![]() |
| | #141 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| Hikmet Baba Çeşitli hâlleriyle hikmet saçan bir derviş, �Bunda da bir hikmet var� sözünü çok edermiş. Bu yüzden kendisine Hikmet Baba diyorlar, Fakat onu saf sanıp alaya alıyorlar. Nasipsiz birkaç kişi, oyun oynarlar ona, İneğini götürüp bağlarlar bir ormana. Derler, �Şimdi de hikmetten söz edecek mi? İneği aramaya dağlara gidecek mi?� Akşam sığırlar gelir, Dervişin ineği yok, Bekliyorlar Dervişte görülsün âni bir şok. Hikmet Baba bu işi de hiç anormal bulmaz, �Bunda da bir hikmet var� sözünden geri kalmaz. Çoluk çocuk birlikte köyden kıra çıkarlar, Sığırın otladığı her tarafa bakarlar. Nihayet aramaktan iyice yorulurlar, İneği bir ağaca bağlı halde bulurlar. Hikmet Baba yine der, �Bunda da bir hikmet var, Fakirin ineğini bu ağaca kim bağlar?� Biraz dinlenmek için oraya otururlar, Yorgunluktan dolayı hep uyuya kalırlar. Sabah olunca kalkıp köylerine giderler, Acıklı manzarayı ibretle seyrederler. Gece bir deprem olmuş, köy viraneye dönmüş, Feryatlar yükseliyor, bazı ocaklar sönmüş. Hikmet Baba üzülür, yine bir hikmet söyler: �Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler. Rabbimiz bir sebeple köyden çıkardı bizi, İneği bağlatarak kurtardı hepimizi.� |
| |
| | #142 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| Bal Tefsiri Bir gün Peygamber efendimiz aleyhisselam, Eshab-ı güzin hazretleri ile oturur idi. Kudretten ortaya bir ak tas geldi. İçi ak bal ile dolu idi. Üstünde bir ak kıl vardı. Hayret ettiler. Resulullah efendimiz buyurdu ki: (Gelin her birimiz bu üçüne bir temsil getirmeyince el sürmeyelim.) Hazret-i Ebu Bekir buyurdu ki: (Resulullah hazretleri bu tastan nurludur. Resulullah ile konuşmak bu baldan tatlıdır. Resulullahın sünnetini yerine getirmek bu kıldan incedir.) Hazret-i Ömer buyurdu ki: (İman bu tastan nurludur. İman getirmek bu baldan tatlıdır. İman ile gitmek bu kıldan incedir.) Ondan sonra Hazret-i Osman buyurdu ki: (Kur'an-ı kerim bu tastan nurludur. Kur'an-ı kerim okumak bu baldan tatlıdır. Kur'an-ı kerimin buyurduğunu tutmak bu kıldan incedir.) Ondan sonra Hazret-i Ali buyurdu ki: (Misafirin yüzü bu tastan nurludur. Misafir ile yemek yemek bu baldan tatlıdır. Misafirin hatırını yerine getirmek bu kıldan incedir.) Ondan sonra Hazret-i Âişe validemiz buyurdu ki: (Helal [zevcin] yüzü bu tastan nurludur. Helali ile söyleşmek bu baldan tatlıdır. Helalin hizmetini yerine getirmek bu kıldan incedir.) Ondan sonra Hazret-i Fatıma-tüz-Zehra buyurdu ki: (Kız çocuğun yüzü bu tastan nurludur. Annesini-babasını sever olması bu baldan tatlıdır. Kız çocuğunun ayıpsız evlenmesi bu kıldan incedir.) Ondan sonra Fahri âlem efendimiz buyurdu ki: (Ümmetimin yüzü bu tastan nurludur. Ümmetim için şefaat bu baldan tatlıdır. Şefaatin kabul olması bu kıldan incedir.) [Menakıb-ı cihâr-i yâri Güzin, Kırk ikinci Menakıb] |
| |
| | #143 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| Benim sonum ne olacak Ali Bekka hazretleri çok ağlardı. Öyle ki, gözyaşı tuzlu olduğu için yüzünde aktığı yerde iz bırakmıştı, yani devamlı aktığı için geçtiği yerleri kısmen çürütmüştü. Bu yüzden kendisine �Bekka� yani �çok ağlayan� lakabı verilmişti. Ancak böyle ağlamasının sebebini kimse bilmiyordu. Bir gün sevenleri çok ısrar etti, yalvarıp yakardılar, sebebini sordular bu ağlamanın, o da sonunda şöyle anlattı: Seneler önce, aç ve susuz kalarak harikulade hallere sahip olan bir arkadaşım vardı. Bir defasında ikimiz birlikte tayyi mekan ile Bağdat�tan çok uzaktaki şehre bir anda gittik. Orada bana, (Ali, falan