![]() |
| | #31 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Efendim, mazur görün. Sözün burasında size çok özel bir sorum olacak? Bu devrede ve daha sonra hiç evlenmeyi düşündünüz mü? Edirne'de bulunduğum ilk dönemlerde Hüseyin Top aklıma iyice girdi. Edirne eşrafından, temiz ve zengin bir ailenin benimle ilgili bir taleblerinin olduğunu söyledi. Bir bayram günü ikimiz bu aileyi ziyarete gittik. Ancak ben buram buram terledim. Kaşımı kaldırıp etrafa bakamadım. Sonra da talebteki teknik bir yanlışlıktan dolayı canım çok sıkıldı... Hemen sarfı nazar ettim. Ve daha sonra öyle bir şeye teşebbüs etmeme kararı içimde belirdi. Ondan sonra da bir kere de Yaşar Hoca'nın bir tavsiyesi olmuştu. Kalbimin derinliklerindeki gerçek niyeti ancak Allah bilir. Ama zannı tahminim o ki, hizmetin dışında gözlerimin içine başka bir hayalin girmesini istemedim. Başka zamanlardaki aynı istekler karşısında, aynı duygu ve aynı düşüncenin ağırlığını hissetmiş olmamın yanında, aşın hassasiyet ve fevkalade titizliğimle kimsenin hayatını zehir etmeme düşüncesinin de ciddi bir tesiri olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca vazife yaptığım caminin arka maksurelerinden birinde otururken, tıpkı Hz. Yusuf' a (as) olduğu gibi, birileri tarafından taarruza uğradığımı ve Rabbimin inayetiyle kendimi pencereden içeri attığımı ve mütearrizenin arzusunu yüzüne çarptığım için, pencerenin dışında "burada öyle perişaniyetinle kal, geber!" diyen birisini de hayal meyal hatırlıyorum. ![]() Esasen bu ailelerin hepsi de iyi ve mazbut insanlardı. Ne var ki ben daha birinci teşebbüste kararımı vermiştim. Kendimi İslamî hizmetlere vakfedecek ve evlenmeyecektim. Askerden gelmiştim. Babam, annem, ablam ve bir de Enver amcam ısrarla bana evlenmem gerektiğini anlattılar. Annem, "Oğul, hayatta iken senin başını da bağlayalım" dedi. Ben "Ana, benim ayaklarım nurlarla bağlı, siz de başımı bağlayacak olursanız ben nasıl hareket ederim" dedim. :'( Ve ardından kesin kararımı tekrar ettim. Biraz da acı konuştum. Ben böyle diretince Enver amcam bana "Bak, dedi, şimdi biz ısrar ettik. Bir de sana otuz yaşında böyle ısrarlı bir teklif gelecek ve bir daha da teklif eden olmayacak.." Kestanepazan'ndaydım. Bir gün Yaşar Hocaefendi İzmir'e teşrifınde birini teklif etti. Çok da ısrar etti. Ancak daha önceki karanmdan dönemeyeceğimi söyledim. Boynuma sanldı. "Sen de beni dinlemezsen kim dinleyecek?" dedi, ağladı. Yaşar Hoca bu teklifle geldiğinde ben tam otuz yaşındaydım. Ve Enver Amcamın dediklerini hatırlamadan yapamadım. Burada son bir hatıramı daha anlatayım. 1978 yıllarındaydı. Çamaşırlarım iyice birikmişti. Akşam yıkarken bayağı canıma tak etti. Bir ara içimden "Acaba evlense miydim?" diye geçti. Katiyyen düşünme şeklinde değil, şimşek süratinde gelip geçen bir fıkir. Ertesi gün erken vakitlerde bir arkadaş geldi ve bana şunu nakletti: Akşam rüyamda Efendimiz'i gördüm. Size selam söyledi ve "Evlendiği gün ölür ve cenazesine de gelmem" buyurdu. Bu bir rüyaydı. Rüya ile amel edilmeyeceğini de biliyordum ama şahsım adına bu işarete saygılı olmaya çalıştım. :'( ![]() Burada, Nuriye Akman'ın yaptığı röportajdan konu ile ilgili kısmı aynen aktarmakta fayda görüyorum. şöyle deniliyor (L.E.): - Kur'an'ı hatmettiğiniz gün aileniz köylüye yemek vermiş ve size de demişti ki: "Bu senin düğünün." Çok utanmıştınız. - Arada bir münasebet hatırlamıyorum. Böyle sübjektif şeyleri daha başka karinelerle (ipucu, kaynak) takviye ederek değerlendirdim. ![]() - Karineniz rüyalar mıydı yoksa? Çünkü evlenme fikrinin aklınızdan şimşek gibi geçtiği bir günün ertesinde bir arkadaşınız, rüyasında peygamberimizin size selam söylediğini ve eğer evlenirseniz cenazenize gelmeyeceğini söylediğini nakledince çok etkilendiniz. Hz. Muhammed Müslümanlara evlenmeyi salık verirken, kendisi de buna uymuşken siz bu rüyanın sahihliğine nasıl inandınız? - Beni