ilahi-Tr Forum  

Geri   ilahi-Tr Forum > GENEL > Dinler Tarihi ve Sanat > Sanat Tarihi


Cevapla
 
LinkBack Konu Araçları
Eski 04-02-2008, 03:10   #1
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Aug 2007
Yaş: 38
Mesajlar: 1,388
Varsayılan cami

CAMİ

Türk mimarisinin en çok ürettiği yapı camidir. Türkiye'de resmi olarak 78 bin cami bulunmaktadır. Cami, toplamaktan toplayıcı anlamında, Müslümanların ibadet yeri, İslam mabedi demektir. Mescit Türkçede küçük mabetler için kullanılır ancak Arapça'da geniş manada ibadet yerlerine mescit denir. Peygamber Aleyhisselam'ın ilk mescidi Kuba Mescidi'dir. Medine'de yapılan ilk mescit ise Mescid-i Nebevi'dir. Cami mimarisi ana şeklini Osmanlı'da kazandı. Mimarlar mimarı Koca Mimar Sinan elinde mükemmelliğe erişti. Külliye halinde medrese, türbe, hastane, aşhane, mektep, kütüphane, çarşı, hamam, çeşmesiyle büyük camiler yapıldı, ibadet temel alınarak sosyal, siyasi, iktisadi faaliyet merkezi oldu. Cumhuriyet döneminde yapılan camiler de Osmanlı mimarisini örnek almıştır.
Bir cami başlıca şu kısımlardan oluşmaktadır: -Subasman -Dış avlu -İç avlu -Kapılar -Şadırvan -Merdiven -Pencereler -Mahfel -Maksure -Mükbire -Son cemaat yeri -Revak -Minare -Kubbe -İstinare -Şerefe -Alem -Türbe -Döşeme -Ayakkabılık -Minber -Mihrap -Vaaz kürsüsü -Sütunlar -Ağaçlar -Parmaklıklar -Mermerler -Çiniler -Ahşap -Kesme taşlar.
Camiler çeşitli tipte olabilir. Ulucami, tekkubbeliler, monumental, çift fonksiyonlu, tek veya çok minareli, selatin, barok.
Müslümanların kutsal ibadet mekanıdır. Arapça'dan gelen bir sözcüktür. Cem’ (Toplanma,toplanma, bir araya gelme) kökünden gelen cami: Toplayan, bir araya getiren yer, toplanma yeri demektir. Her kıtada ve ülkede değişik göz alıcı mimari tarzlar ve süslemelerle yapılır. TDK Sözlüğünde ‘İçinde cuma ve bayram namazı kılınmayan, minaresiz, küçük cami’ olarak tanımlansa da Mescit(mescid) sözcüğü de yine Arapça'daki secd(e)’den türeyip secdeye varılan yer, ibadet yeri demektir. İspanya'da yaşayan İslam Uygarlığı Endülüsler'den miras kalan ve cami demek olan ‘mezquita’ sözüğünün ‘mescid’den geldiği çok açık olup, İngilizce'de de bundan dolayı camiye ‘mosque’ denmektedir.

TÜRK CAMİLERİNİN MİMARİ TARİHİ:

“Çok sayıda küçük kubbe içeren Osmanlı camilerinin merkezcil yerleşim düzeni ve piramit biçimli kütlesi, en azından form olarak, bir Uygur resminde tasvir edilen gök tapınağından yola çıkılarak oluşturulmuş ve 8.-10. yüzyıllarda Kökşibagan’da cami mimarisine uygulanmış gibi görünmektedir. Aya Sofya örneğinin önemli teknik özellikler ortaya koyduğuna hiç şüphe yoktur. Ancak çok kubbeli Osmanlı camilerinde estetik özellik olarak, her biri yüksek bir ayak üzerinde duran dört kubbeli Bizans kilisesinin çoğul görüntüsüne değil, Kökşibagan’da erişilen ahenge öykünme vardır. Gerçekten de merkezcil haçvari eksenli plân, Osmanlı dervişlerinin felekleri, belki de vahdet-i vücud anlayışla evrensel ahengin grafik simgesi haline gelmiş ve derviş taçlarının üst kısmında resmedilmiştir.” (sy.114)
“8. yüzyılda, İslamın zaferinin ardından bu Türk meliki kentini(Buhara) terk etti, kent sakinleri İslam dinine geçti ve bir mescit inşa ettiler. 8. ya da 11. yüzyıla tarihlendirilen bu mescit, hem Uygur kozmogrofik resim sanatına hem de piramit biçiminde düzenlenmiş dokuz kubbeli Oğuz hükümdar ikametgâhına benzemesi nedeniyle, inşasında daha eski gök tapınaklarından esinlenilmiş olabilir. Ne var ki, Müslümanlıkta cemaatle birlikte yapılan ibadette geniş bir alana ihtiyaç duyulması yüzünden hücreler arasındaki duvarlar kaldırıldı ve sütunlar kubbelerin ağırlığını taşıyacak biçimde yapıldı. Böylece piramit düzenindeki çok kubbeli Türk kapalı mescitlerinin ilk örneği geliştirilmiş gibi görünüyor.” (sy.122)

Cami Terimleri

Mihrap: İmamın durduğu yer. Çıkıntılıdır.
Minber: İmamın hutbe okumak için çıktığı yer. Mihrabın sağındadır.
Kürsü: Vaaz yeri.
Hünkar Mahfeli: Selatin camilerinde padişahların namaz kıldığı yer.
Son Cemaat Yeri: Namazın ilk vaktine gelemeyenler için ayrılmış yer.
Minare: Müezzinin çıkıp ezan okuduğu yer.
Şerefe: Minare gövdesindeki bir veya birçok balkon. Müezzinin durduğu yer.
Mahya: İki minare arasına asılan ışıklı yazı levhası.
Hazire: Camiyi yaptıranın, ailesinin, devlet erkanının lahitlerinin bulunduğu yer.
İmam odası: İmam ve müezzinin odası.
Şadırvan: Elbise askılıkları ve oturma sehpaları, içinde su bulunan hazne, musluklar, takunyaları bulunan avlu ortasındaki abdest yeri.
Avlu: Caminin giriş kapısına bakan geniş alan.
Gasilhane: Cenaze yıkamak için ayrılan yer. Ortasında teneşir tahtası, su araçları, yıkayıcı elbisesi, çizmesi, önlüğü, tabut, tabut yeşil örtüsü bulunur.
Tuvalet: Avluda yer alan eski taşlı veya yeni taşlı, tek veya birçok bölümlü ayakyolu.
Ayakkabılık: Cami kapısı girişinde dışta veya içte, yanlarda bulunan raflı, dolaplı sistem.
Kitabe: Cami ana kapısı üzerinde, Arap harfleriyle, caminin tarihi ve mimarına ait bilgiler ihtiva eden levha.
Hat: Cami tavanında, tavan katında bulunan bant halinde yahut levha halindeki yazılar.
Sütun: Anakubbenin yaslandığı ayaklar. Şadırvan ve dış ya da iç avlunun, son cemaat yerinin direkleri.
Merdiven: Subasman üzerine yapılmış camilerde, camiye çıkılan basamaklı yer.
Kapılar: Dış kapılar avluda, son cemaat kapısı, ve anakapı.
Türbe: Genellikle kubbeli, camiye bitişik, etrafı açık mezarlık.
Kurs odaları: Külliyelerde imamların öğrencilere ders verdiği yerler.
Yer örtüsü: Hemen her camide halı. Son cemaat yerinde hasır, muşamba örtüler.
Kapı örtüsü: Kenarları işlemeli kalın muşamba örtü.
Avize: Yüzlerce tek kandil veya ortada büyük bir avize.

