![]() |
| | #11 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,688
| Hükümdar ile teb'ası arasındaki vasıtaların varlığı şu üç şekilden birine dayanır: Birinci şekil: Hükümdarın bilmediği halkın bir kısım ihtiyaçlarını vasıtaların hükümdarlara haber vermesi şeklinde olur. (Hükümdar her şeyi bilmez. Onun için, halkın isteklerini bildirmesi ancak aracı ile olur. ) Halbuki Allah (c.c), gizli açık her şeyi bilendir. Bir kimse, Allah (c.c)'a bilgisizlik izafe ederse şirke ve küfre düşmüş olur. Melekler, Nebi ve Rasuller, Şeyhler ve başkaları haber verinceye kadar, Allah (c.c) kullarının durumundan haberdar olmaz, hallerini bilmez, gibi bir itikad sahibi, elbette ki küfrün en derin gayyasına düşer, (gerçekten kâfir olur.) Allah (c.c) her türlü eksiklikten münezzeh olan mutlak bir kudrettir. Gökte ve yerde her ne oluyorsa, kim ne yapıyorsa, onu mutlak anlamda bilir. O herşeyi işitir, en küçük bir zerreyi bile görür. O, ayrı ayrı dillerden kendisine dua edip isteyen kullarının seslerini duyar, dillerini anlar. Birini dinlerken, öbürünü işitmekten uzak olmaz. İsteklilerin ve isteklerin çokluğu O'nu asla yanıltmaz. İkinci şekil: Hükümdar güçsüz ve iktidarsız olduğundan, her şeyi bilecek kaabiliyet ve güçde olmadığından, vasıtalar olmaksızın halkın isteklerini ve halini bilemez. Ve bilemediği için de, idare etmekten aciz kalır. İşte bundan ötürü hükümdar, bilgi edinmek için, yardımcılar edinir, onları halkla kendi arasında vasıta olarak kullanır. Halbuki, yukarda da izah ettiğimiz gibi, Allah (c.c)'ın haşa böyle bir eksikliği ve zaafı olmadığı için, yardımcıya ve kulları ile arasında bir vasıta kullanmaya ihtiyacı yoktur. Çünkü o her şeye kadir, her şeye mutlak anlamda güç yetirendir. O, bütün mevcudatın, o mevcudad içindeki bütün külli sebeplerin yaratıcısı, maliki, hükmedici, Rabbidir. O yarattığı hiçbir mahlûka muhtaç değildir, fakat bütün mahlûkat ancak O'na muhtaçtır. Yardımcı ve dayanaklarına muhtaç olan hükümdarlar böyle değildir. Hakikatte, hükümdarın yardımcıları ve vasıta olarak kullandıkları, onun mülk ve sultanlığına ortak olanlardır. Hükümdarlık haklarını bölüşenlerdir. Halbuki Allah (c.c)'ın mahlûku üzerindeki hükümranlığında hiçbir şeriki ve ortağı yoktur. Allah (c.c) hiçbir şeriki ve ortağı olmayan sultandır, Mabud'dur ve mülk mutlak anlamda O'nundur. Hamdü sena yalnız O'nadır ve O her şeye (kadirdir) hükmedecek kudrettedir. Üçüncü şekil: Hükümdar, hariçten bir başkası tahrik ve teşvik etmedikçe, teb'asına (halkına) bir yardımda ve ihsanda bulunmayı arzulamaz ve düşünmez. Ne zamanki, emrinden sakındığı ve desteğine muhtaç olduğu bir kimse hükümdara nasihat ve ikazda bulunur yol gösterirse; o zaman, ancak o zaman halkının ihtiyaçlarına çare bulmak üzere hükümdarın iradesi faaliyete geçer. Ama bu hareket, nasihat veren kişinin öğüdünden hükümdarın kalbinde hasıl olan bir merhamet de olabilir veya ona öğüt verenin ikazından meydana gelen bir korku da olabilir. Belki de sadece ikaz edenin hatırı... Allah (c.c) ise herşeyin sahibi ve Rabbidir. O, kullarına annenin çocuğuna duyduğu şefkatten çok daha şefkatli ve çok daha merhametlidir. Herşey O'nun dilemesi ile olur, ancak O'nun istediği şey olur, tahakkuk eder, istemediği hiçbir şey de olmaz. Allah (c.c) kullarının bir kısmının diğerlerine faydalı olmasını irade ettiği zaman, falan, filana yardımda bulunur, ona dua eder ve şefkat gösterir ve daha birçok iyiliklerde bulunur. (Bütün yardımlar Allah (c.c)'ın isteği ile olur.