yönlendiren, bağlı bulunduğum prensipler vardı. Bunların tesirinde kalarak rüya ile amel esas olmadığı halde onu sadece tercih ettirici bir faktör olarak ele aldım. Kendi fıkıh telakkim içinde, bir insan kendisi şüpheli şeyleri yese içse bile başkasına, ikinci şahsa şüpheli şeyleri yedirmeye hakkı yoktur. Çünkü ben çok düşük gelirli bir memurdum, maaşım ancak bana yetiyordu. Bir başkasına bakmak çok zordur. Kendi kendime; "Acaba gayri meşru bir dairede bir kazanca tevessül eder miyim? Esas vazifemi bırakıp dünyaya talip ve ragıp (istekli) olur muyum" dedim. Biraz Hassasım - Peygamberimizin bu endişelerle bir kimseye "evlenme" dediği hiç vaki mi ki? - Hayır aksine "evlenin" diyor. Bir ikinci meselede biraz hassasım, yani "Acaba bir başkasının başına dert mi olurum" diye düşündüm. "Hakkım var mı benim aileme zulüm etmeye" gibi mülahazalar da ruhumu sardı. Kendi saffetim içinde beni bilmeyen bunu anlamaz. Fakat şu benimle en yakın olan arkadaşları, bunca zamanlık yalnızlığımın verdiği hassasiyetle, bazen rencide ederim ama bana çok pahalıya mâl olur. Bazen yanımda çayımı yapan, kaderim gibi olan bu insanların elini öper gibi adeta özür dilerim. "Hakkınızı helal edin, canımı size vereyim" derim. Bir fırtına gibi böyle içimde kopsa bile bazı çamları deviririm de sonra bunu tamir benim için daha ağır olur. Yani bu mantıkla hareket ettim. - Anneniz sizin başınızı bağlamak istediğinde demişsiniz ki: "Benim ayaklarım nurla bağlı. Siz de başımı bağlarsanız nasıl hareket ederim?" Acaba bu "kendini topluma feda edişte", gerçek tevazuyu yaralayıcı bir yön de yok mu? - Şimdi bilmem ki, hakikaten iman ve Kur' an hizmetinde Bediüzzaman'ı anlama, yorumlama benim için hayatımda çok önemli. Türkiye devletinin kuruluşunda ve istiklal mücadelesinde önemli misyon yüklenmiş bu büyük insanı acaba tanıtabildim mi? Bazı kimseler kendilerini bütün bütün topluma feda etmezlerse, maddi manevi füyuzat hislerinden fedakarlıkta bulunmazlarsa, herhalde yapılması gereken bazı şeyler zor olur. Bu mülahazam, benim ruh haletimde böyle kalmak tahribat yapsa bile, eğer milletin tamiri adına onun tutup bazı yanlarını tamir etmeye muvaffak olunabilecek ise, aileden gelecek mutluluğun üstünde bir saadet vereceğine inandığımdan dolayıdır. Candan Dostlarım Oldu - Peki mücadeleniz ailenin yerini doldurabildi mi? - Yanımdaki arkadaşlarım, talabelerim bana aile fertlerinin yokluğunu hiç hissettirmediler: (Burada, Hocaefendi'nin gözleri nemleniyor; dudakları titriyor.) Çok teşekkür ederim. Çok yakın çok candan dostlarım oldu. (Ağlıyor.) Allah razı olsun, sıkıldığım zaman evlerini, çocuklarını terk edip yanımda kaldılar. Zaten insanın bir aileyle geçirebileceği şeyler sürekli değildir. Ama dava düşüncesi ve mefkureye gelince ben hep büyük devlet düşüncesine hasret ve eski günlerin hasretiyle yanan bir insan olarak, bu yönde hizmet hülyalarıyla yaşadım. Bazıları ütopik bulabilirler. Asya haritasının son durumuna bir bakın. On beş sene evvel yanıma gelen bir arkadaşım, şu haritaya bakınca "Galiba hocam dua ediyor" demişti. İki sene evvel gelince "Galiba duanız kabul olmuş" dedi. şimdi böyle düşlerle yaşayan bir insan olarak, o türlü şeyleri düşünmeye vakit bulamadım. İşte benim evlenmeme kararımın vak'alara ait serüveni. |
| |
| | #32 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| - Bazı zatlarda vesvese dönemi oluyor Ben şahsen buna billurlaşma dönemi demeyi daha uygun buluyorum. Sizin hayatınızda da böyle dönemler oldu mu? - Evet hayatımda iki defa çok şiddetli vesvese geçirdim. Birincisi: Edirne'de ilk kaldığım yıllarda oldu. İçinde yer yer Darvinizm'den de bahseden bir Türk yazarının romanını okuyordum. Gerçi kültür olarak Darvinizm'e yabancı değildim. Fakat romandaki düşünceler ve anlatmadaki ustalık, ruhumu Darvinizm ile ilgili vesveselerin sarmasına sebep oldu. Acaba Darvinizm'de bir gerçeklik payı olabilir mi? diye