüncesiyle o tarafa da ayağımı uzatamadım. Birkaç gece böylece hiç uyumadan oturdum.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-12-2006, 22:06   #24
..meLike
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Varsayılan Saygı Anlayışı............

Saygı Anlayışı

Burada unutmadan şunu da ilave edeyim ki, ben hayatımda bir defaya mahsus dahi babama doğru yani onun doğduğu ve şu anda medfun bulunduğu Korucuk'a doğru ayağımı uzatıp yatmadım. Benim ebeveyne karşı saygı anlayışım budur.

O daracık yerde altı ay kadar kaldık. İçimizde en büyük Muhyiddin adındaki arkadaştı. Bunlar caminin müezziniyle anlaşmışlar, o gitmeye karar vermiş, müezzin de bu odayı kendi evine katmaya. Tabii ki bize de ordan ayrılmak düştü.

Taş mescide gittim. Oranın imamı da Cemal Efendi. Bu zat aynı zamanda Seyfeddin Efendi'nin ikinci bacanağı. Benim medreseye girip çıktığımı görünce, orada kalanlara "Bu Ramiz'in oğlu buraya niçin girip çıkıyor, sakın onu medreseye almayın" demiş.

Oradan da ayrılmak zorundaydım. Çaresizlik içinde kendime bir yer aramaya başladım. Erzurum'da bekara ev vermeleri mümkün değildi. Herkes bunu ar ve namus meselesi olarak görürdü. Bir ayakkabı tamircisi vardı. Onun askere gideceğini duymuştum. Küçük bir barakası vardı. Ayakkabı tamiri yapıyordu. Ancak oturarak durulabilecek bir yerdi. Bu kadarcık dahi olsa bir yerim olsun diye orayı kiralamak istedim. Aylığı beş liradan anlaştık.

Sevinerek medreseye gittim. Sandığımı alıp döndüm. Fakat adam fikir değiştirdiğini, kiraya veremeyeceğini söyledi. Elimde sandık, yolun ortasında donup kaldım. Gidecek yerim de yoktu.



Camideki Odacık

Murat Paşa Camiinin yanında Ahmediye Camii vardı. Cami yıkılmak üzere. İçeride biraz hızlı bağırsanız, kubbeden taşlar dökülüyor. Mihrap kısmı biraz fazlaca girintili. Birisi orayı kontraplakla bölmüş ve kendine yer yapmış; sonra da orayı öylece bırakıp gitmiş. Burayı görünce sevincimden uçacak hale geldim. Hemen Zinnur adında o esnada hafızlık yapan benden bir iki yaş küçük arkadaşımı çağırdım. Amcamdan gördüğüm nazari duvar örme bilgimle oraya bir duvar ördüm. Tek yardımcım Zinnur'du. Altı metre yüksekliğinde ördüğümüz bu duvarı kalın tellerle ayrıca tavana da rabtettik. Bir de kapı uydurduk. Sobayı da bulup yakınca dünyalar bizim oldu. Artık kimsenin karışamayacağı, kendi el emeğimizle yaptığımız başımızı sokacak bir yerimiz vardı. Herkes, burası yıkılır diye bizi ikaz ediyordu; ancak biz aldırış etmedik. Bütün talebelik müddetimin geri kalanını burada geçirdim. Hatta bizden sonra senelerce orada kalan talebeler oldu.. Sonradan antik eser diye bizim yaptığımız duvarı yıkmışlar; fakat yeri belli oluyor.

Osman Hoca

Sadi Efendinin yanından aynlınca Osman Bektaş Hocanın yanına gittim. Osman Hoca fıkıhta hakikaten üstaddı. Zaten müftülüğe bir müstefti (fetva sormak isteyen) gelirse, o sırada müftü olan Sadık Efendi kapıcıyı gönderir ve Osman Hoca'yı müftülüğe çağırırdı. Meşguliyeti fazla olan bir insandı. İmkanları da iyiydi.

Osman Hoca beni izhardan başlattı. Bir iki ders okuduktan sonra "Molla Fethullah! Seni bu derslerle meşgul etmeyelim. Sen de Cami oku" dedi. O sırada bizimle beraber derse devam edenlerden hatırımda kalan isimler: Mehmed Kırkıncı, Cemaleddin Kaplan, Cevdet Bilican.. Cevdet, İvrindi müftüsüydü. Bir trafik kazasında vefat etti. Çok sevdiğim bir insandı..

Mehmed Kırkıncı Hoca, bizden evvel de başka yerlerde okumuştu; ancak Osman Hoca'dan aynı dersi takip ederdik.. Cemaleddin Hoca da yaşça benden büyüktü. Ciddi şekilde bizi Osman Hoca okuttu diyebilirim. Bütünüyle iki sene kadar okudum. Fakat çok istifadeli oldu. Bu arada Camiyi ve Telhis'i metin olarak ezberledik. Kendimizden sonra gelenlere ders mütalaa ettirmemiz çok faydalı oluyordu. Bitirdiğimiz kitabı okutacak haldeydik. Fıkıh ve Usul-ü Fıkıhı da yine aynı hocadan okuduk. Daha sonra da zaten Edirne' ye gittim..
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-12-2006, 21:47   #25
..meLike
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Varsayılan Tekke ve Medrese..Nasara..!!

Tekke ve Medrese

Ben medreseye devam ederken de tekkeyi ihmal etmezdim. Alvar İmamı hayatta iken hep onun yanına gidip geldim. Zaten ilk gözümü açtığım, ruhumu mayaladığım yer tekkedir. Bende tekke ve medresenin izleri hep aynı ritmi dokuyarak devam etmiştir.

Alvar İmamı'nda gördüğüm açık kerametler, çocukluk ihsaslarımla beni böyle bir bütünlüğe götüren ilk basamaklar olmuştur. Alvar İmamı'nın vefatından sonra Rasim Baba adında bir Kadiri şeyhine devam ettim. Bu şeyhin Mehmed adında bir oğlu vardı. O da Osman Bektaş Hocâ dan okurdu.

Rasim Baba, yaşım çok genç olmasına rağmen beni hemen sağında oturturdu. ilgi ve alakası son derece fazlaydı. Fakat müritler arasında bir laf dolaşmaya başladı; Şeyhin beni kendisine damat yapmak istediğinden bahsediliyordu. Bu söylenti soğumama sebep oldu. Bir daha o tekkeye gitmedim.



Çok enerjik bir insandım. Hareketliydim. Kültürfizik yapmayı ihmal etmezdim. Ancak bu potansiyeli hep müsbet yöne kanalize etmeye gayret ettim. Allah' a çok şükür gençliğin en tehlikeli anlarını salim atlattım.
Geceleri geç vakitlere kadar Erzurum'daki bütün türbeleri geziyor ve onlara Yasin okuyordum. Erzurum'dan ayrılacağım ana kadar da bu adetimi sürdürdüm.
Gözüm karardı. Buna aşırı cesaret de denebilirdi. Kurşunlu Camiine gelen su yolunda hiç fütur getirmeden gider gelirdim. Halbuki orada yürümek her an ölümle selamlaşmak demekti. Çünkü devamlı göçük olurdu.
Yine Kurşunlu Camiinin önündeki yüksek kavak ağacına göz açıp kapayıncaya kadar tırmanır ve etrafı oradan seyretmeyi severdim. Minare şerefesinin üzerinde yürümek ise çok hoşuma giderdi. Halbuki o esnada beni seyredenlerin kalpleri sıkışır ve çok kere de bana bakamazlardı.


