![]() |
| | #161 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,808
| Madem ki sorduk yapmamız lazım Osmanlılar zamanında bir kaleyi düşmanlar kuşatmış. Müslümanlar kalede 15 kişi kalmışlardı. Yiyecekleri de kalmamış, hiçbir şeyleri yokmuş, çaresizdiler. Reisleri istişare etmek için onları toplayıp demiş ki: - Hâlimiz ortada, düşman da meydanda. Çoluk çocuk var. Ne yapalım? Birisi demiş ki: Peygamber efendimizin buyurduğu gibi yapalım. - Peygamber efendimiz ne buyurdu? - Bir hususta çaresiz kaldığınız zaman kabir ehlinden yardım isteyin buyuruyor. Kalede bir yatır varmış. Hazırlanıp, abdest alıp, oraya gittiler. Kabirdeki zat, tecessüm etmiş böyle, sabah şafakla beraber kaleden çıkın, hücuma geçin demiş. İçlerinden birisi itiraz edecek olmuş, diğeri Allah rızası için itiraz etme, madem ki sorduk denileni yapmamız lazım, ya hiç buraya gelmeyecektik, madem ki geldik, ne buyurduysa yapacağız demiş. Sabah olunca kalenin kapısını açmışlar, hücuma geçmişler. Düşman kılıcını kınından çıkartmamış, bakıp gülmüşler. 15 kişi ne yapacak diye. Kabirdeki zat hemen müritlerini toplamış. Leşger-i gazâ önde, leşger-i duâ görev bizde. Melekler imdâda gelmişler. Meleklerin yardımı rüzgar şeklinde tecellî ediyor. Atlar, toplar havaya fırlamış. İnsanlar birbirleri üzerine düşerek ölmüşler. Ancak kaçan kurtulmuş, kalanların hepsi ölmüş. |
| |
| | #162 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,808
| Bir köylünün duası Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerini, büyük bir zat yapan bol dua almaktır. Bir gün alış veriş yaparken alış veriş yaptığı kişiden dua almadan köye döndü. Sonra tekrar o kişinin yanına gitti. Eskiden de köy öyle yakın bir yer değildi, ulaşım da ayrıca bir dertti. Köye geldiğinde adamı buldu. Adam, hayrola bir şey mi oldu neden geri döndün dedi. Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri, benim bir âdetim vardır, her iş yaptığım kişiden dua alırım, eve gidince senden dua almadığımı hatırladım, dua almak için geldim deyince adam ellerini açarak, Ya Rabbi aç bunun kalb gözünü diyerek dua etti. İşte Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerini Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri yapan dua budur. |
| |
| | #163 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,808
| Al sana Leyla Arayan belasını da, Mevlasını da bulur derler. Aramak, ihlasla istemek, buna kavuşmak için azimle çalışmak demektir. Bir şeyi iyi yapmak, onu çok ve devamlı yapmakla mümkündür. İnsan zamanla o işin ustası olur. Allah yolunda azimle çalışan da Allahü teâlânın rızasına kavuşur. İnsan sevdiğini çok anar. Çok anınca ikisi arasında bilmediğimiz bir şekilde muhabbet hasıl olur. Onun için neyi aradığımıza, neyi çok andığımıza dikkat etmeli. Delikanlının biri, ilk görüşte bir kıza âşık olmuş, kızın haberi yok. Kızın evini öğrenir, gider babasına kızıyla evlenmek istediğini söyler. Bunu ne kız tanır, ne annesi tanır ne de babası. Dolayısıyla adam kovar bunu. Delikanlı da o bölgede olan evliya bir zata gitmiş, durumu anlatmış: - Ben o kıza ilk görüşte aşık oldum, gittim istedim, beni kovdular. Ne olur bu işe bir çare bulun, beni o kızla evlendirin. - Dediklerimi yaparsan, bu çok kolay. - Efendim ne isterseniz yaparım, yeter ki o kızla evleneyim. - Kızın adı ne? - Leyla. Bunun üzerine, o mübarek zat, genci bir odaya kapatır. Ona der ki: - Burada Leyla Leyla diye bağır. Namaz, abdest, yemek haricinde bu odadan çıkma ve devamlı Leyla Leyla diye bağır; sevgi ve talebinde samimi isen merak etme Leyla�ya kavuşursun. Aşık genç, inanamamış ama; başka çare olmadığı için bağırmaya devam etmiş. Üçüncü gün genç bir kız dergaha gelir. Hoca efendiyle görüşmek istediğini söyler ve der ki: - Efendim üç gün önce bize bir genç geldi, beni çok sevmiş, evlenmek istiyordu. Bunu hiç tanımıyorduk, ben de dahil olmak üzere ailece onu kovduk gitti. Sonra ne olduysa yavaş yavaş o gence kalbim meyletmeye başladı, derken ben de ona aşık oldum. Ben de şimdi onunla evlenmek istiyorum ama kimdir, nerdedir, hiç tanımıyoruz. Onu bulmanız için, yardım etmeniz için geldim. Bunun üzerine mübarek zat, gencin bulunduğu odanın kapısını açar, al sana Leyla der. Delikanlı, bakar ki gerçekten Leyla gelmiş. Demek ki başka şey isteseydim ona da kavuşacaktım diyerek, Leyla'dan vazgeçip hocanın talebesi olur. |
| |
| | #164 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,808
| Büyüklerin en gücüne giden şey Evliya bir zata talebelerinden birisi sorar: - Efendim, Büyüklerin en gücüne giden şey nedir? - Hocasından devraldığı emanetin nasıl kullanılacağının ona öğretilmeye kalkışılmasıdır. Talebe tekrar sorar: - Sanki hocası ehli olmayana vazife vermiş gibi mi oluyor bu? Büyüklerin beğendiğini beğenmemek gibi mi oluyor? - Evet, öyle oluyor. Büyüklere akıl vermek hem yanlıştır hem de çok çirkindir. Akıl verilmesi, hocan seni seçmekle yanlış yapmış demektir. Halbuki, eğer iddiası âlimlikse, o ondan daha âlim ki onu seçmişler. Eğer iddiası dervişlik ise, o ondan daha derviş ki onu seçmişler. Geriye bir şey kalmaz, kalan sadece nefsi ve bedbahtlığıdır. İnsan vasıtaya binmekte inmekte serbesttir, ama gemide olan kaptanın işine karışamaz. |
| |
| | #165 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,808
| Kıymet bilmek Suda yaşayan balık suyun kıymetini bilmez, sudan çıkarılınca suya kavuşmak için çırpınıp durur. İnsanlar da böyledir. Mevcut nimetlerin şükrünü hakkıyla bilemez, beterin beterini yaşamadıkça pek anlamaz. Padişah bir kölesi ile gemiye binmişti. Köle hiç deniz görmemiş, geminin mihnetini tatmamıştı. Ağlamaya, inlemeye başladı. Tir tir titriyordu. Avutmak için çok uğraştılar, ama bir türlü sakinleşmedi. Padişahın keyfi kaçtı. Herkes aciz bir vaziyetteyken gemide bulunan yaşlı bir adam padişahın huzuruna çıktı, müsaade buyurursanız ben onu sustururum dedi. Padişah da lütfetmiş olursunuz dedi. Yaşlı adam emretti, köleyi denize attılar. Köle birkaç kere suya battı çıktı. Sonra saçından yakaladılar, gemiden tarafa çektiler. Köle gemiye yaklaşınca iki eliyle dümene sıkıca sarıldı, oradan gemiye çıktı, bir köşede uslu uslu oturmaya başladı. Yaşlı adamın yaptığı iş padişahı hayrete düşürdü. "Bu işteki hikmet nedir?" diye sordu. Yaşlı adam cevap verdi: "Köle önce suya batmanın, boğulma tehlikesi geçirmenin acısını tatmamıştı. Gemideki selametin kıymetini bilmiyordu. İşte huzur ve saadet de böyledir, bir felaket görmeyen kimse, huzurun kıymetini bilemez." |