Çünkü, aracıların öğüdü ve yol göstermesi ancak Allah (c.c) izin verirse hükümdarın kalbini yumuşatır. ) Bütün bunların yaratıcısı Odur. O, yardım edenin, dua yapanın ve şefkat gösterenin kalbinde, yardım, dua ve şefkat etme iradesini yaratan Allah (c.c)'tır. Kâinatta hiçbir kimsenin, Allah (c.c)'ı iradesinden başka bir şey yapmaya zorlaması veya Allah (c.c)'ın (hâşâ) bilmediği bir şeyi O'na öğretmesi mümkün olamaz. Kâinatta Allah (c.c)'ın ümit beklediği veya (hâşâ) korktuğu hiçbir varlık mevcut değildir. Bundan dolayıdır ki, Allah'ın Rasûlü (s.a.v) : "Sizden hiçbiriniz "Allahım beni istersen affet istersen bana rahmet eyle" demesin. Fakat istediğini kesin olarak söylesin, zira, Allah (c.c)'ı zorlayıcı hiçbir (kuvvet) kudret mevcut değildir" buyuruyor. (Buhari, Deavat: 21; Tevhid: 31; Müslim, Zikir: 7; Muvatta, Kur'an: 28 Tirmizi, Deavat: 79; Ebu Davud, Salat: 358; İbn Mace, Deavat: 8) |
| |
| | #12 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,688
| Allah (c.c) katında şefaat edecek şeyler, sadece Allah (c.c)'ın izin verdiği şeylerdir ve ancak Allah (c.c)'ın izni ile şefaat edebilirler. Cenab-ı Hakk buyuruyor: "Allah, o Allah'dır ki, kendinden başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. O, geriye ve ileriye doğru sonu olmayan diridir. Zatıyla ve kemaliyle kaimdir. O'nu uyuklama hali yakalamaz ve asla uyumaz O. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi de ortaksız olarak O'nun. O'nun izni olmadıkça nezdinde şefaat edecek olan da kimmiş? O herkesin önünde ve ardında ne olduğunu kesin kes bilir. O'nun ilminden yalnız kendisinin dilediğinden başka hiçbir şeyi kabil değil kavrayamazlar. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Bunların varlığı O'na ağır gelmez. O çok yüce ve büyüktür" (Bakara: 2/255) "Önlerindekini de arkalarındakini de hep O bilir. Bunlar Allah'ın rızasına kavuşmuş olan kimseden başkasına şefaat edemezler. Bunlar O'nun korkusundan tiril tiril titreyenlerdir" (Enbiya: 21/28) "Ey Rasulüm! Onlara de ki: Allah'ı bırakıp da, O'nun yerine koyduklarınız efendilerinize istediğiniz kadar yalvarın. Onların güçleri ne yerde ne de gökte hayır ve şer yapmaya, bir zerre miktarı bile yetmez. Onların buralarda hiçbir ortaklığı olmadığı gibi, Allah'ın da bunlardan hiçbir yardımcısı yoktur. O'nun nezdinde, ahirette O'nun izin verdiği kimselerden başka hiçbir şefaatçinin aracılığı fayda vermez. Nihayet ona izin çıktığı ve korku giderildiği zaman, birbirlerine: "Rabbimiz ne buyurur?" derler. O şefaat ediciler de: "Hakkı söyledi" derler.O Allah çok yüce ve çok büyüktür" (Sebe: 34/22-23) Bütün bu ayetlerden anlaşılıyor ki; Allah (c.c)'tan başka hiç kimsede ne verilecek bir mülk ne de herhangi bir başka şey var. Halbuki, istimdat istenecek, (dua edilecek) dilenilecek kimsede mülk ve istenen şeylerin hepsi olmalıdır. - Her yaratılmış şey ortaksız olarak sadece Allah (c.c)'ın olduğuna göre, O'ndan başkası kimseye herhangi bir şey veremez. - Böyle olduğuna göre, elbette ki, hiç kimse O'nun yardımcısı da olamaz. - Allah (c.c)'ın izni olmadıkça, kimse kimseye şefaat edemez. Hükümdarların durumu böyle değildir elbette. Hükümdara aracılık yapacak kadar yakın olan bir kimsede, verebileceği bir miktar mülk vardır. Bazen de mülkde hükümdarlarla ortaktırlar. Mülkün idare edilmesinde hükümdarın yardımcısı, hatta hükümdarın dayandığı kuvvettirler zaman zaman... |
