![]() |
| | #1 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| SUNUŞ ![]() 11 yaşında bir çocuktu. ilkokulu bitirmiş ve din eğitimi yapan bir müessesenin eleme imtihanını kazanarak kaydını yaptırmıştı... İlkokul öğretmeninin ona karşı ayrı bir ilgi ve alakası vardı. O da öğretmenini seviyordu. Belki de ilk defa öğretmeninin isteğine uymamıştı. Buna uyamamıştı demek daha uygun olurdu. Öğretmeni yatılı okula gitmesini isterken, biraz da ailesinin zoruyla Kur'an kursu hüviyetindeki bir müesseseye kaydını yaptırmış, orada okumaya niyetlenmişti. Oysa ilkokul öğretmeni onu hangi telkinlerle yetiştirmişti. 'Sen büyük bir adam olacaksın' onun alışageldiği iltifatlardan sadece birisiydi. Ama şimdi o, büyüklüğe giden bütün yolları kendi eliyle tıkamıştı... 'Yobaz' ve 'Gerici' yetiştiren bir yerde okuyacaktı... Son görüşmesinde öğretmeni ona buna benzer laflar söylemişti... Sanki havada birkaç ıslık çalmış ve ardından gelip onun okuma hevesinin üzerine şaklamıştı... Yaralanmıştı Çocuk... Büyük olma yolunun tıkandığına canı sıkılmış ve sebep olanlara kin duymaya başlamıştı... Yatılı okulu kazanmış olmasına rağmen gidememek içine iyice işlemişti. Bir gün öğretmenine içini döktü... Ondan üniversiteyi bitirinceye kadar destek olacağı garantisini aldı... Artık ailesi karşı çıksa da önemli değildi... Öğretmeni ona her türlü desteği verecekti.. Kur ân kursundan kaçtı. Zor da olsa ailesini ikna etti. Ama kimliği, ilkokul diploması kursta kalmıştı. Onlarsız okula kaydolması imkansızdı. Kursa gitti. Talebeler dersteydi. Kimseye görünmeden ikinci kata çıktı. Burası kursun yatakhanesiydi. Kimliği ve diploması bavulundaydı. Kurstan kaçarken dikkat çekmesin diye bavulunu yanına almamış, kimliğini ve diplomasını almayı da unutmuştu. Acele acele alacaklarını aldı, bavulunu kapatıp eski yerine koydu. Nasıl olsa daha sonra gelir alırım, diye düşündü. Merdivenlerden indi. Dış kapıdan çıktığı an iş bitmiş, hürriyetine kavuşmuş olacaktı. Yüreği heyecandan bir güvercin yüreğine dönmüştü. Koşar adımla dış kapıya doğru yürüdü. Tam kapıdan dışarıya adımını atacaktı ki, ensesine bir el yapışıverdi. Çırpınışları fayda vermedi, ensesindeki elden kurtulamadı. Biraz sonra Hoca'sının huzuruna çıkarıldı. Meğer Hocası emir vermiş 'Gören yakalasın ve bana getirilmeden bırakılmasın' demiş. Görevli de vazifesini yapmış ve onu elinden tutup hocasının yanına götürmüştü. Talebe, kendini buradan nasıl kurtaracağını düşünüyordu. Sonunda kararını verdi. Hocasına karşı alabildiğince küstahlaşacak, o da böyle küstah talebe işe yaramaz diyecek ve onu kovacaktı. Böylece kurtulmuş olacaktı. Düşündüğü gibi de yaptı. Hocanın karşısındaki sandalyeye kuruldu, burnunu havaya dikip oturdu. Uzun bir sessizlikten sonra Hoca, birkaç kere tepeden aşağıya süzdüğü talebeye 'Burada okumak istemiyor musun?' diye sordu. Mağrur talebe, haşin bir sesle “İstemiyorum” dedi. İkisi de sustular. Hocası sordu: Nerede okumak istiyorsun?' 'Yatılı okulda' diye cevap verdi talebe bu soruya. Hocası sorusunu değiştirdi: 'Ne olmak istiyorsun?' diye sordu. 'Cumhurbaşkanı' dedi talebe. - Peki kaç sene yaşayacağını düşünüyorsun?' diye bir başka soru sordu hocası... En fazla yüz sene' karşılığını verdi. - 'Yüz sene yaşadın diyelim, bunun kaç senesi uykuda geçer?' - 'Yaklaşık yarısı' - Kaç sene Cumhurbaşkanlığı yaparsın?' - "Yedi sene. Ama millet isterse bir yedi sene daha' (O zaman öyleydi.) - 'Peki 14 sene diyelim. Bunun kaç senesi uykuda geçer. İnsan uykusunda da Cumhurbaşkanı olmaz ya?' - '7' senesi. - 'Yani en fazla yedi sene Cumhurbaşkanlığı yaparsın değil mi?' - Evet' - Ama Cumhurbaşkanı olman garanti de değil' - 'Elbette' -. Peki ya daha sonra?' Bu son soru kafasına balyoz gibi inmişti. Küçük bir çocuktu. Ama dindar bir ailede yetiştiği için 'sonra'nın ahirete yönelik bir tarafı olduğunu da biliyordu. Dememişti, açıklamamıştı ama hocası bunu ima etmişti. Sânki ona önemli olan Cumhurbaşkanı olmak değil, insan olmaktır, demek istemişti. Kendisinin bir tahta kulübesi olduğundan bahisle, fakat ben hayatımdan o kadar memnunum ki, şu anda bana Cumhurbaşkanlığı teklif etseler burayı bırakıp gitmem, demişti. Talebenin zihni önce allak-bullak oldu. Sonra karanlık sis bulutlarından aydınlığa kayıyor gibi hissetti kendini. Hocasının bir büyükle konuşur gibi onu karşısına alıp konuşması, bütün küstah davranış ve sözlerine rağmen gayet hoşgörülü ve müsamahakâr davranması, içine ılık bir sevginin akışına sebep olmuştu... Kararını verdi, burada kalacak, burada okuyacaktı. Bu vak'a aynen vakidir. Ç'ünkü o talebe bendim. Şimdi maziye bakıyorum. Aradan yirmi sekiz sene geçmiş Fethullah Gülen Hocaefendi ile aramızda cereyan eden bu anekdotun üzerinden. Acı tatlı ama mutlaka neticesi itibariyle öğretici, yol gösterici hatıralarla dolu yirmi sekiz