Giyimime de çok dikkat ederdim. Tertemiz ve biraz da o güne göre lüks giyinirdim. Günlerce aç kaldığım olurdu da ütüsüz pantolon, boyasız ayakkabı giydiğim hiç görülmemiştir. Ütü bulamadığım zaman, pantolonumu yatağın altına koyar ve pantolon bu ağırlık altında ütülü gibi olurdu.
Bazan arkadaşlarım benim bu hallerimi yadırgarlardı. Tekke ile bu kadar alakalı olmama rağmen, bu kadar cevval, hareketli dışa dönük ve giyimime bu kadar titiz davranmamı bir türlü birbiriyle bağdaştıramazlardı.

Hatta ütülü pantolon giydiğime kızan bir tekke arkadaşım birgün bana unutamayacağım şu sözü söylemişti: "Arkadaş sen biraz takva olsana!" Ben takva olmakla ütülü pantolon giymenin alakasını hâlâ anlayabilmiş değilimdir.




Sene 1941. Üç yaşlarındaydım. Damın üzerine oturmuş gelip gidenleri seyrediyordum. Bu arada askerler de gelip gidiyorlardı. Aralarında konuşuyor ve bazen de şakalaşıyorlardı. O devirde askerlerin başlarına taktıkları kep siperliydi. Fakat yeni yeni sipersiz, Amerikanvari kepler de vardı. Ben sebebini bilemediğim bir çağrışımla bu sipersiz keplere daha bir sempati duyuyordum.
İlk gördüğüm sipersiz kepin bendeki hatırasını ve derin izini ise hiç unutamam. İşte ben böyle damın üzerinde oturup seyre koyulmuşken, birisinin başında dediğim gibi sipersiz bir kep gördüm. Bu diğerlerinden onu ayıran en belirgin özellikti. Birden sipersiz kep giyen asker gözümde başkalaşıverdi. Bütün tecessüsümü insiyaki bir cebrilikle üzerine topladı. Sanki o anda ondan başka kimseyi gözüm görmüyordu. Neden ve niçin bu asker dikkatimi bu kadar çekmişti? Fizyonomisinde bir seçkinlik mi söz konusuydu? Yoksa o asker kıyafeti tümünde diğerlerinden ayrı mıydı? Hayır. Sadece başındaki kep sipersizdi. Ve benim dikkatimi çeken de sadece bu hususiyeti olsa gerekti.. Ama bir kepteki siper meselesi niçin bu üç yaşındaki çocuğu bu kadar meşgul ediyordu. Veya siperli kepe onun bu kadar tepkisi nedendi? Bütün bunlan o yaşımda çözebilmem elbette mümkün değildi. Bir ara bu ere hitaben birisi Ebu Talib, diye seslendi. İşte o zaman bu er benim gözümde birden büyük bir kahraman oluverdi. Tepeden tırnağa değişmiş ve seçkinleşmişti..

Babam evde Ebu Talib'den bahsediyordu. Ondan bahsederken hep saygılıydı. Babamın dilinde dolaşıp duran bu isim elbette büyük bir insan ve büyük bir kahraman olmalıydı. Gerçi Ebu Talib hakkında adından başka hiçbir şey bilmiyordum. Fakat babama olan saygım, Ebu Talib'e de saygımı besliyordu.
Evet, demek ki babamın bahsettiği o büyük insan Ebu Talib işte benim karşımda duran bu adam, diye düşündüm. Elbette Ebu Talib'in ön dört asır evvel yaşamış olduğunu o yaşta bilmem imkansızdı. Zaten söylediğim gibi Ebu Talib'in kimliği de benim için o anda mühim değildi. Sadece hayalime yerleşmiş bir kahramandı o kadar. Meğer o kahraman yaşıyormuş hem de bizim köye gelmiş.. Ebu Talib' i görmüş olmanın mutluluğunu yaşıyonım. Ve hiçbir şeyden habersiz arkadaşlarının arasında gideceği yere doğru gevşek adımlarla ilerleyen bu askere hayran hayran bakıyorum. Ve onu gözümde kahramanlaştınyonım. Çünkü onun başındaki kep ki ben onu bere olarak düşünüyorum bütün diğer siperli kep giyenlere karşı bir başkaldırışın ifadesiydi. Ve bu kahraman bunun kavgasını veriyordu. O anda dedem Şamil Ağa'nın başından hiç çıkarmadığı sarığı ile bu bere birbirine karışıyor. Jandarma korkusundan dolayı başına siperli şapka giyen köylülerle, dedem arasındaki farkı bu askerlere tatbik ediyorum. Babamın da daima sarıkla dolaşması bu çagrışıma ayn bir buud kazandınyor ve ben sarıklı ve sipersiz kep giyenlerin safında yer alıyorum.. Ve bunun liderliğine de Ebu Talib'i oturtuyorum.


Nasara!

Bir hafta içinde Emsile'yi birkaç fiille ezberlemiştim. Hocam Alvar İmamı'nın torunu olduğundan onun medresesine büyük hocalar da ziyarete gelirdi. Emsileyi yeni bitirdiğim günlerden birinde bu hocalardan biri bana "Nasara"yı sordu. Ben de heyecanla "Dövdü bir gaib er" deyince güldüler.

"Oğlum, dedi, biri, (Nasara) döverse (Darebe) ne yapmaz?" Bu çocukluk hatıramı hiç unutmam..

Talebeliğimin hepsini toplasanız iki sene ancak yapar. O devrede talebeye i'lal idgam ezberleterek vakit israf ediliyordu. Ve ciddi rehberlik yapan da yoktu. Edirne'ye gittiğimde birisiyle Buhari okudum.

Bende Kastalani vardı. Döndüğümde hocama söyledim. Bana: "Sen kim Buhari okumak kim?" dedi. Tabii, hocanın kendisi de Buhari okumamıştı. Fakat Fıkıh'ta Üstad diye bilinirdi. Herkes fetvayı ondan alırdı.



İkinci veya üçüncü defa kürsüye çıkıyordum. Bir Kurban Bayramı münasebetiyle vaaz veriyorum. As b. Vail ile alakalı hadiseyi anlatıyorum.
Hani, Efendimiz Kabe'ye giderken yolda onunla karşılaşmış. Biraz konuştuktan sonra da ayrılmış. As b. Vail'e "Kiminle konuştun?" diye sormuşlar; o da (Haşa) "Ebter'le" cevabını vermiş... Şimdi tam ben bu hadiseyi anlatacağım sırada gözüm kitaba ilişti. Bu hadiseyi Ebu Hureyre (R.A) dan rivayet eden tabiin imamlarından Ebu Salih gözüme takıldı. O andaki heyecanla Ebu'sunu da görmemişim. Ben Efendimiz'e bu uygunsuz ifadeyi söyleyenin o olduğunu zannediyorum. Ve "Salih"e yüklenmeye başladım. Kürsüde ben Salih'le yaka-paça oluyorum.
"Edepsiz Salih; küstah Salih hiç peygambere öyle konuşulur mu be sersem adam.." Ağzıma ne geldiyse söyledim.
Namazdan sonra eve geldim. Baktım babam gülmekten yerlere yıkılmış.
Meğer ben bunları konuşurken, köyde sadece bayramdan bayrama namaza gelen Salih adında bir adam varmış ve tam da benim karşımda oturuyormuş. Ben kürsüden "Salih"e atıp tuttukça adam renkten renge giriyormuş. Şimdi ne zaman arkadaşlarla ders okurken o hadise denk gelsek, bu Salih meselesini hatırlamadan edemem..


