![]() |
| | #1 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| İnsanlar Hz. Âdem'le Hz. Havva'dan doğarak çoğalmışlardır. Havva anamız hep ikiz doğum yapıyordu. Bunlardan birisi erkek, diğeri de kızdı. Hz. Âdem, aynı anda doğan ikizleri, bir önce veya bir sonra doğan ikizlerle evlendiriyordu. Habil'le beraber doğan kız çirkin, Kabil'le birlikte doğan kız ise güzeldi. Hz. Adem, Habil’n, Kabil'le beraber doğan kızla, Kabil'in de Habil'le beraber doğan kızla evlenmesini istedi. Fakat Kabil buna razı olmadı, kendisiyle doğan güzel kızı Habil'e vermek istemeyerek kendisi almak istedi. Hz. Adem buna müsaade etmedi ve Cenâb-ı Hak'tan gelen emir üzerine her ikisinin de Allah'a birer kurban takdim etmelerini söyledi. Bunun üzerine Kabil bir demet buğday, Habil de bir koyunu kurban olarak takdim etti. Bu hâdise Kur'ân'da şöyle anlatılır: "Onlara Âdem'in iki oğluna dair haberi hak ile oku. Onlar birer kurban takdim ettiklerinde, birisinin kurbanı kabul olunmuş, diğeri kabul olunmamıştı. Kurbanı kabul olunmayan diğerine, 'Ben seni öldüreceğim' dedi. O da, 'Allah ancak takva sahiplerinin kurbanın» kabul eder' diye cevap verdi. "Habil şöyle devam etti: 'Eğer sen öldürmek için elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi kaldıracak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Dilerim ki, sen benim günâhımı yüklenesin de, Cehennem ateşinin ehlinden olasın. Bu da zalimlerin cezasıdır.' "Sonra nefsi, kardeşini öldürmeyi ona kolay ve hoş gösterdi; o da kardeşini öldürüp hüsrana uğrayanlardan oldu. Sonra Allah, kardeşinin cesedini nasıl örteceğini göstermek için, ona, yeri eşeleyen bir kargayı gönderdi. Kabil, 'Yazıklar olsun bana!' dedi. 'Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtemedim!' Artık o yaptığına pişmanlık duyanlardan olmuştu." (Mâide Sûresi, 27-31). Hz. Âdem'in çocuklarının birbirleriyle evlenmelerinin dindeki yerine gelince; Hz. Âdem'den Peygamber Efendimize gelinceye kadar bütün peygamberler hak dini tebliğ etmişlerdir. Dinin temeli olan îman esasları hep aynı kalmıştır. Fakat şeriat dediğimiz, ibadet ve dünyaya ait işlerde Hz. Âdem'den Peygamberimize kadar her devrin icaplarına, insanların ihtiyaçlarına göre bazı hükümler değişerek gelmiştir. Cenâb-ı Hak her devrin insanının yaşayışını ve menfaatini gözeterek her ümmete ayrı bir şeriat göndermiştir. Mâide Sûresinin 48. âyetinde bu hususta, "Sizin her biriniz için Biz bir şeriat ve açık bir yol tayin ettik" buyurulur. Bediüzzaman Hazretleri de bu meseleyi şöyle izah eder: "Asırlara göre şeriatlar değişir. Belki bir asırda, kavimlere göre ayrı ayrı şeriatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü'l-Enbiya'dan (A.S.M.) sonra şeriat-ı kübrası [büyük şeriatı] her asırda, her kavme kâfi geldiğinden muhtelif şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır." (Sözler, shf. 485). Meselâ, Yahudiler ancak havralarda, sinegoglarda, Hıristiyanlar sadece kiliselerde ibadet edebilirlerken, biz Müslümanlar (temiz olan) her yerde namaz kılabiliyoruz. Yine sığır ve koyun gibi hayvanların iç yağlan Hz. Musa'nın şeriatında haramken, bizim dinimizde helâldir. Hz. Âdem ise ilk insan ve ilk peygamberdir. Allah ona da bir din ve şeriat göndermiş ve öğretmişti. O da Allah'ın kendisine gösterdiği şekilde hareket ediyordu. Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem'in çocuklarının birbirleriyle evlenmesini de bir zaruretten dolayı helâl kılmıştı. Çünkü insan neslinin artması gerekiyordu. Başka insan da olmadığına göre, bir zaruret olarak kardeşlerin birbirleriyle evlenmesi gerekiyordu. Bu âdet bir süre devam etti, fakat insanlar çoğalınca böyle bir evliliğe ihtiyaç ve zaruret kalmadı ve bu tatbikat da kalkmış oldu. |
| |
| | #2 |
| Üye Değil
Mesajlar: n/a
| Hz. Âdem'le Havva'dan Dünyaya Gelen Çocuklar O Zaman Evleniyorlardı. Şimdi Neden Yasak Edildi? Bu sorunun da, benzeri sualler gibi, belli mihraklarca ayarlanıp, sistemli olarak gençler arasında neşredildiğini esefle müşahede etmekteyiz. Evvelâ, bu ve benzeri soruları ortaya atanların samimiyetine inanmak oldukça güçtür. Bunun arkasında söylemek istedikleri şey ise az bir dikkâtle anlaşılacak kadar açık ve vazıhtır. Bu türlü soru imâl etme gayretlerinin en mühim hedeflerinden birisi, belki de birincisi, dinin esaslarında bir kısım tenâkuzların, zıtlıkların bulunduğu zannını uyarmaktır. Ve, aynı cinsten soruların hemen hepsinde nifak rejiminin menfî kâideleri mevcuttur. Hâşâ... "Allah yoktur. Din bir afyondur. Mukaddesler birer tabu ve emperyalizmin istismâr vasıtaları... Âile ve onda haram ve helâl sınırları âlem-şümûl hakikatlara zıt ve belli bir dönemin değişik istismar unsurları vs. "Perdenin aralanmasıyla ortaya çıkan şu şeyler ise doğrusu tüyler ürperticidir: Birbirine zıt emirlerle, bugüne kadar devam ede gelen din, artık akıl ve mantık'ın zaferi karşısında merciiyetini kaybetmiştir. Öyle ise serâzâd ve çakırkeyf, aklımıza esen her şeyi yapmalıyız. Bu, kız kardeş, hala ve teyze ile evlenmek bile olsa... İşte masum gibi görülen sualin arkasındaki, tüyler ürpertici, şenî tasavvurlar ve iğrenç plânlar! Ve işte "Pozitivizm" ve "Rasyonalizm" kalkan yapılarak, körpe dimağların iğfal edilmesi!.. Cemiyetimizin bir kesiminde, din ve neslin muhâfazası prensiplerini tahrip etmeyi hedef alan bu türlü istifhamlar, îmâl edildiği çevreye bakılarak; "Bu da onların çarpık fikirlerinden biri, doğrular ise, onların iddiasının aksi olduğuna göre, bunun böyle olması en doğrudur" demek, en isabetli cevap olacaktır. Ama, biz, yine bir de bir iki cümle ile bunun üzerinde durup bir şeyler söylemek istiyoruz. Evvelâ, bu bir dînî mesele, hem de dinin teferruâtına âid bir meseledir. Dîne inanmayanın, hele dînin temel prensiplerini kabul etmeyenin, bu türlü şeyleri kurcalamağa asla hakkı yoktur. Din, emir ve yasaklarıyla inananlar için bağlayıcı olduğunda kimsenin tereddüdü olmasa bile, inkârcılar için böyle bir şey her zaman söz konusu olmasa gerek. Bu îtibarladır ki, bir kısım kimseler serâzâd, çakırkeyf, her istediklerini yaptıkları halde, inanan hiçbir insan onlara karışmamaktadır; nitekim şu anda da bilip karışmadığı gibi. Zira, amel ve davranışlardaki sapıklık ve inhiraflar sadece ve sadece, düşünce, tasavvur ve kanaat bozukluğundan doğar. Bunlara istikâmet kazandırılamadıktan sonra, davranışları düzeltmeğe uğraşmak beyhûdedir. Bu mesele, dinin teferruâtına âid bir meseledir. Bu türlü