sene. Sadece çetelesi bile bir kitap tutacak o hatıraları burada aktarmam imkansız. Ama onlar arasında bir tarih örgülendiği muhakkak. Vuzuhu göz kamaştıran bu gerçeği bugün ifade ancak malumu ilam. Dünyayı aşmışlık içinde dünya ile entegre bir sistematik çağa uygun süratle mekiğini dokuyor. Bu sosyolojik vakaya göz kapamak realitelere göz kapamakla eşdeğer. Hızla değişen dünyada merhale katetmelerin rekoru kırılıyor. Ama bu doku içinde değişmeyen sabit değerler var. Ve onlar kıyamete kadar değişmeyecekler. İhlas gibi, samimiyet gibi, yaşatma zevkiyle yaşama gibi, her türlü beklentiden uzak kalmak gibi, Allah'la irtibatı kavi tutmak gibi, yaratılmışı yaradandan ötürü sevmeyi bayraklaştırmak gibi, kine, nefrete, düşmanlığa geçit vermemek gibi, insanlardan bir insan olmayı ve öyle de kalmayı her türlü makam ve mansıba yeğlemek gibi, hoşgörü gibi, müsamaha gibi, milli, dini ve insani değerlere birinci elden sahip çıkmak gibi... Olanlar ileride olacakların işaretleri. Bugün dünyanın dört bir yanına ulaşmış kültür seferberliği önümüzdeki çeyrek asırda semeresini hem de en olgun şekilde vereceğe benziyor. Ulaşılan hiçbir noktada geri adım atmama, ilerleme sürecinin kader-denk çizgisiyle örtüştüğünü gösteriyor. Bu işin içtimai coğrafyası bütün dünya. Ve bu işin ruh mimarı seviyesinde günümüz temsilcisi,. kendisinden önceki temsilcilerin hakkı her zamaıi mahfuz katmak şartıyla Fethullah Gülen Hocaefendi. "Küçük Dünyam"ın bu zeminde misyonu ise, yeni oluşumun başlangıç noktasını tesbit. Bu mütevazı ismin muhtevasını hazırlamak benim için hiç de kolay olmadı. Aylarca süren ısrarlı talep yine aylarca süren doküman hazırlıkları.. Günlerce devam eden görüşmeler, konuşmalar, sohbetler.. Küçük Dünyam -ki o zaman ismi de yoktu- tarihe ilk elden malzeme sunmak gayesiyle hazırlandı. Sorular, sorgulamak değil hatırlatmak ve anlatımı kolaylaştırmak gayesiyle soruldu. Daha sonra bu soruların pek çoğu ayıklanarak yazıya dökülmedi ve konunun bütünlüğü böylece temin edilmeye çalışıldı. Bütün bu yoğun çalışmaların neticesi elbette elinizdeki eser değil. Şimdilik yayınlanmasında fayda görülmeyen büyük bir kısım buraya alınmadı. "Küçük Dünyam", rüşeym haline gelmiş çekirdeğin dışla ilk teması. Şimdilerde görülen ve ileride daha da serpilip gelişeceğe benzeyen diğer temaslar ise onun bir uzantısı. Küçük Dünyam fanteziden uzak, zaruret kaynaklı bir çalışma. Ne var ki, hem önem hem de ağırlığı bakımından sorumluluğunun şuurunda. Onu, ferdiyeti itibariyle belli bir Şahsı öne çıkarma gayreti şeklinde yorumlamak eksik bir yaklaşım. Bana göre Küçük Dünyam, kolektif Şuur anlayışının mayalanış serüveni. Ve beni cezbeden de meselenin bu yanı. Gaye çapında değere sahip bu yana kıyasla kişisel hak ve sorumluluklar bahane kabilinden saikler. Küçük Dünyam, daha önce Zaman Gazetesi'nde yayımlandı. Lehinde, aleyhinde çok şeyler söylendi, yazıldı. Burası ne lehte yazanlara teşekkürün ne de aleyhte yazanlara cevabın yeri. Ancak yayın sırasında bazı yanlışlıkların olduğu da bir gerçek. Şimdi biz bu tür yanlışları tashih, yanlış anlaşıldığından dolayı yanlış yorumlara sebep olan kısımları da çıkararak eseri yeni baştan ele almış bulunmaktayız. Küçük Dünyam'ın bu orijinal nüshası kitaplaşmak üzere ve ilk defa Milliyet Yayınları'na verildi. Diğer baskılar veya fotokopilerle çoğaltmalar bizim bilgimizin ve iznimizin dışındadır. Dolayısıyla bizi bağlayan tarafları da yoktur. Bu vesile ile başta Yalvaç Ural Bey olmak üzere bütün Milliyet Yayınları yetkililerini tebrik eder, eserin hazırlanmasında emeği geçen bütün dost ve arkadaşlarıma da yürekten teşekkürlerimi bildiririm. Latif ERDOĞAN .............................. ......devamı geLecek....................... ........ |
| |
| | #2 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| İslam, Anadolu’ya Ahlat’tan Girdi ![]() Ahlat, Türk-İslâm tarihinin dibâcesidir. O, doğudan İç Anadolu'ya ve batıya geçişte sanki bir köprü gibidir. Umumi bir geçit üzerinde olması ve lacivert bir gözü andıran Van Gölü'nün çevresinde siyah bir kaş gibi durması Ahlat'a ayrı bir câzibe, ayrı bir güzellik verir. O'nun içindir ki, büyüklü küçüklü nice devletler bu dilbere sahip olmak istemiş ve Ahlat çeşitli devletlerin elinde el değiştirip durmuştur. Ancak Ahlat müslüman Türk'ün eline geçtikten sonra mutludur. Zira şu anda Ahlat'ın gözbebeğinde Müslüman Türk'ün tarihi ve bu tarihin simgesi durumundaki mimarisi bir sevinç kıvılcımı halinde parıldayıp durmaktadır. Van Gölünün büyüleyici güzelliği, Ahlat'la efsane hâline gelir ve Ahlat'a ilk gelen kendini yaşanan bir efsaneye girmiş zanneder. Ahlat'ta zaman yekpâredir; ancak hep mazidir. Orada hayat yaşanmaz, sadece hatırlanır. Ahlat, mazi oluşunu bir iffet gibi korur. Hiçbir yenilik bu bekârete el uzatamaz, kem gözle bakamaz ve