| |
| | #166 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,808
| İnsanlık öldü denmesin diye İki genç, birini tutup Hz. Ömer�in huzuruna getirirler: - Bu delikanlı babamızı öldürdü. Davacıyız. Hz. Ömer suçlanan gence sorar: - Söyledikleri doğru mu? - Evet doğru. - Peki niye öldürdün? - Ben hali vakti yerinde olan bir insanım, gezmeye çıkmıştım. Çok sevdiğim güzel bir atıma ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve yemesine engel olamadım, bu iki kardeşin babası, içeriden hışımla çıkıp, atımın başına bir taş attı, beyni sarsılan atım oracıkta öldü. Çok üzüldüm, adeta kendimi kaybettim, o şuursuzlukla bir taş alıp babalarına attım. Taş babalarının başına geldi ve oracıkta hemen öldü. Arkadaşlar beni yakalayıp size getirdi, durum bundan ibaret. Hazret-i Ömer dedi ki: - Suçunu kabul ettiğine göre, cezana da razı olman gerekir. Öldürülmen gerekir. Genç, bir maruzatta bulunur: - Ben zengin biriyim, ayrıca, babam vefatından önce bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için bunları saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı hemen infaz ederseniz yetimin hakkı zayi olacağı için Allah indinde sorumlu olurum. Bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim. - Peki senin kaçmayıp tekrar geleceğini nereden bilelim? Yerine birine bir kefil bulabilirsen git. Genç, oradakilere bir bakar ve der ki: - Bu zat benim için kefil olabilir. O dediği zat, Amr ibni As hazretleri idi. Hazret-i Ömer ona der ki: - Ya Amr, kefil oluyor musun? O yüce sahabi tereddütsüz şöyle der: - Evet, ben kefilim. Genç serbest bırakılınca memleketine gider. Üçüncü günün sonunda vâkit dolmak üzeredir ama gençten hiçbir ses seda yok. Medine'nin ileri gelenleri Hazret-i Ömer'e, gencin gelmeyeceğinin anlaşıldığını, dolayısıyla Amr ibni As'a yapılacak kısas yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler. Fakat gençler razı olmayıp, "Babamızın kanının yerde kalmasını istemiyoruz" derler. Adaleti dillere destan olan şanlı Ömer: - Merak etmeyin, kefil babam da, oğlum da olsa fark etmez, cezayı infaz ederim. Amr ibni As hazretleri der ki: - Ben de sözümün arkasındayım, infaza hazırım. Talimat üzerine idam için sehpa sandalye hazırlanmaya başlanır. Bu sırada, uzaklardan bir atlının geldiği görülür. Oradakiler az duralım belki genç geliyordur derler. Az sonra gerçekten genç, kan ter içinde kalmış atı ile çıka gelir. Hazret-i Ömer gence der ki: - Evladım neden geldin, nasıl olsa kefilin vardı? Genç der ki: - Ahde vefasızlık etti, sözünde durmadı denmesin diye geldim. Hazret-i Ömer sorar: - Ya Amr, sen bu genci tanımıyorsun, niye kefil oldun? - Ya Ömer, nereden tanıyayım, genç, o kadar kimse içinde hüsnü zan edip, beni seçti. Ben de insanlık ölmüş denmesin diye kabul ettim. Davalı gençler söze karıştılar: - Biz bu davadan vazgeçtik. Hazret-i Ömer onlara sorar: - Ne oldu, az önce "babamızın kanı yerde kalmasın" diyordunuz, niye vazgeçtiniz? Gençler şöyle der: - Dünyada merhametli insan kalmamış denmesin diye. |