meselelerde, beşerin tekâmülüne muhâzî (paralel) olarak, gelişme mânâsında değişmeler her zaman olmuştur. Şu anda muhatabı bulunduğumuz emir ve yasaklar -hikmetlerden kat-ı nazar- o zamanki emir ve yasaklardan farksızdır. Bu hususta mühim olan Âmirin emridir. O; dün bir batında dünyaya gelenlerin izdivacını yasaklar; bugün de anne-baba münasebeti zaviyesinden yeni yasaklar kor ve "bu muamele haramdır" der. Bu, tıpkı bir çocuğun bütün bir gelişme döneminde, hayatına ait kanunlara müdahale edilip, yemesi, içmesi, giymesi değiştirildiği; hatta seviyesine göre bir dil kullanılıp tenezzülât yapıldığı gibi.. devamlı gelişme kaydeden beşer hayatında da, aynı şeylere riayet edilmiştir. Nasıl ki, çocuğun bakım, görüm ve anlayışına riayet etmek bir küçüklük; hatta bilgisizlik değildir; aksine bir büyüklük ve irfan nişanesidir. Öyle de, dünden bugüne gelişen ve olgunlaşan insanlığın, her devrine göre kanun koymak ayn-ı hikmet ve hakikatdır. Bu meselenin, suâlde ifâde edildiği şekilde cereyan etmesi, itimat edeceğimiz kaynaklarda mevcut değildir. İsrailiyat menşeli de olabilir. Ancak, Kurân'ın naslarına istinâden, hilkat zincirini Âdem (as) ve zevcesine bağladığımız için, böyle bir şeyi kabûl etmeye kendimizi mecbur biliyoruz. Meselenin aslına inilmeden olduğu gibi kabûl edildiği takdirde, insanoğluna, maslahatlara riayet etme dersi vermek sadedinde, muvakkaten tecviz edilmiş, sonra da yasaklanmak suretiyle, zamanla bu kâbil ahkâmın değişebileceği hatırlatılmıştır. Muvakkaten tecviz edilen böyle bir muamele, muhataplarının farklılığıyla hususiyet arz etmektedir. Evet, yetiştikleri yuva, gökten gelen emirlerle daima nurlu ve hâne halkı olarak vicdanları devamlı uyanık olan bir aile, elbette ki başkalarından çok farklı olacaktır. Yeryüzünde ilk insan olma tazeliği; işlenen küçük günahın büyük cezasının, gönüllerde ürperti hasıl eden dehşetinin devam etmesi ve böyle bir sürçme ile cennetten uzaklaştırılmış anne ve babanın inkisâr dolu birer gönülle, başında bulundukları bir yuvada, mübahlar dahi endişe verici ve ürkütücüdür. Böyle bir yuvada, birbiriyle izdivaç yapacak kimseler, yan yana dursalar dahi, oruçlu insan gibi, ferman çıkacağı âna kadar birbirlerine ters bile bakmazlar. Böyle bir yuvada kalplerin eğilmesi, vahyin yıldırım gibi çarpan âyetleriyle düzeltilir. Ve, böyle bir yuvada bütün sınırlar yok edilse dahi, insanlar, vicdanlarının yol vermeyen surlarını aşamazlar ve aşmazlar. |
| |
| | #3 |
| Teğmen Katılım Tarihi: Dec 2007
Mesajlar: 166
| Kardeş o zaman insanlar allahı bilirdi ne gelirse allahtan derdik şimdi kimse bilmıyor herkez doktor bilir o nederse o olur diyor o yüzden hayat ınsanı sevdigine bile kovuşturmuyyor kan tahlılın bile tutmasa evlenemesin diyor özürlü çoçugun olur diyor tabi bizde hata yokmu var demiyoruzki allahım bize saglıklı coocuk sahibi et erkek olsun kız olmasın diyoruz şirke koşuyoruz biz kendimizi düzelteli allahım saglıklı ve sıhatlı cocuklarımız olsun desez ne kadar güzel olurdu degilmi? allah herkezi kalbine göre eş versin inşallah dünya ve ahıretimizde hayırlısı ne ise allah o ınsanla beraber etsin adem ve hava gibi allah mekanlarını cennet etsin amin |
| |
| Konu Araçları | |
| |