Ahlat'ı hâl yapamaz. O, bu durumuyla ve bu konumuyla daima cazibeli ve daima güzeldir. Rahatlıkla söylenebilir ki, Istanbul'u topuyla, tüfeğiyle güç ve kuvvetiyle fetheden askerdir ve o askere kumanda eden Fatih'tir; fakat Istanbul'a ruh üfleyen ve onu bir Osmanlı şehri haline getiren daha doğrusu Istanbul'u, Bizans kültürünün elinden kurtarıp İslâm'laştıran, Türkleştiren Ahlat'tır. Çünkü İslâm bütün Anadoluya olduğu gibi Istanbul'a da bu kapıdan girmiştir. Ve oradan geçen bütün Türk boylarının iliklerine kadar İslâm Kültürü burada sinmiştir. Ahlat, coğrafi yer itibariyle de diğer şark yörelerinden farklılık arzeder. O, gölün, insanın içine inşirah veren en güzide yerindedir. Bu coğrafi durum Ahlat insanına o kadar tesir etmiş veya Ahlat insanı bu coğrafi durumla o kadar bütünleşmiştir ki, ekseriyetle asabî ve müteheyyiç olan Şark insanına kıyasla Ahlat'ın insanı "İnşirah Suresi" okur gibidir. İstikrarlı hareket Ahlat'lının mümeyyiz vasfıdır. Ahlat'ta, masum bir zafer ihtirasının ışıktan izleri vardır. Bu izlerdir ki, her devrin ışık ordusunu kendine cezbetmiş ve onları dünya cennetinde bir müddet misafir ettikten sonra ebedî cenneti kazansınlar diye yola salıvermiştir. Saltukları, Oguzları Ahlat'a çeken bu cazibedir. Ancak Ahlat'ı bizler için ölümsüz bir belde yapan ve içimizde ona karşı bir medyuniyet duymaya bizi zorlayan husus onun edâ ettiği ve tamamen ruhanî olan fonksyonla ilgilidir. Ondan dolayıdır ki, "Ruhaniyatlı Şehir" diye anılma hakkı Bursa'dan evvel Ahlat'ın hakkıdır. Esasen Bitlis yöresi bütünüyle öyledir. Emevî ve Abbasî zulmünden kaçarak Arapyarımadası'nı terkeden ve sığınacak bir yer arayan Ehl-i Beyt ve onları sevip destekleyenler ekseriyetle kendilerine sığınak ve melce olarak Bitlis ve yöresini tercih etmişlerdir. İnsanlık tarihinin yaşadığı en büyük trajedilerden biridir Allah Rasulünün ciğerpârelerine karşı işlenen utanç verici zulüm ve işkenceler... Beşeriyetin yüzakları diyebileceğimiz Fâtıma neslinin bu seçkin evlatlarının üzerinde, Emevî ve Abbasî zulmü kara bir bulut gibi çökmüştür. Değil onlardan bir ferd olmak, onları uzaktan seviyor olmak dahi, o devrin hışmına uğramaya yeterli bir sebeptir. Öyle ki, hutbelerde Ehl-i beyt'e sövmek ibadet kabul edilmektedir. Şekavet ve terörü devletin temsil ettiği bir zaman ve zeminde, dağlardaki vahşi hayvanlara rahmet okutacak hünharlıklar, o günün bu asil ve seçkin insanlarını öyle zorlar ki, onlar dağbaşlarında ve yüksek tepelerde yaşamayı, böyle insanların arasında bulunmaya tercih ederler. Onlar için şehirden uzaklaşmak, yaşamak şansına adım adım yaklaşmak demektir. Onun için mümkün olduğu kadar uzaklara gitmeyi tercih etmekdedirler. Ancak, Anadolu'da başka yerlere gitmeleri de mümkünken Bitlis ve civarının seçilmesi de manidardır. |
| |
| | #3 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| ![]() - Bilebildiğimiz kadarıyla ecdadınız Erzurum'a Ahlat'tan geldiler. Ahlat tarihi bir belde. Asırlarca Anadolu'ya geçiş yapan Türk'lere konaklık yapmış. Bir yönüyle Selçuklu'yu ve Osmanlı'yı ilk defa o misafir etmiş. Bu tarihi misyonu itibariyle Ahlat'ı değerlendirir misiniz? "Bitlis yöresinin seçilmesi kaderin garip bir cilvesidir. Geylânilerin ve diğer tarikat kollarının burada zuhuru, ancak Selçukluların Anadolu'ya gelip yerleşmesinden sonra olmuştur. Kar-kış kalkmış, köhne Bizans hâkimiyeti bertaraf edilmiş, diğer taraftan da Emevî ve Abbasî zulmünden emin olunmuş ve bu seyyidler soyu, belli tarikatların içinde ve başında kar çicekleri gibi açmaya başlamışlardır. İşte Bitlis'e bakarken böyle bakmak lazım. Bir Bediüzzaman'ın, günümüzde dahi ulaşılması zor yerlerden zuhuru, yani o şecerenin, menbaından kalkıp oralara yerleşmesi katiyyen tesadüfî değildir. Hizan ve Nurs yaz aylarında bile zor varılan yerlerdir ki, bu nesil kaçabildiğince kaçmış ve saklanabildiğince saklanmış ve orada bir potansiyel meydana getirmiştir. Meseleyi bir başka açıdan düşünecek olursanız: İslâm'a yeni açılan bir millet, Hicrî 5 ve 6. asırda kitleler halinde İslâm'a girmiştir. Bunlar, âdâb, ahlâk ve kültür adına ve İslâmî akide hesabına takviyeye ihtiyacı olan insanlardır. Selçuklular, Saltuklar, Karamanlar ve Anadolu'ya yerleşen bütün Oğuz boyları, dediğimiz hususlarda desteklenmelidir ki, İslâm adına yapacakları fetihler istenilen keyfiyeti daima koruyabilsin. Sâdât ve onların sempatizanları, dine cibilli olarak bağlıdırlar. Adeta bu yöre "Mülteka'l Bahreyn" olmuş. Yani, esas devletteki gücü temsil eden Türk boyları ile İslâmî ruhu bütün hakikatıyla temsil eden mânâ ve hakikat erleri sâdât birleşerek bir derya meydana getirmişler. Ve fizikî olarak bu deryayı Van Gölü temsil etmektedir. Bu iki deryanın birleşmesi Türk tarih yazarlarınca da çok önemli görülmektedir. Mesela, Fuad Köprülü, Ortadoğuda, Uzakdoğuda