Kırkıncı Hoca, bana, Selahaddin ve Hatem'e Bediüzzaman Hazretlerinin yanından birisi gelıniş, akşam sohbet yapacak, oraya gidelim" dedi. Teklifini hemen kabul ettik. Çünkü, Bediüzzaman'ın yanında bulunmuş bir insanı ilk defa görecektik. Bu da bizim için çok cazib ve orijinal bir hadiseydi.

Mehmed Şergil'in terzi dükkanına geldik. Burası, iki kilimden biraz daha genişçeydi. hk gece veya ikinci gece orada bulunanlardan aklımda kalan isimlerden bazıları, Mehmed Şevket Eygi, Esat Keşafoğlu ve Osman Demirci'dir. Şevket Eygi, yedek subaylık yapıyordu. Esad Keşafoğlu ise o sırada üsteğmendi. Bediüzzaman Hazretleri, Muzaffer Arslan'a "şark'ı bir dolaş gel" demiş o da Sivas, Erzincan ve Erzurum'u dolaşmaya gelmişti. 15 gün kadar Erzurum'da kaldı. ilk gece Hücumatı Sitte okundu. Ertesi gün Beşinci Şua'dan ders yapıldı. Bizimle gelen mollalardan bazıları, oradaki te'villere itiraz ettiler ve bir daha gelmediler. Fakat anlatılanlar beni iyice sarmıştı. Bilhassa Muzaffer Arslan'ın bir sahabe hayatı yaşaması, sadeliği ve samimiyeti bana çok tesir etti. Ben zaten sahabe aşığı bir insandım. Onu görünce, işte aradığım insanları buldum, dedim ve bir daha da ayrılmayı düşünmedim.

Muzaffer Arslan''ın pantolonunun iki dizi de yamalıydı. Ceketi de işte ona göreydi. Tabii ki bu sadelik bana apayrı duygular ilham ediyordu.

Ayrıca ibadette derinlik vardı. Namaz kılışları, dua edişleri bana bambaşka görünmüştü. Derse gelip gidenlerden Çiğdem Bakkalı'nın sahibi bir Zeki Efendi vardı. Onun dua edişi de çok hoşuma giderdi. Yürekten dua etmesine bayılırdım.


Osman Hoca olsun, Sadi Efendi olsun, beni vazgeçirmek için çok uğraştılar. Bilhassa Osman Bektaş Hoca'nın gözde talebesiydim ve ilmine de itimadım vardı. Ancak Risaleler aleyhine konuştuğu şeyler bana hiç tesir etmemişti. Çok iyi sardırmıştım. Muzaffer Arslan orada bulunduğu müddet içinde her gün geldim. Zaten uğurlamak için tren istasyonuna beş kişi gelmiştik. Mehmed Şergil, Zeki Efendi, Kırkıncı Hoca, Hatem ve bir de ben.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum; fakat kısa bir müddet zannediyorum. Üstad'dan Erzurum'a bir mektup geldi. "Mektup kime hitaben yazılmıştı? Üstad bu mektubu kime dikte ettirmişti?" hatırlamıyorum. Fakat selam gönderdiği isimler vardı. Sonunda da Fethullah ile Hatem'e de selam deniyordu. Ben adımın zikredildiğini duyunca ayaklarım yerden kesildi zannettim; o kadar sevinmiştim. Hayatımda o derece sevindiğim çok az vakidir. Şimdi o mektup nerdedir, kimdedir, onu da bilmiyorum. Ancak bu bana yetmişti. Sohbetlere gitmeyi bir daha terk etmedim.

Bizim oralarda (Erzurum'da) 1001 hatim okunur. Yapılan her hatim için bir dua; bir de umum için bir dua yapılır. O sene yapılacak umumi dua Regaib Kandili'ne denk geldi. Hazırlandık ve Lala Paşa Camiine gittik. O gecelerde camide yer bulmak da zordur. Herkes birbirinin sırtına secde eder; cami bu kadar kalabalık olur.

Ben caminin Hünkar Mahviline çıktım. Namazdan sonra, içime bir arzu, bir iştiyak ve bir ateş düştü ki tarifi mümkün değil. Yana yakıla yalvarıyorum: "Allah'ım! Bahtına düştüm, beni de bu arkadaşların arasına kat. Onlardan biri olayım. Bu hizmetle bütünleşeyim. Dıştan gelip giden insan olmayayım. Kendimi bu hizmete vakfedeyim.."

O gün sabaha kadar yalvardım. Hayatımda böyle bir hal içinde duaya ya bir ya da iki kere muvaffak olabilmişimdir. Çığlık oldum inledim, sabaha kadar gözyaşı döktüm. O gün sadece Rabbimden bunu istedim..

Sabah namazından önce Sadık Efendi vaaz verdi. O da çok hissî vaaz vermişti; ekseriyetle de öyle verirdi. Efendimiz, der dudağını yalardı. Öyle bir peygamber aşığı insandı. Onun vaazı da bana çok dokundu. Vaaz süresince de hep ağladım. Yırtınırcasına yine aynı duayı yaptım. Hatim duasından sonra da camiden çıktım.

Tam caminin önünde Hatem Hoca beni anyordu. Görünce koşarak yanıma geldi. "Bu gece rüyamda Üstad'ı gördüm. Sana "Tarihçe-i Hayat" taki mektubu yollamıştı. Bir de sana bir güveç dolusu ceviz gönderdi" dedi.

Ben o esnada nasıl ayakta durabildim hâlâ hayret ederim. Akşamki hicran dolu gözyaşlarım, şimdi beni sevincimden ağlatacaktı. Hislerime sahip olmaya çalıştım. O sırada Alvar İmamının dediklerini dedim:

"Değildir bu bana layık bu bende Bana bu lütf ile ihsan nedendir." :'(

Rüyada ceviz, yolculuk diye tabir edilir. İki üç ay önce gelen selam, benim bu akşamki ruh halim ve Hatem'in rüyası üst üste gelince; artık kendimi bu arkadaşlarla bütünleşmiş hissettim. Onlar nasıl kabul eder bilemem, fakat ben kendimi hep onlarla beraber bildim.

  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-12-2006, 22:12   #26
Yüzbaşı
 
Katılım Tarihi: Oct 2005
Mesajlar: 500
Varsayılan Ynt: Küçük Dünyam..FethuLLah GüLen Hocaefendi..<resimLer ekLendi>.

güzel bir yazı dizisi... tşk...

selam ve dua ile....
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 23-12-2006, 21:41   #27
..meLike
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Varsayılan Erzurum'dan ayrılışınız ve Edirne'ye gidişiniz nasıl oldu?

