ilahi-Tr Forum  

Geri   ilahi-Tr Forum > Dini Konular > Menkıbeler


Cevapla
 
LinkBack Konu Araçları
Eski 20-06-2007, 13:29   #131
Yarbay
 
Katılım Tarihi: Jan 2006
Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
Varsayılan Ynt: Dini Menkıbeler (Arşiv)

Biz seni genç ve kuvvetli sanırdık!
İstanbul�da yetişen âlim ve evliyanın büyüklerinden Merkez Efendi (Muslihuddin Musa Efendi) küçük yaşta memleketinde yaptığı ilk tahsilinden sonra, Bursa ve İstanbul�daki medreselerde okudu... Merkez Efendi, Kocamustafapaşa�da ilim yayan Sünbül Sinan hazretlerinin şöhretini işitti. Fakat bazı kimselerin onun hakkında yaptıkları dedikodular sebebiyle, bir türlü gidip sohbetine katılamamıştı...

Bir gün rüyasında Sünbül Efendinin, kendi evine geldiğini gördü. Sünbül Efendiyi içeri koymamak için annesi ile kapının arkasına pek çok eşya dayadılar ve üzerine de oturdular. Fakat Sünbül Efendi kapıyı zorlayınca, kapı arkasına kadar açıldı ve arkasındakiler yere yuvarlandı. Bu sırada uyanan Musa Efendi, yaptığı hatayı anladı ve sabahleyin Sünbül Sinan hazretlerinin huzuruna gitmeye karar verdi...

Sabahleyin Sünbül Sinan�ın camisine gidip, vaaz ettiği kürsünün arkasına, o görmeden oturdu. Sünbül Sinan hazretleri, vaaz esnasında Taha suresinin bazı âyet-i kerimelerini tefsire başladı. Tefsirden sonra; �Ey cemaat! Bu tefsirimi siz anladınız. Hatta, Muslihuddin Musa Efendi de anladı!� buyurdu. Sonra aynı âyet-i kerimeleri daha yüksek manalar vererek tefsir ettikten sonra tekrar; �Ey cemaat; Bu tefsirimi siz anlamadınız, Muslihuddin Musa Efendi de anlamadı� buyurdu. Muslihuddin Musa Efendi, hakikaten ikinci defa anlatılanlardan bir şey anlamamıştı. Sünbül Sinan hazretleri, o gün Taha suresini yedi türlü tefsir etti. Muslihuddin Musa Efendinin kürsi arkasında olduğunu, zahiren görmediği halde anlamıştı.

Vaaz bitti, namaz kılındı, herkes camiden çıktı. Sadece Sünbül Efendi kalınca, Muslihuddin Musa Efendi huzura varıp elini öptükten sonra af diledi. Sünbül Efendi de: �Ey Muslihuddin Musa Efendi! Biz seni genç ve kuvvetli biri sanırdık. Meğer sen ve anneniz de çok yaşlanmışsınız. Akşam bizi kapıdan içeri sokmamak için gösterdiğiniz gayrete ne dersiniz? Fakat, neticede kapı açıldı ve ikiniz de yere yuvarlandınız!� diye buyurunca, Muslihuddin Musa Efendi iyice şaşırdı. Pek çok özürler dileyerek ağlamaya başladı, affına sığınıp talebeliğe kabul edilmesi isteğinde bulundu. Sünbül Efendi de kendisini kabul ettiğini, dergahta hizmete başlamasını söyledi ve kızıyla da evlendirerek kendisine damat eyledi...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-06-2007, 13:30   #132
Yarbay
 
Katılım Tarihi: Jan 2006
Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
Varsayılan Ynt: Dini Menkıbeler (Arşiv)

Son yongam sensin ama öl de köye dönme!
Sene 1915... Sonbaharın serin yağışlı günlerinden biri. Birinci Dünya Harbi bütün cephelerde devam ediyor. Vatanın her tarafında barut ve kan kokusu var... Yiğitlerin biri ölüyor, bini yetişiyor, ihtiyarı, genci savaşıyor, didiniyor ve yurdumuza düşman çizmeleri basmasın diye, el açıp Allah�a dua ediyor...

Cepheye durmadan takviye kuvvetler gidiyor, işte o kuvvetleri götüren tren, Bilecik istasyonunda beklemektedir. Askerlerin hepsi sakin, belki bir daha geri dönmeyecekler. Ama şehid olmak inancı gönüllerine huzur veriyor...