yeni Türk tekevvünlerini anlatırken bunların arkasında hep böyle mânâ erlerinin bulunduğundan bahseder. Anadolu'da, Türk boyunun edâ edeceği nice fonksyonlar vardır. Denilebilir ki, Türk boyları için tarihindeki geçmiş dirilişlerinin yanında İslâm'la yeniden dirilişe erme, İslâm'ın en yakını sayılan Ehl-i Beyt'le olmuştur. Buna bir manada telkih de denebilir. Sanki Bitlis ve özellikle Ahlat, o aşılmaz dağ ve vadilerini, Ehl-i Beyt düşmanlarına karşı bir silah gibi kullanmış; ve zulümden kaçan veya İslâm'la bütünleşen bütün mânâ erlerine de bağrını, sinesini alabildiğine açmış ve onları koruma altına almıştır. Bitlis ve yöresi, mânâ adına öyle münbit bir toprağa sahiptir ki, Anadolu'yu ışık hüzmeleriyle yönlerdirecek bütün seçkin insanlar burada yetişmiş, boy atmış ve dal-budak salmıştır. Saltuklar, Ahlat'ta uzun müddet kaldıktan sonra Hasankale'ye gelir yerleşirler. Bu da enteresandır. Bu yönüyle Bitlis, Ahlat ikinci firar yeri denebilir. Burası İslâm'ın hameleleri için bir sığınaktır ve bu sığınak kendinden beklenen fonksyonu hakkıyla edâ etmiştir. Bitlis'i derinlemesine tetkik edip incelediğiniz zaman ne kadar antik eseri bağrında sakladığını görürsünüz. O dağların arasında sıkışmış bu küçücük şehir, ihtiva ettiği eserler itibariyle batıda payitahtlık yapmış nice büyük şehirlere denktir. Değişik dönemlerde İslâm Kültür ve Medeniyetine beşiklik yapması itibariyle de bu yörenin kendine göre bir ağırlığı vardır. Ve Ahlat, istihale görmüş, yani İslâm'laşmış hâliyle, Cenâb-ı Hakk'ın O'nun mâhiyetine koyduğu bir kısım esaslı nüvelere teşne bulunmaktadır. Ahlat için söylenebilecek diğer önemli nokta da şudur: Nasıl doğuda Malazgirt bir başlangıç ve mukaddimedir. Selçuklular, Malazgirt'i fethettikten sonradır ki, ayaklarını yere basarlar ve senelerce yine bir Türk yurdu olan Anadolu'yu istismar eden köhne Bizansla hesaplaşırlar. Öyle de Güneydoğu'dan gelen Türk boyları için de Ahlat aynı durumdadır. Ahlat, şarktan Anadolu'ya açılan bir kapıdır ve şarktan çok Anadolu'dan sayılmalıdır.. Tabiiki bütün bu söylediklerimiz, coğrafi konum itibariyledir. Yoksa şarkıyla garbıyla vatan bizim için bölünmez bir bütündür.." |
| |
| | #4 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| - Ecdadınızın böyle bir beldeyi terkedip Erzurum'a gelmelerinin sebebi nedir? ![]() Bizim sülale bir nâmus meselesi yüzünden karşı tarafla silahlı çatışmaya girer. Halil Dedem'in kız kardeşi kaçırılmıştır. Vuruşma esnasında karşı taraftan biri ölür. Ve devlet meseleye el kor. Halil Dedem çok suçlu görülmez ki, sadece sürgün edilir. Önce Hasankale'ye sonra da Korucuk Köyüne yerleşir. Halil Dedem, hep Ahlat'a geri dönme düşüncesiyle yaşamıştır. Onun içindir ki, Ahlat'taki mal varlığına dokunmamış, sadece taşınabilir mallarıyla bu sürgün edildiği Hasankale'ye oradan da Korucuk'a gelmiştir. Ancak hiçbirine bir daha Ahlat'a dönmek nasip olmayacaktır. Halil Dedem'in çocukları buradaki gayr-i menkulleri 80 bin altına satarlar ve aralarında paylaşırlar.. Korucuk bugün de 70-80 hanelik bir köydür. Bu hanelerden en az ellisi bizimle akrabadır. Köy günümüzde bakımsızdır. O eski, mamur ve zümrüt yeşili köyden bugün eser kalmamıştır. Bağrında bir kudsî emanet gibi sakladığı büyüklerin mezarları istisna edilecek olursa, köyde eski ruh saffetinin ve iman heyecanının da olduğu söylenemez. |
| |
| | #5 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| - Dedeniz hakkında neler biliyorsunuz? Onları hayat hikayeleriyle anlatır mısınız? ![]() Halil Dedemin oğlu Hurşid Ağa'nın iki oğlu vardır. Bunlardan biri Süleyman Efendi, ikincisi, Molla Ahmed'tir. Molla Ahmed benim dedemin babasıdır. İlim ve takvasıyla temayüz etmiş müstesna bir insandı. Hayatının son otuz senesinde ayağını uzatıp yatmamış, daha doğrusu sırtı yatak yüzü görmemiştir. Denildiğine göre uykunun ağır bastığı anlarda sağ elini alnına koyar ve biraz kestirir. İşte onun bütün uykusu, alnı eline dayalı bu kestirmeden ibarettir. Vaktinin diğer kısmını hep çalışarak ve ibadet ederek geçirir. Pehlivan yapılı, uzun boylu mehabet dolu fizikî görünümünün yanında onun bu surete denk bir de sîreti ve ruhî yapısı vardır. Riyazatı ömrü boyunca terketmemiştir. Onu tanıyanlar, günde bir-kaç zeytinle iktifa ettiğini söylemektedirler. O'nun zühd ve takvası dillere destandır. Çünkü o varlık içinde bir zâhid hayatı yaşamıştır. Zira, babalarından kalan mirası iki kardeş pay ederken, altınları tas tas paylaşmışlardır. Teker teker saymak çok vakitlerini alacağı için böyle yapmışlardır. O devirlerde onların bu miras bölüşme keyfiyetleri de çok meşhur olmuş bir hâdisedir. Süleyman Efendi, hep dünyaya açık yaşamış, her geçen gün malına mal katmış ve ticaret hayatına atılmış, muvaffak da olmuştur. O'nun evlat ve torunlarında da bu yön ağır basmıştır. Molla Ahmed ise