tarihte benim evimde ol, vefat ederken, sen yanımda bulun) dedi, (Sakın ihmal etme, bu sana vasiyetimdir) diye de sözüne ekledi. Sonra işimizi görüp, yine tayyi mekan ile Bağdat�a döndük. Aylar sonra bu sözü hatırıma geldi, dediği gün evine gittim, ölüm döşeğinde idi. Son anlarını yaşıyor ve can çekişiyordu. Ama yüzü doğu tarafına dönmüştü. Tutup kıbleye çevirdim. Tekrar doğuya döndü. Yine kıbleye çevirdim. Yine doğuya döndü. Bu arada gözlerini açıp bana dedi ki, (Ali, hiç uğraşma, benim İslam�dan nasibim kalmadı, ben bu tarafa dönmüş olarak öleceğim!) Sonra, Hıristiyan ruhbanlarının söylediği küfür olan, imanı gideren sözler söylemeye başladı. Din-i İslam�dan çıktı. Nihayet imansız öldü. Bunu duyanlar cenazesini dışarıya attılar. Olay duyulunca cesedin etrafını kalabalık sardı, kızanlar, sövüp sayanlar, bizim sonumuz ne olacak diye de ağlayanlar vardı. Ben de aldım başımı köyden dışarı çıktım, yürüyüp giderken, benim sonum ne olacak diye hem ağlıyor hem tevbe ediyordum. Saatlerce yürüdüm. Epey uzaklarda bir Hıristiyan köyü vardı, oraya kadar gelmişim. Ortada bir cenaze, köylü etrafında toplanmış. Sövüp sayıyorlar. Beni görünce, (Ali hoca, Ali hoca, gel gel) dediler. Ben de yanlarına yaklaştım. Hışımla yerdeki cenazeyi göstererek, (Bu var ya bu, bizim dinimizi reddetti, sizin din üzere öldü, sizin söylediğiniz sözleri [kelime-i şehadeti] söyleyerek, ben müslüman olarak dünyadan ayrılıyorum diyerek öldü. Biz de bu ölüyü ne yapalım, yakalım mı diye düşünüyorduk) dediler. Ben de, (Ne güzel, hak din üzere öldü, bunda kızacak ne var) dediysem de, iyice köpürdüler, (Bu bizim ruhbandı, bize hainlik etti, sonunda dinimizi reddetti, bâtıl yolda olduğumuzu söyledi, �Gelin siz de müslüman olun, hak din Müslümanlıktır� gibi bize sonunda güya nasihat diye hakaretler etti) dediler. Onlara dedim ki, ileride benim bildiğim bir köyde, biraz önce sizin dininiz üzere ölen birisi var. Onun da cenazesi ortada kaldı. Bu iki cenazeyi değişelim mi? Hemen değişelim dediler. Bunun üzerine, cenazeleri değiştik. Onlar onu kiliselerinin yanındaki kendi mezarlıklarına gömdüler. Biz de bizimkini alıp, yıkayıp kefenleyip, cenaze namazını kıldık, bizim mezarlığa defnettik. İşte bu olay üzerine senelerdir ağlıyorum, son nefeste benim halim ne olacak diye hep korku içindeyim. Ağlayışımın sebebi budur. Son nefeste şeytanın hilesi çoktur, bu hileden kurtulmak çok zordur. Ahmed bin Hanbel hazretleri vefat ederken eliyle işaret edip, hayır olmaz dedi. Oğlu, (Babacığım bu ne hâldir?) dedi. (Şeytan, benim elimde can ver diyor, ben de "Hayır olmaz! hayır olmaz!" diyorum) dedi. (Bir nefes kalıncaya kadar tehlike vardır. Şeytanın aldatmasından emin olmak yoktur, ama hocası sağlam olanın kurtuluş ümidi çoktur) buyurdu. |
| |
| | #144 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| Abdullah bin Mübarek hazretleri Abdullah bin Mübarek, Sehl'e ders okuturdu, En yüksek ilimleri kalbine akıtırdı. Sehl Tüsteri, bir gün der: (Derse gelemem artık, Evdeki kızlarınız terbiyesiz yaratık. Çıkmışlar yola, "Sehl gel, diye bağırıyorlar, Hiç utanmaları yok, beni çağırıyorlar.'') İbni Mübarek gece, toplayıp talebeyi, Der ki, �Gidelim Sehl'e, görelim cenazeyi.� Gidince evlerine, Sehl'i ölmüş görürler, Ve İbni Mübarek'e "Nasıl anladın" derler. İbni Mübarek, durup onlara cevap verdi: �Benim kızlarım yoktu, onlar huriler idi, Sehl bin Tüsteri�yi Cennete çağırdılar, Ona müjde vererek, gel diye bağırdılar.� |
| |