Sevkiyat subaylarından biri vagonların arasında sessiz, hareketsiz bir gölge görür. Merakla ve şüpheyle yaklaşır... Beli bükülmüş, soluk benizli, başı yaşmaklı, ihtiyar bir Türk anası çakılmış gibi orada duruyor. Yağmurdan sırılsıklam olmasına rağmen huşu içinde beklemektedir. Anadolu�nun cefakâr anası ile yaklaşan subay arasında şu konuşma geçer:

- Anneciğim, yağmurun altında niye böyle bekliyorsun?
- Trende oğlum var. Onu uğurlamaya geldim.
- Oğlun kimdir, nerelisiniz?
- Söğüt�ün Akgünlü köyünden Mehmedoğlu Hüseyin.
- Onu görmek ister misin, çağırayım mı?
- Sana dua ederim. Ona bir çift sözüm var.

Hüseyin kısa zamanda bulunur. Elini öpen oğlunu bağrına basan ana son olarak; (Hüseyin�im, yiğit oğlum benim! Dayın Şipka�da, baban Dömeke�de, ağaların Çanakkale�de şehid düştüler. Bak son yongam sensin. Eğer, minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri sönecekse sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme. Yolun Şipka�ya uğrarsa dayının ruhuna bir Fatiha okumayı unutma. Haydi oğul! Allah yolunu açık etsin� demiştir.

Hüseyin, son defa anacığının elini öpmüştü. Yaşlı gözlerle oğluna bakan Türk anası son evladını da dualarla bu şekilde cepheye uğurlamıştır.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-06-2007, 13:30   #133
Yarbay
 
Katılım Tarihi: Jan 2006
Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
Varsayılan Ynt: Dini Menkıbeler (Arşiv)

Fatih'in ilme verdiği kıymet
Fatih Sultan Mehmed Han, Fatih Camii civarındaki meşhur medreseleri yaptırmıştı. Talebelerin medreseye girdiği ana kapının önüne mezar kazdırdı. Çukurun üzerine demirden bir ızgara koydurdu. Ancak hiç kimse bu yapılanlara bir mana verememişti.

Fatih dedi ki:
Ben vefat edince üzerime, mezarımdan çıkan toprağı atmayın! Onun yerine bedenimi, medreseye devam eden ilim talebelerinin ayakkabılarından koparak ızgaranın altında biriken bu mübarek tozlarla, çamurlarla örtün. Umulur ki Cenab-ı Hak, onların yüzü suyu hürmetine bana merhamet eder.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-06-2007, 13:30   #134
Yarbay
 
Katılım Tarihi: Jan 2006
Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
Varsayılan Ynt: Dini Menkıbeler (Arşiv)

Askerime helal lokma gerekir!
Sultan II. Murad Han zamanında, henüz Osmanlılarda hazine teşkil edilip saraya tahsisat ayrılmamıştı. Hâl böyle olunca, padişahlar da çok zaman parasız kalabiliyordu.
Fazlullah Paşa, II. Murad Han�ın Çandarlı Halil Paşa�dan borç para istediğini görüp dedi ki:
- Sultanım, Padişahın vezirlerden ve şundan bundan para istemesi yerinde olmaz. Müsaade buyurursanız bir hazine teşkil edilsin ve oradan saraya tahsisat ayrılsın.
Fazlullah Paşa�yı dinleyen Sultan Murad hazretleri sordu:
- Bu parayı nereden temin edeceksin?

Paşa dedi ki:
- Sultanım çok zengin var, bir fermanla bazılarından mal toplamak mümkündür.

Sultan Murad Han, celalli bir şekilde dedi ki:
- Paşam, bu nasıl sözdür! Böyle bir şeyi nasıl teklif edersin. Bizim idaremizde üç helal lokma vardır. Biri madenler, biri cizye, biri de savaş ganimetleridir. Bizim askerimiz gazi askerlerdir. Bunlara helal lokma gerekir. Bir padişah ki askere haram lokma yedirir, o asker artık harami olur. Haraminin sebatı olmaz. Küçük bir mukavemetle karşılaşsa hemen firar eder, kaçar. Sonrası ise malumdur!..
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-06-2007, 13:32   #135
Yarbay
 
Katılım Tarihi: Jan 2006
Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
Varsayılan Ynt: Dini Menkıbeler (Arşiv)

