![]() |
| | #21 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 4,390
| Sahtekârlığın böylesi Ümit Burnu'nun keşfi denince, akla Vasco Da Gama gelir. Halbuki Ümit Burnu'nu dolaşıp Hindistan'a giden yolu Müslümanlar çok daha önceden biliyorlardı. Vasco Da Gama'ya Hindistan yolunda rehberlik yapan "Kitabu'l- Fewaid" eseriyle tanınmış, Arap coğrafya bilgini İbni Macid idi. Nasıl Çinlilerin, Türklerin kullandığı matbaa, onlardan öğrenen Alman Gutenberg'e mal edilmişse, Ümit Burnu'nun keşfi de bir diğer Avrupalı Vasco Da Gama'ya mal edilmiştir. Vasco Da Gama'ya mal edilen bu keşifte şeytanın aklının alamayacağı şöyle bir sahtekârlık bulunmaktadır. İbni Macid'in rehberliğinde Ümit Burnu'nu dolaşıp Atlantik'ten Hint Okyanusu'na geçen Vasco Da Gama, Mozambik kıyılarına geldi. Burada Arap asıllı İbrahim, Şirazi Sultanı olarak yerli kavimleri hakimiyetleri altına almıştı. Sultan İbrahim, Mozambik'e gelen denizcileri herhangi bir millete benzetemedi; fakat Osmanlı denizcileri olabileceklerini tahmin etti; zaten Portekiz adında bir devlet duymamıştı. Fuad Carım'ın "Türklerin Denizciliği" kitabından öğrendiğimize göre (Sayfa 76 ve devamı) olay şöyle cereyan etmiş, Fuad Carım da bunu Portekizli tarihçi Dünyada gıpta ile bakılan İslam devletinin denizcilerini ülkesinde misafir etmekten Sultan İbrahim büyük mutluluk duydu. Yakınlığını belli etmek için Nicolau Coelho'nun kaptanı olduğu gemiyi gezerken Osmanlı Devleti'nin tebaasını limanında görmekten çok memnun olduğunu söyledi. Yanlışlığı fark eden Coelho, Osmanlı olmadıklarını belirtmedi. Sultan bunlara pek çok hediye sunduktan sonra başkaptan olan Vasco Da Gama'yı sarayında kabul etti. Konuşma esnasında Sultan, Vasco Da Gama'ya direkt Türkiye'den mi, yoksa değişik ülkeleri dolaşarak mı geldiğini sordu. Vasco Da Gama net bir cevap vermeden soruyu geçiştirdi. Sultan İbrahim nezaketsizlik olmaması için üzerine gitmedi. Sohbet esnasında Vasco Da Gama, Hindistan'a gitmek zorunda olduğunu, bu denizi iyi bilen iki rehbere ihtiyacı bulunduğunu söyledi. Osmanlı'ya hizmetten şeref duyan Sultan İbrahim, rehberlik yapmaları için iki Arap denizciyi görevlendirdi. Rehberlerden biri gemiye girince, bunların Müslüman olmadığını anladı; hemen Sultan İbrahim'e bildirdi. Sinirlenen Sultan onları tevkif ettirmek istediyse de Vasco Da Gama, diğer Arap rehberi cebren yanında tutarak 7 Mart 1498 günü demir aldı. Mütevazı Şirazi sultanlığında yaşayan coğrafya ve matematik bilgini İbni Macid'in adını kimse bilmez; fakat Ümit Burnu denince akla kaşifi olarak ![]() ![]() İlmi konularda Batılıların pek çok sabıkası vardır. Rahmetli Ali İhsan Yurd gerçek bir Akşemseddin uzmanıydı. Yaptığı çalışmada Akşemseddin Hazretleri'nin sadece mutasavvıf değil, devrinin en iyi hekimi olduğunu, tıp tarihinde ilk defa mikrop konusunu ileri sürdüğünü, hastalıkların da pek çoğunun bu yolla bulaştığını okuyoruz. Ondan yüz yıl sonra İtalyan hekim Fracastar aynı şeyi tekrarladı. Daha sonra da Lee Uween Hoeh'in mikrobu bulduğu, botanikçi Von Linne'nin de tıp kitaplarında yer alıyor. Bu üç Avrupalının tıp literatüründe adlarının geçmesi, Akşemseddin'in geçmemesi bize bir sorumluluk yüklemiyor mu? Kuduz mikrobunu ve aşısını bulan Pasteur, lise öğrencilerine okutulurken çiçek aşısını bulmakla insanlığı büyük bir afetten kurtaran Akşemseddin'den okullarda söz edilmemesini nasıl izah edebiliriz? Sadece basit bir ihmal mi? Yoksa İbni Macid'i silip Vasco Da Gama'yı öne çıkaran Batı'nınkinden başka kültür ve medeniyet olmadığını zihinlere çakmak projesinin bir uzantısı mı? |
