![]() |
| | #111 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| Bizden ne öğrendin? Mürşid-i kâmilin birisi, bir talebesine sorar: - Evladım, kaç senedir bizi tanıyorsun? - 22 senedir efendim. - Bu kadar zamanda bizden ne öğrendin? - Üç şey öğrendim efendim. - Nedir onlar? - Birincisi, efendim demiştiniz ki: (Yaptığın işin, söylediğin sözün hesabını ver. Kime? Kim soruyorsa. Âmirine ver, insanlara ver, kanunlara ver, vicdanına ver, dinine ver. Bu hesap bir gün nasıl olsa sorulacak sana. Ona göre hareket et, ona göre konuş.) Bunu kendime prensip edindim ve uygulamaya çalışıyorum. - İkincisi ne? - Yine demiştiniz ki: (Akılla mantıkla din olmaz. Olsaydı Peygamberlere, kitaplara lüzum kalmazdı. Dinimiz nakil dinidir. Allahü teâlâ ne bildirmişse, Peygamber efendimiz nasıl açıklayıp ne bildirmişse, mezhep imamlarımız, ehl-i sünnet âlimleri bunları nasıl sistemleştirip, herkesin anlayacağı şekilde nasıl nakletmişse, öylece inanıp tâbi olmak lazım. Yoksa insan felaketten kurtulamaz. Müctehidlerin farklı ictihadları rahmettir, bunu Peygamber efendimiz buyuruyor. Allahü teâlâ böyle olmasını murad etmiştir. Yoksa tek hüküm bildirirdi, o zaman müslümanların işi zor olurdu, yapamayanlar harama veya küfre düşebilirlerdi. Bu kolaylık, bir ihsan-ı ilâhidir.) Bunun böyle olduğunu bizzat yakînen yaşadım ve aklımı attım, rahat ettim. - Üçüncüsü ne evladım? - Yine demiştiniz ki: (İnsanların en alçağı, büyükleri kendisi gibi zannedendir. Büyükler, Peygamber efendimizin vârisleridir. Ana karnında şaki olanlar, büyüklere dil uzatır. Said olanlar ise ne kadar günahkâr olsa bile, onlara dil uzatmazlar. Allahü teâlânın rızası, onların iki dudağı arasındadır. Büyüklerin münkirleri, Peygamber efendimizin zamanında yaşasalardı, Onu da inkâr ederlerdi. Sevip tâbi olanları o zaman yaşasalardı, eshab-ı kiram olurlardı. Çünkü yol aynıdır. Allahü teâlâdan gelen nimetlerin şartı yoktur, dinli dinsiz, istesin istemesin herkese gelir. Ancak Peygamber efendimizden gelen nimetlerin iki şartı vardır, birincisi Onu tasdik etmek, ikincisi Onu sevmektir. Gelen nimetlerin derecesi bu sevgiye bağlıdır. Bu, Resulullah efendimizin sağlığında böyle idi. Vefatından sonra ne oldu? Ne olduğunu bizzat kendisi bildiriyor: (Kalbimde ne varsa, kardeşim Ebu Bekrin kalbine akıttım) buyuruyor. Bu emanetler silsile yoluyla vârislerindedir. Sevmenin ve inkârın nereye gittiğini unutmamak lazım. Sevmek itaat demektir, tam yapamasa bile boyun büküp, kusurunu kabul etmektir.) İşte hocam, bu üç şey, bana çok tesir etti, inandım, uygulamaya çalışıyorum, çok rahat ettim. - Üçüncü öğrendiğin saraya malik olmaktır. İkinci öğrendiğin bu sarayın anahtarıdır. Birinci öğrendiğin de, sarayda rahat etmenin, selamet bulmanın şartıdır. Bu üç şeyden başka bir şey öğrenmedin mi? Mesela Ehl-i sünnet itikadı, namaz, oruç, bid�atin zararı gibi hususları öğrenmedin mi? - Evet hocam onların hepsini öğrendim ama, bu üçü beni etkilediği için, bunları saydım. - Maşallah bu hâl üzere devam edersen umduklarına kavuşur, korktuklarından emin olursun. |
| |
