![]() |
| | #1 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 2,424
| Seslerin ölmezliğine inanırım ben. Ve daima bir hatıralar denizi olduğuna... Duyma yeteneğimizi biraz zorlasak, kim bilir birbirine karışmadan uçuşup duran ne çok ses duyacağız, ne sırlara vâkıf olacağız. Kulaklarımıza çalınan sözlerin, şarkıların, melodilerin hatta sıradan çınlayışların, çıtırtıların bile yıllar yıllar sonra duyulduğunda, o ilk günkü ruh hâletini, o mekânın havasını, görüntüsünü olduğu gibi canlandırıvermesini nasıl izah edeceğiz? Evet, seslerin böyle bir mahareti, böyle bir büyüsü var. Tıpkı fotoğraflar gibi hatıraları dondurup saklıyor. Kimi şarkıları ya da sesleri duyduğumuzda yaşadığımız hüznü herhalde sesin bu anlaşılmaz kabiliyetine borçluyuz. Bugünlerde bir sesin 'tesiri hakiki'si altında, hatıralar denizine dalıp duruyorum. Mısırlı Hafız Abdüssamed, o şifa bağışlayan sesiyle Kur'an okuyor. Bir yerden usul usul süzülüp geliyor. Evet, kısa sûreler bu... Fatiha'yı döne döne okuyor, hayır buna okuyor denemez! Söylüyor, icra ediyor, ruhlara dokunduruyor. İnce bir sızı gibi kalbime işliyor Abdüssamed'in sesi... O saat, bedenim orada kalıyor. Ben neredeyse 25 yıl öncesine, Ankara'ya, Karşıyaka'da küçücük, yoksul bir apartman dairesine gidiyorum. Hatırlamak, serin bir meyve gibi düşüyor içime. Yine böyle bir sonbahar... Merdivenleri, yorgun ve biraz da gurbet kederiyle bulanmış bir umutsuzlukla çıkıyor, o yoksul evimize giriyoruz. Bir odadan işte o ses geliyor, Abdüssamed'in tarifsiz sesiyle döne döne okuduğu kısa sûreler. Bu sesin büyüsüne kapılıp gurbeti, yoksunluğu, yalnızlığı, birikmiş bütün kederleri unutuyoruz. Sonra yıkanmış, durulmuş, taptaze bir gönülle giriyoruz geceye. Üniversiteli beş arkadaşız. Farklı şehirlerden, apayrı kültürlerden çıkıp gelmişiz. Ailemizden ilk kez ayrılıyoruz, ilk kez büyük bir şehre çıkıyoruz. Yalnız, acemi ve kırılgan... Dışarıda 12 Eylül'ün baskıcı, kekre havası sürüyor. Gece sokakta yürürken tedirginiz; adım başı polis, bekçi düdükleri, adım başı yoklama. Sokakta üç-beş kişi toplanamıyoruz. Arkadaşlarımızı ziyarete gittiğimizde evden toplu çıkamıyoruz, aralıklarla birer ikişer... Üniversitede donuk bir hava; herkes birbirinden şüpheleniyor, herkes birbirini tartıyor. Ankara soğuk, kirli, boğucu. Ve biz, o küçücük yoksul öğrenci evinde, ayın ortasını bile getirmeyen harçlıklarımızla hayata tutunmaya çalışıyoruz. Yemeklerimiz tarhana çorbası, makarna ve patates... Kahvaltıda bir zeytini iki lokmaya katık ediyoruz. Salçayı soğanla kızartıp yiyoruz, yumurta bulunmaz nimet! Ekmek, evet, fırından daha ucuz diye bozuk ya da bayat ekmekleri alıyoruz. Umutsuzluk, bedbinlik, derbederlik için bütün şartlar mevcut. Bir arabesk sağanağında kaybolup gitmek işten değil. Öyle olmuyor işte! Biz o on yedisinde-yirmisinde Anadolu çocukları, umudumuza sımsıkı sarılıyoruz. Kardeşim, diyoruz birbirimize, kardeşim! Bir odadan, o hurda Philips marka teypten Abdüssamed'in içimize işleyen sesi geliyor: 'İzeşşemsi kuvvirat...' Kederlerimiz dağılıp gidiyor. Unutuyoruz dünyayı, yoksulluğu, dışarının bozbulanık havasını... Çay içiyor, Risale okuyor ve Kur'an dinliyoruz. O daracık ev genişleyip bir cennet bahçesine dönüşüyor. Sabahları içimiz kıpır kıpır çıkıyoruz. Akşama kadar özlüyoruz, can atıyoruz cennetimize dönmek için. Oradan, Karşıyaka'nın sonsuz gecekonduları arasından hayata, geleceğe, uzun yıllar sonrasına dair hayaller kuruyoruz. Özgürlük hayalleri... Evlerin basılıp kitap okuyan insanların alınıp götürülmediği, 'mahalle baskısı'yla (tabii ki bu tabiri o zaman bilmiyorduk) oruç tuttuğumuzu, namaz kıldığımızı saklamak zorunda kalmayacağımız günleri... Belki bir de kahvaltıda zeytinleri bütün yiyebileceğimiz zamanları düşlüyorduk. Ne çabuk geçiverdi çeyrek asır! Bir daha Ankara'nın o semtine hiç gitmedim. Ama o sokak, o ev, o yoksul soframız hâlâ bütün gerçekliğiyle gözümün önünde. Abdüssamed'in, kısa sûreleri, beni yeniden, yeniden oraya götürüyor. O evde yalnız benim değil, 'dünyada hor görülen' bir neslin hikâyesi saklı. O neslin talihli çocukları, birbirine tutunarak, içlerinde bir ışık topu gibi saklayıp durdukları umutlarıyla, dövene elsiz, sövene dilsiz kimseye aldırmadan yürüdüler. Bir gün, yeryüzünün cennet olacağına inanıyorlardı. Ne var ki dünyanın bu kadar büyük olduğundan haberleri yoktu! Şimdi hâlâ çay içiyor, Risale okuyor ve hayal ediyorlar: Dünyada gidilmedik ne çok yer var! Abdüssamed, kısa sûreleri nasıl bu kadar dokunaklı okuyor! Ali Colak.....Zaman :'( :'( :'( :'( |
| |
| | #2 |
| Teğmen Katılım Tarihi: Sep 2007
Mesajlar: 109
| CANIM YAZIYI ÇOK BEĞENDİM OKUYUNCA AKLIMA GEÇEN YIL GELDİ ARKADAŞLARIM BİRLİKTE GEÇİRDİĞMİZ ZAMANLAR GERÇİ BİZİM ÇOK ŞÜKÜR ÖYLE ZOR ZAMANLARIMIZ OLMADI AMA O SESİ HEP DUYDUK... |
| |
| Konu Araçları | |
| |