| |
| | #22 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 4,390
| epey ihmal etmişim bu konuyu yeniden vira bismillah diyelim ve gül konusuyla diyelim inş. KAÇ ÇEŞİT GÜL VARDIR? ![]() ......................... Güller tarih boyunca insanlar tarafından beğenilmiş ve şairler tarafından şiirlere konu edilmiştir. Mesela Kırmızı gül aşkın sembolü kabul edilmiştir… özellikle Kainatın efendisi Hz.Muhammed Mustafa (S.A.V)‘i ve O'nun aşkını temsil eder…. ] Gül tarihte de önemli bir rol oynamıştır. ingilterede 15. Yüzyılda York ve Lancaster aileleri arasında patlak veren iç savaşta ailelelerden biri kırmızı gülü öteki ise beyaz gülü kendi arması olarak kabul etmiştir ve bu savaş “GÜLLERİN SAVAŞI”olarak tarihe geçmiştir. ![]() .............................. .......... ![]() Yüzyıllardan beri yetiştirildiğinden ve bu güne pekçok farklı türü üretildiğinden kaç çeşit tür gül bulunduğunu söylemek çok zor... Mesela Yaban Gülü tür ve cinsleri oldukça fazladır ve bunların sadece 40 kadarı avrupalıdır. Yetiştirilen güllerin sayısı ise binleri aşar. Bitki yetiştiricilerinin hergün yeni bir cins elde ettiklerini söylersek sanırım ne demek istediğimiz daha net anlaşılır….. ![]() .............................. . ![]() |
| |
| | #23 |
| Yüzbaşı Katılım Tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 815
| ben yokken açmışsın bugün fark ettim..ilk verdiğin bilgiler benim en çok meraklısı olduğum konudan zevkle okludum..ses duvarı ve ağaçları belgesel meraklısı olduğum için daha önce biliyordum..emeğin karşısında saygımı belirtmek isterim..ajanda sen olduğun için sadece takip edeceğim...çok ara verme ..bende oldukça meraklıyım..bu arada sahtekarları şiddetle kınıyorum...güllere gelince bende yetiştirmeye çalışıyorum..çeşitlerim az şimdilik ama güle olan tutkum bunun üstesinden gelecek inşaallah |
| |
| | #24 | |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 4,390
| Alıntı:
bu arada gül yetiştirme konusunda seni tebrik ediyorum çünkü bu konuda ben bir felaketim .. kısaca kendime minyatür gül katili diyorum ![]() neyse...vakit kaybetmeden yeni bir bölüme Bismillah diyelim inş.. Düzenleyen: TaLia , 18-04-2008 - 00:03. | |
| |
| | #25 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 4,390
| Bu yazımızda dikkatlerimizi kuantum bilimi ile gündeme gelen alan kavramına yönelteceğiz. Boşluğun gerçekten boş olup olmadığı üzerinde duracağız. Kozmolojinin ince bir sırrı ve maddenin en nihaî noktası kabul edilen esir konusunu, kuantum alanı ışığında gündeme getireceğiz. Ether (esir) kelimesinin eski çağlarda göğün maviliği anlamına geldiği; fezayı mavileştiren cevher (öz) anlamında kullanıldığı rivayet edilir. On yedinci yüzyılda bu terim Descartes tarafından benimsenmişti. Descartes, esirin gökyüzünün boşluklarını doldurduğunu ve boş uzay denen ortamın bir basınçlı dolgunluk