Erzurum'dan ayrılışınız ve Edirne'ye gidişiniz nasıl oldu?Edirne'de ne kadar kaldınız? Bu devrede neler yaptınız? Ve varsa unutamadığınız hatıralarınız?

- Babam mutlaka Erzurum'dan dışarı çıkmamı istiyordu. Buna her defasında annem karşı çıktı. Fakat sonunda babamın dediği oldu. Annemin de muvafakatını alarak Edirne’ye gitmeme karar verildi. Edirne'de Hüseyin Top Hoca vardı. Bizim akrabamızdı. Bana sahip çıkar diye oraya gitmem uygun görülmüştü. 18 yaşını aşmıştım. "Seyahat Ya Rasulallah!" dedik ve Edirne'ye doğru yola çıktık. Edirne'ye giderken, yol güzergahında bazı yerlere uğrayarak gittim. Önce Ankara'da kaldım. Hacıbayram'da arkadaşların kaldığı bir ev vardı, oraya gidip geldim. Zaten Hacıbayram semt olarak beni mesteden bir yerdir. Biraz tekke kaynaklı olmamın da tesiriyle Hacıbayram Veli'ye ayrı bir merbutiyetim ve saygım vardır. Ankara'da kaç gün kaldım bilemiyorum.



Istanbul'da da birkaç gün kaldım. Sirkeci'de Erzurumluların kaldığı meşhur Erzurum Oteli vardır. 3. Sınıf bir otel. Zaten şark halkı fakir; böyle bir otel onlar için ideal. Yatakları, çarşaflan işte öyle bir oteldi ve beni sabaha kadar kaşındırırdı. Çok da güıültülü bir yerdi. Ama Erzurum'dan kalkıp Istanbul'a kim gitse ona bu otel tavsiye edilirdi. Daha sonraları da o otelde kaldım. Başkasına gittiğim az vakidir. Otelin yakınında Hocapaşa Camii var. O camide çok namaz kılmışımdır. Sami Efendi Hazretlerinin müridleri bu camiye gelirlerdi. Tabii ki ben bunu daha sonra öğrenecektim.

Ankara'da kaldığım müddet içinde bir işim de Diyanet'in açacağı vaizlik imtihanı gününü araştırmak oldu. Uzun yıllar Türk Hava Kurumu başkanlığı yapmış olan Mustafa Zeren adında bir milletvekili vardı. Bu zat babamın yakınlarındandı. O da beni bir gece evinde misafır etti. O sıralarda milletvekillerinin evleri Bahçelievler'deydi. Tren Edirne'ye vardığında gecenin geç vaktiydi. Ben kompartmanda uyumuş kalmışım. İstasyon Karaağaç'da. Sonra bizi memurlar uyardılar. Bizi, diyorum; çünkü uyuyan sadece ben değilmişim. Onlarla beraber yarım saat kadar yürüdük ve Edirne'ye öyle vardık. Enteresandır, ilk defa geldiğim bu yerde, ilk gecelediğim yer, Üç Şerefeli Camiin karşısındaki han oldu. Daha sonra da bu camie imam olacaktım.

Sabah kalkınca gidip Hüseyin Efendi'yi buldum. Bana, kendisi müftü ile görüşene kadar geçici olarak Yıldırım Camii'nde bir yer hazırladı. O zaman müftü vekili İbrahim Efendi idi.. Hüseyin Efendi ise, hem Yıldırım Camiinde imamlık yapıyordu; hem de vaizdi. O zaman iki vazife birden veriyorlardı.



Hüseyin Top Hoca beni İbrahim Efendi'ye götürdü. O beni biraz genç görmüş olacak ki imtihan etmesi gerektiğini söyledi. Ben kabul ettim. Şimdi hatırlayamayacağım bir kitabı rasgele açıp elime verdi ve "Oku" dedi. Bu bir fıkıh kitabıydı. Çıkan yeri okuyup mana verdim. İbrahim Efendi dışarı çıkmamı söyledi. Biraz sonra Hüseyin Efendi dışarı çıkıp yanıma geldi. Yüzündeki sevinç ifadesinden işin müsbet gittiğini anladım. Hüseyin Efendi de içeride konuştuklarından bahsetti. İbrahim Efendi'nin "Genç ama kendini iyi yetiştirmiş" sözü benden çok Hüseyin Efendi yi sevindirmişti.

Bir iki ay kadar Akmescid'de namaz kıldırdım, vaaz verdim. Zaten bu arada Ramazan ayı da gelmişti. O sıralarda vaizlik imtihanına girmek için Ankara'ya gittim. 15 gün kadar Ankara'da kalıp tekrar Edirne'ye döndüm. İmtihan neticeleri daha sonra belli olacaktı. Ve bir gün Edirne Müftülüğüne Ankara'dan bir telefon gelmiş. Arayan Mustafa Zeren'dir. “Yeğenimin gözlerinden öperim, imtihanı kazandı" diye bir mesaj bırakmış. Hüseyin Top yine çok sevinmiş. Çarşı pazar beni aramaya başlamış. Nihayet beni buldu, caddenin ortasında müjde verdi, boynuma sarıldı; "İmtihanı kazandın" dedi. Bir dilekçe yazdım ve Edirne Müftülüğüne talip oldum. Diyanet'ten gelen cevap olumsuz oldu. "Askerliğinizi yapmadığınız için sizi müftü tayin edemiyoruz" diyorlardı. Halbuki o esnada memuriyet almam da mümkün değil; çünkü nüfus yaşım henüz 17'yi göstermektedir.

Mahkemeye müracaat edip yaşımı büyüttüm. Artık nüfusa göre de yaşım memur olabilecek duruma geldi. Müftülük, münhal bulunan yerler için bir imtihan düzenledi. Bu imtihanda birinci oldum. Hakkım, Üç Şerefeli Camiine imam olmaktı. Ancak lbrahim Efendi'nin kayırdığı bir başkası vardı. "Senin puanın fazla; o da askerliğini yapmış. Onun için sizi müsavi kabul edip kura çekeceğiz" dedi. Kura çekildi ve hak yerini buldu. Üç Şerefeli Camiine ikinci imam olarak tayin edildim. Bu benim memurluğa ilk başladığım tarihtir. Maaşın 200 lira, dediler, 30 lirasını kesip elime 170 lira verdiler.



İlk işim bir ev bulmak oldu. 50 lira aylıkla bir küçük ev tuttum. Evin bir de ufak bahçesi vardı. Ev sahibi bahçedeki her şeyden istifade edebileceğimi söyledi. Fakat ev çıkmaz sokaktaydı. Bilhassa yaz günleri de olduğu için mahallenin kız ve kadınları gayet serbest bir şekilde gecenin geç saatlerine kadar vakitlerini sokak ortasında oturarak geçiriyorlardı. Evime varmak için mutlaka onların arasından geçmek zorundaydım. Her geçişte hamama girmiş gibi terliyordum. 15 gün kadar böyle gidip geldim. Ancak mahalle sakinlerinden birkaç kız ben gelip geçerken laf atmaya başladılar. Bunun üzerine sabah namazına çıktıktan sonra bir daha gece yarısı olmadan eve dönmedim. Ay sonuna kadar da gidip gelmeye böyle devam ettim. Zaten sabah namazı çok erken, yatsı da çok geç olmaktaydı. Evde kalabildiğim süre topu topu iki saatti. "Günde iki saat kalabilmek için bu kadar kira vermeye ve bu kadar yol gidip gelmeye değmez" dedim. Eşyalarımı koltuğumun altına alıp Üç Şerefeli'ye geldim. Karar verdim; bundan böyle caminin penceresinde kalacaktım. Ve askere gidinceye kadar, tam iki buçuk sene pencerede kaldım.