Kurtulmak istiyorsan Sultanımızı üzme!..
Yıldırım Bayezid Han, Niğbolu zaferinde kazanılan ganimetlerle muhteşem bir mescid yaptırmak ister. Mimarlar bugünkü Ulu cami�nin bulunduğu mevkide karar kılarlar. Söz konusu arsa üzerinde evi, bahçesi olanlara başka yerden muadil yer verilir. Hatta ceplerine birkaç kese altın sıkıştırılır gönülleri hoş edilir. Ancak ihtiyar bir kadıncağız bir �Evim de evim� feryadı tutturur ki sormayın! Değerinin üstünde ücretlere omuz silker, bütün tekliflere �Olmaz� der. Önce vezirler, sonra bizzat Sultan, kadının ayağına gider, iknaya çalışırlar. Ama o direnir.

Sultan Bayezid Han, caminin yerini beğenmiştir. Hiç hesapta olmayan pürüz canını sıkar. Hatta divanı toplar, çözüm yolu arar. Kadılar �Mal onun, satarsa satar, satmazsa satmaz!� derler. Meclis çaresizlik içinde dağılırken Bayezid Hanın aklına damadı gelir. Emir Sultan hazretlerini bulur meseleyi anlatır.

Mübarek sadece tebessüm eder, �Acele etme!� der, �Bir gecede neler değişmez?�

İhtiyar kadın o gece rüyasında mahşer meydanını görür. Annenin çocuğundan kaçtığı bir dehşet anıdır! Kalabalıkta korkunç bir azap endişesi vardır. O arada bir dalgalanma olur. Müslümanlar âlemlere rahmet olarak yaratılan Resulullah efendimizin yanına koşarlar. Şefaate kavuşan kavuşana. Kadıncağız da niyetlenir, ama bırakın yürümeye, kıpırdamaya mecali yoktur. Ayakları vücudunu taşıyamaz, ıstırapla yerleri tırmalar. Feryat figan ağlamaya başlar... İşte tam o sırada Emir Sultan hazretleri gelir ve sorar:
- Niçin ağlıyorsun anneciğim?
- Herkes Cennete gitti, ben bir başıma kaldım burada!
- Kurtulmak istiyor musun?
- Hiç istemez miyim? - Öyleyse Sultanımızı üzme! Ertesi gün kadın ayağı ile gelir, evini verir. Üstelik önüne konulan altınları bağışlar camiye...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-06-2007, 13:34   #136
Yarbay
 
Katılım Tarihi: Jan 2006
Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
Varsayılan Ynt: Dini Menkıbeler (Arşiv)

Çürük elma için ne istersin
Bir zimmi, Sultan İkinci Murad Hana der ki:
- Bir maruzatım var Padişahım, müsaade buyurun anlatayım?
- Elbette, söyle nedir maruzatın?
- Askerleriniz benim bahçemden dün elma yediler ve parasını ödemediler!
- Bu dediğin nasıl olabilir? Bir yanlışlık olmalı!
- Yanlışlık yok Padişahım.

Sultan Murad Han derhal araştırılmasını emreder. Az zaman sonra üç askeri huzura getirirler. Sultan onlara olayı anlatır ve sorar:
- Bu zimminin söyledikleri doğru mudur?
Askerlerden biri der ki:
- Doğrudur Sultanım, ben yaptım!
- Peki ama nasıl? Kul hakkını düşünmedin mi hiç?
- Padişahım, benim yediğim elma yerdeydi ve çürüktü. Çürük bir elmanın para edeceğini düşünemedim; nitekim bu iki arkadaşım da oradaydı, onlar ağaçtan elma kopardılar ve parasını da bahçeye attılar.

Padişah, zimmiye sorar:
- Askerlerimin söyledikleri doğru mudur?
- Evet, o ikisinin kopardığı elmaların bedelini aldım.
- Peki, öyleyse istediğin nedir?
- Diğer askerinizin yerden aldığı elmanın bedelini de isterim.
- Peki, o çürük elma için ne istersin?
- Bir kese altın isterim, yoksa hakkımı helal etmem.
- Bir çürük elma bir kese altın eder mi hiç? Bu açıkça haksızlık.
- O zaman hakkımı helal etmem.
- Peki al bir kese altın!