olduğunu ileri sürdü. Esirin, manyetizma gibi uzayda faaliyet gösteren çekme ve itme güçlerinin aktarılmasında da aracı olduğunu ekliyordu. Tabiatla ilgili teorileri daha ziyade gözleme bağlayan Newton'un aksine Descartes; mantıkî analizden, metafizik ve dinî inançlardan destek alıyordu. Descartes'a göre esir mantıkî bir gereklilik, Newton'a göre ise; tecrübe edilmesi gereken bir hipotez idi. Esire olan ilgi 19. yüzyıl başlarında birbirinden farklı metafizikî varsayımlara dayalı iki farklı araştırma yaklaşımının sonucu olarak yeniden dirildi. Elektromanyetik alanlar teorisini geliştiren Maxwell (1831-1879), manyetik kuvvetlerin ve ışığın esir içinde iletildiğini öne sürüyor; bu kuvvetlerin, uzayda elektrik ve manyetik yüklü kütlelerin çevresinde üretilen esir bükülmeleri olarak değerlendirileceğini ifade ediyordu. Esirin çok farklı ve üzerinde çalışılması zor bir konu olduğu aşikârdı. Esir, karşı evren (parelel evrenler) dediğimiz metafizik-mücerret uzaylara ait mücerret zaman küresi ise, ışıktan hızlı titreşiyorsa ve bu ortamın zamanı bizim de zamanımızı oluşturuyorsa, bunu kolayca belirleyemeyecektik. Gerçi uzay-zaman denen örgümüz, aslında üçü yer-mekân-uzay, üçü de zaman bildiren bir ortak sistem meydana getirdiğini artık biliyorduk. Ancak gerçeğin bu kadar gizli olmasındaki asıl sebep, belki de duyularımızın fizik ötesi dünyayı algılayamıyor olmasında yatıyordu. Çünkü yarı fizikî ışın-kuant dünyasını bile tam olarak kavradığımızı söyleyemiyoruz. Işığın her dalga boyunu göremiyoruz, her ses dalgasını duyamıyoruz. Gözümüzün ve kulağımızın duyarlı olabildiği frekanslar son derece sınırlı bir alanı kapsıyor. Doğru dürüst, maddeyi bile gördüğümüz söylenemez. Esir genelde bir akışkan ya da bir mayi olarak adlandırılmaktadır ve yine katılığı itibariyle bir jele benzetilmektedir; oysa bu adların hiçbiri uygun değildir. Bunların hepsi moleküler gruplardır, dolayısıyla esir gibi değildir. Eylemsizlik özelliği olan sürekli sürtünmesiz bir ortamı basit olarak ve tek başına düşünelim, mefhumun muğlaklığı, bilgimizin şu anki durumunda münasip olduğundan daha fazla bir şey olmayacaktır. Kusursuz devamlılığı olan, ince, sıkıştırılamayan, tüm uzaya yayılan ve içinde yerleşik sıradan maddenin molekülleri arasında sızan ve kendi imkânları ile birini diğerine bağlayan bir özdek fikrini idrâk etmeye çalışmalıyız. Ve onu cisimler arasındaki tüm hareketlerin sürüp gittiği evrensel bir ortam olarak kabul etmeliyiz. O halde bu onun -hareket ile enerjinin ileticisi olarak- fonksiyonudur." Kâinat ve Kur'an, Allah'ın iki ayrı kitabı. Kur'ân, "Kâinat kitabı"nın izah ve tercümesi niteliğinde ve ondan Yaratıcısı hesabına bahsediyor, yaratılışa ait sırlara değeri nisbetinde yer veriyor. Kur'an'ı çağımızın anlayışına sunan ve tabiat ve Kâinat'a ait sırları yorumlayan Bediüzzaman, bir âyette yer alan su terimini esir olarak yorumlar ve onun maddî yaratılışa menşe olduğunu ifade eder: "Arşı su üzerindeydi âyeti, şu madde-i esiriyeye işarettir ki; Cenab-ı Hakk'ın Arşı, su hükmünde olan esir maddesi üzerinde imiş; esir maddesi yaratıldıktan sonra, Sani'in ilk icatlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani esiri halk ettikten