Düzenleyen: Lokman Aşkın , 04-02-2008 - 03:10. Sebep: düzeltme
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 04-02-2008, 03:12   #2
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Aug 2007
Yaş: 38
Mesajlar: 1,388
Varsayılan

Akustikte Zirve: Camiler
Akustikte Zirve: Camiler
Mehmet CAMALAN
İşyerinden arkadaşlarla yeni yapılmış bir camiye, cuma namazı için gitmiştik. Bütün camilere olduğu gibi, buraya da elektronik ses sistemleri yerleştirilmişti. Cuma namazının farzının son rekâtında tiz bir ses, beynimizi matkap gibi oymaya başladı. İmam, selâm verene kadar cemaat bu dehşetli sese katlanmak mecburiyetinde kalmıştı. Cemaatin huzuru, caminin ses sisteminden kaynaklanan yüksek gürültü sebebiyle bozulmuştu. Yeni yapılmış bir camideki elektronik ses sisteminin zaafiyetini ortaya koyan bu hâdise, zihnimde, 'Acaba durum eski camilerimizde nasıl?' sorusunu uyardı. Daha sonra çocuklarımla, müteakip ramazan ayında, tarihî bir camimize teravih kılmaya gittik.Tarihî caminin orijinal mimarisinin seslendirme açısından yeterli olmadığı düşünüldüğünden olacak, modern ses dağıtım sistemi, buraya da monte edilmişti. Kenardaki küçük kubbelerin birinin altına yerleştirilmiş güçlü bir hoparlörden, verilmekte olan vaazı dinliyorduk. Küçük kubbeye büyük bir hoparlör konduğundan hem vaaz, hem de teravih namazı esnasında ciddi bir gürültüye maruz kalmıştık.
Camilere yerleştirilen elektronik ses dağıtım sistemlerinin azizliğine uğrayınca kendi kendime bazı sorular sormaya başladım: 'Acaba tarihî camilerimiz inşa edilirken, sesin, mekanın her noktasında duyulabilmesi için akustik mimarî göz önüne alınmamış mıydı? Eğer mimaride akustiğe dikkat edilmediyse, hoparlörlerin olmadığı o eski devirlerde, binlerce kişi ile kılınan cuma namazında imamın kıraatı ve hutbe, cemaate anlaşılabilir olarak nasıl ulaşmaktaydı?'

Cami akustiği

Akustik, hutbe ve vaazların anlaşılmasında; musiki özellikler taşıyan mevlid ve ilâhilerin dinlenilmesinde ve cemaatle kılınan namazlarda imamın kıraatinin duyulmasında önem arz eder. Bu faaliyetlerin akustik açıdan verimli olması için gerek hatibin, gerekse müezzinlerin seslerinin anlaşılabilirliği ve ses kalitesinin elde edilmesi gerekmektedir. Ayrıca caminin her köşesine yaklaşık aynı seviyede ve anlaşılabilirlikte ses ulaşmalıdır. İstenen akustik kalitenin elde edilmesi için öncelikle camilerin iç mekânlarının sessiz olması gerekmektedir. Diğer taraftan cami içinde kabul edilebilir gürültü seviyesinin 25–30 dB'i (desibel) aşmaması gerekmemektedir ki, cemaat huşû içinde ibadetlerini yerine getirebilsin. Bu yüzden atalarımız ibadet edenlerin, çevrenin gürültüsüne maruz kalmamaları için, camileri, büyük bir külliyenin merkezinde ve geniş alanlı bir dış avlunun ortasında inşa etmişlerdir.
Camilerin akustik kalitesinde çınlama süresi önemli bir parametredir. Çınlama süresinin ne olduğunu anlamaya çalışalım: Sakin ve berrak bir havada kaynaktan çıkan ses, yansıtıcı yüzey olmadığı için ortamın bu sese herhangi bir katkısı olmadan doğrudan kulağa ulaşır. Kapalı mekânda ise ses, çeşitli yüzeylerden yansıyarak kulağa tekrar tekrar ulaşır. Kaynaktan ses çıkışı kesildiği halde, ses azalarak, bir süre daha duyulmaya devam eder. Bu durum, mekânın fonksiyonuna göre istenen veya istenmeyen bir tesire sebep olur. Sesin kaynağı sustuktan sonra, sesin duyulabildiği süreye çınlama süresi denmektedir. Hacim içindeki yüzeylerin yutucu özelliği yoksa, çınlama süresi uzar; sesin işitme netliği kaybolmasına rağmen, bu ses zengin ve renklidir. Fakat iç duvarlar yutucu özelliğe sahipse, ses dalgaları kısmen yansır, yankı azalır; işitme zayıf, boğuk ve tınıdan yoksun olabilir. Çınlama süresinin uzunluğu, hacmin büyüklüğü ile mekanda yer alan nesnelerin yutuculuğuna bağlıdır. Camiler büyük ve yansıtıcı yüzey alanı fazla olan mekânlar olduğundan, hacimlerinin toplam yüzey alanına ve dinleyici sayısına nispetlerinin büyük ve çınlama sürelerinin de uzun olması tabiidir. Camilerin ideal çınlama süresinin, iç hacmin büyüklüğüne bağlı olarak yaklaşık 1,5-3 s olması gerektiği yapılmış olan psiko-akustik lâboratuvar çalışmaları ile ortaya konmuştur.
Bir mekânda sesin iyi yayılması ve işitilebilmesi için, hem yapının üç boyutlu mimarisinin akustik beklentiler göz önüne alınarak yapılması, hem de inşaatta kullanılacak malzemenin itina ile seçilmesi şarttır. Camiler âkustik bakımdan, geçmişte olduğu gibi bugün de ibadetin gerektirdiği şartlara destek sağlayacak şekilde plânlanarak inşa edilmelidir.