Zimminin gözleri dolar, kendisine uzatılan keseyi eliyle iter ve kelime-i şehadet getirir. Sonra der ki:
- Efendim, maksadım altın falan değildi, müslüman olmadan önce son defa adaletinizi tecrübe etmek istemiştim, beni affedin ve aranıza alın!
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-06-2007, 13:35   #137
Yarbay
 
Katılım Tarihi: Jan 2006
Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
Varsayılan Ynt: Dini Menkıbeler (Arşiv)

Kaleyi teslim etmek için vezir yapılmadım
Mısır ve Filistin�i kolaylıkla zapteden Napolyon, Akka Kalesi�nin de bir-iki gün içinde düşeceğini hayal etmiş ve Cezzar Ahmed Paşa�ya şu mektubu yazmıştı: �İşte kalenin duvarları önüne geldim. Bir ihtiyarın geri kalmış birkaç günlük ömrünü almak bana bir şey kazandırmaz. Seninle savaşmak istemiyorum. Benimle dost ol ve kaleyi teslim et!�

Cezzar Ahmed Paşa�nın bu mektuba verdiği cevap şudur:
�Allah�a hamd olsun gücümüz yetiyor, elimiz silah tutuyor. Geri kalmış birkaç günlük ömrümüzü de cenklerde geçiririz!�

Ünlü Fransız generali, Paşa�nın bu cevabını okuyunca etrafındakilere der ki:
�Anlaşıldı, bu ihtiyar bizim birkaç günümüzü heba edecek ama merak etmeyin, iki gün sonra şehrin ortasındayız.�

Napolyon�un Akka muhasarası tam 64 gün devam eder. Her gün biraz daha artan baskı hiçbir netice vermez, Fransızların her hücumu püskürtülür ve ağır kayıplar verdirilir. Yenilmez unvanı taşıyan Napolyon, kaledekilerin akıllara durgunluk veren kahramanlığı karşısında şaşırıp kalmıştır. Yüksek rütbeli bir subayını kaleye gönderir ve direnmenin netice vermeyeceğini, şehir teslim edilirse Paşa�nın ordusu ve ağırlıklarıyla beraber istediği yere gitmesine -güya- müsaade edeceğini bildirir. Ama Cezzar Ahmed Paşa�dan aldığı cevap şudur:
�Devlet bizi bu kaleyi teslim etmek için vezir yapmadı. Ben Cezzar Ahmed Paşa, şehidlik mertebesine ulaşmadan bir karış toprak vermem!..�

Paşanın bu cevabı Napolyon�u çileden çıkarır. Yaptığı yeni planlarla topçular gece gündüz Akka kalesini dövdü. Ne var ki açılan gediklerden şehre girebilenler Osmanlı süngüsü ile yok edilirler.
Bu müthiş hezimetle �Kader beni bir ihtiyarın oyuncağı yaptı� diye avaz avaz haykıran yenilmez unvanlı Napolyon, ordusunun yarısını kaybeder ve nihayet 21 Mayıs�ta çekilmeye karar verir ve ağırlıklarını kumlara gömüp, Kahire�ye geri döner. Orada da işleri umduğu gibi gitmeyen Napolyon 25 Temmuz 1799�da iki gemiyle gizlice Mısır�dan kaçarken, ordusunu Mısır�da bırakmış bir başkomutan olarak hayatının en büyük dersini Osmanlı�dan almıştır. Tarih, Napolyon�un şu sözünü kaydeder:
�Akka�da durdurulmasaydım, bütün Doğu�yu ele geçirecektim!�
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-06-2007, 13:35   #138
Yarbay
 
Katılım Tarihi: Jan 2006
Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
Varsayılan Ynt: Dini Menkıbeler (Arşiv)

Korkusuz cengaver Yahya Ağa...
Budin Paşasının yüzü aydınlandı. Yahya Ağa demek ki ölmemişti. Paşa derin bir nefes aldı. Sevinmişti... Ama Yahya Ağa onu bu vakitte niçin görmek istiyordu?
- Hayrola evlat, hoş geldin. Lakin ne var?
- Paşa Baba! Estonibelgrad baskına uğrayacak. Düşman bu iş için 90 bin kişilik bir ordu düzdü. Sen ne yapacağını iyi bilirsin. Destur verirsen, komşu kalenin ahvalini öğrenmek için gitmek istiyorum.
- Üzülme... Oraya seni göndereceğim.

