![]() |
| | #1 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| “Şov ve Mahrem” Birbirine bu kadar zıt olan iki ayrı dünyayı; “şov ve mahrem”i, aynı bedende kıyasıya bir gerilim halinde yaşamak… Büyük bir panayır cümbüşünde, bir taraftan ıskalayarak tedavülden kaldırdığımız, diğer yandan hayatımızdan peyderpey sessiz sedasız kaçıveren, anlamlar dünyamız… Değerlerin aşına aşına, yok oluş süreci… Fatma Karabıyık’ın son kitabı “Şov ve Mahrem”i okurken, içim sızlayarak seyrettiklerim; önce burkulan göz, ardından gözün baktığı kırık çerçeve, sonrasında da çerçeveden dağılıp düşen binlerce resim… Her şey ne kadar çabuk eskiyor… “Kadınlara iğ tutmasını öğretin” demiş Hz. Aişe… Haberin zayıf veya kudretli olup olmadığı hakkında dini tetkik tartışmasına girecek değilim, ama madem asırlar üstünden bize gelmiş bir haberdir, hikmet vardır bu cümlede… Her şey çarçabuk eriyip eğrilirken, “iğ tutması” Aişe Validemiz tarafından öğütlenen biz kadınlar için yeni zamanlarda, “iğ tutma” işi, neredeyse yokluğa denk düşüyor… İğ’leri tutamıyor ellerimiz… İğ’i tanımıyoruz, bilmiyoruz mesela, iğne midir, tığ mıdır bilmiyorum ben onu… Kadınlar iğ tutmazsa neyi tutar? Müslüman kadınla İslâmcı kadın üzerinden bakarak, “Bu açıdan bakıldıkta, gerçekten de müslüman kadının etrafında uyandırdığı sessiz saygı ile İslâmcı kadının hırçınlığı ve asabiliği arasında ne de büyük bir fark var…” diyor Dücane Cündioğlu… Yazmak, okumak, soru sormak ve zaman zaman da itiraz etmek, hatırlamak ve hatırlatmak… Hırçınlık ve asabilik olarak telakki ediliyor çoğu kez… Peki, uyku mu uyanıklık mı önerilen hırçınlara, bu da pek belli değil ama “hırçınlık ve asabilik” hükmü ile hepimiz birden beyazlayıveriyoruz, rahatlıyoruz kısa bir anlığına da olsa… Beyazlıyoruz, suçluyu buldukça… Bizi ağartmıyor belki ama, sorumluyu bulmak da epey önemli bir iş: “Asabi ve hırçın” olanlar… Dolayısıyla “saygı”yı da hak etmeyenler… Bu “asabi ve hırçın” İslâmcı kadınların yanı sıra, bir tarafta da Karabıyık’ın tesbitiyle “ultra modern türbanlı kızlar” ve “muhafazakâr erkekler” var… Ultra modern kızlar, ya aldıkları eğitim, bitirdikleri kolej ve konuşabildikleri birkaç yabancı dil, ya da sırtlarındaki moda marka giysilerle, içinde bulundukları kütlenin, eleştirmenlere en yakın ve en affedilebilir yerinde oturuyorlar… Gerçi tam olarak bunların da kendilerini kurtarabildikleri söylenemez… 24 Şubat 2004’te Habertürk’te saniye saniye ayrıntılarıyla canlı yayın verilen hadiseyi incelemiş mesela Fatma Karabıyık… Meriç Köyatası, Beyaz Türklerin Kalesi başlığıyla tanıtılan Papermoon’a örtülü eşiyle yemek yemeye gelen Ali Babacan’ı seyrediyor ve seyrettiriyor topluma… Hayret, alkış ve tebrik… Demek ki onlar da insan içine karışabiliyorlar mantığıyla, egzotik bir canlı türüne bakar gibi bakıyorlar, örtülü bir kadına: Büyük sınav… Örtülü kadınlar, sosyal mekanlarda görülmeye başlandıkça, “Yahu bunlar da bizim gibiymiş” diyerek, alicenap bir hoşgörü sarıyor her yanı… Seçkinlerin dünyasına adım adım giriveren bu yeni yüzler, asla “hırçın” ya da “asabi” değil, hatta biraz kendimizi zorlarsak, “cihad” bile denebilir bu yürüyüşe… Zarif, hoş ve “kültür”lü… Daha ne olsun? Bir de muhafazakâr erkeklerimiz var… Hemen her fırsatta gördükleri Müslüman kadınlara, “Siz neden nineleriniz gibi değilsiniz?” diye soranlar… Fatma Karabıyık da onlara soruyor: “Siz ne kadar dedeniz gibisiniz?” diye… “Modern kadınların reçel ya da kurufasulye yapamamasını, geleneklerden kopuş olarak değerlendiren erkekler, kendi kurbanlarını kesemediklerini; ehliyetini, amelini hiç bilmedikleri kasaplara, kurban kesimini emanet ederek, bir mü’min olarak ‘kurbanını kesemeyen’e dönüştüklerini fark edemiyorlar” diyor Fatma Karabıyık… Muhafazakârlığın ponponlu terlikleri içinde, rollerini biraz kaptırmış gibi duruyorlar gerçekten de… İslâmi kesimin pek çok tanınmış yazarı, tesettürlü kadınların giysisini demode veya besleme giysisi gibi bulduklarını defaatle yazdılar, söylediler… Bir de tüm bu kırıcı tartışmaların içinde, modern hayatın sert rekabete dayalı o kör dövüşünün ortasında, her şeye rağmen, Allah rızası ve emri gereği örtünmeye çalışanlar var… Evlilikten dini tebligat başarısına hatta iş, siyaset ve kariyer dünyasına kadar, cazibeli gözükmenin biricik şart olduğunu söyleyen bu güçlü koroya rağmen, kendilerini “hayatın içinde var etmeye çalışıyor”lar… Fatma Karabıyık’ın, Müslüman kadınların kendilerini, “hayatın içinde var etme” çabası olarak yaptığı bu vurgu üzerinde yükseliyor zaten bütün tartışma… Bir “görünen ve kabul edilen türbanlılar” var… Bir de “görünmediği” halde, her nasılsa “hırçın ve asabi”, her nasılsa “birinci tehlike”, her nasılsa “mutabakat dışı”, her nasılsa “besleme gibi dolaşan”, “yatay ilişkilerde başarısız”, sessiz kalabalıklar… Sessizliğin sesi dedikleri bu mu yoksa? Geçen hafta içinde, Necla Teyze’nin çok hasta olduğunu işittim… Allah şifa versin… Eski bakanlarımızdan Hasan Aksay Beyefendi’nin hayat arkadaşıdır kendisi. Zannederim annemle üç aşağı beş yukarı akrandırlar, ama ben onu hep kendi arkadaşım olarak düşünmüşümdür her nedense… Aranızda onun bir tek fotoğrafını hatırlayan var mı? O da “görülmeyen”lerden… Çarşamba’daki Kur’an kurslarında tahsil gören kardeşlerimi aradım, Necla Teyze için şifa ve sekinet olması niyetiyle hatim rica ettim… Bir suya okursanız, Necla Teyze’ye içiririz de belki ferahlık gelir dedim… Necla Teyze iyileşir iyileşmez, Fatma Karabıyık’ın bu önemli kitabını götüreceğim kendisine… Fatma Karabıyık, Şov ve Mahrem, Timaş… |
| |
| Konu Araçları | |
| |