düşünüyordum. Hamdi Yazır gibi tefsircilerin bu görüşe yumuşak bakması ve Hüseyini Cisri gibi alimlerin, "Bu bir nazariyedir. Eğer ilmi durumu isbat edilirse, ayetlerle te' lif ederiz" tarzında beyanları içimde bir rahatsızlık uyandırdı. Dolayısı ile o türlü düşüncelerle temasım olmaya başladı. Bunlar itikad ve akideme tesir etmedi. Namazımı kılıyor, dini hassasiyetimi en küçük meselelerde dahi koruyordum; ancak içimi de bir kurt durınadan kemirip duruyordu. Ciddi rahatsızlık geçirdim. Sonra Cenabı Hakk' ın inayetiyle zail oldu.. Hafakan ![]() İkincisi, neye dair olduğunu söyleyemeyeceğim de, çok mukaddes mefhumlara dair, o mefhumlara yakışmayacak mülahazalar şeklinde gelen vesvesedir. Bu vesveseye de askerliğim sırasında maruz kaldım. İnancın esasına dair değildi bu vesvese de. Fakat beni çok sarstı. Kitaplardaki vesvese ile ilgili bahisleri bilmemin de faydası yoktu. O kadar kafama takıldı ki, mesela, namaz kılmak isteyince, hemen o mukaddes mefhumlarla ilgili çağrışımlar ruhumu sarıyordu. Çok defa içimden, namazdan kaçmak geçiyordu. Hiç olmazsa zihnimi ve vicdanımı saran o türlü düşüncelerden kurtulayım, diyordum. Ve bu arada duayı hiç bırakmadım. Gece gündüz bu durumdan kurtarması için Rabbim'e dua ettim, yalvardım. Bir aralık kendime şok vurdurmayı düşündüm. Geçmişle alakamı kesmek ve bütün düşüncelere yeni baştan başlamak istiyordum. Izdırabını tek başıma çekmek zorunda kaldığım bir illetti. Başkasına açılmam mümkün değildi. Bu durum altı ay kadar sürdü. İskenderun'da idim. Cenabı Hakk'ın rahmeti beni bu ikinci vesveseden de kurtardı. şeytan bir iki daha denedi, aynı düşünceleri telkin etmek istedi. Güldüm ve "Beyhude yorulma, kapılar sürmeli" dedim. Bu arada vaaz veriyordum. Çünkü vesvesem iman esaslarına müteallik değildi. Bu mesele beni çok hırpalamıştı. Öyle ki, kaburgam kırılıp inlediğim dönemlerde bile bu kadar ızdırap çekmemiştim. Hafakan denen şeydi bu. - Bu iki vesvese devresinin müsbet olarak sizde ne gibi tesirleri oldu? - Müsbet tesiri şudur: İman adına yapılacak bütün gayret, cehd ve tahşidatlar yerindedir. Bence bunu hiç ihmale uğratmamalı. İkinci vesvese döneminde Cenabı Hakk'a iyi inanmamış olsaydım namazı bile terk edebilirdim. Diğer meselede ise, o zaman gücüm yetseydi, kalemi elime alır ve Darvinizm' in bütün tutarsız yanlarını yazardım. Yine de daha sonra bu mevzuda vaazlar verdim, konferanslarda bu mevzuyu ele almaya çalıştım. Belki o zamanlar bizim yaptığımız ilkti. Daha sonra konu ile alakalı sayısız eser yazıldı. Yine de günümüzde mevzu ile alakalı tahşidat yapılması taraftarıyım. Hilkatin doğrudan doğruya Allah' a raci olduğu delilleriyle, takviye edilerek yazılmalı, anlatılmalı. Aksi düşüncelere geçit ve vize verilmemeli. Düşünün ki, böyle bir vesveseye düşmüş insan, hayatı boyunca hiç namazını terk etmemiştir. O insana bir vakit namazı kaçırma dahi dünyanın en büyük ızdırabını verir. Şimdi bu insanın vesvese sebebiyle namazı terk ettiğini düşünün; ben dünya üzerinde bundan daha korkunç bir bela ve musibet tasavvur edemem. :'( :'( :'( İşin başında sağlam bir itikadla mücehhez olunmazsa düşülecek netice daha kötü de olabilir. Hele bu insan gençse, ibahî düşünceler de onun ruh dünyasını sarıverir. Celal Nuriler, Tevfik Fikretler hep böyle gitmişlerdir. Fikret, yaşını başını aldıktan sonra vesveseye, tereddüte düşmüş. Bazılan ona hasta mizaç, diyorlar; fakat, Beşir Fuad da delirmiş. Çünkü inanmış bir insan, dalalete sürüklenince yaşaması mümkün değildir. Daha pek çoklan bu durumdadır. Tarancı, Orhan Veli o hezeyanları içmekle bertaraf etmeye çalışmışlar. Onları kasıp kavuran, imansızlık, inançsızlık olmuştur. Üstad Bediüzzaman da bunları görmüş, hissetmiş ve eserlerini öyle yazmıştır. Zira başkasından duymak hiçbir zaman gözle görmek gibi olmaz.. Vesveseye esas teşkil edecek hususlann doğmaması için, çok iyi beyin yıkamanın lüzumuna inanıyorum. Baştan vesvese