İşte, Yahya Ağanın 2000 akıncı ile Estonibelgrad�a gidişi böyle olmuştu. Bu imdat kuvveti, korkunç tipi içinde gizli kapıdan kaleye girmişlerdi. Ama ne yazık ki, ne gelen bu imdat kuvveti, ne de gösterilen müthiş kahramanlık, durumu düzeltemedi. Düşmanın bu kaleyi kış ortasında kuşatmasının sebebi vardı. Buradaki müdafiler, sularını ve yiyeceklerini dışardan almak zorundaydılar. Asıl Osmanlı ordusu her zamanki gibi güneye, kışlağa çekilmişti. Kışı ise pek amansızdı.

Düşman, kuşatmadan sonra daha ziyade hareketsiz beklemeye başlamıştı. Kalede sadece 4000 serhadli vardı. Ama, Osmanlılardan hücumla kale almanın nelere mal olacağını iyi bilen düşman, sabırla beklemeyi tercih ediyordu. Osmanlılar eninde sonunda aç ve susuz kalacaklardı. Gerçekten de öyle oldu. Serhadliler, bir çıkış yaptılarsa da, üstün başarılarına rağmen azar azar eriyeceklerini anladılar.

Kale kumandanı, �Baharda burasını nasıl olsa tekrar zaptederiz� diye düşünerek, �vire� işini tatbike koymaya başladı. Paşanın teklifine düşman tarafı da pek memnun oldu.
Düşman kumandanı Osmanlı elçisine sordu:
-Vire için şartlarınız nedir?
- Vire şartları bellidir. Silahlarımızla çıkıp gideceğiz. Yalnız bir husus var! Kaledeki akıncılardan biri yedi arkadaşı ile beraber Vire�yi kabul etmiyor. Bizler çıkıp gidince onlar kalede kalıp sizinle cenk edecekler.

Düşman kumandanının ağzı bir karış açık kalmıştı. Önce ne diyeceğini bilemedi. Kekeledi:
- Seksen bin kişiye karşı sekiz kişi mi? Şey... Eh... Öyle olsun... Olsun...

Etrafındakiler de bu işe pek şaşmışlarsa da fazla önem vermediler, ciddiye bile almadılar.

Seksen bine karşı sekiz kahraman!
Estonibelgrad �vire� ile teslim edilmişti. Ancak Yahya Ağa ve yedi korkusuz cengaver, cenk ederek şehid olmak arzusuyla kalede kaldılar. Kahramanlar, sabah namazından sonra kaleden çıkan akıncıların, iyice uzaklaşıp uzak ufukta kaybolmalarını beklemişlerdi. Zira cenk hemen başlarsa, onların dayanamayıp geri dönmelerinden ve düşmana saldırıp sonuna kadar dövüşerek boş yere yok olmalarından korkuyorlardı...

Kül rengi semada belirsiz hissedilen güneş azıcık yükseldiği sırada kale kapısı açıldı. Sekiz korkusuz Osmanlı göründü. O zamana kadar hâlâ inanamayan düşman askerleri şaşkın şaşkın bakakaldılar. Seksen bin askere karşı sekiz kişi.
- Yok canım... Olamaz böyle şey... Belki de teslim olmak için geliyorlar.

Osmanlılar, efsanevi ejderhalar gibi heybetle yaklaştılar ve �Bismillah� diyerek ansızın yaylarına el attılar. Kahredici bir ok yağmuru ile düşman safları birbirine karıştı. Osmanlılar, adeta talim yapar gibi gözle zor takip edilen bir hızla ok çekiyor, fırlatıyorlardı. Düşman askeri, Osmanlıların mesafesine ok düşüremiyorlardı. Yanaşmak isteseler de vurulup düşüyorlardı. Sonunda oklar bitti. Bu sefer palalarına sarılıp, kuzuyu gören kurtlar misali: �Ya Allah!� diyerek düşmana daldılar.
Seksen bin kişilik ordu, ancak onlarla burun buruna geldiği zaman şaşkınlıktan kurtulabildi. Şimdi Osmanlı serdengeçtilerinin karşısında, toz duman içinde kümeler meydana geliyor, ama bu kümeler, birkaç saniye içinde infilak edercesine dağılıyor ve orta yerden �Allah� sedasıyla bir bahadırın önce palası, sonra kendisinin yükseldiği görülüyordu.