| | #145 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| İmam-ı Züfer hazretleri İmam-ı Züfer, dinde büyük müctehid idi, Sadece fakih değil, abid ve zâhid idi. Hastalandığı zaman, yatağa girer hazret, Arkadaşları gelip derler ki, "Vasiyet et'' Der ki: "Şu ayırdığım eşimin olacaktır, Şunlar da kardeşimin oğluna kalacaktır." Orada hazır olanlar, şaşırıp kaldı buna, Derler, "Kardeşi varken, bir şey düşmez oğluna." Gün olur, ecel gelir, vefat edince Züfer, Dul kalan hanımını kardeşi nikah eder. Nihayet kardeşinin bundan bir oğlu olur, Züfer�in bıraktığı mal doğan çocuğa kalır. Sonra hatırladılar edilen vasiyeti, Böylece anlaşıldı Züfer'in kerameti. |
| |
| | #146 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| Talep edene hizmetçi ol Gece yarısından sonra, Hz. Mevlana�nın dergahının kapısı çalınır. Talebeleri açar. Sarhoş bir genç, (Ben Üstad Mevlana�yı görüp, elini öpüp duasını alacağım) der. Talebeler kovsalar da, o gitmez, (Duasını almadan asla gitmem) diye diretir. Talebeler ne yaptılarsa oradan uzaklaştıramazlar. Gürültüye Hz. Mevlana uyanır, (Ne var, ne bu gürültü?) diye sorar. Talebeleri, Efendim, sarhoş bir genç, duanızı almadan gitmeyeceğini söylüyor derler. Hz. Mevlana talebelerine, (O, sarhoş kafayla bu saatte bizi bulabilmiş, siz ayık kafayla içeri alamıyorsunuz. Belki samimidir, niye kovuyorsunuz? Talep edeni, ihlasla arayanı kovma yetkimiz yok ki. Ateşten çıkıp gelene, dön tekrar ateşe demeye hakkımız var mı? Bırakın gelsin yanıma) buyurur. Mevlana hazretlerinin bu sözlerini duyan genç gelir ve ağlayarak, (Hocam benim gibi sarhoş, edepsiz birisi için, talebelerinize sitem etmenize gönlüm razı olmadı. Beni de talebeliğe kabul buyurmaz mısınız? O talebelerin ve sizin hizmetinizde olmakla şereflenmek istiyorum) der. Hz. Mevlana gencin gözyaşlarını silip der ki: Evladım hoş geldin aramıza, kimin ne zaman ne olacağı belli olmaz, hangi vesile ile kavuşacağı belli olmaz. Allahü teâlâ âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamber efendimize, "Beni talep edene hizmetçi ol" diye emrediyor. Bu yüzden talep edenin haline vaktine saatine bakılmaz, talebine bakılır. Sen bizi Allah için sevip bulmuşsun. Gerçekte talebin biz değil, Allah sevgisine kavuşmaktır. Buna engel olmaya kimsenin hakkı olmaz. Talebelere sitem edişim bu yüzden idi. |
| |
| | #147 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| İyiliğin peşinden imtihan gelir Salih bir zat vardı. Çok cömertti. Elinde avucundakileri muhtaçlara dağıttığı gibi, yardım isteyen fakirler olursa, onlara belli etmeden, başkalarından kendi adına borç alır fakirlere hediye ederdi. Bu zat bir gün hastalanır, yatağa düşer. Hastalığı gittikçe artar. Bunu duyan alacaklılar, onun ölüm döşeğinde olduğunu düşünerek başucuna dikildiler. Salih zat bundan son derece utanmış, rahatsız olmuştu. Asık yüzlü, sıkıntılı tiplerle çevrili olması onu üzmüştü. Bir şeyler söylemek istedi ancak, bize para gerek, nasihat değil, diye susturuldu. Bu sırada dışarıdan helva satan bir çocuğun sesi duyuldu. Salih zat, bir adamına seslenerek helvaları satın alıp ziyaretçilere ikram etmesini istedi. Görevli, çocuğun tepsisindeki bütün helvaları aldı. Ziyaretçilere ikram etti. Herkes abus çehrelerle helvaları yediler. Çocuk gelip helvaların parasını istedi. Salih zat, "Evlat bunları bana borç olarak yazar mısın?" deyince çocuk tek kelime söylemeden dışarı çıktı, 50-100 metre ileride bir ağacın altına oturup sessizce ağlamaya başladı. Tesadüfen oradan geçmekte olan şehrin valisi onu gördü, yanına gelip başını okşadı, niye ağladığını sordu. Çocuk olup biteni anlattı, o zata edebimden bir şey diyemedim ama, "Ben bunları zaten borç olarak almıştım, nasıl ödeyeceğim, evime