tamamen bir ukba insanıdır. Tarlada çalışır, kitap okumaya düşkündür ve ibadetle meşgul olmayı hayatının gayesi hâline getirmiştir. Babam, dedesinin bu davranışını biraz fazla bulur ve tenkid ederdi. Çünki onu göre, Molla Ahmed kendisi yaşadığı ölçüde, evlatlarının dini hayatı hususunda hassas davranmamıştır. Babamın dedesini gördüğünü zannetmiyorum. Sanırım o da başkalarından duyduğu kadarıyla O'nu tanıyordu. Dedem Şamil Ağa'nın babasına benzer yönleri vardı. O da bir ukba adamı gibiydi. En şiddetli dönemlerde bile sarıksız gezdiğini görmedim. Sarığını Osman Gazi Hazretleri gibi sarardı. Çok ciddi bir insandı. Belki tebessüm ettiğini görmüş olabilirim, hatırlamıyorum, fakat güldüğünü hiç görmedim. Onun bu ciddiyet ve vakarı köy halkının üzerinde bir mehabet ve korku tesiri yapardı. Bütün köylü ondan korkar aynı zamanda ona çok ciddi saygı duyarlardı. Dedemin hakiki ulemaya çok saygısı vardı. Fakat bir dönemde meşayihin su-i istimali karşısında o mücerred mantık ve mücerred düşünce sahibi dedemde meşayihin yiyen içen kısmına ciddi bir antipati uyanmıştı. Fakat yine de çoğu meşayihe bir şey demezdi. O, gerçek veliyi babası Molla Ahmed'in şahsında görmüş, tanımıştı. Molla Ahmed ki, yemez içmez, kimseden hediye dahi kabul etmez, sabahlara kadar namaz kılar, bir zeytinle yetinir, günlerinin çoğunu oruçlu geçirirdi. İşte dedeme göre velinin tarifi buydu. O bu tarifin dışında kalanları meşayıhtan kabul etmez ve "Bunlar şeyh değil pilavcı takımı" derdi. Kendi çevresinden olup da kabullendiği insanlar da vardı. Mesela, Korucuk Köyünde otuz-kırk sene imamlık yapmış, sâdâttan olma ihtimali olan Mehmed Efendi adındaki zât bunlardandı. Hatta dedem bu zât ile ilgili olarak şöyle bir hadise anlatmıştı: "Cihan Harbinden evvel çok şiddetli bir zelzele olmuştu. Köyde yıkılmadık bina kalmamıştı. Herkes harman yerinde yatıyor, evlerine gidemiyordu. Halbuki kış bastırmış ve kar da yağmıştı. Bir gün ben de harmana gidiyordum. Karşıma Mehmed Efendi çıktı. Bana "Şamil Ağa! Nereye gidiyorsun?" diye sordu. "Harmana" diye cevap verdim. "Git evinde yat! Bir tek taş dahi düşerse getir onu benim kafama çal" dedi. "Hoca niye?" dedim. Bana şunları söyledi: "Bu gece bu köye Fahri Kainat Efendimiz geldi. Arkasında Raşid Halifeler vardı. Hz.Ali'nin elinde ise bir çok kazık bulunuyordu. Ben hemen koştum ve yanlarına vardım. Efendimiz bana dönerek: -Molla Muhammed! Bu köy senin mi? diye sordu. Ben de "Evet ya Rasulallah! Benimdir." dedim. Bunun üzerine Fahri Kainat Efendimiz Hz.Ali'ye döndü ve "Ya Ali! Bu köye de bir kazık çak, bir daha bu köy de sallanmasın!" dedi. O da elindeki kazıklardan birini ovaya çaktı.." Dedem bu hadiseyi çok defa anlatmıştı. Her defasında da "İşte manaya açık, ruh insanı bir tek şahıs var. O da Mehmed Efendi'dir." derdi. Yani, dedemin manaya inanmama gibi bir durumu yoktu. Fakat babasında gördüğü gerçek mana eri olma gibi durumu başkalarında göremediğinden veya onları babası ölçüsünde bulamadığından itimadında bir sarsılma vardı. Dedem, babam ölçüsünde olmasa bile, Vehbi Efendi'yi de takdir ederdi. En azından başkaları için söylediği o yukarıdaki cümleyi Vehbi Efendi için söylemezdi. Şamil Dedemde feveran derecesinde bir Ermeni ve Rus düşmanlığı vardı. Bütün Ermeni ve Rusları doğrasa ondaki bu feveran dinmezdi. Gaddar görünürdü. Güldüğünü gören olmadığı gibi ağladığını da gören olmamıştı. Sadece bir defa ağladığını gördüm: Babam Alvar Köyü'ne imam olunca ailece biz de yanında gittik. Ben sekiz dokuz yaşlarındaydım. Aradan bir hafta kadar bir müddet geçmişti ki, babam beni köye gendirdi. "Git bizim bahçedeki kavaklardan getir de evin önüne dikelim." dedi. Köy burnumda tütüyordu. Uçarak gittim. Öyle sevinçliydim. Bahçede dedemi gördüm. O da beni görmüştü. Yanıma geldi. Beni bağrına bastı. Sonra da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bana bu ağlayış bir dağın ırgalanması gibi gelmişti. Hayret etmiştim. Demek ki, Şamil dedem de ağlıyordu. Hayretim geçince ben de ağlamaya başladım. Bu arada dedemin dudaklarından dökülen şu mısraları da hayatım boyunca hiç unutmadım. Hem ağlıyor hem de: "Gitti gül gitti bülbül İster ağla ister gül." diyordu. Dedem gerek bana gerekse diğer torunlarına karşı sevgisini açıkca belli etmezdi. Demek bana sarılıp ağladığında bütün tahammül cidarlarını zorlamış, fakat hepsi bir bir yıkılınca boynuma sarılıp ağlamıştı.Sert bir insandı. O'nun için ondan gelen küçük bir iltifat bizler adına unutulmaz bir mazhariyet oluyordu. Bazan bizi dövdüğü de olurdu. Hatta babamı dahi dövdüğünü hatırlıyorum. Şu kadar var ki, torunları arasında bana karşı ayrı bir alaka duyduğunu hissettirirdi. Çünkü, beni iki-üç defa hafifçe sevmişti. Ve onun bu iltifatları beni onunla öyle bütünleştirdi ki, dedemden ayrı bir dünyayı düşünemez hale geldim. O