hiç doğmamalı. Veya doğarken hemen ölmeli. Bu mevzuda insanlar şartlandırılmalı. İman şartlandırma demek değildir. Fakat imandan sonra bu şartlandırma mutlaka yapılmalıdır. Ferdler, inanca ters olan düşüncelere zerre kadar dahi ihtimal vermemeliler. Her ferd böyle şartlandırılmalıdır. Ve ben bunun lüzumuna inanıyorum... Bendeki vesveselerin hepsi silinip gitti. Fakat bu işin zorluğunu ancak çeken bilir. Çünkü, o vesveselere karşı söyleyeceğiniz hiçbir şey kar etmiyor. Yedi başlı ejderha gibi bir şey. Bir yerde başını kırıyorsun, öbür taraftan yeniden taarruz ediyor. Ben kurtulmak için hangi duaları okudum şimdi bilemiyorum. Sadece Cenabı Hakk'ın inayetiyle oldu. O zamanki halimi, şimdi ifade etmem mümkün değil. Kolumu kanadımı kırık hissediyordum. İmam Gazali de, Üstad Hazretleri de böyle ruh haletleri geçirmişler. Fakat bu hallerini hep gizlemişler. Necip Fazıl'ın hafakan dediği hallerdir bunlar. Fıtratı müteheyyiç insanlarda az çok hafakan olur. Eskiler böylelerine, eserliteperli insan, derlerdi. Böyle eserliteperli insanlar, iklim itibariyle, muhit itibariyle veya konum itibariyle bu türlü hallere maruz kalırlar. Her devrin şüphesi, vesvesesi başkadır. O şahsın hususi ruh durumu ve mazhariyeti itibariyle marıız kaldığı şeyler de başkadır. İşte vesveseye maıuz kalmam en azından bunları anlamama sebep oldu. Eğer buna tesir denirse, böyle bir tesirden söz etmek mümkündür. |
| |
| | #33 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Askerliğinizi ne zaman ve nerelerde yaptınız? Mutlaka o günlere ait hatıralarınız vardır. Duygu ve düşüncelerinizle beraber anlatır mısınız? Karacağaç'tan trene bindim. Geçirmeye gelenler arasında, Yaşar Hoca, Salim Arıcı, Hüseyin Top, İsmail Gönülalan ve diğer bazı dostlar vardı. Salim Arıcı, Üçşerefeli'nin baş imamıydı. Bana bir çıkın hazırlatıp vermişti. İçinde peksimet gibi şeyler vardı. O mendili senelerce sakladım. Çünkü ondan böyle bir jest beklemiyordum. Hatta, bana "Askerden sonra da Edirne'ye gel, beraber çalışalım" demişti. Hayretten donakaldım. Zira o güne kadar hep bana karşı soğuk davranmıştı. Hutbe vermeyi çok istiyordum. lkibuçuk sene zarfında bana bir tek hutbe dahi gönül rızasıyla verdirmedi. Şimdi tam ayrılacağım sırada onu böyle yumuşak görmek beni cidden sevindirmişti.. O gün Yaşar Hocaefendi de çok hislenmişti. Zaten hissî ve ince ruhlu bir insandı... O zaman İstanbul'a trenle gidiliyordu. Edirne'ye çok alışmıştım. Erzurum'dan ayrılırken nasıl hicran, burkuntu hissettimse, Edirne'den ayrılırken de aynı burkuntuyu hissettim. Ankara Mamak Ankara'ya geldiğimde Salih Özcan'ı buldum. 5-6 gün kadar teslim olmadım. Onun yanına gidip geldim. Bu gurbette, bana Salih Özcan çok büyük bir teselli kaynağı oldu. Teslim olduğumda zannediyorum 10 Kasım'dı. Mehmed Mutlu o zamanlar üsteğmendi. Zaten yarbaylıktan da emekli oldu. Bizim bölük komutanı Yılmaz Bey, onun Harbiye'den arkadaşıymış ve gelip beni bölük komutanına lanse etti. Ayrıca Kurmay Başkanı Reşad Taylan'a ben de Edirne'deki bir yakınından selam getirmiştim. Hatta benimle ona badem ezmesi göndermişlerdi. Cenabı Hakk' ın inayetiyle böyle korunmaya alındım. Mamak bir garip yerdir. l.Tabur, l.Muharebe bölüğü.. Benden iki yaş büyük amcam da burada askerlik yapmış. Bir gün talim yapıyoruz. Bölük komutanı beni çağırarak "Hoca sen misin" dedi. "Evet" dedim. have etti: "Benim hanımım hasta. Getireyim de ona bir oku!" dedi. Ben "Ben öyle okuma filan bilmem. Eğer siz okumanın tesirli olacağına inanıyorsanız sizin okumanız muvafık olur" dedim. Meğer beni deniyormuş ve ben de itikadımın mükafatını gördüm. Bölük komutanı beni belli ölçüde korudu. Rahat edeyim diye de beni telsizci yaptılar. Tabii kurs görmek için dört ay daha kaldık. Ankara'da kaldığım dönem benim için çok sıkıntılı oldu. Tam istenen şekilde askerlik yapmadığım için, oranın yemeği bana helal olmaz, diye, düşünüyor ve diğer bazı