Cahrısma Projesi

Avrupa Birliği 5. Çerçeve Programı tarafından desteklenmiş olan Cahrısma, (Sinan Camilerinin Akustik Özelliklerinin Tespiti ve Yeniden Canlandırılması Yolu ile Akustik Mirasın Korunması) isimli araştırma projesi çerçevesinde, Ayasofya, Aya İrini ve Küçük Ayasofya Camii ile Mimar Sinan'ın yaptığı Selimiye, Süleymaniye ve Kadırga Sokullu Camilerinin 'akustik parmak izi' olarak adlandırılan akustik özellikleri bilgisayar ortamına aktarılmıştır. Proje çerçevesinde incelenen bu camilerde öncelikle hesap yoluyla akustik parametrelerin elde edilmesi hedeflenmiştir. Bunun için de camilerin bilgisayarda üç boyutlu mimari modelleri inşa edilmiş ve bu modeller kullanılarak camilerin akustik parametreleri yine bilgisayarda hesaplanmıştır. Ardından camilerde akustik parametrelerin gerçek değerlerinin elde edilmesi için saha ölçümleri yapılmıştır. Fakat bilgisayarda elde edilen sonuçlar ile ölçmeyle elde edilen akustik parametre değerlerinin oldukça farklı olduğu görülmüştür. Bunun üzerine, söz konusu farklılıkların sebebinin araştırılması için ilâve çalışmalar yapılmıştır. Hacim büyüklükleri ile iç yüzey tefrişatında benzer özelliklere sahip, 16. yy'a ait Mimar Sinan’ın yapmış olduğu Kadırga Sokullu Mehmet Paşa Camii ile 20. yy'a ait Şişli Merkez Camii'nin akustik özellikleri mukayese edilmiştir. Her iki camide çınlama süresi, netlik, belirlilik ve konuşma iletim katsayısı gibi hacim akustiği parametreleri ölçülmüştür.
En büyük farklılığın görüldüğü akustik parametre çınlama süresidir (Tablo). Camilerde kullanılan inşaat malzemelerinin akustik özellikleri ve hacimlerin toplam yutuculuklarında önemli değişiklikler olmamasına rağmen, tarihî camide akustiğin daha iyi olduğu belirlenmiştir. Bu sonuca göre, 'Mimar Sinan beş yüz yıl önce mekânların akustik mimarisi konusunda daha ileri teorik ve pratik bilgilere mi sahipti?' sorusunu ister istemez sormak mecburiyetinde kalıyoruz. Bu soruya evet olarak cevap verilmesini sağlayacak deliller ne yazık ki elimizde yoktur.
‘Mimar Sinan'ın yaptığı ve bugün hâlâ imrenilen camiler ile yeni camiler arasındaki farklar nelerdir?' sorusunun cevabına tam olarak ulaşmak için Sinan'ın eserlerini ve meslekî hayatını detaylı şekilde mercek altına almamız gerekmektedir.