benim için, saygı duyulması gereken bir âbide şahsiyetti... Şamil Dedem'la alakalı olarak unutamadığım bir hatıram da şudur: 1968 senesinde, Kestane Pazarında bulunuyordum. Hacca gidememek, Ravza-i Tahire'ye yüz sürememek benim için hicranların en ızdırap vericisiydi. O güne kadar niceleri hacca giderken hep onları gıpta ile seyretmiş ve bazan da tınıdıklarımın eline bir nâme tutuşturup bunu parmaklıkların arasından içeriye atmasını söylemiştim. Çünkü dayanamayacağım ölçüde özlemiştim. Ama imkanım olmadığı için de gidemiyordum. İçim cayır cayır yanıyordu. Bazan kalbim duracak hale geliyordu. Hasretimi bir iki satırlık mektupla dile getirmeye çalışıyor ve Allah Rasulünün hayatta olacağı mülahazasıyla mektubumu ona gönderiyordum. Belki bana bir vesile eliyle uzanır ve beni de huzuruna kabul eder, diye ümitleniyordum. O sene, şimdi ismini hatırlayamayacağım talebelerden biri (Büyük İhtimalle İbrahim Çalışkan olabilir) bana: "Hocam hacca gitmeyi düşünmüyor musunuz?" dedi. Yarama öyle bir tuz basmıştı ki dayanılacak gibi değildi. "Ben kim, oraları kim?" dedim ve ağlayarak sınıfı terkettim. Müdür odasında başımı masaya dayadım ve duygularımı masanın camına döktüm. Zaten camın altında Ravza-i Tahireye ait çeşitli resimler bulunuyordu. Ben de hicranımı doğrudan oraya anlatıyordum. Aradan kaç saat geçti bilmiyorum. Bildiğim ve hatırladığım gözyaşlarımın bir türlü dinmek bilmeyişiydi. Ben bu vaziyette otururken idareci arkadaşlardan biri içeriye girdi ve "Hocam, sizi telefondan istiyorlar" dedi. "Kim" diye sordum. "Galiba Lütfi Doğan" cevabını verdi. Lütfi Doğan o sırada Diyanet İşleri Reis Muaviniydi. Reisliğe o vekalet ediyordu. Hemen telefona koştum. Karşıda hakikaten Lütfi Doğan vardı ve o tatlı, yumuşak sesiyle bana hitaben şöyle diyordu: "Arkadaşlarla kararlaştırdık, bu sene, hacıların durumunu kontrol için Diyanet adına üç kişiyi hacca göndereceğiz. Biri Denizli Müftüsü İbrahim Değirmenci, İkincisi Eskişehir Müftüsü Ahmed Baltacı, üçüncüsü de siz." O sene Diyanet adına hacca gitme işi ilk defa oluyordu. Kendimi bir ara rüyada zannettim. Biraz evvelki hicranım neydi, şimdi neler duyuyordum.. Hemen Ankara'ya gidip muameleleri tamamladım. Orada anladım ki, bu mizanseli Yaşar Hocaefendi (Tunagür) hazırlamış. Ona da çok dua ettim. Gittiğim bu ilk hacc, benim için çok bereketli oldu. Tabiiki Cenab-ı Hakk'ın rızası ölçüsünü bilemem. Fakat iç alemim itibariyle bu haccdan çok istifade ettim. Bir-iki defanın dışında Beytullah'tan hiç ayrılmadım. Gece gündüz orada kalıyor, sadece abdest almaya çıkıyordum. Açlığım dayanılamayacak dereceye varırsa hurma veya bisküvit gibi şeylerle açlığımı yatıştırıyor ve yine ibadetime devam ediyordum. Her gün üç umre yapıyordum. Tabiiki o sırada gençlik de var. Buna güç yetirebiliyordum. Efendimiz'den başlayarak sırasıyla Raşid Halifeler için umre yaptım. Benim gibi birinin yaptığı umre onlar namına olur mu olmaz mu bunu düşünmedim. Çünkü ben herşeyimi onlara borçluydum ve kendimi onlar için umre yapmaya mecbur hissediyordum. Bu mecburiyet hissinin zorlamasıyla cesaret ediyor ve yaptığım umrelerin sevabını onlara bağışlıyordum. Bu arada kendi yakınlarım için de umre yaptım. Başta Üstadım için sonra da annem, babam, ninem ve dedelerim için umre yaptım. Enterasandır; Şamil Dedem için umre yaparken birden bire bende bir hal değişmesi oldu. Sâfâ ile Merve arasında gidip gelirken ayaklarım yerden kesiliyor ve ben, adeta havada uçuyordum. Vücudumdan raşeler dökülüyordu. Her insanda olduğu gibi bende de bazan fevkaladeden haller olmuştur. Belki de bu gibi durumlar Efendimiz'in "Lî zamânün" dediği hallerden biridir. O andaki konsantreyi ve kazanılan durumu başka zaman yakalamak mümkün olmaz. Müsbet manada beni çıldırtacak derecede yaşadığım haller vardır. Fakat Şamil Dedem için umre yaparken elde ettiğim durum bunların hepsinin üstünde ve ötesinde bir durumdur ve tarifi mümkün değildir. O günü tarihiyle tesbit ettim. Zaten unutmam mümkün değil. Daha sonra Erzurum'a geldiğimde Vâlidem gördüğü bir rüyasını anlattı. Şâmil Dedem'i, melekler gibi bulutlar üstünde yüzüyor görmüştü. Rüyanın görüldüğü tarih, aynen benim umre yaparken ayaklarımın yerden kesilip uçtuğum tarihti. Rahmetli Ömer Kirazoğlu da bana yazdığı bir mektupta: "Sizin için umre yaparken, Beytullah'ın kenarında birden bire başkalaştım." demişti. Demek ki, bizzahr'il gayb yapılan tavaf ve umreler çok ciddi dualar nevindendir ki, Cenab-ı Hakk böyle bir hâl ihsan etmektedir. İşte Şamil Dedemin bende unutamadığım böyle bir hatırası da vardır. - Bu hal niçin Şâmil Dedenizle ilgili umrede oldu? "Bir yönüyle böyle bir hal yapılan umrenin kabul edildiğini gösterir.Ben öyle bir kabule layık olmasam dahi, Rabbimin lütfu ve keremi çok engindir. İkinci olarak, bu bir frekans mevzuudur. Ruh haleti itibariyle benim gönderme yaptığım bir yerde onun almacı bunu almaya müsaitmiş. İkimiz de aynı ruh halini paylaşıyormuşuz. Üçüncüsü de, dışa karşı çok kapalı gibi duran dedem, torunlarından birine çok ciddi alaka duyuyormuş ve adeta her ikisi bir biriyle bütünleşiyorlarmış..." |