mülahazalarla askeriyenin yemeğini yemiyordum. Hatta giyeceğim elbiseyi dahi, bir asker talebeden satın almıştım. Bunlara dikkat ediyordum. :'( Talat Aydemir O sene Ankara'ya çok kar yağdı. Zaten kasım ayında teslim oldum. Aralık ayında Talat Aydemir hadisesi patlak verdi. Ve Mamak 15.000 mevcuduyla bu hadiseyi destekledi. Malum, Talat Aydemir, 27 Mayıs İhtilalini destekleyenlerden. O sırada Kara Harp Okulu Komutanı. İhtilalde Harb Okulu'nun çok büyük desteği oldu. Talebeleri sokağa döktüler, radyoevini onlarla teslim aldılar, Ankara'da asayişi onlarla temin ettiler. Yedeksubay Okulu da o zaman Mamak'taydı. Sokağa dökülenler arasında bunlar da vardı. Hatta, Muhabere Astsubay Okulu talebeleri için de aynı şey söyleniyordu. Bir yönüyle ihtilali bunlar yapmıştı. Cemal Madanoğlu ve Sıdkı Ulay gibi sola meyilli insanlar da bu ihtilali desteklemişlerdi. İhtilalden sonra Türkeş ve arkadaşlarını çeşitli yerlere ataşe olarak gönderdiler. Nasılsa Talat Aydemir kalmış. Talat Aydemir, 27 Mayıs'ı yapanlara karşı yeni bir ihtilal yapma teşebbüsüne girdi. O zamanlar İsmet Paşa hâkim durumda. Talat Aydemir, Mussolini kafasında bir adam. Gelseydi, aynen Mussolini gibi hareket edecekti. O ve yakından onu destekleyenler tamamen diktatör insanlardı. Dinle diyanetle alakalan yoktu. Hatta maneviyatla alay ederlerdi. İhtilâl teşebbüsü olmadan bir ay evvelinden hazırlıklara başlandı. Bize hakiki mermi verdiler. Karda kışta, tel örgü boyu nöbet tutuyorduk. Hele son günler iyice sıkıydı. Kar altında sekiz saat nöbet tuttuğumu biliyorum. Bir de Ramazan, oruç tutuyorum. Yemek yeme fırsatı bulamıyordum. Cebime bisküvi koyar, eder içtimada subay bana doğru bakmıyorsa ağzıma bir tane atardım. Bu bazen sahur, bazan da benim için iftar olurdu. Namazlarımın çoğu nöbete denk geliyordu. Namazımı yine terk etmiyordum. :'( Son gece hepimiz pür heyecandık. Radyoevini bir onlar, bir bizim taraf teslim alıyordu. Önce ihtilâl ilan ediliyor, ardından asiler bastırıldı, deniyordu. 28. Tümen hükümet tarafındaymış. Tabii ki, biz bunun farkına daha sonra vardık. Üzerimize uçaklar uçmaya başladı. Niyetleri Mamak'ı ortadan kaldırmakmış. Bizim taraf teslim oldu. Ceza Sabah umumî bir içtima yapıldı. İçtimada silahlar da yanımızdaydı. Ceza olarak silahlarımızın mekanizmalannı aldılar. Elimizde sadece boru gibi bir demir parçası kalmıştı. İki ay kadar da dışarıya çıkmama cezası verdiler. İki ay, muhabere ve temel eğitim kursları gördük. Dışarıya çıkmadığım için, ben kendimi bütünüyle ibadete verdim. Kış geceleri uzun olduğundan erkenden mescide gidiyor ve gece geç vakitlere kadar ibadetle meşgul oluyordum. Duygu ve düşünce dünyamın iyice durulduğunu hissettim. Bir gün bizi yine topladılar. "Size bir müjdemiz var" dediler. Hepimiz merakla bekliyoruz. "Mekanizmalarınızı iade edeceğiz," dediler. Tabii ki, pek sevinenimiz olmadı. Her sabah onları temizleyeceğiz diye canımız çıkıyordu. Yine böyle bir dönemin başlaması pek sevimli sayılmazdı. |
| |
| | #34 |
| Er Katılım Tarihi: Nov 2006
Mesajlar: 8
| ALLAH razı olsun pek güzel olmuş,zevkle okkudum ve resimlere keyifle baktım,sağol kib |
| |
| | #35 | |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Alıntı:
henüz bitmedi..daa bayaa var.. yavaş yavaş ekLiorum ALLahın inaet ve keremiyLe.. devamı geLecek.. ALLaha emanet.. | |
| |
| | #36 |
| Teğmen Katılım Tarihi: Dec 2006
Mesajlar: 186
| nasip olmadı okumak b türlü yazanda Allah razı olsun...renklendirilmiş bölümler için ayrıca teşekkürle... |
| |
| | #37 | |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Alıntı:
inşALLah okumak nasib oLur bi an önce çünkü gerçekten çok hoş..zevkLi de ayrıca.. iLgi uyandırsın diye renkLendiriLdi.. inşALLah amacına uLaşmıştır.. :-[ daa devamı geLecek inşALLah.. ![]() | |
| |