nasıl para götüreceğim?" diye ağlıyorum dedi. Vali, hasta yatan salih zatı yakından tanıyordu. Çocuğun parasını ödedi. Çocuğa içi altın dolu yedi sekiz kese altın vererek gidip o salih zata vermesini söyledi. Altınlar eve gelince alacaklıların neşesi yerine geldi. Herkes alacağını tahsil etti. Ancak böyle aniden paranın gelmesine de bir anlam veremediler. Salih zat şu cevabı verdi: "Ben sıkıntı içindeydim. Siz de sıkıntı içindeydiniz. Buna bir de çocuğun üzüntüsü eklendi. Çocuğun edebi, tek kelime etmeden gitmesi, işi çözdü. Allahü teâlâ o masumun ihlası, edebi hürmetine sıkıntıları giderdi. İmtihanı kazanan o masum oldu. Alacaklılar utanıp paraları tekrar vermek istediler. Ancak kabul etmedi. "İnsan bir iyilik yaptığında samimiyetinin belli olması için peş peşe imtihanlardan geçirilir. Hatta iyilik yaptıklarından küfranı nimet görür. Eğer sabrederse iyiliğinin karşılığını kat kat alır. Sizler bir iyilik yaptınız. Ama sabredemediniz. Eşyanın hakikati görüldükten sonra pişman oldunuz. |
| |
| | #148 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| Annen uykuda günah işlemiyor Adam çocuğu ile ibadet etmeye kalkar, çocuk der ki: - Baba, bak biz ne güzel ibadet ediyoruz, annem horul horul uyuyor. Baba üzülür, der ki: - Oğlum keşke sen de annen gibi uyusaydın da, böyle söyleyerek, onu gıybet ederek günaha girmeseydin. Hiç olmazsa annen uykuda günah işlemiyor. |
| |
| | #149 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| Burada bir incelik var Bir zaman, karı koca, Mısır�dan hacca gelmişler. Hac dönüşü Medine�ye uğramışlar. Bu sırada develerini kaybetmişler. Yol paraları da yok. Ortada kalmışlar. Nihayet bir şeyhe giderler. Durumlarını anlatırlar. O da, gidip hazret-i Hamza�nın kabrini ziyaret edin, Fatiha okuyup mübarek ruhuna gönderin. Sonra, bana anlattığınız gibi halinizi anlatın der. Bunun üzerine, gidip ziyaret ederler. Adam daha kabirden ayrılmadan, hanımı dışarıdan kocasını çağırır. Bu bey seninle görüşmek istiyor, der. Adam, siz Mısır�a gitmek istiyormuşsunuz, benimle gelin, der. Bunları bir kervancıya götürür. Kervancıya, bunlar benim misafirimdir, bunları rahat bir şekilde, memleketlerine gönder, deyip bir kese altın bırakır. Karı-koca şeyhe teşekkür için gidip, gönderdiğiniz adam işimizi halletti, Allah sizden razı olsun, derler. Şeyh, o gördüğünüz hazret-i Hamza idi, der. Bunun üzerine hayretle sorarlar, efendim orada Peygamber efendimizin kabri şerifi de varken niçin ona gönderdiniz? Şeyh der ki: Burada bir incelik var. Peygamber efendimiz başkasının şekline girmez. Fakat başkaları girebilir. Bunun için doğrudan Peygamberimizden istenmez. |
| |
| | #150 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,811
| Başıma ne geldiyse bundan geldi Birçok talebesi, dergahı olan bir şeyhi, yıllar sonra talebelerinden biri perişan halde, Bağdat'ta tellallık yaparken görmüş. Acaba yanlış mı görüyorum diye tekrar tekrar bakmış. Evet gördüğü o zat. Yanına varıp sormuş: - Siz falan zat değil misiniz? - Evet benim, sen de falancasın. - Hocam söylemek mecburiyetinde değilsiniz; fakat çok merak ettim, bu hallere niye düştünüz? - Söylememde bir mahzur yok. Bilin ki siz ibret alın bu hallere düşmeyin. Bir gün evime misafir gelmişti. Yemekte balık vardı. Misafire ikram etmeden önce balığın iyi taraflarını kendime ayırıp kılçıklı tarafını ona verdim. İşte başıma ne geldiyse bundan geldi. Dinimizde, Müslümanın Müslüman kardeşini kendisine tercih etmesi gerekir. Mevcut olan iki şeyden iyisini ona vermesi gerekir. Vermeyen benim gibi cezasını çeker. |
| |
| Konu Araçları | |
| |