sonra, cevahir-i ferde kalbetmiştir." (İşaret-ül İ'caz) Kuantum fiziği, atomaltı dünyaya inerek, oradaki gerçek durumu, içinde yaşadığımız kâinatı oluşturan zerrelerin dünyasının bildiğimiz dünyadan çok farklı olduğunu keşfetti. Buna göre, birbirinden ayrı ve farklı duran atom parçacıkları, aslında birbiriyle alâkalı ve bağlı; bölünmez, dinamik bir bütünlük içinde bulunur. Birbirinden çok uzak nesneler sebep-netice zinciri olmaksızın birbirine bağlıdır. Yüksek enerji fiziği deneylerindeki gelişmeler gösterdi ki, parçacık dünyası dinamik bir yapıya sahiptir. Parçacıklar değişmez ve sabit değildir; pek âlâ başka parçacıklara dönüşebilmektedir. Eski anlayışa göre maddenin temeli sayılan atom ve atomaltı tanecikler, birbirinden bağımsız sert nesne ve katı yapıtaşı şeklindeydi. Materyalist düşünceye de temel teşkil eden bu anlayış, maddenin derinliklerine inilince temelden değişikliğe uğradı. Çünkü maddenin en alt seviyelerinde de karşımıza temel yapı taşları değil, bütün parçalar arasında varolan karmaşık ilişkiler dokusu çıkıyordu. Sonuçta, katı birimler bir bir erimiş, ortada sert nesneden eser kalmamıştı. Bu anlayış rüzgârı ile maddeci düşünce ve determinist anlayış büyük darbe yedi. Yine kuantum mekaniğine göre, aslında parçacık denen şey, hareketten ibaret bir şeydi. Parçacıklar enerjiden oluşturulabildiği gibi, tamamen enerjiye de çevrilebilirdi. Böylece, içinde yaşadığımız dünyada temel parçacık, maddi öz ya da yalıtılmış nesne gibi klâsik kavramlar artık anlamsız hale gelmektedir. Kâinat'ın birbirinden ayrı yalıtılmış nesnelerden oluştuğu görüşü, geçerliliğini kaybedince, zaman ile uzayın geleneksel anlamları ve bilinen sebep-sonuç ilişkisi gibi kavramlar da rafa kaldırıldı. Yeni fizikle birlikte sadece madde ve parçacık anlayışı değil, boşluk kavramı yepyeni bir kimliğe büründü. Bu yeni modern görüş boşluğu âdeta canlandırıyor, onu Kâinat'ın yaşama ortamı ve hayatî nefes ya da enerji konumuna yükseltiyordu. Allah'ın Kudreti ise birkez daha gözler önüne seriliyordu .... Prof.Dr. Osman ÇAKMAK |
| |
| | #26 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 4,390
| bu bölümde değişik bir konuyla ajandamızın kapağını kaldıralım istedim kısa ve önemli bir bilgi ... SÛRELERİN ÇEŞİTLERİ ![]() Sûreler kemiyet bakımından şöyle bir taksime uğrarlar 1-Tıval, 2-Miûn, 3-Mesani, 4- Mufassal, 1- Tıval yani uzun süreler yedidir: Bakara, Al-i İmran, Nisa', Maide, En'am, A'raf, Yunus veya Kehif. 2- Miûn, yani yüzlükler, âyetleri yüz dolayında olanlardır ki, Tevbeden sonra gelenlerdir. (Tevbe, Nahl, Hûd, Yusuf, Kehif, İsra, Enbiya, Tâhâ, Mü-minun, Şuarâ, Saffât). 3- Mesani, âyetleri yüzden az olanlardır. Miûndan sonra gelirler. Hâmimler, Elif Lamlar, Tasinler böyledir. Mesani: (Ahzab, Hac, Kasas, Tasin, Neml, Nur, Enfal, Meryem, Ankebut, Rum, Yâsin, Furkan, Hicr, Ra'd, Sebe', Melâike, İbrahim, Sâd, Muhammed, Lokman, Zümer, Hâmimler, Mümtehine, Fetih, Haşr, Tenzil, Secde, Talak, Nun, Hücurat). 4- Mufassal, Kur'an'ın sonundaki sûrelerdir. Nevevî'ye göre Hücurattan başlar. Onlar da Tıval, Evsat, Kısar olmak üzere üçe bölünür. Tıvali Mufassal: Hücurattan Buruca kadar, Evsatı Mufassal: Buructan Lemyekün'e kadar, Kısarı Mufassal: oradan sona kadardır. Sûreler, ekseriya baştaki lâfzın ismini alir: Yâsin, Tâsin gibi. Bir kısmı ilk âyette geçen bir kelimenin ismini taşır: Necm, Asır, Kevser gibi. Bir kısmı içindeki mevzudan isim alır: Yusuf, İbrahim gibi. Muhtelif mevzulara temas eden süreler ilk inen mevzuların adını taşır. Bakara gibi. |