| |
| | #167 |
| Yarbay Katılım Tarihi: Jan 2006 Yaş: 21
Mesajlar: 2,808
| Evliyanın derecesini bilemeyiz Bağdat�a uzak bir yerde yaşayan bir talebe, Halid-i Bağdadi hazretlerini çok seven, hep ondan anlatan hocasına gelip der ki: - Efendim, evdeki kitaplığımda büyüklerimizin kitapları var. Mesela İmam-ı Rabbani hazretlerinin ve oğlu M.Masum hazretlerinin Mektubatı var, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin İtikadname kitabı var. Bunları dizerken veya okuyup birbirinin üstüne koyarken, İmam-ı Rabbani efendimiz daha büyük diye önce Mektubatı üste koyuyorum, sonra oğlunun Mektubatını koyuyorum ondan sonra da Mevlana Halid-i Bağdadi efendimizin kitabını koyuyorum. Ama bunu yaptıktan sonra bana bir sıkıntı, bir üzüntü geliyor, anlatılır gibi değil. Gerçi hep edeple yapıyorum, ama bu sıkıntının sebebini anlamadım, onu arz etmek istemiştim. - Evladım, yaptığın ve yaşadığın basit bir şey değil, arkadaşlarını topla, yatsıdan sonra izah etmeye çalışayım. O gün yatsı namazından sonra hocaları, bugün bana şöyle bir sual soruldu, onu size izah edeyim der ve anlatır: - Allahü teâlâdan gelen rahmete, ihsanlara kavuşmanın hiçbir şartı yoktur. Her an her kuluna gelir. O kul dinli olsun dinsiz olsun, bilsin bilmesin, istesin istemesin, fark etmez. Rahmet-i ilahi her kuluna her an gelir. Ancak, Peygamber efendimizden gelen nimetlerin şartı vardır, herkese gelmez. Bu iki şart kimde varsa ona gelir. Bu şartlardan birincisi, Onu tasdik etmektir, yani bu zat Peygamberdir, son Peygamberdir, ben buna iman ettim, inandım, getirdiklerini kabul ettim, beğendim demektir. Peygamber efendimizden gelen nimetlerin vasıtası kalblerdir. Nasıl ki elektrik kablo ile gelir, yani vasıtası kablodur, nasıl ki su boruyla gelir, vasıtası borudur, Peygamber efendimizden gelen nimetlerin vasıtası da kalblerdir. Bu tasdik olunca, bizim bilmediğimiz görmediğimiz anlamadığımız şekilde, o şahıs ile Peygamber efendimizin mübarek kalbi arasında hat kurulur. İkinci şart ise, Onu yani Peygamber efendimizi çok sevmektir. Gelen nimetlerin derecesi bu sevgiye bağlıdır. Bu Peygamber efendimizin zamanında, yani O hayatta iken böyle idi, vefat ettikten sonra ne oldu? Bunu Peygamber efendimiz bildiriyor: (Kalbimde ne varsa, kardeşim Ebu Bekrin kalbine akıttım.) Yani, Peygamber efendimizin vefatından sonra, Ondan gelecek nimetler artık Hz.Ebu Bekir�den gelecektir. Ondan sonra Selman-ı Farisi hazretlerinden. Bu silsile yoluyla devam ediyor, yani silsile-i aliyye büyüklerinden. Peygamber efendimizden gelecek nimetler bu büyükler vasıtasıyla gelmektedir. Bu büyükleri inkâr eden, bu nimetlere kavuşamaz. Peygamber efendimiz âlemlere rahmet idi. Allahü teâlâ bu rahmetini, O sevgili Peygamberinin vârisleri yani bu büyükler ile