| |
| | #6 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| - Sizin üzerinizde validenizin mi babanızın mı daha çok tesiri olmuştur? Ve çevrenizde size tesir eden başka kimler vardır? ![]() "İkisinin de kendisine göre tesiri vardır. Bunlar gayr-i şuurî, gayr-i idrâkidir. Eğer bir tesirden bahsedilecekse, benim üzerimde büyükannemin (Münise Hanım) daha çok tesiri vardır. Büyükannem, çok az konuşan ve hâliyle İslâm'ı bütünüyle aksettirmeye çalışan bir kadındı. Ağlayan, düşünen, büyüklere, ulemaya, meşâyıha saygı duyan müstesna bir durumu vardı. Bana karşı duyduğu alaka ve ilgi ise kelimelerle anlatılmayacak ölçüdeydi. Bütün beraberliğimiz müddetince bir defaya mahsus dahi bana kaşlarını çattığını hatırlamıyorum. Zaten tabiat itibariyle çok yumuşaktı. Babamın, anneme bir defa kızdığını hatırlıyorum. Kaşlarını çatmış annemin üzerine yürüyecekti. Derhal büyükannem araya girdi ve "Ramiz, sütümü-emeğimi sana haram ederim." dedi. Öyle melek gibi bir kadındı. Tekrar ederek söyleyeyim ki, eğer üzerimde bir tesirden bahsedilecekse, ben babamdan annemden önce büyükannemi idrak ettim, onu tanıdım. O'nun öyle sessiz, durgun deryalar gibi derinliği benim üzerimde büyük bir tesir bıraktı. İnanmayı ve Allah'la irtibatı onda gördüm. Belki eskiden gülmüştür, mütebessim bir kadındı, ama ben, öyle kahkaha attığını hiç görmedim. Çok onurluydu. İkinci olarak, babamın tesiri de az değildir. Babam dikkatli yaşardı. Namazlarına çok dikkat ederdi. Onun da gözü yaşlıydı. Vaktini hiç zayi etmezdi. Tarladan eve geldiğinde, ayağının çarığıyla, yemek hazırlanıncaya kadar, hemen bir kitap açar ve okurdu. Onda kitap okuma bir zevkti. Yolda gidip gelirken de ağzı boş durmaz, ya Kur'an okur ya da yeni ezberlediği Arapça veya Farsça bir beyti tekrar ederdi.Ben Kaside-i Bürde'yi önüme alarak ezberlediğimi bilmem. O'nu babamın okuyuşlarından kaparak ezberlemişimdir. Diğer Farsça beyitleri de hep babamın vaazlarda okuduklarından ezberledim. Babam, her dakikasını mutlaka hayırlı ve bereketli bir işle dolduran ve düşünceye ehemmiyet veren bir insandı. Boş yaşamaya kapalıydı. Nükteleri vardı; fakat bu nükteler onun kıvrak zekasından kaynaklanan nüktelerdi. O hep ciddiyet âleminde dolaşır dururdu. Babamı en iyi idrak ettiğim dönemlerde o otuzbeş yaşlarındaydı. Onu başındaki sarığıyla tanıdım. Ve onu hiçbir zaman sarıksız görmedim. Babam Kur'an'ı otuz yaşlarında öğrenmiş. Doğum tarihi 1905 olduğuna göre, o boş dönemleri idrak etmiş ve boş dönemlerde yetişmiş. Bir de muhâceretler, gitme-gelme derken okuma yazma dönemi geçmiş. Zaten sonra da harf inkilabı oldu ve latin harfleri geldi. Gayretliydi. Okuma-yazmayı kendi şahsi gayretleriyle öğrenmişti. Askerde de başkalarına okuma yazma öğretmek üzere çavuş yapılmış. O dönemler, hususiyle bazı yerlerde Türk toplumunun askıya alındığı, boşluğa salındığı dönemlerdir. O dönemde hemen hemen mükemmel yetişen hiç kimse yok gibidir. Ancak babamın bir yönü vardı ki, şayan-ı takdirdi. O da ulema ve meşâyıhı çok sevmesiydi. İsterdi ki, hergün ev dolsun, evde mutlaka bir misafir bulunsun. Zaten evde, hemen hergün misafir eksik olmazdı. Her evde, şarka mahsus olmak üzere, ahır ve han odaları vardır. Yani odanın birinde atlar bulunurdu. Diğer oda da bunun tabii sıcaklığı ile ısınırdı ki, burası da oturma odası olarak kullanılırdı. Bazan soba kurulduğu da olurdu. Fakat, bizim ocak dediğimiz şöminelerin kullanılması daha çoktu. Kahvedanlık, cezve ve fincanlar, daima ocağın kenarında hazır bulunurdu. Gelen misafirler, hemen gideceklerse, en azından onlara bir kahve yapılırdı. Hele kış geceleri -ki Erzurum'da dokuz ay kış olur- bu odalar dolar dolaş boşalırdı. Meşâyıh ve ulema bizim evde apayrı bir alaka görürdü. Evimize sık sık gelenler arasında Alvarlı Mehmed Lütfi Efendi, onun kardeşi Vehbi Efendi; Taği şeyhlerinden Sırrı Efendi, Şehâbeddin Efendi gibi çevrenin en maruf, tanınmış ve sevilen insanları vardı. Hocalar da gelirdi. Evimizin onlarla da ciddi bir münasebeti vardı. Hatta imam evleri bize ait arsalar üzerine yapılmıştı. Ve bizim ahırda, ağzı hayvanın kıçıyla kapatılan bir delik bulunurdu. Oradan imamın evine geçilirdi. Kur'an öğrenmenin ve öğretmenin yasak olduğu o ceberut dönemlerinde bizim bu ahır çok ciddi hizmetler görmüştü. Ben dört veya beş yaşlarındaydım. Evimize, herkesin hürmet ettiği, iyi molladır, dediği Halil Efendi Hoca namında bir zat gelmişti. Babam onun dizinin dibinden hiç ayrılmazdı. İhtimal babam Kur'an okumayı ondan öğrenmişti. Kıraatı daha sonra Süleyman