| | #38 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Yüksek Sürat Dört aydan sonra, Özmutlu'nun aracılığı ile, beni de yüksek sürate ayırmışlar. Özmutlu, beni rahat ettirmek için böyle düşünmüş, telsizci olursam, eğitime, içtimaya çıkmam ve rahat ederim, diye komutana söylemiş. Zaten imtihanı da kazanmıştım. Benden evvelkilere, Mercidabık ve Ridaniye savaşları kimler arasında olmuştur diye sordular. Onlar bilemeyince aynı soru bana da soruldu. Bildim ve imtihanı kazandım! Böylece yüksek sürate yazıldık. Halbuki, benim kafamda Genelkurmay'da kalma planı vardı. Orada bir görev istiyordum; fakat olmadı. Olmaması da hayırlı olmuş. Tabii, onu daha sonra anladım. Dört ay yüksek süratte kaldım. Bu arada, on parmak daktilo yazma ve bir de manipleyi kuvvetlendirme işleri vardı. İşin doğrusu vuruşum iyi değildi. Fakat alışım iyiydi. Sivilde en iyi olanlar kadar alışım kuvvetliydi de, morsa vurmaya elim pek müsait değildi. Tamamen bilekle alakalı bir mesele. Falso yapardım. Alışım iyi olduğu için beni orada tutmuş olabilirler. Üç dakikada beşyüz harf yazıyorduk. Askerlik deyince, ilk dört ayı unutmam mümkün değildir. Çok sıkıntılı günlerdi o ilk dört ay... İlk gittiğim gün, daha önce tanıdığım Turan adında bir arkadaşla yan yana yatmıştık. Yatak yoktu. Herkese sadece bir battaniye veriyorlardı. Ayakkabıları ayağımızdan çıkarmadan yatardık. Böylece donmaktan kurtulurduk. Bir de su iktiza ettiği zaman işimiz bitikti. Bünyem çok kuvvetliydi. Tuvalette yıkanırdım. Buzlara basa basa, başımdan matarayla soğuk su döküp yıkandığım çok olmuştur. Banyolarda askerler dikkatsiz yıkanıyorlardı. Onun için onlarla yıkanmaya da giremiyordum.. Çok defa tuvalette saklanır, başımı biraz ıslatarak, sanki yıkanmış gibi yapar ve çıkardım. Bir defasında umumi kontrol yapılacaktı. Muayeneyi çıplak yapıyorlardı. Doktor bana "Sıyır kilotunu" dedi. Ben: "Komunatım, benim dizimden yukarısını annem dahi görmemiştir" dedim. Adam insaflı birisiymiş, "Geç" dedi ve kurtuldum. Askerlikte insanın onurunu çok kırıyorlar. Nasıl olsa, tekrar yaptırırlar, diye kaçmadım, dişimi sıktım. Abdest almaya gittiğim için birkaç defa çok ciddi dayak yedim. Namaz İçin... Bir iki dakika, namazdan dolayı geciktim diye ellerimi patlatırcasına çok dövdüler. Bir de çok hakaret yapıyorlar. İnsanı asker olduğuna pişman ediyorlar. Hepsi olmasa bile, bazı mukaddesata dil uzatanlar bile oluyordu. Eğer, askerlik manasındaki kudsiyete inanmak da imdada koşmasa, çekilecek gibi değildi. Namaz vakitleri içtimalara denk geldiğinden, namaz kılanların sayısı bir iki kişiye düşmüştü. Bir ben, bir de Mehmed Dinçer adında, Urfa-Viranşehir'den bir arkadaş vardı. Beş vakit olarak sadece ikimiz kılıyorduk. Bazen izin vermediklerinde kaçtığımız da oluyordu. Ben daha çok, Salih Özcan Bey ile Osman Yüksel Serdengeçti'yi ziyarete giderdim. İkisi de Denizciler Caddesi'ndeydi. Bir gün caminin imamıyla gidiyorduk. Birden karşımıza inzibatlar çıktı. İmama bir yumruk vurdular, adam boylu boyunca uzandı. Bana bir tekme attı birisi, fakat isabet ettiremedi. Sonra ikimizi birbirimize bağlayarak götürüp inzibat merkezine teslim ettiler. O gün yirmi otuz eri daha yakalayıp getirmişler. Sonra, sanki Hz. Nuh zamanından kalmış kadar kirli ve eski ne kadar kapkacak varsa getirip, "Bunları temizleyin" dediler. Benim de bir huyum vardır: Yaptığım işi, hakkını vererek yapmaya çalışırım. Nasıl olsa asker ocağına ait diye, kolları sıvadım, çok ciddi olarak çalışmaya başladım. Bu başçavuşun dikkatini çekmiş. Haber göndermiş. "O çok çalıştı gitsin" demiş. Ben gittikten sonra da, diğerlerinin isimlerini yazıp birliklerine göndermiş. Benim isim gelmedi ve kurtuldum. Bir de Salih Özcan Bey'i Hacca geçirmek için gittiğimde böyle yakalanmıştım. Neticesinin ne olduğunu şimdi hatırlamıyorum. Sekiz ay sonra kuralar çekildi. Benim kuramda Erzurum çıktı. "Hoca, senin memleketin Erzurum, onun için olmaz" dediler. Bir daha çektim yine Erzurum çıktı. Yine "Olmaz" dediler. Üçüncüde Diyarbakır çıktı. "Şimdi de sana zulüm