| |
| | #27 |
| Yüzbaşı Katılım Tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 815
| ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
| |
| | #28 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 4,390
| Her Gece Tarihi İzliyoruz Geceleri gökyüzünde görüp de “Bu benim yıldızım” dediğiniz yıldızın yüz yıl önceden size göz kırptığını düşündünüz mü hiç? Veya bu gece parlayan yıldızları sizin göremeyeceğinizi ama sizin torunlarınızın gecelerini süsleyeceğini aklınıza getirdiniz mi? Bir gece balkonunuzda oturup gökyüzünde parıldayan yıldızlara bakarken, belki de dedenizin zamanında ölmüş bir yıldızı seyrettiğinizi düşündünüz mü hiç? Evet, seyretmekte olduğunuz yıldızın parıltısı Kanuni Sultan Süleyman zamanında oluşmuş olabilir. Bir başka deyişle Kanuni’yi görmüş bir yıldızla göz göze olabilirsiniz. Tabii Kanuni’nin seyrettiği yıldızlar da onun zamanından çok önce parıldayanlardı. Gökyüzünde parlayan bir yıldızın hangi zamanda parlayıp, hangi zamanda yeryüzüne ışığını gönderebildiği tamamen ne kadar uzaklıkta olduğuna bağlıdır. Kiminin 100 ışık yılı, kiminin 10 bin ışık yılı uzakta olduğunu düşünürsek, gökyüzündeki her bir yıldızın tarihin bir başka döneminin şahitleri olduğu söylenebilir. 10 trilyonluk ışık yolculuğu Işık yılı bir ışığın bir yıllık sürede kat ettiği yoldur. Bu yolun uzunluğu yaklaşık 10 trilyon kilometredir. Bir ışığın 100 ışık yılı uzaklıkta olması demek, 10 trilyon x 100 kilometrelik bir mesafe anlamına geliyor. Eğer yüz ışık yılı uzaktaki bir yıldızsa seyrettiğiniz, o aslında yüz yıl önce yola çıkıp da dünyamıza ancak erişebilmiş ışıktır. Adeta bir zaman okyanusu olan uzayda hangi yıldızın ışığının ne zaman insanoğlunun temaşasına sunulduğu, okyanusun neresine yerleştirildiğine bağlı. Dünyadan 500 ışık yılı uzaktaki yıldızın ışığı 500 yıl sonra ulaşırken, 1 trilyon kilometre uzaktaki yıldızın göz kırpmasını bir yıl sonra görebilirsiniz. Gökyüzünü aydınlatan bu devasa lambaların her gece bize sundukları ziyafetin bu kadar uzun sürede hazırlandığını bilmek ne kadar muhteşem bir şey değil mi? Güneşin şu anki halini göremeyiz Peki seyrettiğimiz yıldızın şimdiki hali nasıl? Bunu bilmek için yıldızın şu anki halini gösteren ışığını, yani 100 yıl sonrasını beklemekten başka çare yok. Tabii o zaman da yine o anki halini, yani ‘şimdiki zaman’ halini görmek mümkün olmayacak. Mesela Güneş Dünya’dan sadece 150 milyon kilometre uzaktadır. Işık hızının saniyede 300.000 kilometre olduğunu göz önünde bulundurursak Güneş ışıklarının Dünya’mıza ulaşması için yaklaşık sekiz dakika gerekir. Sonuç olarak Güneş’e her baktığımızda da aslında onun sekiz dakika önceki halini görürüz. |
| |
| | #29 |
| Yüzbaşı Katılım Tarihi: Apr 2008 Yaş: 21
Mesajlar: 996
| talia abla süpersin........sağol |
| |
| | #30 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 4,390
| |
| |
| Konu Araçları | |
| |