Alman tarihçilerinin kaydettiğine göre, Yahya Ağa, 160 kişiyi yere sermişti. Okların verdiği telefat bilinmiyor. Osmanlılara sokulamayan düşman, sonunda mızraklarını fırlatmaya başlamıştı. Her yanı kan içinde, bir kolu kopmuş olarak fırtına gibi esen Yahya Ağa�nın vücuduna bir anda 9 mızrak birden saplandı. O anda Koca Osmanlı akıncısının dudakları Kelime-i şehadeti söylüyordu.

Diğer akıncılar da birer birer şehid düştüler. Fakat 8 kişi, düşman askerinden en az 8 bin kişiyi haklamışlardı. Alman tarihçilerinin kaydettiklerine göre Avusturya ordusunun kumandanı, benzeri görülmedik bir cesaretle mücadele eden bu kahramanlara büyük bir cenaze merasimi tertip etti ve bütün düşman askerleri, uzun taburlar ve alaylar halinde bu şehidlerin karşısında şapka ve miğferlerini çıkararak sancakları ile saygı duruşunda bulunuyorlardı...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-06-2007, 13:36   #139
Yarbay
 
Katılım Tarihi: Jan 2006
Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
Varsayılan Ynt: Dini Menkıbeler (Arşiv)

Büyükleri seven mahrum kalmaz
Cüneyd-i Bağdadi hazretlerinin başka bir şehirde yaşayan sevenlerinden birisi anlatır:
Bir gün pazarda gezerken bir güzel kadın görüp tekrar tekrar baktım. Sonra pişman olup tevbe istiğfar ettim. Akşam eve geldiğimde hatun dedi ki:
- Efendi bugün yüzünüzü kararmış görüyorum, acaba nedendir?

Aynayı alıp baktım ki, hakikaten yüzüm kararmıştı. Neden olduğunu düşünürken aklıma o kadına baktığım geldi. Bir mağaraya çekilip günlerce göz yaşı döktüm, günahımın affı için Allahü teâlâya yalvardım. Yine de huzurlu olamadım. Sonra hatırıma, Cüneyd-i Bağdadi hazretlerini ziyaret etmek geldi. Bağdat'a şeyhin yanına gittim. Şeyhin evine varıp kapıyı çaldığımda, bana, (Gir ya Abdullah, sen pazarda günah işle, biz Bağdat'ta istiğfar edelim öyle mi) dedi.

İçeri girip, mübarek elini öpüp oturdum. Şaşırmış ve çok utanmıştım. Devamla buyurdu ki:
- Pişmanlık, tevbe büyük nimettir. Kalbin imdadı olmadan uzuvların dinin emrine uyması çok güçtür. Büyüklerin sevgisi olmayınca kalbin imdadı olmaz. Bunları yapmak ancak Allah adamlarının işidir. Büyükleri seven mahrum kalmaz.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 20-06-2007, 13:36   #140
Yarbay
 
Katılım Tarihi: Jan 2006
Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
Varsayılan Ynt: Dini Menkıbeler (Arşiv)

Sofu Baba
Aşağıda Silsile-i aliyye büyüklerinden Seyyid Fehim Arvasi hazretlerinin teveccühüne kavuşan bir gencin hâli anlatılıyor.

Hazret-i Seyyid Fehim, seçilmişlerden biri,
Bir bakışta temizler, kalbde bulunan kiri.

Müks�ün Arvas köyünden gelişlerinde Van�a,
Asi bir genç yaklaşır utanarak yanına.

Hazret-i Şeyh gülümser, gence adını sorar,
O anda âsi gençte acayip hâller başlar.

Şeyh teveccühle bakar, gencin gönlünü yakar,
Feyizler çeşme gibi gencin kalbine akar.

Adı Fehim�miş gencin, ondan hiç ayrılamaz,
Kendini saran hâlden bir türlü sıyrılamaz.

Yani Seyyid Fehim�e, Fehim âşık olmuştur,
Artık, Fehim�in kalbi feyizlerle dolmuştur.

Hocası köye döner, genç âşık yalnız kalır,
Havalar gayet soğur, mevsim kara kış olur.

Derler ki Hazret-i Şeyh, bezir yağı arıyor,
Bunu duyan Fehim�i, bir telaştır sarıyor.

Derhal arar her yeri, bezir yağını bulur,
Büyük bir küp içine yağı hemen doldurur.