Mal Varlığı!

Burası iki metre eninde ve bir buçuk metre derinliğinde bir pencereydi. Bütün mal varlığım da gelirken beraberimde getirdiğim iki battaniye, iki tabak, bir yemek kaşığı ve bir de çay bardağından ibaret. İşi baştan sağlama alarak kendimi rehavete götürebilecek bütün sebep ve saiklerden uzak kalmak istiyordum. Altıma bir battaniye alıyor, üstüme bir battaniye örtüyor ve Edirne'nin o insanı donduran soğuk günlerini ve hele gündüzün soğuğuna rahmet okutan gecelerini hep böyle geçiriyordum. Zaten çok az yediğim için de çok az uyumaktaydım. Bazan günlerce bir şey yemediğim olurdu. Günlük uyku saatım da bir iki saati geçmiyordu. Bilhassa hayvani gıda almamaya azami dikkat ediyordum. :'(



Hayriye Hanım denilen yaşlı bir kadın vardı. Emekli Albay olan kocası vefat etmişti. Soylu, asil ve görgülü bir hanımefendiydi. O sıralarda beni bir ana gibi korumaya çalışırdı. Bir yatak getirdi ve zorla pencereye serdi. Bazen yemek getirdiği de olurdu. Ben de bu yaşlı kadını kıramaz ve getirdiklerini kabul ederdim.
O devrede Edirne ahlaken büyük bir yıkım içindeydi. Cami avluları dahi fuhuş yuvalan haline gelmişti. Zaten çarşı ve pazar tamamen bir Avrupa şehrine dönmüştü. Din adamlarının çoğunun dinden haberi yoktu. Müezzin veya imamın kızı, dansta birinci geliyordu. Bazı müezzinler namaz dahi kılmazlardı. Kameti getirip camiden çıkar, birkaç turist gezdirir ve imamın selam vermesine yetişir; müezzinliğini yapar ve giderdi. Manevi hayat bu kadar derbederdi. Hele burası bir de Erzurum'a kıyas edilecek olursa, Erzurum'da doğup büyümüş benim gibi bir insanın birden karşılaştığı bu şehirde ne kadar zor durumda kalacağı daha iyi anlaşılır. Onun için ben de korunmanın tek çaresini caminin penceresine sığınmakta buldum ve riyazet kalkanını da elime aldım. Başka türlü, genç, kuvvetli, enerjik bir gencin iffetini koruyabilmesi zahiri şartlar açısından mümkün değildir.

- Peki bu derece şiddetli riyazet, bünyenizi sarsmadı mı?

- Evet, sarstı. Hele üç defa üst üste aç kalma ve bakımsızlığa bünyem daha fazla tahammül edemedi ve rahatsızlandım. Hastahaneye yatırıldım. 15 gün kadar hastahanede kaldım. O esnada babamın rahatsız olduğunu da haber aldım. Bu da bende aynca bir hüzün oldu. O günlerde yazdığım şiirlerin hepsini bir defterde topladım. Bu defter şimdi bir arkadaşımızda duruyor.

- Efendim müsaadenizle ayrı bir konuya geçmek istiyorum. Edirne'de bulunduğunuz bu ilk dönemde gerek yaşantınız ve gerekse vaazlarınız sebebiyle takibata maruz kaldınız mı? Bu vesileyle hatıralarınızdan bahseder misiniz?

- Devamlı takip ediliyordum. Ayrıca Emniyette bazı kötü insanlar da vardı. O döneme ait unutamadığım şöyle bir hadise olmuştu: Galiba mahalli bir seçim vardı. Seçim yasakları olur. Belli bir saatten sonra konuşma yapılamaz. Halk Partisi binası tam caminin karşısındaydı. Orada kavun karpuz satan biri vardı. Adam şirret mi şirret birisiydi. Beni karşıdaki kahvede bir iki kişiyle görünce, bunu vesile bilip bir komplo düzenlemişler. Güya beni seçim yasağı işledi diye içeri attırma gayretine girmişler. Ben, baş imam Salim Ancı ile kahvede bir çay içip pencereme dönmüştüm. Birden bir patırdı. Hiç görülmedik bir şey... Cami basılmıştı. Işıklan yaktılar. Ama pencerenin içi karanlık olduğundan kitapları görmediler. Onlar sadece beni gördüler..



Emniyet amiri Resul Bey'di. Onunla ahbaplığımız vardı. Beni severdi. Fakat beni götürenler çok kötü niyetli kimselerdi. Bu her hallerinden belli oluyordu. Bana laf çarpıyorlardı. Ben de tahammülü az olan birisiyim. Onların her lafına karşılık veriyordum. Polis beni dürtüyor: "Senin gibi alçaklarla düşe kalka biz de alçak oluyoruz" diyordu. Ben hemen cevabı yapıştırıyordum: "Benim alçak olup olmadığım mahkemede belli olur. Eğer ben alçak değilsem, o zaman bana alçak deyenler alçaktır.."

Emniyete gelince merdivenlerden yukarıya çıkardılar. Bir merdiven boşluğu vardı. İnsanı hafif itseler düşer ve ölür. Sistemli yapmışlar. Beni yakalayıp götürenlerin arasında topal bir hafiye vardı. Herhalde Bolu'luydu. Tekrar bana laf attı. Ben yine karşılık verdim. Tam beni aşağıya iteceği an, birden Resul Bey'in "Durun" diye bağırdığını duydum.

Aynen filmlerdeki gibi.. Hain karpuzcu da oradaydı..Allah korudu. Resul Bey gayet sert bir ifade ile bana döndü: Sen burada ne anyorsun? diye bağırdı. Ben, "Beni yakalayıp getirdiler. Seçim yasağına uymadığımı söylüyorlar. Dediklerinin hepsi iftira" dedim. O yine aynı sertlikle "Çabuk buradan defol" diye bağırdı.

Bu Emniyetle alakalı ilk hadisem oldu. Bayağı içerlemiştim. Üzüntü ile pencereme döndüm. Hakkımdaki şikayetlerin ardı arkası kesilmiyordu. O sıralarda valiye karşı beni himaye edecek de yoktu. Yaşar Hoca geldikten sonradır ki, himaye gördüm. O bir parça hakkımdaki menfi düşünceleri tadil etti.

Yaşar Hoca valiyle ve diğer üst seviyedeki bürokratlarla iyi görüşürdü. Onlarla hemen kaynaşmasını bildi. Selimiye'de yaptığı vaazlarda etkili oluyordu. Kısa zamanda büyük bir cemaat topladı. Edirne'nin İslam'a karşı yumuşamasında onun hizmetleri inkar edilemez. İhtilal'den sonra sürgün olarak gelmişti. Fakat halk Yaşar Hoca'ya fevkalade rağbet ediyordu. Ben Üç Şerefeli'de vaaz eder, hutbe dinlemeye Selimiye'ye giderdim.