olur" dediler. Dördüncüde İskenderun çıktı, "Hoca yaşadın" dediler. Onlar kendi duygu ve düşüncelerine göre böyle demişlerdi; fakat ben çok üzülmüştüm. Uzun bir yolculuktan sonra, İskenderun'a vardık. Deniz kıyısında, zahiren güzel bir yer. Çok sıcak olmakla beraber, çöl gibi, arasıra denizden esinti oluyordu. Bazen de serin eserdi. Suyu da çok bol.. Askerî çevre, ekseriyet itibariyle müsbetti. Ben bu durumu öğrenince biraz daha rahatladım. Bu arada sivilden bazı kimselerle tanışma imkanı oldu. Ve yine sivil olarak bir iki cuma, İskenderun' un merkez camiinde vaaz verdim. Komutanlarla aram iyiydi. Bir de Arif Başçavuş vardı ki, onun çok himayesini gördüm. Beni haber merkezine almıştı. Müstakil kalabileceğim bir şekilde arabayı ayarladı. Arabanın içi, o günün en modern telsiz cihazlarıyla donatılmıştı. Bir kişinin yatıp kalkabileceği kadar da boş yer vardı. Artık tek başıma kalabilecektim. Mamak'ta çektiğim sıkıntılar kısmen hallolacaktı. Çünkü dışardan, zeytin ekmek alıp yiyebiliyordum. Küçük bir ispirto ocağım da vardı. Onunla da bazen patates haşlıyordum. Fakat arabanın içinde bulundurulması yasak olduğundan, ocağımı saklamak zorundaydım. Nöbet Çavuşluğu İlk iki ay, normal askerler gibi muamele gördüm. Nöbet tuttum. Biz oraya onbaşı olarak gitmiştik. Normal, nöbet çavuşluğu da yapıyorduk. Fakat beceremedim. Ne tekmil vermeyi ne de millete iş gördürmeyi becerebiliyordum. Durumumu gören subaylar bunu yadırgadılar. Bir cihetle de beni kolladılar. Arabada kalmaya başlayınca, içtimada, nöbetten muaf tutuldum. Randevulu çalışıyorduk. Bağlantımız olan yerlerle görüşüyor, ciddi bir şeyler olup olmadığını soruyor ve sonra kendi işimize bakıyorduk. Ben boş vakitlerimi, kitap okumak ve Kur'an dinlemekle geçiriyordum. Cihazlar çok kuvvetli olduğu için, İslam âleminin çeşitli yerlerinde okunan Kur'anı Kerim'leri çekebiliyordu. Yanında bir araba daha vardı. Onda da Mehmed Yıldınm adında çok mazbut bir arkadaş kalıyordu. Sarılık Gıdasızlık beni yazın çok hırpalamış. Halsizlik başgösterdi. Ayakta duracak dermanım kalmadı. "Gözlerinde sarılık var" dediler. Doktora gittim. "Bir şey yok" deyip geri gönderdi. Birkaç gün sonra bütün vücudum sapsarı oldu, tekrar doktora gittim. Bu sefer de "Aman çok tehlikeli" dedi ve beni hastahaneye yatırdı. Ne kadar yattım, bilmiyorum. Fakat uzun bir müddet zannediyorum, hastahanede kaldım. Daha sonra üç ay hava değişimi verdiler. Askere giderken Erzurum'a uğrayamamıştım. Aradan dört sene geçmişti. Hasta ve alil bir halde Erzurum'a gitmek üzere trene bindim. Arif Başçavuş bana bir çanta almıştı. Eşyalarımı ona yerleştirdim. O çantayı daha hâlâ, değerli bir hatıra olarak saklarım... Bir ara trende koridora uzanmak zorunda kaldım. Zaten tren tıklım tıklım doluydu. İskenderun sıcak, Erzurum tarafları da çok soğuk olduğundan, ben farkına varmadan, üşütmüşüm. Uzun bir müddet de, adale ağrısı çektim. Üzerinde İskenderun'a göre diktirdiğim sivil elbiselerim vardı. Fakat Erzurum'un soğuğuna karşı faydalı olacak durumları yoktu. Bizim ev çıkmaz sokaktadır. Ben sokağa girince etraftan asker geliyor diye bağıranlar oldu. Kapıyı, çaldım. Annem beni tanıyamamıştı. Neden sonra ki, "Sen Fethullah mısın?" diye sordu ve boynuma sarıldı. O gün annem çok ağladı. Ben tam fizyonomik olarak değişeceğim sıralarda Erzurum'dan aynlmıştım. Onun için annem beni birden tanıyamadı. Bir de hiç beklemediği bir zamanda, ansızın gelmiştim.. Kardeşlerimde de değişiklik olmuştu. Baktım, Mesih çok tuhaf olmuş.. Üç ay bitince şubeye gittim. Bir ay kadar da onlar idare ettiler. Dört ay kadar Erzurum'da kalmış oldum. Ramazan ayı da bu devreye denk geldi. Çeşitli camilerde vaaz veriyordum. Bir gün İslam'ın Doğuşu veya buna yakın bir isimle bir film oynatılacağını duydum. Millet, bir hafta evvelinden biletleri almıştı. Eşya misliyle temsil edilir. Dine saygısız biri sahabeyi temsil edemez. Her haliyle dinden uzak bir kadın Hz.Aişe gibi insanlığın medarı iftiharı bir kadını canlandıramaz. Bu hususu bir iki defa Cedid Camiinde dile getirdim. İkindileri orada vaaz veriyordum. Erzurum'da zaten iki tane sinema vardı. İnsanların bütün eğlence yerleri de bu iki sinemadan ibaretti.