Heyecanlı bir halde validesine varır.
Ellerine kapanır, anne diye yalvarır:

�İzin verirsen eğer, Müks�e gideceğim� der,
�Yol azığı olarak bana biraz ekmek ver!�

Annesi der, �Bu kışta gidilmez hiçbir yere�,
Kadın çaresiz kalır, yalvardıysa kaç kere.

Baktı ki genç evlâdı alev alev yanıyor,
Gece gündüz dilinde hocasını anıyor.

Mecbur izin verip der, �Yardımcın olsun Allah
Eve dönünceye dek ağlayıp çekerim ah...�

Fehim yalın ayakla düşer ıssız yollara,
Rabbim yardım eylesin böyle âşık kullara.

Yol belli değil, iz yok, bir de tipi esiyor,
Dondurucu soğuklar nefesini kesiyor.

İçinde Allah aşkı, sırtında koca bir küp,
Karlara batar çıkar, soğuk sıcak ter döküp.

Yırtıcı hayvanların yanından geçip gider,
Fakat onlar görmeden yoluna devam eder.

Canavarlar görseydi acep neler olurdu?
Belki taşımak için sırtlarına alırdı.

Çünkü misalleri çok, bir tek örnek verelim,
Hayvanlar nasıl hizmet ediyormuş görelim.

İbni Sina isimli filozof var ya hani,
Evden sorar, nerde der Ebul Hasan Harkani?

Hanım onu azarlar, �Yok, oduna gitti� der,
İbni Sina oturup dağın yolunu bekler.

Bakar Şeyh Ebul Hasan eve doğru geliyor,
Odun yüklü bir aslan onu takip ediyor.

İbni Sina korkarak bu hâli sual eder,
Şeyh tebessüm ederek, �Korkulacak ne var� der,

�Bizler evdeki kurdun yükünü çekiyoruz,
Bu kurt da bizim yükü çekip ödeşiyoruz.�

Hak âşıkları böyledir hakikati bilelim,
Fehim dağda gidiyor, sözümüze gelelim.

Bir hâl olur âniden birisi zuhur eder:
�Fehim yardım edeyim kabul edersen eğer�.

Böyle der gelen kişi, Fehim bakmaz yüzüne,
Hayalindeki �yâr�i görünmekte gözüne.

Akşam ezan okunur, hocası onu bekler,
Sevenlerine dönüp, �Bir yolcumuz geldi� der.

Fehim girer mescide, donmuş yalın ayakla,
Hep hocasına bakar, büyük bir iştiyakla.

Fehim der ki, �Çok şükür bir daha gördüm sizi,
Artık ne yaparsanız yapın bu bendenizi!�

Hazret-i Şeyh emreder, yedirip içirirler,
Yeni elbise verip yukarı geçirirler.

Hocası buyurur ki, dönüp Fehim�den yana:
�Tehlike içindeyken Hızır gelmişti sana,

İhtiyacın ne ise muhakkak görecekti,
İstediğini sana severek verecekti.

Hızır�ı görmek için kalbi yanan yanana,
Neden hiç konuşmadın, bakmadın ondan yana.�

Fehim der ki, �Efendim ben size geliyordum,
Sizi uzakta değil yanımda biliyordum.

O anda ermiştim ki sizinle bir huzura,
Bu huzuru bozup da bakılır mı Hızır�a?

Dumansız yanar idim, size doğru gelirken,
Sevginizi her derde âcil şifa bilirken,

Efendim yanımdayken ele yanaşılır mı?
Bu anda hiç Hızır�la durup konuşulur mu?

Size yaklaşıyordum her adım atışımda,
Yardım ediyordunuz her kara batışımda.

Kalbime ılık ılık sevgi döküyordunuz.
Gizli bir kuvvet ile beni çekiyordunuz,

Değilse ben bu yola nasıl girebilirdim?
Himmetiniz olmasa nasıl gelebilirdim?

Akıl fikir erişmez esrarlı hâlinize,
Yapışanlar kurtulur mübarek elinize.�

Sofu Baba olarak tanınır Van�da Fehim,
Feyzinden faydalanır ihlasla severse kim.

Büyükler öyle büyüktür ki, seven bile kurtulur,
Sofu Baba bir örnek, kölesi sultan olur.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Forum saati Türkiye saatine göredir. Şu an saat 18:26


vBulletin® Version 3.7.3, Telif Hakkı ©2000 - 2008 Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.2.0
© 2005 - 2008 ilahi-Tr Forumları
Web Stats