Onun yaptığı o coşkun konuşmalar, o güne kadar duyduğum en içten ve en samimi konuşmalardı. Hutbelerinde muhakkak sahabeden örnekler verirdi. Ben zaten sahabe aşıkı idim. Bu da beni onu dinlemeye koşturan sebeplerden biriydi.

Yaşar Hoca, Edirne' ye Diyanet adına itibar da getirdi. Personelde de bir canlılık oldu. Vali ile benim hakkımda aralarında geçen bir konuşmayı sonra bana şöyle anlatmıştı:


Vali ona beni nasıl tanıdığını sorar. O sırada Rakım Efendi de oradadır. Halbuki beni şikayet edenlerden birisi de odur. Yaşar Hoca Vali'ye: "Efendim, der, onu benden evvel Rakım Efendi tanır. Onun nasıl fazilet abidesi bir genç olduğunu size o anlatsın." Rakım Efendi bu emri vaki karşısında ne yapacağını, ne diyeceğini bilemez. Mecburen müsbet şeyler söyler. Bu da valiye tesir eder. Zaten vali de yumuşak bir insandı. Asker kökenliydi. Adı Sabri Sarp'tır.

Edirne'yi çok sevmiş ve Edirne ile iyice bütün1eşmiştim. Münzevi bir hayat yaşıyordum; benim inziva anlayışım değişikti. Onun için içtimai yönümü kesintiye uğratmıyordu. Edirne ileri gelenleriyle diyalog içindeydim. Hatta, askerlik şubesi başkanı Karadenizli bir Albaydı.

Durmadan bana "Sen, Erzurumlu olamazsın, siman bize benziyor, biz seninle hemşehriyiz der ve benimle hemşehri çıkabilmeyi cidden isterdi. Zaten Emniyet Amiri Resul Bey'le ileri derecede dostluğum vardı. Bazı hâkim ve savcılarla da içli dışlıydım.

Bütün bunlar bugün için çok basit hadiseler gibi görülse bile o günün Türkiye'sinde, bir din adamının böyle insanlarla temasta olması, daha doğrusu, onların bir din adamım meclislerine kabul etmesi, istisnai hadiselerden biriydi. Hem de bu din adamı yaş itibariyle benim gibi çok genç olursa..

Alışkanlıklarımı burada kazandım. Bu beldeyi çok beğenmiştim. O yüzden Trakya'yı özellikle Edirne'yi Anadolu'dan ayıran Boğaza bile canım sıkılır. O kadar Anadolu ile müşterek mütalaa ediyordum. Orada eskiyi iyi bilen dostlar da vardı. Balkan Harbi'ni görmüş, Osmanlı'yı idrak etmiş yaşlı kimselerdi bunlar. Mesela, Rafa'da PT.T müdürlüğü yapmış emekli Süreyya Bey vardı. Üç Şerefeli'ye namaza gelirdi.

Sözü sohbeti seven yaşlı bir insandı. Prof. Badi Efendi'den nakiller yapardı. Burhaneddin Babayakalı da başka camide vaaz ederdi. Ama namazlara benim bulunduğum camie gelirdi. Çok güzel vaaz verirdi. Arapçası da çok iyiydi.

O zamanlar orada kahvede oturan insanlarla ahbablık kurar, onlan camie çekmeye çalışırdım. Hatta sigarayı bırakan insanlar oldu. Bunlardan biri de Halil Amca'dır. Bir gün canına tak dedi, bıçakla paketi kesti attı bir daha da sigara içmedi.

Cami penceresinde kaldığım 2,5 sene zarfında yapılan bir şey olmadı, denebilir. Birkaç gençle tanışma fırsatı oldu. Bu arada, İslamî neşriyat yavaş yavaş hareketlenmeye başladı. Ben de bütün paramı faydalı gördüğüm kitaplara yatırıyor ve bunları karşılıksız dağıtıyordum.

Büyük Doğu bir veya iki tane geliyordu. Beş tane getirttim ve gerisini ben kendim alıp dağıttım. Hür Adam 25 kadar geliyordu. Onu da kırka çıkardım. Gerisini yine kendim alıp dağıtıyordum. O gün için Hür Adam gazetesi haftalıktı ve Büyük Doğu ile Sebil'ürreşad dışında Müslümanlığın tek sesiydi. Gazetenin başında Sinan Onur vardı. Damadı Kemal Sürel de gazetedeydi. Ayrıca Cevad Rıfat da bu gazetede yazardı.

Ben bazen birisine bu gazeteyi vermek için oturur evvela adama bir çay içirir ve sonra verirdim. Öyle bir vasatta bu hizmet çok zordu. Çünkü bunlar hiç duyulmamış şeylerdi. Büyük Doğu'yu Cumhuriyet Gazetesi'nin arasına sokup cebime koyar, verilmesi gereken yere öyle götürür verirdim.

Hem de kimsenin olmadığı bir yerde, gizlice verirdim. Devamlı yapabilmem için böyle hareket etmem şarttı. Basını yakından takip ediyordum. Necip Fazıl o sıralarda İdeologya Örgüsü'nü işliyordu. Peyami Safa'nın yazıları o günün kültürüne göre ağırdı; fakat ekseriyetle onu da okurdum..


Bu arada Risaleleri de alıp dağıtıyordum. Kitaplan da Mehmed Şergil'den getirtiyordum. Ankara ve Istanbul'da pek tanıdığım yoktu. Hatta bir defasında Mehmed Şergil'den acı bir mektup aldım. Dağıttığım kitapların parasını gönderememiştim. Borcumün ikiyüz liraya ulaştığını söylüyor ve ardından da "Bu nasıl kardeşlik" diyordu. O haklıydı. Fakat yaptığım diğer masraflarla aldığım aylık kafi gelmiyordu. Buna rağmen Hüseyin Efendi'den borç alıp hemen parasını gönderdim. Ona da aydan aya borcumu ödedim.

İslam adına yapılan her hizmete destek olmayı en büyük vazife kabul ediyordum. Bu benim çok küçük yaştan beri adetimdi. İslam'a hizmet eden kim olursa olsun içimde o şahsa karşı bir medyuniyet hissetmişimdir. Çünkü İslam'ın derdi benim hayallerimi dahi süsleyen tek idealimdir. Heyecanlı bir fıtratım. Nurları tanıdığım dönemde Kur'an'ın latin harflerle yazılması Türkiye'nin gündemindeydi. Hemen kağıt kaleme sarıldım ve "Ben de her mukaddesat sahibi gibi, içte dine tecavüz edenlere karşı içimin kükremesi ile fıkrimde istihzar ettiğim birkaç sözü sunmakla bahtiyarım" diye başlayan üç sayfalık bir yazı yazdım. Arkadaşlar, bilhassa Kırkıncı Hoca hemen bu yazının Fetih Gazetesine gönderilmesini istediler.

Gönderip göndermediğimi hatırlamıyorum. Ancak babam bu yazıyı kendi defterine yazmış ve bazı yerlerde okumuştu. Avukat Sami Gobal da yazıyı beğenenlerdendi.