| |
| | #13 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,688
| Bu şefaatçılar (Hükümdarın yakınları ve yardımcıları), hükümdarın huzurunda, ne hükümdardan ve de bir başkasından izin almadan aracılık şefaatçilik yaparlar. Hükümdar bu (aracılara) şefaatçılara bazen ihtiyacı olduğu için şefaatlarını kabul eder, bazen korktuğu için, bazen de, hükümdara daha evvelce yapmış oldukları bir iyiliğin ve ihsanın karşılığı, mükâfat ve borç olarak kabul eder. Hatta hükümdar karısının ve çocuğunun şefaatini bile kabul eder. Çünkü, hükümdar karısına ve çocuğuna, muhtaçtır. O kadar ki, karısı ve çocuğu kendisinden yüz çevirse bundan zarar görür. Hükümdar kölesinin dahi şefaatini kabul eder. Çünkü, eğer kabul etmezse kendisine sadakatle itaat etmeyeceğinden ve zararına çalışacağından korkar. Hükümdar kölesinin şefaatini bile kabul eder zaman zaman. Çünkü bazı isteklerinin yerine getirmediği kölesinin kendisine sadakatle itaat etmeyeceğinden, zararına çalışacağından, iyi hizmet vermeyeceğinden ve hatta kötülük yapacağından korkar. Kulların bir kısmının diğer bir kısım nezdindeki şefaatinin hemen hepsi bu cinstendir. Kullardan biri diğerinin şefaatini, mutlaka ya bir şeye tamah gösterdiğinden, ya da bir şeyden korktuğundan kabul eder. Halbuki, Allahu Teâlâ ne bir kimseden menfaat bekler, ne tamah sahibidir, ne kimseye muhtaçtır ve ne de bir kimseden korkar. O mutlak zengin ve mutlak güç sahibidir. Bütün bunları anlatışımızdaki sebep şudur: Allah hiçbir kula diğer bir kuldan herhangi bir şey istemesini emretmemiştir. Ancak o istediği şeyde, kendisi için bir maslahat bahis konusu ise, böylesi bir istek yapmaya da engel bir hal yoktur. Bu maslahatın da, ya "vacib" ya "müstehap" olması lazımdır. Yüce Allah kuldan bundan başkasını dilemez. (kulun bundan başkası için kimseden bir şey istemesini hoş görmez). (Hele sadece kendisinin gücü dahilindeki ortaksız sahibi olduğu şeylerin bir kuldan istenmesini hiçbir şekilde izin vermez.) Hem Cenab-ı Hakk, mahlûktan bundan başkasını istemeyi nasıl emreder? Kaldı ki Cenab-ı Hakk Zaruret olmaksızın, mecbur olmadıkça, (hayati bir konu olmadıkça), hiç kimsenin bir başkasından bir şey istemesini haram kılmıştır. Yüce Allah buyuruyor: "O gün onların hepsini bir araya toplayacağız. Sonra mülk ve hükümde Allah'a ortak koşanlara: "Siz de, ortak koştuklarınız da durunuz durduğunuz yerde" diyeceğiz. Onları birbirinden tamamen ayırmışızdır. Bize hükümde ortak koştukları (ilahları) onlara: "Siz dünyada bize tapmıyor ve itaat etmiyordunuz ki" diyerek, onları yalanlayacak" (Yunus: 10/28) "Haberiniz olsun ki, göklerde ve yerde her ne varsa şüphe yok ki Allah'ındır. Allah'tan başkasına itaat edenler dahi, gerçekte, Allah'tan gayri itaat ettiklerine itaat etmiş olmuyorlar. Onlar ancak kendi boş zanlarına uymuş oluyorlar ve yalan söylemiş oluyorlar" (Yunus: 10/66) |
| |
| | #14 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,688