Sinan'ın yaptığı camilerin mimarîsindeki akustik incelikler

Camilerin iç yüzeylerinin sıvasız, sıva üstü süslemeli, bazı kısımlarının çini kaplamalı ve duvarların birbirine paralel olması, yüksek derecede yansımaya ve çınlama süresinin uzun olmasına yol açmaktadır. Kubbelerin iç bükey ve yansıtıcı yüzeylerinin olması akustik açıdan makbul değildir. Mekân içinde ses dağılımı açısından negatif özellikler arz eden bu durumun farkında olan Mimar Sinan, hacim akustiğinin temel prensipleri olan; hacimde sesin homojen dağılımının sağlanması ve optimum çınlama süresinin gerçekleşmesi için önemli stratejiler geliştirmiştir. Sinan'ın Süleymaniye Camii ve İmareti inşaatına ait muhasebe defterlerinin 88'incisinde "cami içerisinde sadânın aksini kuvvetlendirmek için kubbenin içine ve köşelere ağzı iç tarafa açık, gömülerek örülmüş olan küçük sebûlardan (testilerden, kavanozlardan) 255 adedini satın almak için (tanesi 2'şer akçeden) ödenmiş olan 510 akçeden" bahsedilmektedir. Bu testilerin kullanıldığı metoda, akustik literatüründe "boşluklu rezonatör tekniği" denmektedir.
Avrupa'da boşluklu rezonatörleri anlamaya yönelik ilk saha çalışmaları 1862 yılında Alman bilim adamı Helmholtz tarafından yapılmıştır. Bunun teorisi ise, ilk defa 1953'te Sinan'dan 400 yıl sonra fizikçi Ingrand tarafından kurulabilmiştir. Ingrand, boşluklu rezonatörlerin, belirli frekanstaki sesi yansıtarak dağıtma ve belirli frekanstaki sesi içinde hapsederek yutma özelliğiyle kubbe mekânını genişletici bir tesir sağladığını ilmî olarak ispatlamıştır. Bu teknik Sinan döneminde ses ve sesin anlaşılma kavramının ve bilgisinin çok geliştiğini göstermektedir ki, boşluklu rezonatörlerin, hangi isimle olursa olsun, yapı ve fonksiyonlarının belirtilerek uygulanmasının kayda geçirilmiş olması, ifade edilen bilgi ve kavramın yanı sıra uygulama teknolojisinin de var olduğunu ortaya koymaktadır. Günümüze kadar yapılan tâmir çalışmaları sırasında, boşluklu rezonatör tekniği bilinmeden veya tarihî camilerimizdeki akustik mimarinin şuurunda olunmadan, Süleymaniye Camii'ndeki testi ağızları kapatılmış ve üstleri sıvanmıştır. Yalnızca merkezî kubbede, kubbe yazısını kuşatan kalem işi geniş süsleme bandıyla pencereler arasında bulunan 64 adet testinin ağızları dikkatlice bakılırsa seçilebilmektedir.
Cahrısma Projesi çerçevesinde ölçümler yapılan Sokullu Camii'nde, ana kubbede 36 adet, çeyrek kubbelerin her birinde 42–45 adet rezonatör ağzı olduğu düşünülen delik izi bulunmaktadır. Yapılan ölçümlerdeki (Tablo) en büyük farklılığın, akustik parametrenin çınlama süresinde görülmesinin sebebi, iç dekorasyon mimarîsinde boşluklu rezonatör tekniğinin kullanılmış olmasıdır. Restorasyonlar sonucunda orijinal akustik mimarîsini kaybetmesine rağmen, 16. yy'a ait Kadırga Sokullu Mehmet Paşa Camii en temel akustik özellik olan çınlama süresi açısından, 20. yy'a ait Şişli Merkez Camii'nden daha iyi bir performans vermektedir. Öyle ki, Sokullu Camii'nin çınlama süresinin, optimum sınırlar içinde olduğu kabul edilmektedir. Yapılan bir psiko-akustik lâboratuvar çalışması, kullanıcıların söz konusu boyutta bu tür hacimler için bu çınlama süresini tercih ettiklerini ortaya koymuştur.
Ne yazık ki Süleymaniye'de olduğu gibi, Edirne Selimiye Camii'nde bulunan rezonatörlerden oluşan akustik sistemin, restorasyon çalışmalarında tahrip edildiği veya üzerlerinin kapatıldığı tespit edilmiştir. Bu yüzden de Süleymaniye ve Selimiye Camilerinde yapılan çınlama zamanı ölçümlerinde alçak frekanslarda uzun ve düzensiz çınlama süreleri elde edilmektedir. Süleymaniye Cami ve İmareti inşaatına ait muhasebe defterlerinin 94'üncüsünde, ‘kubbenin sıvanması için gerekli olan 27 kantar keten satın alındığı’ kaydı vardır. Başka defterlerde de "berây-ı sıva-i bina-i şerif", kutsal yapının sıvası için keten satın alındığı görülmektedir. Bu kayıtlardan Sinan'ın, ideal çınlama süresini elde etmek gayesiyle kubbe ve duvarların yansıtıcı yüzeylerini ketenle kaplayarak yutulmayı ve yansımayı azaltıcı önlemler düşündüğü görülmektedir.
Sinan'ın ikinci büyük camisi olan Süleymaniye'nin plânları incelendiğinde, onun, Şehzade Mehmet Camii'ndeki enerji yetersizliğinin farkında olduğu ve tabiî usûllerle ses enerjisini güçlendirmeye çalıştığı kolayca anlaşılmaktadır.
Sinan'ın şuurlu bir şekilde cami içinde sesin daha iyi anlaşılmasını sağlamak için arayışa girdiği ve bu gayeyle yapı mimarisi ve akustik mimarîyi birleştirerek çözüm aradığı anlaşılmaktadır. Sinan'ın ilk büyük camii olan Şehzade Mehmet Camii yaklaşık 50.000 m3 iç hacme sahiptir ve bu büyük hacimli caminin ses enerjisi, müezzin mahfilinde bulunan bir grup müezzin tarafından üretilmektedir. Müezzin mahfili caminin kuzeybatıda bulunan fil ayağına bitişik yerleştirilmiştir. Günümüzün elektronik seslendirme imkânları olmaksızın bu büyüklükteki bir cami için yeterli ses enerjisi, ancak 400-500 kişilik büyük bir müezzin grubu tarafından oluşturabilir. Sinan'ın ikinci büyük camisi olan Süleymaniye'nin plânları incelendiğinde, onun, Şehzade Mehmet Camii'ndeki enerji yetersizliğinin farkında olduğu ve tabiî usûllerle ses enerjisini güçlendirmeye çalıştığı kolayca anlaşılmaktadır. 110.000 m3 iç hacme sahip bu camideki müezzin mahfilinin alanı büyütülmüş ve mihraba yakın, güneybatıdaki fil ayağına bitişik yerleştirilmiştir. Ayrıca diğer üç fil ayağına birer müezzin balkonu ilâve edilerek, burada bulunacak tekrarlayıcı müezzinlerin oluşturacağı ses enerjisiyle ana sesin güçlendirilmesinin hedeflendiği görülmektedir. Ancak, bu kadar büyük bir hacimde farklı noktalarda bulunan ses kaynaklarının işitilmesinde faz farkının ortaya çıkmasının yanı sıra, hacim sınırlarından yansıyan sesin, özellikle alçak frekanslarda ciddi seviyede anlaşılmamaya sebebiyet vermesi muhtemeldir. Selimiye Camii'nde ise sesin anlaşılabilirliğini arttırmak gayesiyle sesin enerjisinden tek mekan oluşturulmaya çalışılmıştır. Üçüncü büyük camii olan bu eserinde Sinan, müezzin mahfilini tam kubbenin altına yerleştirmiş ve kubbeye yerleştirdiği boşluklu rezonatörlerin doğrudan doğruya ses enerjisini almalarını sağlamıştır. Kubbedeki rezonatörlerin sesi kürevî olarak yansıtmaları sebebiyle özellikle alçak frekanslardaki sesin anlaşılabilirliğini arttırmıştır. Böylece müezzin mahfilinde oluşturulan ses, kubbede kuvvetlenip cami içerisine yayılarak tek bir mekan oluşturmaktadır. Ayrıca düşük frekanslarda kubbeden kuvvetlenerek yansıyan bu ses, mekan içinde davûdî bir ses hissi vermektedir.
Az yansımalı yüzeyler, boşluklu rezonatör ve kubbe altında tek mekân oluşturma teknikleri günümüzde ileri seviyedeki uygulamalar olduğu göz önüne alınırsa, tarihî camilerin akustik mimarisine ne derece önem verildiğini görmüş oluruz. Güzel akustiği, çok geniş kubbeleri, zarif minareleri, geniş ve ferah yapı tarzıyla her şey yerli yerindedir Sinan'ın eserlerinde.
Eserlerinin akustik özelliklerinin detaylarında görüldüğü gibi, Sinan kendisine verilen görevleri en iyi şekilde yaparak, bizlere iyi bir temsil insanı olduğunu göstermiştir. Ayrıca eşsiz eserlerini, kendi medeniyetine kazandırmakla kalmamış, mimarlık birikimini de eserlerine yansıtarak, insanlığın hizmetine sunmuştur. Bu tarihî şahsiyetlerin, eserlerini ortaya koyarken gösterdikleri ihtimam ve gayreti, bizler de onların eserlerini restore ederken göstermeliyiz. Zira, tarihimizin muhteşem dönemlerinde inşa edilmiş dünya kadar sanat eseri, bizlere emanet bırakılmış ve restorasyon beklemektedir.
Günümüzde hem yeni yapılmakta olan, hem de tarihî camilerimizin akustiğinin yetersiz kaldığı düşünülerek elektronik ses dağıtım sistemlerinden faydalanılmaktadır. Elektronik, bilgisayar ve yazılım teknolojisinin modern çözümleri kullanılarak plânlanan seslendirme sistemleriyle istenilen üç boyutlu mekân kolaylıkla tanımlanabilmektedir. Hızla yaygınlaşan ev sineması ses sistemleriyle filmdeki sahnelerin içinde bizzat bulunuluyormuş hissi verilmekte ve filmlerin daha gerçekçi seyredilmesi sağlanmaktadır. Bu teknolojik imkânlara rağmen, camilerin elektronik ses dağıtım sistemlerinin neden özensizce yapılmakta olduğu değerlendirilmesi gereken önemli bir konudur. Bilhassa tarihî camilerimizin akustik mimarîsinin ve iç tefrişatının orijinal halini bozmadan, cami akustiğinin modern seslendirme sistemleriyle desteklenmesi gerekmektedir. Ama ne yazık ki, beklenen hassasiyet uygulamada görülememektedir. Yeni cami ve eğitim komplekslerimizin yapı ve akustik mimarîleri çizilirken eşsiz emanet eserlerin bize taşıdığı mesajın farkında olmalıyız.
Mimar Sinan, yeni filizler veren altın neslin sağlam köklerinden biridir. Kökü sağlam olan ağaç kolayca serpilip büyür. İnsanlığın sığınmak için beklediği medeniyeti yeniden ayağa kaldırmamız köklerimizden beslenerek mümkün olacaktır. Ecdadımız, teorik ve pratik bilgilerini birleştirerek, öncelikle 'insanlığa hizmeti Hakk'a hizmet bilme' anlayışıyla plân ve projelerini ciddi ve samimi bir şekilde hayata geçirmişlerdir. İhlâslı çalışmaları ve gayretleriyle ilhama mazhar olmuşlardır. Böylece dünyaya şaheserler armağan ederek, o ihtişam dönemini ve zamanın bir altın dilimi olan medeniyeti bizlere miras bırakmışlar, istikametimizin nasıl olması gerektiğini hâlâ dimdik ayakta duran eserleriyle göstermişlerdir.
Kaynaklar
- Mimarlıkta Akustik ve Renk "CAHRISMA Projeleri" özel sayısı,Tasarım, Sayı 102, Haziran 2000.
- CAHRISMA Workshop Proceedings, Yıldız Technical University, 17 December 2002, Istanbul, Turkey.
- Şinasi Acar, "Süleymaniye'nin Düşündürdükleri", Tasarım, Sayı 102, Haziran 2000.
- Zerhan Karabiber, "Camilerde Akustik Sorunlar", 4. Ulusal Akustik Kongresi, Kaş, Antalya 1998.
- Zerhan Karabiber, Sevda Erdoğan, "Bir 16.yy Camii ile Bir 20.yy Camiinin Akustik Yönden Karşılaştırılması", 6. Ulusal Akustik Kongresi, Kaş, Antalya 2002.
- Mutbul Kayılı, "Anadolu'da Geleneksel Akustik Sistemler ve Mimar Sinan Uygulaması", 6. Ulusal Akustik Kongresi, Kaş, Antalya 2002.
- Mutbul Kayılı, Sinan ve Boşluklu Rezonatörler, Gazi Ün. Müh.-Mim. Fak. Dergisi, V.3, N.1, Ankara, 1998.
- Sızıntı başyazı, 15.Cilt, 179. sayı, 1 Aralık 1993.
- Burhan BOZGEYİK, Tarihimize Şan Verenler, Muhteşem bir devre mühür vuran usta MİMAR SİNAN makalesi.
- Mesnevi-i Nuriye, Bediüzzaman.
- Adnan Turani, Dünya Sanat Tarihi,
- Prof.Dr.Nafiz Çamlıbel, Sinan Camilerinde Mekan-Strükter İlişkisi, Tasarım, Sayı 102, Haziran 2000.
- Sinan'ın Sanatı ve Selimiye, Doğan Kuban, İstanbul, Ekim, 1998.
- Yapılar Kitabı, Tezkiretü'l-Bünyan ve Tezkiretü'l-Ebniye (Mimar Sinan'ın anıları), Sâi Mustafa Çelebi, İstanbul, 2002.
- Mimar Sinan CDROM, Raks New Media, 1994.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 04-02-2008, 03:14   #3
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Aug 2007
Yaş: 38
Mesajlar: 1,388
Varsayılan