| | #112 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| Esas hasta benmişim Cüneyd-i Bağdadi hazretlerinin gözlerinde aşırı ağrı meydana geldi. Herkese iyilik eden, cömertliği ile meşhur bir doktor çağırdılar, bu doktor, hıristiyan idi. Muayene ettikten sonra, (Gözlerinize sakın su değdirmeyin, yoksa kör olursunuz) dedi. (Su değdirmesem nasıl abdest alabilirim) deyince, (Gözleriniz size lazım ise su değdirmeyeceksiniz) dedi. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra bir miktar uyudu. Rüyasında (Gözlerini Allah için, Allah�ın emri namaz için feda edenin gözlerine şifa verilir) dendi. Uyandığında gözlerinde hiç ağrı kalmamıştı. Ertesi gün kontrol için hıristiyan doktor tekrar geldi. Baktı ki gözleri tamamen iyi olmuş. Hayret edip, (Bir günde tamamen iyileşmeleri tıbben mümkün değil, bu nasıl iyi oldu?) dedi. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri rüyasını anlatınca, doktor hemen elini öpüp iman edip, (Esas hasta siz değil, benmişim. Sizin gözleriniz ağrıyordu, benimkiler ise körmüş. Hakikatleri göremeyen ben imişim) dedi. Hikmet-i ilahiye bakın, cömert ve iyilik sever bir hıristiyanın hidayete kavuşması için Allahü teâlâ Cüneyd-i Bağdadi hazretlerinin gözüne ağrı veriyor, böylece doktorun hidayetine sebep kılıyor. |
| |
| | #113 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| Kulluk böyle olur Bölgesinde sevilen sayılan bir mürşid-i kâmilin yüzlerce talebesi vardı, onları yetiştiriyordu. Talebelerinden bazıları evliyalık makamında yükselip, Levh-i Mahfuzu görmeye başlamışlardı. Tuhaf olan, Levh-i Mahfuzu gören talebe, bu mürşid-i kâmilden bir bahane ile uzaklaşıyordu. O mübarek zat da onlara hiçbir şey demiyordu. [İnsanların başına gelecek olaylar, doğacakları, ölecekleri ve ne iş yapacakları gibi bütün bilgiler, Levh-i Mahfuz denilen bir kitaptadır.] Kalan talebelerden birisi de bu makama yükselmiş, Levh-i Mahfuzu görmeye başlamıştı, ama hocasını terk etmedi. Ancak eski neşesi gitmiş, hep üzüntülü duruyordu. Bir gün hocasıyla yalnızken, hocası, üzüntüsünün sebebini sordu. Talebe sustu. Bunun üzerine hocası, (Bazı arkadaşların bizi terk etti, sen niye terk etmedin?) diye sordu. Talebe yine sustu. Hocası, (O arkadaşlarının bizi neden terk ettiklerini biliyor musun?) diye sordu. Talebe yine cevap vermedi. Hocası, (Bak evladım, ahde vefa gösterip terk etmediğin için sana anlatayım) diyerek şunları söyledi: (O arkadaşların ve sen, Allahü teâlânın izni ve ihsanıyla evliyalık yolunda epey mesafe kat ettiniz. Levh-i Mahfuzu görür hâle geldiniz. O arkadaşların Levh-i Mahfuza bakınca benim Cehennemlik olduğumu gördüler, o yüzden bir şey de demeyip benden kaçtılar. Yavrum, sizin bir sefer gördüğünüzü ben kırk yıldır görüyorum. Ama ne yapayım? Yüce Rabbim öyle takdir buyurmuş. Ben Ona ve âlemlere rahmet olarak gönderdiği sevgili Peygamber efendimize iman ettim, O ne getirmişse hepsine inandım, hepsini beğendim, kabul ettim. Emredilenleri yapıyor, yasak edilenlerden kaçıyorum. Bana düşen bu, iman etmek, vazifelerimi yapmak. Rabbim dilerse kabul eder, dilerse kabul etmez. Bize düşen, iradelerimizi Onun iradesine uydurmak, kulluk böyle olur, kul isek böyle olmalıyız. Takdir Rabbimizindir.) Sonra ağlamaya başladı. Talebesi de ağlıyordu. Epey bir zaman ağlaştılar. Talebenin birden yüzü değişti, (Hocam, hocam, bakın bakın, Levh-i Mahfuza bakın, isminiz yer değiştirdi, Cennetlikler kısmına geçti) diye sevinçle bağırdı. Hocası, gözyaşlarını silip bakınca aynı şeyi gördü, (Elhamdülillah) diyerek, şükür secdesine gitti. |
| |