Çoğu da bu filmi, sevap olsun diye seyredecek. O gün çok hislendim. Duygulu konuştum ve konuşurken kendimi tutamadım ağladım. Yine ikindi vaktiydi. Cemaata "Yazıklar olsun size! Sizin dininizle, peygamberinizle alay edecekler, siz de kuzu kuzu oturup burada beni dinleyeceksiniz. Onlar ecadadımızın aziz ruhlarıyla eğlenecekler, siz de Müslüman geçineceksiniz" gibi sözler söyledim. Cemaat birden ayağa kalktı. Ben "Yok, yok, bizim sokağa dökülmekle işimiz yok. Bu meseleyi başka yoldan halletmek lazım" falan dediysem de dinletemedim. Yolda iltihaklar da olmuş. Büyük bir kalabalık sinemayı basmış. Hadise tamamen bütün Erzurumlularca benimsenmişti. Daha sonra bana anlattıklarına göre, Kanlı Fuat bile meseleye sahip çıkmış.. Kanlı Fuad Erzurum'da meşhur Dersim Ahmed vardı. Gözünü kırpmadan beş-on kişinin içine girer hepsini yere sererdi. Güçlü kuvvetli bir kabadayı idi. Ceketini omuzuna atar, yüksek ökçeli ayakkabı giyer ve öyle dolaşırdı. Boylu, poslu, iri kemikli, oldukça da yakışıklı birisiydi. Ramazanda camiye de gelirdi. Kabadayı idi; fakat dini inancı iyiydi. Bir de onun gibi Erzurum'da meşhur Kanlı Fuad vardı. Bu akıllıydı da. Mesela, bir gün ben vaazda "İsimlerinin Ahmed, Mehmed olması bizi aldatmasın. Deccal bu isimlerle de gelebilir" dedim. Namazdan sonra, Dersim Ahmed bana gelerek: "Bence konuşulanlar halk tarafından kabul görüyorsa, isimlerle uğraşmanın bir manası yok, faydası da yok" demişti. Tek başlarına şehre kafa tutan insandı bunlar. Erzurum'da bunlara benzer bir iki kişi daha vardı. Ve bunlar herkes tarafından tanınan insanlardı. İşte tam millet sinemayı basmış, makina dairesini darmadağın ederken, bu Kanlı Fuad da oradan geçmektedir. Ne oluyor burada, deyip o da sinemaya girer. Sinemacı onu görünce sevinir. Kanlı Fuad arasıra içen de birisidir. Hemen onun yanına koşar, dert yanar: "Hoca böyle demiş, halbuki filmde bir şey yok. Müftü fetva verdi.." gibi şeyler söylemeye başlar. Kanlı Fuad, benim adımı duyunca, "Hoca söylediyse doğrudur" deyip sille tokat girer. Halk sinemayı tahrip eder, o da sinemacıyı döver. Bu hadise Erzurum'da çok meşhur oldu. Daha sonra da senelerce konuşuldu. Tabii ki, ben işin bu kadar ileriye gideceğini düşünmemiştim. Erzurumlular beni "Edirneli Hoca" diye tanıyorlardı. Ertesi sene yine Ramazanda Erzurum'daydım. Askerliğim bittiği için Erzurum' a gelmiştim. Müftü Sakıp Efendi'ydi. Bir sene önce, bana seve seve vaaz ettirmesine rağmen, o sene, hadise çıkarıyor gerekçesiyle Sakıp Efendi vaaz ettirmek istemedi. Fakat bu sefer de halk müftülüğün önünde toplanmıştı. "Edirneli Hocayı konuşturmayacak adamı biz daha göremiyoruz" diyerek müftülüğün önünde bağırıp çağırmışlar. Bu hadise tamamen benim dışımda cereyan etmişti. Ben hadiseyi daha sonra duydum.. Ve Sakıp Efendi bana vaaz ettirmek zorunda kaldı. O sene de vaaz ettim. Hasta olarak geldiğim dönemde, Halk Evine de gidip geliyordum. Güzel çalışmalar yapıyorlardı. Halk Partisi döneminde o zihniyete hizmet eden bu kuruluşlar, müsbet düşünceli insanların eline geçince yararlı hizmetler yaptı. Erzurum Halk Evinin yöneticileri, iki kişinin dışında namazlı insanlardı. Gerçi, bir kısım tuhaflıkları vardı ama inançları sağlamdı. En kötüleri dahi inanırdı. |
| |
| | #39 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| abicim askerden geLince devam edersin inşALLah.. |
| |
| | #40 |
| Er Katılım Tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 1
| Turkiyeden olmasam da Fethullah Hoca efendinin kitaplarini cok severim)) Su an da Kucuk Dunyam'i okuyorum, bitirmeye az kaldi. Su eser beni cok etkiledi))) |
| |
| Konu Araçları | |
| |