CAMİLERİN ÖNEMİ, TOPLUM HAYATINDAKİ YERİ VE KOCATEPE CAMİİ’NİN İBADETE AÇILIŞI

Camiler, Müslümanların cemaatle namaz kıldığı, topluca Allah’a ibadet ettiği yerlerdir. Arapça’da “toplamak, bir araya getirmek” anlamındaki cem kökünden sıfat olan ve sözlükte “toplayan, bir araya getiren, buluşturup birleştiren” manasına gelmektedir. Camiler, yeryüzünün en hayırlı ve Allah’a en sevimli mekanlarıdır. Onun için Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Allah’ın en çok sevdiği ve hoşlandığı yerler mescitlerdir”(1) buyurmuştur. Caminin ehemmiyetini ifade eden bir ayet-i kerimede de Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: “Allah’ın mescitlerini, sadece Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı kılan, zekatı veren ve ancak Allah’tan korkan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermiş oldukları umulanlar bunlardır.”(2) Bu ayet, cami yaptırmanın ve imar etmenin öncelikle bir iman meselesi olduğunu ve bu işe Allah’tan korkan kimselerin destek verdiğini vurgulamaktadır. Peygamber Efendimiz de Mekke’den Medine’ye hicret ederken, daha Medine’ye varmadan Kuba’da kaldığı günlerde bir mescit yaptırmış, Medine’yi şereflendirdikten sonra da hemen Mescid-i Nebevi’yi inşaa ettirmiştir. Kendisi de taş ve kerpiç taşıyarak bizzat çalışmıştır.(3) Peygamber Efendimizin evinin mescitle içiçe olması; camiye yakın olmanın, mescitlere gönül vermenin ve ibadet üzere bulunmanın lüzumuna işarettir. Peygamberimiz bu konuyu da şöyle açıklıyor: “Bir kimse yalnız Allah’ın rızasını umarak küçük veya büyük bir mescit inşa ederse, Allah da ona Cennet’te bir köşk ihsan buyurur.”(4) Cami yaptırmak ne kadar önemli ise, camilerin bakımı ve tamiri, iç ve dışının temizliği ve aydınlığı, çevresinin tanzimi, bahçesinin düzenlenmesi ve cemaatin huzurla ibadet etmesinin sağlanması da o derece önemlidir. İslâm’ın ilk devirlerindeki mescitler sadece ibadet yapılan bir mabet değildi. Burada dini ve dünyevi işler konuşulur, eğitim, öğretim yapılır ve ilim halkaları kurulurdu. Erkek ve kadın bütün Müslümanlar, Hz. Peygamber’in ağzından dinlerini öğrenirler, birçok problemlerini burada çözerlerdi. Bazen askeri işler burada müzakere edilir ve gelen elçiler de burada kabul edilirdi. Yukarıda aktarılan bu bilgiler, Peygamberimizin camiye verdiği önemi göstermektedir. Bundan dolayı ecdadımız cami ve medreselerin yapımına büyük önem vermiş, günümüze kadar bilhassa Müslüman-Türk milleti gerek yurdumuzda ve gerekse yurt dışında, Orta Asya’da, Balkanlar’da ve bilhassa işçilerimizin yoğun olarak yaşadığı Avrupa ülkelerinde onbinlerce cami ve mescit inşa etmiş, vatandaşlarımızın ve bütün müminlerin hizmetine sunmuştur. Kalıcı bir eser olarak minare ve kubbeleri dikkat çeken camilerimiz tarih, sanat ve ibadet yönünden toplumun birlik ve beraberliğine, tanışıp konuşmasına, yardımlaşmasına, eğitim ve öğretimine, ülkenin kalkınmasına, sosyal hareketliliğine katkısı olan kurumlardır. Kısaca camiler, Allah’ın Rasulü ve O’nun yolunda yürüyenlerin bizlere bıraktığı en büyük kültür mirasıdır. Bize düşen görev bu mirası devam ettirip yaşatmakdır.