| Müşrikler şefaat saydıkları şeyler cinsinden şefaatçılar ediniyorlardı. (Müşrikler istediklerini elde etmek için şefaatçılar ediniyorlardı. ) Yüce Allah bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır mealen: "Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne bir zarar ne de bir yarar sağlayamayacak şeylere bağlanırlar. Bir de bu bağlandıkları şeyler hakkında 'bunlar bizimle Allah arasında bir aracıdırlar, Allah katında bizim şefaatçımızdır' derler. De ki: "Allah'a göklerde ve yerde bilmeyeceği, bilemeyeceği bir şeyden mi haber veriyorsanız? Haşa, O eş tuttukları şeyden münezzehdir" (Yunus: 10/18) "O vakit, Allah'ı bırakıp da kendilerine Rab ve şefaatçi edindikleri düzmece ilahları, onlara Allah'ın azabını savmada yardımcı olmalı değil mi idi? Tersine, bunlar, kendilerini terkedip başlarının çaresine düştüler. Bunlar onların yalanlarıdır, düzdükleri hayalleridir" (Ahkaf: 46/28) " İyi bil ki! Halis din Allah'ındır. O Allah'ı bırakıp da kendilerine bir takım başka dostlar edinenler derler ki: Biz bunlara, bizi biraz daha Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." "Hiç şüphe yok yüce olan Allah, onlarla müminler arasında, ayrılıklara düşegeldikleri şeyler hakkında, hükmünü verecektir. Söyledikleri muhakkak ki yalandır ve gerçekten kafir olan öyle kimseleri Allah doğru yola götürmez" (Zümer: 39/3) "Sizin melekleri ve nebileri ilahlar edinmenizi emretmez. O, size hiç Müslüman olduktan sonra, yeniden kafirliğe dönmenizi emreder mi?" (Al-i İmran: 3/80) "De ki: Allah'ı bırakıp da O'nun yerine kendinize ilah edindiklerinizi çağırın yardımınıza! Onlar sizin herhangi bir sıkıntınızı gideremiyecekleri gibi, size gelecek herhangi bir belayı da değiştiremezler. Onların yardım istedikleri ve böylece kendilerine Rab edindikleri de, Allah'a daha yakın olmak için yol arayıp duruyorlar. O'nun rahmetini umuyorlar ve azabından korkuyorlar. Çünkü Rabbin azabı ne kadar korkunç bir azabdır" (İsra: 17/56-57) Naklettiğimiz son ayette, Yüce Allah, kendi dışındaki varlıklardan dua ve istimdat edilenlerin, (yardım istenenlerin, beklenenlerin), hiçbir zararı kaldıramayacaklarını, belayı defedemiyeceklerini, tebdil de edemeyeceklerini , böyle bir güçleri olmadığını açıklıyor. O dua ve istimdat edilen (yardım beklenen) lerin de aynı kendileri gibi, yani dua ve istimdat edenler (yardım isteyenler) gibi yardıma muhtaç olduklarını, Allah (c.c)'ın azabından korktuklarını ve aynen isteyenler gibi, Allah (c.c)'a yaklaşmak ve sığınmak istediklerini beyan ediyor. Böylece Cenab-ı Hakk müşriklerin melekler ve peygamberler hakkında ileri sürdükleri dua ve istimdat etmek ve onları şefaatçi edinmek telâkkisini red etmekte ve yasaklamaktadır. (Kendisinden başka hiç kimseyi duaya muhattab saymıyor Yüce Allah...) Ancak izin verilen şefaat müstesnadır. |
| |
| | #15 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,688
| Şefaat bir biçimde duadır. Hiç şüphe yok ki, insanlardan bir kısmının bir başka kısım için yaptığı dua fayda verir. İnsanların birbirine dua etmesi Allah (c.c)'ın emridir. Fakat, şefaat ve dua eden kimse, ancak Allah (c.c)'ın kendisine bu hususta izin verdiği razı olduğu, kabul edeceği, kimselere dua ve şefaata bulunabilir. (Müşriklere şefaat etmek, onların Allah (c.c)'tan affını istemek gibi, yasaklanmış olan şefaatta ve duayı yapmaz.) Mesela, bir kimse bir müşrik için dua etmiş olsa karşılığı sadece bir hiçtir. Din düşmanlarına mağfiret dilese bir kimse, böyle bir kimsenin duası kendisine beddua olarak geri döner. Onun için hiçbir Müslüman, Allah (c.c)'ın yasakladığı kimseler için dua edemez, böyleleri için Allah (c.c)'tan hiçbir şey isteyemez. Yüce Allah buyuruyor: "Müşriklerin, o çılgın ateşin yoldaşlarının cehennemlik oldukları kesinlikle ortaya çıktıktan sonra, artık onların lehine ister en yakın akrabaları isterse rasul olsun, hiç kimsenin şefaat