Efendi adında bir zattan öğrendiğini hatırlıyorum. Halil Hoca, Korucuk'tan ayrılıp Maslahat köyüne gidince babam da yanında gitti. Biz iki sene kış aylarında babasız yetim gibi kaldık. Babam bu iki sene zarfında Arapça ve Farsça okudu ve ilmini ilerletti. İlme karşı çok şiddetli merakı vardı. Babamın bu durumunun benim üzerimde de tesiri büyük oldu. Onun o yaşta ilim adına katlandıkları âdeta beni de olgunlaştırdı. Ben çocukluk ve gençlik dönemlerimde, hiçbir zaman kendi emsalim ve yaşıtlarımla oturup çocukluk ve gençlik yapmadım. Daima büyüklerle bareber oturma ve onların anlattıklarını dinleme bende bir ahlak haline geldi. Bunda da şüphesiz babamın çok büyük tesiri oldu. O sohbetlerde göz ve kulak doldurucu şeyler anlatılırdı. Bilhassa Alvar İmamı'nın sohbetlerine doyum olmazdı. Belki anlatılanları bütünüyle anlayamazdım, fakat hepsinin hafızamda kaldığını söyleyebilirim. Çünkü sonradan gelir dinlediklerimi satır satır, anneme, büyükanneme ve amcalarımın hanımlarına anlatırdım. Bu bana apayrı bir zevk verirdi. Evimize gelip kalan hocalardan biri de Harun Efendi idi. Bu zat Karadeniz yöresinden alim ve takva bir insandı. Evimizde o kadar alaka görmüş ve bu alaka onu o derece memnun etmiş ki, evine döndüğünde hep bizden bahsetmiş..Seneler sonra Erzurum'lu Salih Efendi yanında birisiyle gelmiş ve o şahsa beni göstererek, "Bu senin babanı misafir eden Ramiz Efendi'nin oğludur" demiş ve beni öyle tanıtmıştı. Oğlu da babasının bizi nasıl sitayişle anlattığını söylemiş ve o devreye ait bu hatıra bir dostluğun daha kurulmasına sebep olmuştu.. Babam çok terbiyeli bir insandı. Hatta birgün Mehmed Kırkıncı Hoca'nın bana şöyle dediğini hatırlıyorum. Babamı kasdederek şöyle demişti: "Hayret ediyorum bu adama! Bir köyde yetişmesine rağmen enderun terbiyesi almış bir asilzade gibi terbiyeli insan. Nerede nasıl ve ne ölçlüde konuşulur; bunu bilmek hakikaten apayrı bir ahlak ve terbiye ister.." Babamın kıvrak bir zekası vardı. Hafızası da çok kuvvetliydi. Otuz beş yaşından sonra kendini bir ilim adamı gibi yetiştirebilmesi bunu gösteriyor. Hafızlık yaptığım sıralarda, beni teşvik için oturur benimle beraber o günkü dersi ezberlerdi. Ben onun bu davranışından ayrı bir enerji alır ve ezberimi ondan evvel yapmaya çalışırdım. Sohbetlerini mutlaka, ya birinden duyduğu ya da kendi bolduğu bir nükteyle süslerdi. Bu da onun ince bir zekaya sahip olduğunu isbat ediyordu. Onun bana tesir eden yönlerinden biri da asla bizlerle perdeyi yırtmaması; ister sevgisinde isterse öfkesinde hep bu perdeyi korumuş olmasıdır. Mesela beni çok severdi. Fakat bu sevgisini başkasının yanında izhar etmezdi. Eğer oturduğumuz odada bir başkası yoksa ben oturacağım zaman altıma minder atar, eğer bir başkası varsa bunu göstermeden yapardı. 14-15 yaşlarında idim. Bir ay kadar sigara içtim. Hatta pipo içmeye başladım. Babam bunun farkına varmış. Beni karşısına alıp da birşey demedi. Sadece yastığımın altından aldığı paketi cebinden çıkardı. Ayak ayak üstüne attı. Ve benim çakmağımla sigarasını yaktı. Çok utandım. Yer yarılsa da içine girsem diye temenni ettim. O kadar terlemiştim. Ve bu hadise benim derhal sigarayı bırakmama sebep oldu.. Babam, hiç olmazsa Erzurum'da neş'et etseydi daha farklı bir ufku olurdu, diye hep düşünmüşümdür. Ciddi bir okuma imkanı olsaydı, büyük ve derin bir tahlil insanı olurdu. Müsbet tenkid ruhu olan kritiğe açık bir insandı. Sahabeye Muhabbet Sünniydi. Sünnilik yanı çok kuvvetliydi. Bütün imamlara sonsuz saygı duyardı. Sahabi Efendilerimize cinnet derecesinde bir merbutiyeti vardı. Onun sahabiden bahseden kitapları hep aşınmış ve yer yer yırtılmıştır. Kimbilir her birini kaç defa okumuştur. Diyebilirim ki, sahabi sevgisini bana ve kardeşlerime babam aşıladı. Biz, küçüklüğümüzden beri, onları kendi aile ferdlerimizden birer parça gibi kabullendik ve öyle de sevdik. Babam sahabiden bahsederken, gözleri hep bir meçhule doğru kayar ve anlattığı sahabinin hayaline dalar giderdi.. O, çok şey olmaya müsait bir tohum gibiydi. Fakat kuvve-i imbatiyesi sağlam bir zemin bulamamış; o da bulunduğu yerde yeşermeye boy atıp meyve vermeye çalışmıştı.. |
| |
| | #7 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jul 2006 Yaş: 22
Mesajlar: 3,804
| bu sene okudum çok güzel. sempati duyanların okumasını tavsiye edeceğim. özellikle hacı kemal erimez ağabeyle hac da başlarından geçen olay beni çok etkiledi |
| |
| | #8 | |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Alıntı:
| |
| |
| | #9 | |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jul 2006 Yaş: 22
Mesajlar: 3,804
| Alıntı:
| |
| |
| | #10 | |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Alıntı:
her konunun başLıını deiştirdim.. ynt:.....faLan oLmadı yani.. ama bi daa bakiim bakaLım.. | |
| |
| Konu Araçları | |
| |