Yaşım 16 veya 17 olmasına rağmen, İslam'ın aleyhinde gördüğüm bu düşünce beni feverana sevketmişti. Kurşunlu Camiinin önünde Kafıye'yi ezberlerken sağa sola gider gelir ve dünyayı başparmağıma taksalar da çevirsem, diye hayal kurardım. Bütün bunlar ruhumda vardı. Risaleler bendeki taşkınlıkları zabt u rabt altına aldı. Çünkü o, bir sistem mesajıdır. İnsana makul hareket etmeyi telkin eden bir eserdir. Halbuki ruhum çok müteheyyiçtir.

27 Mayıs İhtilalini hiç hazmedemedim. Gerilimim aylarca devam etti. Parti düşüncesinden uzaktım; ama Demokrat Paıti'nin İslamî hizmetlere az da olsa yumuşak bakması sebebiyle, onlara yapılan haksızlığı kabullenemiyordum. Kafamda kurduğum bazı planlarımı Yaşar Hoca'ya açtım. Makul şeyler söyledi ve beni yapmak istediğim şeylerden vazgeçirdi.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 26-12-2006, 00:27   #28
..meLike
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Varsayılan Ruhani Reislik..

Ruhani Reislik

Edirne'ye ait unutamadığım hatıralardan biri de iki idamda ruhanî reislik yapmış olmamdır.

Bunlardan ilki 1959 senesinde oldu. Benim Edirne'de ilk senemdi. Üç Şerefeli Camiinde imamlık yapıyordum. Bir gün biri geldi ve "Gani Bey seni istiyor" dedi. Gani bey hâkimdi. Ben kendisine bazı kitaplar vermiştim. İlk önce endişe ettim. Ve yanına bu endişe ile gittim. Bana: "Bir idamlık var. Seni Ruhani Reis olarak bulundurmaya karar verdik." dedi. Esasen hassas bir insanım. Böyle bir teklife "Evet" demem mümkün değil. Ancak daha önceki endişem çıkmayınca ben gayri ihtiyarî olumlu cevap verdim. Beni tanıyıp itimad ettikleri için çağırdıklarını söylediler.

Eskiden idamlar millete ibret olsun diye açıkta yapılırdı. İhtilalden sonra açıkta idamı kaldırdılar. Gece beni gelip aldılar. Arabaya binip hapishaneye gittik. İdamlığın adı Rasim Dik'di. Hücreye girdik.

Elleri bağlıydı. Herhalde saldırmasın diye bağlamışlar.

"Atatürk Gelecek"

İdam kararının Mecliste tasdik edildiğini daha önce gazeteden öğrenmiş ve şoke olmuş. Konuştukları hep hezeyan.. Ne anlattıysam dinlemedi. Devamlı olarak: "Atatürk gelecek ve eve gideceğiz." diyordu.

Biraz sonra gelip beyaz gömleği giydirdiler. Boynuna da işlediği suçu bildiren bir yafta astılar. Karısıyla beraber birinin evine girmişler. Hem adamı hem da kansını öldürmüşler. Bahçede köpek havlamaya başlayınca onu da baltayla parçalamışlar. Sonra da cenazeleri gidip bir yere gömmüşler. Öldürdükleri adam kalaycılık yapan fakir birisiymiş. Bütün buldukları üçyüz lira para olmuş.. İşledikleri suç korkunçtu.

İdam sehpası Üç Şerefeli'nin önüne, şimdi park olan yere kurulmuştu. Halk etrafı doldurmuş. Ortalık panayıra dönmüş. Kimisi kuru yemiş, kimi şerbet satıyor. Kimsede ibret almaya niyet yoktu. Sadece Kuşcudoğan Camiinde müezzinlik ve aynı zamanda Kur'an kursu öğretmenliği yapan, o gün elli yaşlarında bir İbrahim Efendi vardı. Üzüntü içinde olan bir onu gördüm. Hatta bir hafta kadar da idam yapılan bu yerden geçmemişti.

Son Telkin

Ruhani Reis olarak son telkinimi yaptım. Ve sehpanın üzerine çıkardılar. Yakından görmek, o ruh halini yaşamak, şimdi canlı olan bu insanın birkaç saniye sonra ölü olacağını düşünmek ve bunu bizzat müşahede etmek, dinlemekten çok farklıdır. Anlatan kim olursa olsun, bu manzaranın dehşetini dile getiremez...
Gani Bey Rasim'e yaklaşarak: Son bir arzun var mı? dedi. O yine "Atatürk gelecek, eve gideceğiz" diye karşılık verdi. Bir cellat getirmişler, adam körkütük sarhoş. Zaten adet böyleymiş. Rasim'i kıbleye çevirdi. Zorla ipi boynuna taktı. Fakat cesed tam kıblenin tersi istikamete döndü. Simsiyah kesilmişti. Rasim'in dili bir karış dışanya sarktı. Ertesi gün öğle vaktine kadar da cesed orada asılı kaldı.. Ancak yine kimsenin ders aldığı kanaatında değilim. Sonra ipi koparıp cesedi alıp götürdüler. Nasıl gömdüklerini bilmiyorum...

Artık meşhur olduğumdan ikinci idama yine beni çağırdılar. O zaman dışarıda asmak yasaklanmıştı. Herhalde teşhirin faydasız olduğunu onlar da görmüşlerdi. İkinci idamlığın adı Mehmed'di. Ona Memo diyorlardı.

Hükümet tabibi Sofyalıydı. Ben iç avluda oturuyordum. Biraz önümde de, hâkim, savcı ve jandarma komutanı oturuyor. Daha sonra hükümet tabibi geldi. "Papaz geldi mi?" dedi. İşte öyle birisiydi. Beraberce hapishaneye gittik. Benim üzerimde yine cübbe var.

Mehmed çok temiz çehreli bir gençti. Katil olacağına ihtimal vermiyorum. Bizi görür görmez ayaklarının bağı çözüldü. Felç olmuştu. Bir kanepeye oturduk. Anlatmaya başladım:

Mehmed, işte durum bu. Meclis tasdik etmiş. Bundan sonra başka çare yok. Allah'a giden bir yoldasın ve başka yollar da kapalı..

Abdest almak ister misin? diye sordum. İsterim dedi. Ayaklarına gelince takati kesildi., Bugünkü gibi hatırımda. Ve bunları ben vicdanımda yaşadım. Yıkayamadı ayaklarını...

Amentü'yü okutmaya başladım. Biraz okuyor; fakat gerisini getiremiyordu. Kelimeler aklından siliniyordu. Arada da "Beni bir daha adlî tıpa verseniz" diyordu. Halbuki adlî tıpa verilse ne olacak. Yaşayacağı bir iki hafta daha. İşte orada hayatın kıymetini daha iyi anladım. Sanki idama götürülecek olan o değil de bendim. Aradan seneler geçmesine rağmen hatırladıkça bu hicranı yaşarım. Mehmed'e çok acımıştım. Bir çoban öldürmüş dediler ve onun boynuna da böyle bir yafta astılar..

Cellat sarhoştu. Ayakta duramadı ve yıkıldı. O hükümet tabibi hemen sehpaya sıçradı ve cellatlığı o yaptı. Mehmed etrafına küskün küskün baktı. Sitemkâr bakışları ciğerime işlemişti. Sonra da sehpanın itilmesine yardım eder gibi ayaklarını oynattı. Bir iki sallandı ve hemen öldü. Demek hükümet tabibi kolay ölümün nasıl olacağını biliyordu ki, ipi tekniğine uygun takmıştı.