| | #114 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| Kendinden tiksinmeyenin hâli Cüneyd-i Bağdadi hazretlerinin talebelerinden birisi, gördüğü rüyalar üzerine, "Artık ben kemâle geldim. Sohbete lüzum kalmadı" vesvesesine kapılıp, bir kenara çekildi. Bundan sonra gördüğü güzel rüyalar daha da arttı. Rüyasında kâh uçuyor, kâh insanlara vaaz ediyor, kâh bağlık bahçelik içinde güzel nehirler ve çok lezzetli yemekler yediğini görüyordu. Kendisini bulup, sohbetlere niye katılmadığını soran arkadaşlarına bu hâlini anlattı, artık ilmi tamamladığına inandığını, bundan sonra da irşatla uğraşacağına dair karar verdiğini söyledi. Arkadaşları dönüp, hocaları Cüneyd-i Bağdâdi hazretlerine durumu arz ettiklerinde, (Madem öyle, gidin ona söyleyin, onu bu gece Cennete götürürlerse, Cennete vardığında üç defa Lâ havle� okusun) buyurdu. Talebeler gidip, o arkadaşa bunu söylediler. O da, hay hay, öyle olursa okurum dedi. Hakikaten o kimseyi rüyasında Cennete götürdüler. O kimse Cennete vardığında üç defa Lâ havle okudu. Gördüklerini ve kendisinde hasıl olan şeytani hâllerin hepsini unuttu. Bir anda kendisinin pislik ve çöplük içerisinde olduğunu gördü. Uyandığında içine düştüğü hatayı anladı. Çok pişman olup tevbe etti ve gelip hocasının elini öptü. Sohbetlere devam edip, talebeler arasındaki yerini aldı. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri ilk sohbetinde onlara buyurdu ki: "Rüyalara güvenilmez. Rüyadaki padişahlığın ne kıymeti var? Uyanıkken ele geçene bakmak lazım. Herkese bir rehber, mürşid-i kâmil lazımdır. Aksi halde şeytan gelip kendisine musallat olur ve insan maazallah ona tâbi olur. Sadık olan, ihlaslı olan her aradığını mürşidinde arar ve bulur. Bu din edep dinidir, ahde vefa dinidir. Hocam hayatta iken tam 30 sene din hakkında konuşmadım. Sonunda emirle konuştum, yani konuşmamı emrettiler, ancak ondan sonra hocamdan öğrendiklerimi nakletmeye başladım. Yine kendiliğimden bir şey söylemedim. Hocamdan naklettiklerimi, kendi bilgim gibiymiş gibi anlatsaydım, hırsızlık etmiş olurdum. Büyükler evden bir şey getirmezler, hırsızlık etmezler, kendilerine mal etmezler. Kimse kendini bir şey zannetmesin, bu yolda olmak yoktur, yok olmak vardır. Aynaya bakıp da kendinden tiksinmeyen, kendi yüzüne tükürmeyen, bu büyüklerin kemalatından mahrumdur yani istifade edememiştir." |
| |
| | #115 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| Nefsine pay vermeyenin mükafatı Cüneyd-i Bağdadi hazretleri ordu ile bir sefere katılmıştı. Ordu kumandanı ona bazı kıymetli hediyeler gönderip, lütfedip kabul etmesini istirham ettiğini söylemelerini bildirdi. O da istemeyerek alıp, hepsini sefere katılan gazilere dağıttı. Ertesi gün, (Niçin onları kabul ettim) diye kendi kendini kınamaya başladı. Bu sıkıntı ile bir gün kaylule için uyuduğunda, rüyasında, Cennette çok süslü köşkler gördü. "Bunlar kimin?" diye sordu. Dendi ki: "Gazilere mal ile yardım edenlerin." Onlara dedi ki: "Bana da bir şey var mı?" En güzel ve büyük olan köşkü gösterip; "İşte bu senindir" dediler. O; "Onlardan üstün tutulmamın ve en iyisinin bana verilmesinin sebebi nedir?" diye sorunca dediler ki: "Onlar mallarını sevap bekleyerek verdiler. Bu sebeple verilen saraylar, ona göredir. Sen ise, o malı kabul etmekle yanlış bir iş yapmaktan korkarak, nefsini hesaba çekerek dağıttın. İbadetlerinde, iyilik ve hayır hasenatında nefsini devre dışı bırakıp ona pay vermeyenin, onu azarlayıp hesaba çekenin mükafatı da elbette farklı olur." |
| |
| | #116 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| Yirmi saniyede mi yapacaksın? Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine bir gün şeytan der ki: - Ya Cüneyd, senin kadar yüksek dereceye ulaşan başka bir büyük zat tanımıyorum. Yirmi senedir sana hiçbir isteğimi yaptırmaya muvaffak olamadım, bunu nasıl başardın? Cüneyd-i Bağdadi hazretleri dedi ki: - Defol melun! Şimdi de beni kendini beğenme hastalığına düşürerek mahvetmek mi istiyorsun! Yirmi senede yapamadığını yirmi saniyede mi yapacaksın? Yıkıl karşımdan! |