dilemeleri doğru değildir, İbrahim'in babası hakkında yapmış olduğu dua, ancak ona yapılmış bir vaadden ötürü idi. Yoksa, onun Allah'ın düşmanı olduğunu öğrendikten sonra ona şefaatçi olmaktan vazgeçti ve ondan uzaklaştı. İbrahim cidden çok tazarru ve niyaz eden bir hassas kalbe ve ezaya sabırla göğüs geren bir yüreğe sahipti" (Tevbe: 9/113-114) Cenab-ı Hak müşrikler hakkında şöyle buyurmaktadır mealen: "Ha istiğfar etmişsin onlara, ha etmemişsin, hiçbir şey değişmez. Allah onları asla bağışlamaz. Hiç şüphe yok Allah fasıklar grubunu doğru yola iletmez" (Münafikun: 63/6) Yüce Allah kendi elçisini (Hazreti peygamberi (s.a.v) ) müşrik ve münafıklar hakkında af dilemekten menetmiştir ve böyle bir af istediği takdirde af etmeyeceğini açık açık beyan buyurmuştur... Bu durum sahih bir hadisde de dile getirilmiştir... Mesela şu ayeti celilede buyrulmaktadır: "Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşanları bağışlamaz. Bundan başka suçlar için, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a bir ortak koşarsa, hiç şüphe yok ki iftira etmiş ve büyük bir günah işlemiş olur" (Nisa: 4/48) Bir başka ayette mealen: "Onlardan ölen bir kimseye ebedî dua etme. (Defin veya ziyaret için) kabrinin başında da durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Rasûlünü inkâr ile kâfir oldular, onlar fasık kimseler olarak öldüler." (Tevbe: 84) "Rabbinize yalvara yakara, gizlice dua edin. Şu asla değişmez bir gerçektir ki, Allah haddi aşanları sevmez" (A'raf:7/55) Yukarda naklettiğimiz ayet, duada haddi aşmayın (tecavüz etmeyin) emrini vermektedir. |
| |
| | #16 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,688
| Yüce Allah (c.c)'ın yapmayacağı bir şeyi istemek, duada haddi aşmak (tecavüz etmek) demektir, ve karşılığı da cezadır. Mesela: Nebi ve Rasullerin derece ve makamlarını istemek, yahut müşriklerin affını dilemek ve benzeri dualar, haddi aşan dualardır. Veya, içerisinde, küfre, isyan ve fasıklığa yardım etmesini istemek gibi, içinde Allah (c.c)'a karşı bir günah bulunan dualar, haddi aşan dualardır. (Hasılı Allah (c.c)'ın günah saydığı herhangi bir şeyi dua ederek Allah (c.c)'tan istemek haddi aşmadır.) Yüce Allah, ancak içinde günah olmayan duayı istediği kimseden kabul buyurur. Bir bakıma böyle bir dua, zaten hakedilmiş bir istektir. Kendisinin şefaati kabul edilebilir kullar, zaten bundan başkası için kimseye şefaat etmez. Şayet bilmeyerek, Allah (c.c)'ın razı olmadığı, dua edilen kimsenin haketmediği bir istekte bulunmuşsa, bu duasından hemen vazgeçer. Çünkü şefaat izni verilebilecek kullar, caiz olmayan bir fiili yapmaya devam etmekten uzak kimselerdir. Nuh'un (a.s.) duası ve Allah (c.c)'ın verdiği cevabda olduğu gibi: "Nuh Rabbine dua edip dedi ki: "Ey Rabbim, benim oğlum da şüphesiz benim ailemdendir. Senin vaadin şüphesiz ki haktır. Ve sen hakimlerin hakimisin" Allah da şöyle buyurdu: "Ey Nuh. O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı işlediği iş, bizim istemiş olduğum doğru iş değildir, tersine çok kötü bir iştir. O halde aslını bilmediğin bir şeyi benden isteme. Seni bilmez kimselerden olmaktan men ederim" Nuh: "Ey Rabbim! Ben bilmediğim bir şeyi senden istemekten yine sana sığınırım. Eğer, beni yargılamazsan, esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum!" (Hud: 11/45-47) |
| |
| | #17 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,688