KOCATEPE CAMİİ’NİN FİKİR PLANINDA ORTAYA ÇIKIŞI

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulduğu yıllardan itibaren bozkırlar ortasında yeni ve modern Ankara şehri yükselmeye başladı. Türk Ocağı, Etnoğrafya Müzesi, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, Ankara Palas, bu yükselişin mimari örnekleriydi. Başkent Ankara’ya Cumhuriyet’i temsil eden bir de mabet kazandırılmalıydı. Kocatepe Camii’nin inşası fikir planında işte bu düşüncelerle başladı. Bu arzu 8.12.1944 tarihinde fiiliyata çıkarıldı. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Ahmet Hamdi Akseki başkanlığında, 72 kişilik kurucu heyet tarafından Ankara Yenişehir’de Bir Cami Yaptırma Kurumu adlı dernek kuruldu. Cami için Saraçoğlu Mahallesi’ndeki eski Millî Kütüphane binası yanında bir arsa bulunmuş ise de, düşünülen ideal külliyeye uygun bulunmadı. Bu arada bir de proje yarışması açıldı. Fakat 14 projenin katıldığı yarışma sonunda uygulanabilir bir eser çıkmadı. Bu alternatif ve değerlendirmeler, 1956 yılına kadar uzadı. Nihayet bizzat devrin Başbakanı Adnan Menderes’in müdahalesiyle Ankara’ya hakim Kocatepe, cami mimarisinde Cumhuriyet dönemini temsil edecek ulu mabet için uygun bulundu. Türkiye Diyanet Sitesi Yaptırma ve Yaşatma Derneği adını alan dernek, 1957 yılında yeni bir proje yarışması açtı. Başbakanlık, üniversiteler ve mimarlar odası temsilcilerinden oluşan juri, 36 eseri inceleyerek, “Projelerin hiçbirinin arzu edilen neticeye tam olarak erişemediği”ne karar verdi. Buna rağmen, Vedat Dalokay ve Nejat Tekelioğlu’nun müşterek projelerinin uygulanabilir olduğu kabul edildi. Bu projeye göre külliyede iki bin kişilik cami, Diyanet İşleri Başkanlığı hizmet binası, Yüksek İslam Enstitüsü, kütüphane, konferans ve müze salonu, ikiyüz araçlık otopark, turistik çarşı, aşevi ve poliklinik bulunacaktı. Bazı gecikmelerden sonra ilk temel 1963 yılında Diyanet İşleri Başkanı Hasan Hüsnü Erdem tarafından atıldı. 1964 yılında, projenin Diyanet İşleri Başkanlığı hizmet binası ile ilgili bölümü bitirildi. Kocatepe Camii’nin fikir planında düşünülmesinin üzerinden uzun yıllar geçmiş, Başkent Ankara milyonluk bir şehir olmuştu. Teknik ve maddi imkanlar artmıştı. Bu düşüncelerle 1967 yılında açılan yarışmayı Hüsrev Tayla ve Fatin Uluengin’in projesi kazandı. Bu projenin temeli, 30 Ekim 1967 tarihinde, önü Mirac Kandili olan bir günde, o zaman Diyanet İşleri Reisi olan Ali Rıza Hakses tarafından atıldı. 29 Ekim 1969 tarihinde ve yine Mirac Kandili’ne rastlayan manalı bir günde, mabedin beş bin kişilik alt katı ibadete açıldı. Geçici açılıştan sonra cami ve külliyenin diğer bölümlerinin inşaatı sürdürüldü. 1981 yılına gelindiğinde revaklı avlu, konferans salonu, otopark, süpermarket, idari bürolar, kütüphane, gasilhane gibi külliyeyi oluşturan bölümler hariç caminin kaba inşaatı bitirilmişti. CAMİİ’NİN İBADETE AÇILIŞI 1981 Yılında Kocatepe Camii’nin kaba inşaat dışındaki yan bölümler, camiin fevkalade pahalı ve ince işçiliği gerektiren iç dekorasyonu için devlet katkısı, halkın bağışları gibi kaynaklar artık yetersiz kalmaya başlamıştı. Bu sebeple inşaatın tamamlanması giderek yavaşladı. Artan mali güçlükler sebebiyle 15 Mart 1981 tarihinde toplanan Türkiye Diyanet Sitesi Yaptırma ve Yaşatma Derneği Genel Kurulu, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu başkanlığındaki idare heyetinin teklifine uyarak, derneğin feshedilmesine ve Kocatepe Camii inşaatı dahil bütün mal varlığının alacak ve borçlarıyla birlikte Türkiye Diyanet Vakfı’na devredilmesine karar verdi. Türkiye Diyanet Vakfı imkanlarını Kocatepe inşaatına seferber ederek, inşaata hız verdi. 1986 yılı Ramazan ayında caminin “Harem” kısmı, Diyanet İşleri Başkanı Dr. Tayyar Altıkulaç tarafından ibadete açıldı. Diğer müştemilat ve bölümlerinin inşaasına ise devam edildi. Cumhuriyet döneminin en büyük mabedi olan Kocatepe Camii 28 Ağustos 1987 tarihinde, Ramazan ayında bitirilerek resmi açılışı yapıldı. Açılışa merhum Başbakan Turgut Özal, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mustafa Said Yazıcıoğlu, çok sayıda bakan ve parlamenter ile kalabalık bir vatandaş kitlesinin yanısıra, kardeş İslam ülkelerinin temsilcileri de katıldılar. Kocatepe, civar il, ilçe ve bölgelerden koşup gelen müminlerle dolup taştı. Bu koşuş, Türk Milletinin büyümeye ve bütünleşmeye olan hasretini ifade ediyordu.


KOCATEPE CAMİİ’NİN MİMARİ ÖZELLİKLERİ

Kocatepe Camii 16’ncı yüzyıl estetiği ile 20’nci yüzyıl teknolojisinin bütünleşmesinden oluşup, emsal camilerle ortak özellikler taşır. 4 minaresiyle Selimiye’yi, merkezi kubbe ve yarım kubbeleriyle Sultan Ahmed’i andırır. 64X67 m (4288 m2) ölçüsündeki asıl cami (harem) kısmı 48.5 metre yüksekliğinde, 25.5 metre çapında bir ana kubbeyle örtülüdür. Ana kubbe etrafında 4 yarım kubbe yeralır. Bu yarım kubbeler 12 kubbeyle genişletilmiştir. Kubbeler kurşunla kaplanmıştır. Ana kubbe, herbiri 3 metre çapında 4 büyük ayak ( fil ayağı) üzerine oturtulmuştur. 88 metre yüksekliğindeki üçer şerefeli 4 minareye hem merdiven, hem asansörle çıkılır. Asıl cami bölümü olan (harem) ana mekanı U şeklinde mahfeller sarar. Mahfeller, klasik İstanbul camilerinden farklı şekilde iki kat olarak uygulanmıştır. 10 metre yüksekliğindeki mihrap beyaz mermerden imal edilmiştir. 8. 70 metre yüksekliğindeki minber, özel süslemelerle işlenmiş mermerden yapılmıştır. Camiin iç tezyinatında klasik Osmanlı mimarisi örnek alınmış, malzeme olarak çini, mermer, sarı maden, altın varak ve özel boyalar kullanılmıştır. İç aydınlatma için 1 adet ana avize, 32 adet uydu avize, 4 adet köşe avize kullanılmıştır. Ana avizenin çapı 5.5 metre, köşe avizelerin çapları 140 cm., uydu avizelerin çapları ise 60 cm.dir. Kristal kürelerden oluşan avizelerin zincirleri ve iskeletleri altın kaplamadır. Aydınlatma sisteminde en gelişmiş teknikler kullanılmıştır. Camiin içi ve dışı Profesör Muzaffer Özkaya ve Prof. Meiz Eskenazi tarafından yapılmış, diğer hiçbir camide olmayan özel bir ışıklandırma sistemine sahiptir. Sıva işlerinde kullanılan boya Hollanda’da, renkli camlar (vitraylar) Almanya’da özel olarak yapılmış ve kuşak yazıları, kubbe-minare alemleri altın kaplamadır. Yazılar Hamit Aytaç ve Mahmut Öncü’nün eserleridir. Bütünüyle cami betonarme iskelet sistemiyle yapılmış, dış cephe özel taş ile kaplanmıştır. Kubbe, yarım kubbe tamburları ve minareleri brüt beton olarak inşa edilmiştir. Isıtma sistemi döşemeler altına yerleştirilen borularla tabandan ısıtma tarzında, merkezi sistemle gerçekleştirilmiştir. Yan unsurlar olan konferans salonu, kütüphane ve süpermarkete de klima tesisatı yerleştirilmiştir. Cami, plato şeklinde bir avlu ile sarılmış ve içinde iki adet selsebil mevcuttur. Avlunun altında otopark ve 3 katlı 15 bin m2 alana sahip süpermarket yer almaktadır. Konferans salonu ve idari bürolar, camiinin oturduğu plato seviyesinin altında kalacak şekilde uygulanmış, salon en modern ışık ve seslendirme cihazlarıyla techiz edilmiş olup 600 kişiliktir. Kocatepe Camii klasik Osmanlı mimarisini yansıtmasına mukabil, konferans salonu, otopark, süpermarket, idarî büro gibi yapılar çağdaş mimariye göre yapılmış, camiin klasik uslûbuna uydurulmuştur. Ortadoğu’nun en büyük kapalı camii ve dünyada kendi türünden kubbeli mabedlerin de yine en büyüğü olan Kocatepe Camii içi 10 bin, son cemaat mahalli 9 bin, alt kat 5 bin olmak üzere toplam 24 bin kişiye ibadet imkanı sağlıyor. Netice olarak Kocatepe Camii, Türk-İslâm mimarisini ve sanatını bünyesinde toplayan bir mimari karaktere sahiptir. Bu eser Türk Milletine ve İslâm dünyasına, dahi ve eşsiz Mimar Sinan’ın evlatlarının, Sinan gibi büyük eserler yapabildiğini ispat etmiştir. Asırlarca İslâm’ın alemdarlığını yapan ecdadımız, üç kıtada sahip olduğu toprakları İslâmî eserler ve muhteşem mabetlerle süslemişlerdi. Bugün de şanlı ecdadın torunları, Kocatepe Camiini yaparak Süleymaniye ve Selimiyelere bir yenisini katıp örnek bir eser bırakmışlardır. Emeği geçen ve bu eserin meydana gelmesine sebep olanlardan hayatta olanlara Allah’dan uzun ömürler, ölenlere de rahmet niyaz ediyoruz.
DİPNOTLAR:
1- Müslim, “Mesacid”, 288.
2- et-Tevbe Suresi, 18.
3- Buhari, “Menakibü’l-Ensar”, 45.
4- et-Tergib ve-t Terhib, c.1, s. 193. Not: “Kocatepe Camii” hakkındaki bilgiler, TDV tarafından hazırlanıp bastırılan “Ankara Kocatepe Camii” adlı broşürden alınmıştır. Ayrıca bu yazı hazırlanırken İ. Hakkı Yılanlıoğlu’nun, “Kocatepe Camii Nasıl Yapıldı?” adlı eserinden istifade edilmiştir.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 04-02-2008, 03:18   #4
Binbaşı
 