  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 26-12-2006, 00:35   #29
..meLike
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Varsayılan Konuşma RahatLıı..Edep Dairesinde..

Konuşma Rahatlığı

Dıştan bakınca kimseyle konuşup görüşen bir tip gibi görünmem.

Kabuğuna kapalı gibiyimdir.. Fakat bende tekke ve zaviyeden gelen bir açıklık vardır. Daha sonra kaldığım yerlerde de arkadaşlarımla münasebetlerim hep iyi olmuştur. Ayrıca, büyüklerin huzurunda otura otura, onların yanında konuşma hakkını elde etıniş olmam, esasen herkesle oturup konuşma rahatlığım bana kazandıran başka bir sebeptir, diye de düşünüyorum. Herkes1e çok rahat oturup konuşabiliyordum. Çünkü, birçok meşayihin ve alimin yanında bulunmuş ve onlarla sohbet etmiştim. Bu da diğer insanlarla rahat diyalog kurmama yardımcı oluyordu.

Edep Dairesinde



İrşad ve teblid adına, muhatabımın içtimaî seviyesi ne olursa olsun, gidip onunla rahatlıkla görüşüyordum. Şarklılıktan kalma hicab hissim de yadırganacak şekilde yırtık olmama maniydi. Onun için kendimden yaşça çok büyük olanlarla da edep dairesinde bir şeyler anlatmam ve onlarla uzun süre beraber olmam mümkün oluyordu. Denebilir ki, Edirne'nin kalbur üstü bütün büyükleriyle muarefem vardı; benim yaşım ise henüz yirmiye varmamıştı.

Cenabı Hakk'ın lutfettiği ölçüde his potansiyelimi müsbet yolda kullanmaya çalışırdım. Kahvede oturur büyüklerle beraber çay içer ve onlara bir şeyler anlatmaya gayret gösterirdim.

Edirne'de ilk tanıdığım insanlardan biri İsmail Gönülalan'dır. Çok temiz ve nezih bir insandı. Beni, Devlet Su İşlerinde çok kimseyle tanıştırdı ve değişik kimseler getirdi götürdü.

Ve yine o sırada bir lise talebesi olan Ahmed vardı. Ben ona çok adam getirip götürdüğünden dolayı Mus'ab diyordum. Esasen bugünlere kıyas edildiğinde, temas ettiğimiz insan sayısı çok azdır. Ancak o günün zor şartlarında ve Trakya gibi bir yerde bu rakam azımsanamaz. Hatta hiç unutmam: Diyarbakır'dan bir zat gelmişti. Bir gün bana: Bütün Trakya'yı dolaştım, bu havalide Müslümanlığı yaşayan iki genç gördüm. Biri sen, diğeri de Kırklareli'nde bir imam dedi. Demek ona da aynı şeyleri söylemiş ki, bir gün o imam beni ziyarete gelmişti. Daha sonra da ben ona gidip geldim. O dönem öyleydi. Halleşecek bir insan bulmak için dahi bir iki saatlik yol gitmeniz gerekiyordu. Yaşar Hoca'nın gelmesiyle oradaki sertlik kırılmış, hizmete müsait bir zemin oluşmuştu.

Bir kere de ziyaretime kardeşim Sıbğatullah gelmişti. Bir gece kaldı mı kalmadı mı bilmiyorum. Çünkü yatıracak yerim yoktu.. :'(

Ertesi gün, zorlanarak bir yetmiş lira buldum ve trenle geriye ancak öyle gönderebildim. :'( Hatta bana bir cüzdan vermişti. O cüzdanı otuz sene taşıdıktan sonra, oğlu Mazhar' a verdim. Baban'ın hatırasını sakla, dedim..

Edirne'de ziyaretime gelenlerden biri de Osman Kara'ydı. Osman Kara, Bediüzzaman Hazretleriyle görüşmüş ve onun iltifatlarına mazhar olmuş bir insandı. Yedek subaylık yapıyordu ve onu Salih Özcan getirmişti.

Salih Özcan, saygı duyduğum bir insandır. Seyyid'lerden olması da onu sevip saymama ayrıca tesir eden hususlardandır. Birkaç defa ziyaretime geldi. Hatta bir gece onu pencerede misafir ettim. Ben gidip dışarda bir yerde yattım. Otobüse binerken bana sarılıp "Sen bir kahramansın" demesini unutamam. Onun bu sözü, ister bendeki bir boşluk olarak değerlendirilsin, isterse Salih Özcan'ın iltifatı sevmesine verilsin; fakat bana büyük bir moral vermişti.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 26-12-2006, 00:41   #30
..meLike
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Varsayılan Bulduğum Beş Lira......Başka türLü görüordum..

Bulduğum Beş Lira

Günlerce aç kaldım. Bir ekmek alacak param dahi yoktu. Abdest için şadırvana gidiyordum. Hava da hafiften yağıyordu. Baktım ayağımın ucunda madenî bir beş liralık duruyor. Hemen onu aldım ve namazdan sonra gidip karnımı doyurdum ve maaş alıncaya kadar da parayı kullandım. Maaşımı alınca yanına bir beş lira daha koydum ve on lirayı bir fakire sadaka olarak verdim. Bulduğum o beş lira benim için çok büyük bir lütuf olmuştu.. :'( :'( :'( :'( :'(

Bayram vaazına çıkacağım. Yine günlerdir açım. Ağzıma koyacak tek lokma yok. Açlığımı biraz yatıştırır zannıyla kavanozun dibinde kalmış çok az balı parmağımla alıp ağzıma götürdüm. Meğer aç karnına bal bulantı yaparmış. Kürsüde sürekli içim bulandı...



Başka Türlü Görüyordum

Riyazat yaptığım devrede, önce nefsimi bir kedi gibi gördüm ve onu kovaladım. Riyazata devam ettim.

Bu arada,onu ayı gibi gördüm. Kapıştık. Ben mi onu o mu beni yendi belli olmadan uyandım.

Bir müddet daha riyazat yaptım. Bu sefer de nefsimi goril gibi gördüm. Ondan kaçarak surların üzerine çıktım.

Bütün bu riyazatlara rağmen anladım ki nefsim beni sağ tarafımdan vuruyor.Çünkü o devrelerde başkalarını ve bilhassa oburca yemek yiyenleri hep başka türlü görüyordum; ve yer yer onlara kızıyordum.Ve anladım ki, nefis ile mücadelede insanlardan bir insan olarak hareket etmelidir.
İlahi davaya omuz verme, ayağımız kaymadan yaşayabilmemizin en büyük teminatıdır. Mücadele ruhu varsa bu bir fa'li hayırdır..

İlk gidişimde Edirne'de üç sene kadar kaldım. Bunun iki buçuk senesi pencerede geçti. Daha sonra da askere çağrıldım..
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Forum saati Türkiye saatine göredir. Şu an saat 02:22


vBulletin® Version 3.7.3, Telif Hakkı ©2000 - 2008 Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.2.0
© 2005 - 2008 ilahi-Tr Forumları
Web Stats