| Allahu Teâla'ya dua eden ve şefaat dileyen herkesin bu dua ve şefaati ancak Cenab-ı Hakk'ın kazası, kaderi ve dilemesi ile olur. Duaya icabet eden, şefaati kabul buyuran O'dur. Sebebi ve neticeyi yaratan da O'dur. Dua da, Allah (c.c)'ın takdir buyurduğu sebeplerden biridir. Gerçek bu olunca, Allah (c.c)'ın sebeplerine yönelmek sadece onlara güvenmek, tevhid inancına göre şirk sayılır. Sebepleri yok bilmek sebebi müsebbib (sebeb olan) yapmaktır ki, bu da büyük bir akıl eksikliğidir. Çünkü sebeplerden uzaklaşmak, onlara tevessül etmemek şeriata göre yasaktır. Kul için vacib olan, zorunlu olan, tevekkülünü, istemesini, duasını ve itibar ve rağbetini yalnız Allah (c.c)'a yöneltmesidir. Yüce Allah, kendisine sebeplerden, insanların duasından ve şefaatından dilediğini takdir ve nasib buyurur. Derece ve makam olarak üstün olanın duasının kabul buyrulacağı gibi, derece ve mertebesi aşağı seviyede olanında duası kabul buyrulur. Başka bir deyimle, derecesi yüksek olan bir kişinin kendinden aşağıda olan için yaptığı dua kabul olabileceği gibi, derecesi düşük olanın kendisinden daha üst derecede olan için yapmış olduğu dua da makbul olabilir. (caiz ve meşrudur). |
| |
| | #18 |
| Yüzbaşı Katılım Tarihi: Jul 2007 Yaş: 18
Mesajlar: 801
| Allah razı olsun...çok güzel olmuş... |
| |
| | #19 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,688
| ecmain. Her Müslümanın başka Müslüman hakkında dua etmesi caizdir. Rasûllerden dua ve şefaat talep edilmesi gibi... Nasıl Ashab-ı kiram Resûlüllah'dan (s.a.v) yağmur yağması için dua ve şefaat istemişlerdir. Resûlüllah'dan sonra, Hazreti Ömer (r.a.)ve müslümanlar Resûlüllah'ın amcası Abbas'dan da aynı böyle yağmur duası yapmasını talep etmiş istemişlerdir. İnsanlar kıyamet gününde, Rasulullah'dan (s.a.v.) ve diğer nebilerden şefaat (talep edecek) isteyeceklerdir. Allah (c.c)'ın Rasulü (s.a.v) şefaat edicilerin efendisidir. Onun kendisine mahsus şefaatları vardır. Bununla birlikte, Sahihi Müslim ve Buhari'de Resûlüllah'ın şöyle bir buyuruğu yer almıştır: "Ezan okuyan bir müezzinin ezanını duyduğunuz zaman, siz de müezzinle birlikte dediklerini tekrarlayın. Sonra da üzerime salât okuyun. Kim bana bir salât okursa, Allan ona on rahmet gönderir. Sonra Allah'tan benim için vesile isteyin. Vesile cennette bir mertebedir. Allah'ın kullarından bir kula nasib olacaktır. Ümit ediyorum ki ben o kul olayım. Kim Allah'tan benim için bir vesile isterse, kıyamette şefaatim ona helal olur" (Buhari, Ezan: 8; Müslim, Salat: 11; Ebu Davud, Salat: 36) Ömer (r.a.) Umre haccı yapmak üzere Resûlüllah ile vedalaşırken, Resûlüllah (s.a.v) ona şöyle söylemişti: "Ey kardeşim, beni de duadan unutma!" (Ebu Davud, Vitir: 23; Tirmizi, Deavat: 199; İbn Mace, Menasik: 5) Anlaşılıyor ki, Allah'ın Rasûlü (s.a.v) ümmetinden kendisi için dua etmesini istemiştir. Fakat bu istek, ümmetin istediği biçimde bir istek değildir. Bu, ümmetin amel ettiklerinde ve sevap kazandıkları diğer emirlerde olduğu gibi, ümmetine vermiş olduğu emirlerden bir emirdir. Allah'ın Rasulüne de, emirleri ile hareket eden ümmetinin kazandığı ecir kadar sevap ve mükafat ihsan buyrulur. Bu hususda bir sahih hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: "Bir kimse diğerlerini bir hidayete çağırsa, davetine uyan kimselerin sevabı kadar sevap kazanır. Davete icabet edenlerin ecirlerinden de zerre kadar eksilmez. Bir kimse bir başka kimseyi sapıklığa davet etse, aynı