Katılım Tarihi: Aug 2007
Yaş: 38
Mesajlar: 1,388
Varsayılan

Burası Edirne 'Selimiye Camii'
Ozan Dertli
Osmanlı bilginleri, müfessirleri ve muhaddisleri hep vaaz ve nasihatlerinde umumiyetle Rum suresinin tefsirinden murad Rumeli toprağındaki Edirne'dir diyerekten Ümmet-i Muhammed'i ve mevcut askerleri fetih için teşvik ederlerdi. Bursa’nın fethinden sonra Orhan Gazi'nin hedefi Edirne olsa da buna muvaffak olacak kişi Gazi Murad Hüdavendigar'dı (H. 763).

Osmanlının yeni payitahtı ve yaklaşık yüz sene başkentliğini yapacak olan Edirne, İstanbul'un fethine de zemin hazırlamıştır. Nitekin Fatih doğmuş olduğu bu şehirde plan ve projelerini hazırlayıp İstanbul'a inmiş ve Allah'ın izniyle Fatih-i İstanbul'u Mehmet olmuştur.

Osmanlının yaklaşık bir asır başkentliğini yapmış olduğu bu mübarek şehirde elbette o dönemden günümüze birçok miraslar bırakılacaktı ve bırakılmıştır. Bu eserlerden en meşhuru Edirne ismi anılınca da ilk akla gelen eser Selimiye Camii’dir.

Edirne şehri görüldüğü zaman gözler ilk olarak Selimiye Camiini aramaya başlar. Çok uzaktan iki tane minareli bir cami şehrin üzerinde görülmektedir. İnsanlar acaba bu Selimiye midir diyerekten merak ederken bir yandan da kendi kendilerine ama Selimiye Camii dört minareli değil miydi diye mırıldanırlar. Evet, gördükleri doğrudur ama daha ilk girişte iki minare gözükecek olan Selimiye Mimar Sinan'ın cami üzerindeki ilk maharetini gözler önüne sermektedir. Dayezade Mustafa Efendi Risale-i Selimiye'sinde bu durumu 'Seferlerde farzlar kısaltılır, bu da Cenab-ı Hakkın insanlara sunmuş olduğu kolaylıktır. Farzları dört değil iki kılabilirsiniz...' şeklinde bu dört minarenin iki görünmesini ifade eder.

Caminin Yapılışı;

İkinci Selim bir gece İstanbul'da Üsküdar tarafında Fenerbahçe denilen yerde uyurken bizzat Hazret-i Fahri âlemi (a.s.m) uykusunda görüp o mefhari mevcudat buyurur ki;
'Ya Selim, Allah ile ahdi misak etmiş idin ki; Eğer Kıbrıs adası fatihi olursam, gazi malından bir cami yaptırayım. Şimdi Cenab-ı Bari sana Kıbrıs adasının yedi yüz yetmiş mil arzında yüz yetmiş pare kale ihsan etti. Niçin sözünde durup da ömrünün sonunu hayrat ve hasenat yolunda geçirmezsin. Tiz Kıbrıs'taki Magosa kalesinden alınan ganimetleri tedbirli vezirin Kara Mustafa Paşadan isteyip benim himayemde olan Seddi İslam Edirne'de bir cami yapıp sancağımın dibine gel!'

Selim Han hemen uyanıp işe başlayacaktır. Yine Peygamberi Selim Han rüyasında görür.
'Camii şu kavak meydanında bina eyle.' emri ile artık caminin mekânı belli olmuştur. Malumunuz üzere Osmanlı padişahları bir işe, bir sefere kalkışmadan önce manevi canipten haber beklerler ve izin çıkarsa işe başlarlardı.

Rüyada gösterilen mekân; Yıldırım Bayezid sarayının yeri olup aynı zamanda Baltacılar dairesinin yanıdır.

Cami için yüz binlerce adam toplanır dua ve sena ile üç bin adet kurban temel atma yerinde tekbirlerle kesilir.

Kaale Mimarüssinan tarihahu
Sare (Fadlullah) tarihül esas (sene 972)

1568 senesinde caminin temelleri atılır. Cami için 400 kalfa, 14000 işçi çalıştığı rivayet edilir. Cami için 27760 kese akçe yani 550 milyon akçe harcanmıştır.

Temelleri kazılmaya başlanır minare için ilk temel kazıldığında 22,73 metre'de bir kaya parçası çıkar. İkinci minare, üçüncü minare ve dördüncü minare'de 22,73 metre'de bir kayaya rast gelince rüyanın hikmeti anlaşılır. Aynı zamanda temelinin tamamı yekpare bir taş üzerinde olan kendi alanında bu özelliğe sahip tek camidir.

Caminin Minareleri;

Dört minareli olan camii şerifin minare uzunlukları temelden 84 metre, dıştan ise 70,89 metredir. Minareler Edirne'nin dört bir yanından görülmekle beraber Edirne’ye girişte iki ve Edirne'nin çevresini dolaşırken 3, 4 minare şeklinde görülmektedir ki buda Mimar Sinan’ın minarelerdeki simetrik inceliğini göstermektedir.

Arka iki minare üçer yolludur. Minare kapısını açınca karşımıza üç yol çıkar; birinci yoldan bir ve üçüncü şerefeye, ikinci yoldan iki ve üçüncü şerefeye, üçüncü yoldan ise direk üçüncü şerefeye farklı kişiler birbirlerini görmeden aynı anda yukarıya çıkarlar ama seslerini işitmektedirler. Daha önce Edirne Üç Şerefeli Camiindeki kullanılan bu minare sitilini Mimar Sinan Selimiye'de iki minaresinde uygulamış ve daha latif bir şekilde minareleri imar eylemiştir. Aynı zamanda dört minaredeki toplam on iki şerefe İkinci Selim'in on ikinci Osmanlı imparatoru olduğuna işaret eder.