devam ettiriyor. Silsile-i aliyye büyükleri birbiri ile mukayese edilmez. Peygamber efendimizin mübarek kalbindeki emanetlerin hepsi, nakledilerek bu büyüklere geçer. Büyükleri mukayese etmeye kalkmak, cahillerin, ahmakların işidir. Bu iş, ihtiyar genç işi değildir, tecrübeli tecrübesiz işi değildir. Bu Peygamber efendimizin mübarek kalbindeki o ilahi emanetlerin verilme işidir. Kime verilirse sultan odur, vâris odur, yetkili odur. Bu iş ilim medrese işi de değildir, öyle olsaydı Ehl-i sünnetin reisi, dörtte üçünün sahibi, dörtte birinin de ortağı imam-ı a�zam hazretleri, Cafer-i Sadık hazretlerine talebe olmaz, bu talebe olduğu iki seneyi kastederek, (Ömrümün son iki senesi olmasaydı, Numan helak olurdu) buyurmazdı. Medrese, tedrisat diye tutturan ahmaklar, imam-ı a�zam hazretlerinin ilim derecesine ulaşabilirler mi? Makamına yaklaşabilirler mi? Hiç mümkün değil. Halbuki o büyük imamımız, yolunda yani mezhebinde olmakla şeref duyduğumuz, hadis-i şerifte (O, ümmetimin ışığıdır) diye methedilen imam-ı a�zam efendimiz, o zamanın silsile-i aliyye büyüğü Cafer-i Sadık hazretlerine talebe olmuştur. Hâşâ boşu boşuna, (Bu iki sene olmasaydı helak olurdum) buyurmadı. Demek ki işin içinde bizim bilmediğimiz anlamadığımız şeyler var. Bu büyükleri ölçmek, hâşâ bu büyük, bu küçük diye ayırmak bize düşmez, kimseye düşmez. Biz tek şunu biliyoruz, o da, bildirildiği için biliyoruz, hepsinin mübarek kalbinde, Peygamber efendimizin mübarek kalbindeki emanetler vardı, başkasını, daha fazlasını bilmeyiz. Büyüklerin meydanında küçüklerin işi ne, hele hele yine onlardan, onların kıymetli kitaplarından öğrendiğimiz birkaç kelimeyi ezberleyip de kendisini bir şey zanneden bizim gibi ahmakların işi ne. Bu din edep dinidir, haddini bilme dinidir. Edep, haddini bilmektir. Herkes haddini bilmelidir. Şimdi zamanın büyüğü Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleridir. Biz dinimizi ondan öğrendik. Bu büyükleri bize o tanıttı, o sevdirdi. O mübarek zatların kitaplarını tercüme edip, açıklayıp bize vermişse, bu kitapları okuyun, evinizde sadece bunları bulundurun demişse, artık o kitaplar bizim için Mevlana Halid-i Bağdadi efendimizin kitabı olmuş olur. Böyle olunca da, hocamızın kitapları arasında da ayırım yapmamız yani bu kitabı iyi, bu kitabı daha kıymetli, bu kitabın kıymeti az gibi ayırım yapıp üst üste koymak ayrı bir edepsizlik ve suç olur. İmam-ı Rabbani hazretlerine giden yol da, M.Masum hazretlerine giden yol da, bütün büyüklere giden yol da, şimdi, Mevlana Halid-i Bağdadi efendimizin mübarek kalbinden geçer. Bu kalbden geçmeyen imam-ı Rabbani hazretlerine ve diğer büyüklere kavuşamaz, istifade edemez, onlardan zırnık alamaz. Alamadığı gibi suç işlemiş olur. O andaki yetkiliyi kabul etmemiş olur, kusurlu görmüş olur, eksik görmüş olur. Niyetine göre felakete gider yani. Halbuki o andaki vârise yani yetkiliye ne yapsan, Peygamber efendimize gider, yol aynı çünkü. Allahü teâlâ bu hâle düşmekten bizleri ve bütün müslümanları muhafaza etsin. Âmin. |
| |
| Konu Araçları | |
| |