sapıklığa davet ettiği kişinin günahı kadar günah kazanmış olur. Davete icabet eden kişinin günahından da zerre kadar eksilmez" (Müslim, İlm: 16; Ebu Davud, Sünnet: 6; Tirmizi, İlm: 15) Allah'ın Rasûlü (s.a.v) de insanları doğru yola, yani hidayete çağırmaktadır. Elbette ki davetine uyanların kazandığı sevap ve mükafatlar kadar mükafat ve sevap kazanmıştır Allah'ın Rasûlü (s.a.v)... Ümmeti Resûlüllah'a (s.a.v) salât-u selâm eylediği zaman da durum böyledir. Bir salât-u selâm (edene) gönderene Allah on rahmet eder. Allah'ın Rasulü'ne de bu salât-u selâm getirenlerin (gönderenlerin) sevabı kadar sevap yazılır, mükafat ihsan edilir. Çünkü, ümmetin Allah'ın rahmetine ulaşması için gerekli çalışmayı o yapmıştır. Bir başka deyimle, ümmeti onun çalışmaları sonucu ulaştıkları İslamdan dolayı mükafatına ve ihsanına layık bulmuştur. Böyle olunca da ümmetinin hakettiği mükafatın aynısı Allah'ın Rasulü'ne de verilmektedir. Bu, Yüce Allah'ın Rasulü'ne layık gördüğü bir nimetidir. Sahih bir hadiste Allah'ın Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: "Bir insan yanında olmayan bir kardeşine hayırlı bir dua ederse, Cenab-ı Hak ona muhakkak bir melek tayin eder ve yanına arkadaş olarak koyar ki, her dua edişte o görevli melek "Amin, bir o kadar da senin için" der" (Müslim, Zikr: 87) Başka bir hadisde de şöyle buyurulmuştur: "En çok kabul edilen dua, birbirinden uzak olan kişilerin birbirlerine ettiği duadır" (Buhari, Mezalim: 9; Müslim, Zikr: 88 Ebu Davud, Salat: 364; Tirmizi, Birr: 88) Her ne kadar dua eden kişi dua edilen kişi değilse de, başkası için yapılan dua, hem hakkında dua edilen kişiye, hem de dua eden kişiye de menfaat temin eder. Bir mü'minin diğer mü'min kardeşi için yaptığı hayırlı dua, hem ona hem de kendisine fayda verir. Bir kimse diğer bir kimseye "bana dua et" dese ve bununla ikisinin de menfaatlanmasını kasteylese, takva ve iyilik üzerine birbirleriyle yardımlaşmış olurlar. Duayı isteyen diğerini uyarmış ve ikisine de fayda verecek bir hayra önayak olmuştur. Dua etmesi istenen kişi de, o ikisine de menfaat sağlayacak fiili yapmıştır. Bu, bir kimse başkasına iyilik ve takva ile emrettiği zaman emre uyan fiiline karşılık sevap alır, emreden de, yukarıda izah edildiği gibi hayra çağırdığı için emrine uyanın ecri kadar mükâfat kazanır. Bilhassa, kulun emrolunduğu dualarda, Cenab-ı Hakk şöyle buyurur: "Öyleyse, (fırsat elde iken) şu: "Allah'tan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur" hakikatini bil, hem kendinin ve hem erkek hem de kadın mü'minlerin günahının bağışlanmasını iste. Allah hem dolaştığınız, hem de barındığınız yeri çok iyi bilir" (Muhammed: 47/19) (AllahTeâla) Rasulüne mü'minler için istiğfar eylemesini emrediyor ve sonra buyuruyor: "Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle göndermedik. Onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelip de Allah'tan mağfiret dikselerdi onlara (sen) peygamber de mağfiret isteseydi(n) elbette Allah'ı tevbeleri hakkıyla kabul edici, çok esirgeyici bulacaklardı" (Nisa: 4/64) Yüce Allah erkek ve kadın mü'minlerin günahları için af dilediklerini ve Allah'ın Rasûlü'nün de onlar için istiğfar eylediğini zikrediyor. Çünkü Allah Rasûlü'nün istiğfarı Allah'ın emirlerinden bir emirdir. Yüce Allah, Rasûlüne, mü'min erkekler ve mü'min kadınların günahlarının affı için af dilemesini ve bizzat istiğfar eylemesini emretmiştir. Allah hiçbir (mahlûka) insana diğer bir (mahlûk) insan için bir şey istemesini emretmemiştir. Allah'ın böyle bir emri yok. Fakat mü'minlerin birbirlerine dua etmesini vacib veya müstehab olarak emretmiştir. Öyleyse böyle bir emri yerine getirmek Allah'a ibadet ve itaat etmenin ta kendisidir. Bu Allah'a bir yakınlık sebebi ve failine salâh ve hasenedir (güzel bir iştir). Bir başkasına dua etmek, onun için iyilik istemek, insan için en büyük nimet ve iman göstergesidir. Belki de böylesi bir isteyiş Allah'ın kullarını gerçek anlamda, hakiki imana götürecek olan nimetini ihsan buyuracağı zamana rastlar ve Allah da vakti denk gelen isteği yerine getirir. İman; tasdik, ikrar (karar (söz) vermek) ve ameldir. (verilen (sözü) kararı yerine getirmek için çalışmaktır). Bu bakımdan kulun itaat ve hasenatı, hayırlı amelleri ne kadar artarsa imanı da o o derece artmış olur. İşte bu, Fatiha süresindeki: "Kendilerine nimet ihsan ettiklerimizin yoluna" ibaresinde ve Nisa suresinin 96. ayetinde zikredilen: "hakiki nimetin" ta kendisidir. |
| |
| | #20 |
| Binbaşı Katılım Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,688
| Din nimeti olmaksızın yalnız dünya nimeti hakikî nimet midir, yoksa değil midir? Bu konu hakkında asrımızın alimlerinin ve evvelkilerin iki görüşü vardır. Hakikat şudur ki, tek başına dünya nimeti dört başı mamur bir nimet olmasa da, bir yönden yine de üstün bir nimettir. İstenmesi gereken dînî nimetlere gelince, onlar, farz, vacib ve müstehab gibi Allah'ın emirleridir. Bunlar bütün müslümanların ittifakı ile taleb edilmesi lâzım gelen, gereken hayırlı nimetlerdir. Ehl-i sünnete göre, hakiki nimetler bu dînî nimetlerdir. Çünkü, ehl-i sünnete göre, Yüce Allah, kullarını hayırlı işler yapmaya sevketmekle, onları nimetlendirmiş ve en büyük ihsanına mazhar kılmıştır. Kaderiyeye göre ise, Cenab-ı Hakk yalnız kullara onunla iyilik veya kötülük yapmaya müsait olan kudreti bahşetmekle nimet vermiş ve ihsan eylemiştir. Söylediklerimizin maksadı şudur: Şüphesiz Yüce Allah (c.c), hiçbir yaratığın diğer yaratıktan bir şeyler istemesini emretmemiştir. Ancak mahlûk için bir maslahat (menfaat verici bir şey) olursa,böylesi bir istek sözümüzün dışında kalır. Bu maslahat da ya farz, ya vacib, ya da müstehab sayılmış olan işlerdir.Yüce Allah (c.c) kulundan bundan başka bir şey istemiyor. Gene anlatmak istediğimiz manalardan biri de şudur: Kim hükümdar ile teb'ası (halkı) arasında bulunan (vasıtalar) aracılar gibi bir aracı sınıfı, ya da kişileri; Allah ile kulları arasında da (vasıtalar tanır) ve kabul ederse, böyle bir telakki sahibinin "şirk" koştuğunu (müşrik olduğunu) vurgulamaktır. Böylesi bir inanç müşriklerin ve putperestlerin dinidir, gerçeğini anlatmak istedik... Nitekim müşrikler: "Bu heykeller peygamberlerin ve salih kimselerin temsilleri ve sembolleridir. Bunlar Allah ile bizim aramızda vasıta ve vesilelerdir. Bunların vasıtalığı ile biz Allah'a yaklaşıyoruz" diyorlardı. Yüce Allah (c.c) hıristiyanların bu kabil inançlarını şirk sayarak reddetti. Yüce Allah (c.c) bu konuda buyuruyor ki: "Onlar Allah'ı bırakıp, bilginlerini, rahiplerini, Meryem'in oğlu Mesihi Rabler edindiler. Halbuki bunlar da, ancak bir olan Allah'a ibadet etmelerinden başkasıyla emrolunmamıştır. 'Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur'. O, insanların ortak koştukları her şeyden yüce ve münezzehdir" (Tevbe: 9/31) |
| |
| Konu Araçları | |
| |