| |
| | #117 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| İnsanı tanımada ölçü Bir adam Hz. Ömer'in yanında bir hususta şahitlikte bulunmuştu. Hz. Ömer ona, (Ben seni tanımıyorum, seni tanıyan birini getir) dedi. Orada bulunanlardan birisi, (Ben onu tanıyorum) deyince Hz. Ömer, (Nasıl bilirsin?) diye sordu. O da, (Emin ve âdil bir adam olarak tanıyorum) cevabını verdi. Hz. Ömer tekrar sordu: - Gecesini gündüzünü bildiğin, yakın bir komşun mudur? - Hayır. - İnsanın takvasını ortaya koyan, muamelesidir. Bu adam, alış veriş yaptığın bir kimse midir? - Hayır. - Bununla, insanın ahlakının güzel veya çirkin olduğunu anlamaya imkan veren bir yolculuk yaptın mı? - Hayır. Bunun üzerine Hz. Ömer, (Sen onu tanımıyorsun) dedi ve sonra da adama dönerek, (Git, seni tanıyan birini getir) buyurdu. |
| |
| | #118 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| İçinizde en günahkâr benim Ahmed Rufai hazretleri, bir gün talebelerine der ki: - İçinizde kim bende bir ayıp, bana yakışmayan bir hâl görüyorsa bildirsin. Talebelerden biri der ki: - Efendim, sizde büyük bir ayıp var. - Söyle kardeşim, o ayıbım nedir? Talebe gözleri dolarak der ki: - Bizim gibi günahkârların size talebe olması. Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai hazretleri de ağlıyordu. Bir süre sonra dedi ki: - Ben size hizmet ediyorum. İçinizde en günahkâr benim, zira en yaşlı benim, nefes sayısı çok olanın hatası, günahı da çok olur. |
| |
| | #119 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| Git, sebeplere yapış Bir şahıs, heyecan ve ızdırapla, Cafer-i Sadık hazretlerinin huzuruna gelerek der ki: - Ne olursunuz efendim, Allah'a bana daha fazla rızk vermesi için dua edin, çünkü çok yoksulum. - Hayır, ben sana dua edemem. - Niçin? - Zira Allahü teâlâ bu iş için bir yol tayin etmiştir; sebeplere yapışın, rızk peşinden koşun ve onu elde edin diye de emrediyor. Halbuki sen evinde oturup, dua etmek suretiyle, rızkının ayağına gelmesini istiyorsun. Yani âdet-i ilahiye muhalif hareket etmemi istiyorsun, hiç böyle şey olur mu? Git, sebeplere yapış, sebeplerin tesir etmesini Allahü teâlâdan iste. O zaman ben de bunun için dua ederim sana. |
| |
| | #120 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| Allahü teâlâ seni her an görüyor Bir gün askerler bir mahkumu meydana çıkarırlar. Suçu ağır olmalı ki çok kırbaç vururlar, derileri yarılır. Etlerinden kan sızmaya başlar. Lakin genç bir kere bile sesini çıkarmaz. Muhafızlar dinlenmek için bir kenara çekilirler. Bu arada kalabalığın arasında meydanda olan Bişr-i Hafi hazretleri gence yaklaşıp sorar: - Tahammülüne hayran kaldım. - Nasıl ağlayıp bağırabilirim ki, kalabalığın içinde sevdiğim kız var ve şu an beni görüyor. - İyi ama Allahü teâlâ seni her an görüyor. Onun edebini gözetmeyi hiç düşünmedin mi? Allahü teâlâ yarın ahirette, (Fazlasını istemiyorum ey kulum, sadece o kız için gösterdiğin gayreti, sabrı, edebi, aşkı, benim dinim için, benim rızam için niye göstermedin?) dese ne cevap vereceksin? Genç öyle bir (Allah) der ki kendinden geçer. O kadar kırbaca direnen vücut bu ilahi aşka, bu Rabbinden utanma duygusuna takat getiremez. Muhafızlar yanına koştuğunda çoktan can vermiştir. |
| |
| Konu Araçları | |
| |