Caminin Kubbesi;

Ayasofya kubbesi gibi büyük bir kubbe İslam Devleti'nde yapılmamıştır diye, kâfirlerin mimar geçinenleri "Müslümanlara karşı galebemiz vardır." derlerdi. Yanlış görüşlerince, o kadar büyük bir kubbeyi durdurmak son derece zordur. "Benzerini yapmak mümkün olsa yaparlardı." dedikleri, bu zavallının yüreğinde bir ukde olup kalmıştı. Sözü edilen cami binasında çalışıp çabalayarak, ihsan sahibi Allah'ın yardımıyla, Sultan Selim Han'ın zamanında kudret gösterip bu yüce kubbeyi Ayasofya kubbesinden altı zira daha yüksek ve çevresini dört zira daha geniş yaptım.

Kubbe hakkında Mimar Sinan’ın yukarıdaki sözünden daha kaliteli bir söz söyleyemeyiz. Anlaşılacağı üzere kubbe dünyada eşi benzeri bulunmamakla beraber kubbeli eserler içerisinde varılan en son noktadır. Kubbenin yarıçapı 31,5 metre olup sekiz sütun üzerine oturtulmuştur.

'Avrupa’nın kendi mizacındaki hastalık eserleri olan Ayasofya’ya da aksetmişti, yaptırdığım dört minare ile Ayasofya’da kıyamete kadar yaşayacaktır.', diyen Mimar Sinan'ın sözünü son bir kaç yüzyılda yaşanan hadiseler doğruluğunu ispatlamıştır.

Caminin Akustik Yapısı;

Cami içerisinde mimarın söylemiş olduğu bir 'Allahu Ekber' cümlesi tavana çıkıp sekiz kat arttıktan sonra camiye yayılırdı. Buda camideki akustiğin ne kadar muhteşem olduğunun ispatıdır.

Sesin netliğini Selimiye’de yakaladım diyen Sinan daha önce yapmış olduğu Süleymaniye Camiindeki ses sistemini Selimiye'de doruk noktasına ulaştırmıştır ve bu sistem için daha az küp kullanmıştır. Ne yazık ki özellikle son yüzyıl içerisindeki tadilatlar nedeniyle ses sistemi, akustik denge baya zarar görmüştür. Bunu en iyi anlayabilmek için sesin üç kat artıp zemine yayılmasını göreceğimiz Edirne Üç Şerefeli Camii içerisindeki ses sisteminin Selimiye'den şu an itibariyle daha net olmasıdır.


Caminin Diğer Özellikleri;

Aslıdan bu cami'de Mimar Sinan'ın ifadesiyle '375 sanat ve marifet üzerine yapılmıştır.' bu kadar sanattan biz üç-beş tanesini anlatabildik. Diğerlerini anlatsaydık başlı, başına bir kitap olurdu. En meşhurlarından bir parça bahsettik, bir kaç örnekle de anlatımızı bitirmek istiyoruz.

Caminin 999 pencere olması meselesi, sadece cami içerisindeki pencereler değil caminin kapladığı 22222 metre kare alanda yer alan camiye ait medrese, tekke vb. şeylerinde dâhil edilmesiyle pencere sayısı 999 pencere olmaktadır.

Kışları çok soğuk geçen Edirne'de Mimar Sinan caminin yanında bulunan hamamın sıcak sularını caminin altında oluşturduğu su kanalları ile ısınmasını sağlamıştır.

Mihrap, duvar içine oyulmuş tek parça mermerden yapılmıştır.

Minber tek parça mermerden işlenerek yapılmıştır, yirmi beş basamaktır.

Minberin altında yapılmasını isteyen Selim Han'a Sinan, Sultanın isteğine cevaben;

"Padişahım! Bu devirde altının alıcısı çoktur. Bir bıçak tedarik edip, aza zamanda bu minberi harap eder çalarlar. Ben öyle bir minber yapayım ki altından kıymetli olsun” der. Ve dünyada benzerleri arasında eşi bulunmayan bir eser meydana getirtir.

Camideki hatlar zamanının en iyi hattatlarında Hasan Çelebi tarafında yazılmıştır. Yine enteresandır ki, cami kubbesinin tam ortasına ayet yazarken gözüne bir kireç tozu düşür 'Ah gözüm!' diye can havliyle yanında hazır olan kap içinde kalemleri yıkayacak kireçli su ile gözünü yıkayınca öbür gözü dahi pişip kör olmasına sebep olmuştur. Kemal ve marifeti bu cami ile son bulmuştur.

Müezzin Mahfelin sol köşesinde mermer sütun üzerinde, kabartma olarak yapılmış olan ters bir lale motifi yer almakta olup, birçok söylenceye konu olmuştur. Yalnız elimizde gerçekliği ile ilgili hiç bir kanıt yoktur. Sonradan çıkarılıp camini değerini düşürmek için yapılmıştır diyenlerde mevcuttur.

Caminin Bitişi;

(Fazl-ı Yezdan) kane tarihittemam (Sene 982)

Altı senede biten bu cami 1574 yılında tamamlanmıştır.

Selim Han camiin tamamlandığını işitip o gece Hazret-i Resul’ü rüyasında görür, ona;
'Ya Selim, camiin tamam oldu, Edirne yoluyla Cumayı bayrak dibinde kılmak için gel.'

Bu emri Peygamber’den sonra yola çıkan İkinci Selim yolda hastalanır ve Çorlu'da vefat eder. Kendi camiinde namaz kılmak nasip olmayan Selim Han Ayasofya'ya nakledilerek kılınan cuma namazından sonra defnedilir.

Cami bir sene sonra 1575 yılında ibadete açılır.

Edirne’nin Ruslar ve Bulgarlar tarafında işgalleri sırasında cami çeşitli zararlar görmekle beraber, çinilerinin bir kısmı Ruslar tarafında sökülerek Rusya’ya götürülmüştür.

Cami İstanbul istikametinden gelirken minareleri iki minare görülmekle beraber, Kapıkule istikametinden gelirken dört minaresiyle beraber merkezdeki camilerin minarelerinin de bütün haşmetleriyle beraber görülmekte ve göz önüne serilmektedir ki burası Edirne’dir.

Selimiye’yi gören bir zat ‘Bu eser bir insan yapısı değildir, gökten inme bir mabettir.’, demiştir.

Gariptir ki; Selimiye Camiini görüp de bu eserin kendi kendine olmayacağını bilen insanlar neden şu kâinatı yaratan bir Allah’ı kabul etmeyip de tesadüfen ve kendi kendine olmuş diyerekten Cenab-ı Hakkın malını esbaba taksim etmişler.

Acaba şu kâinattaki eserler; elma olsun, ağaç olsun, güneş olsu, insan olsun… Bunlardan daha harika bir eser bir sanat olabilir mi? Bunlar başka ellere bırakılabilir mi?

Göz sanatı görüp de basiret sanatkarı görmezse ne acib düşer… diyen Bediüzzaman ne kadar güzel söylemiştir.

Kaynak; Evliya Çelebinin Seyahatname'sinden, Selimiye Camii İmamlarından ve SelimiyeCamii.com web sitesiden yararlanılarak hazırlanmıştır.
2006-06-07
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Forum saati Türkiye saatine göredir. Şu an saat 02:20


vBulletin® Version 3.7.2, Telif Hakkı ©2000 - 2008 Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.2.0
© 2005 - 2008 ilahi-Tr Forumları
Web Stats