ilahi-Tr Forum  

Geri   ilahi-Tr Forum > Dini Konular > Tasavvuf


Cevapla
 
LinkBack Konu Araçları
Eski 25-03-2008, 01:06   #1
cengiz hacılar
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Varsayılan Şah-ı Nakşibendi (ks)

Bir çoğumuzun tasavvuf silsilesi belirli bir noktadan sonra ayrılsa dahi genelimiz Şah-i Nakşibendi Hz.'lerinde birleşiyoruz ...

Peki örnek almaya gayret edip, saygı gösterdiğimiz Nakşibendi Hz.lerini ne kadar tanıyoruz ?

Tanımadığımız ,isminden gayri birsey bilmediğimiz birşahsa ders yapmak da bir okadar zor geliyordur sanırım...

Şah-ı Nakşibendi Hz.leri Buhara yakınındaki Kasrı Arifan'da Hicri 718 (1318) senesinde Muharrem ayında dünyaya gelmiştir...

Sülale-i Tahire'den olup, ecdadı İmam-i Cafer-i Sadık ve oradan Hz .Ali ,Hz.Fatıma validemize varmaktadır.

doğduğunda Muhammed bâbâ Semmasi tarafından evlatlığa (talebeliğe) kabul edilmiş, tarikat edeplerini zahiri suret itibari ile Seyyid Emir Külal hz.lerinden öğrenmiştir.

Abdulhalik gucdüvani hzlerinin ruhaniyetinden de manevi terbiye görmüş olup bu cihetle üveysidir...

Nakşibendi Hazretleri’nin şu sözü herşeyi açıklar gibi:
“Derviş yük çeken ata benzer. Yüklendikçe çeker.”

Şah-ı Nakşibend -kuddise sırruh-Hazretleri’nin dervişlerinden biri, adamın biriyle kavga ediyor ve adamın kalbini kırıyor. Sonra Buhara’ya gelip, Nakşibend Hazretleri’nin huzuruna çıkıyor.

Ne bir iltifat ne alâka. Böyle görüşüp gidiyor. Derviş, Nakşibend Hazretleri’nin iltifatını kazanmak için çırpınsa da nafile. Tekrar huzura çıkıp, gözyaşları içinde yalvarıyor.
Hazret: “Köyüne dön. İncittiğin adamın gönlünü al.

Hatırını hoş et ve gel. Bunu yapmadıkça seni sohbetime alamam.” buyuruyorlar.


Derviş, mahzun bir halde köyüne dönüp adamı buluyor. Fakat bir türlü gönlünü alamıyor. Biçare derviş hergün uğraşa dursun.

Birdenbire Nakşibend Hazretleri o köyde dervişe misafir oluyor. Kalbi kırılan adamın evine gidiyorlar. Nakşibend Hazretleri adamın evinin önüne gelince, mübarek yanaklarını kapının eşiğini koyup, yalvarıyor.

“O suçu dervişim işlemedi. Ben işledim. Affet!”

İncinen adam o kadar müteessir ki, hemen hakkını helâl ediyor. Asıl kendisinin affedilmesini isteyerek Nakşibend Hazretleri’nin eteğine yapışıyor. Artık o da yola girenlerden.

Muhterem valideleri şöyle anlatıyor:

Oğlum Bahâuddin henüz dört yaşlarındayken sığırlardan birini göstererek ''Şu bizim geyik boynuzlu ineğimiz ,alnı beyaz akıtmalı bir buzağı doğursa gerek'' dedi ve birkaç ay sonra inek ,çocuğun tarif ettiği gibi bir buzağı doğurdu.

Şah-i Nakşibendi hazretleri,kendisine kadar ''Hâcegân Yolu'' olarak anılan tarikatı, ''Nakşibendi'' yapan ,yani tarikata kendi adı verilen kolbaşı ,veliler şahı olan bir şahsiyettir.. Adı Bahauddin b. Muhammed , nisbesi ''el-Buhari'dir..

Lakabı ise Şah-ı Nakşiben'dir..İsminin başındaki ''Şah'' kelimesi ''Gönül Sultanı'' anlamında bir saygı ifadesidir..

Allah Teala'nın sevgisini kalplere nakşettiği içinde ''Nakşibend'' denilmiştir..

En başta gelen talebelerinden Aleaddin-i Attar şöyle anlatır;

Hâce Behâeddîn Nakşibend Hazretleri o derece fakir idi ki, evlerinde kış günleri namaz kılmak için yere serecek bir şey bulunmadığından eski bir kilim serip, onun üzerinde namaz kılarlardı.

Maîşet ve geçimlerine bir çekirdek bile haram karıştırmazlardı. Kendilerinin ve âile efrâdının helâl yemesine çok dikkat ederdi. Şüphelendiği herhangi bir şeyden uzak dururlardı.

'İbadet on kısımdır. Dokuzu helâl rızık aramaktır. Diğer kısmı sâlih ameller ve ibadetlerdir.' buyurulan hadîs-i şerîfi sürekli çevresindeki insanlara aktarırlardı.

Fakir olmalarına rağmen, lütuf ve keremleri bol olup, cömert idiler. Bir kimse bir hediye getirse, mümkünse getirilen hediyenin iki misli kıymetinde bir hediye verirlerdi.

Tanıdığı veya tanımadığı bir kimse evlerine ziyârete gelse, güleryüzle karşılar, nezâketle yol gösterir, evde ne bulunursa ikrâm ederlerdi. Misâfirlerine bizzat kendisi hizmet ederdi. Eğer ev soğuk olursa, kendi giyeceğini ve yatağını misâfire verirdi. Misâfirin hayvanı varsa, hayvanın yemini ve suyunu verirdi. Nafakasını çalışarak temin ederdi. Bunun için eker, biçerdi. Bir miktar arpa, biraz da hayvan yemi eker kaldırır, bununla geçinirdi. İşinde bizzat kendisi çalışır, bütün işlerini görürdü.

Zamanında âlim ve sâlih kimseler ziyâretine gelip, hâlis ve helâl yemek yiyelim diye onun yemeklerini yerlerdi. Çoğu zaman ekmeği kendi pişirir ve sofra hizmetini kendi yapardı. Yemek yerken; 'Sofra başında kendinizi Allahû Teâlâ'nın huzûrunda biliniz. O'nun verdiği nîmeti yediğimizi unutmayınız.' buyururdu.

Cemâat ile toplu hâlde yemek yerken, içlerinden biri gaflet ile ağzına bir lokma alsa; 'Önündeki yemeği, Allahû Teâlâ'nın huzûrunda olduğunu unutmadan ye! Allahû Teâlâ'yı hatırla, başka şeyler düşünme. Allahû Teâlâ, sana senden yakındır. O'nu düşün.' buyururdu. Bir yemek gafletle, öfkeyle veya zorla pişirilse, o yemekten kendisi yemez, yedirmezdi.

Nakşibendi Hz.lerinin doğduğu yerin eski adı ,Kasrı Hinduvan idi. Nakşibendi Hz. dünyaya teşrif ettikten sonra ,kendisine nisbetle bu beldeye ''Arifler köşkü'' anlamına gelen ''Kasr-ı Arifan'' denildi...

En başta gelen talebelerinden Alâuddin-i Attar şöyle anlatmıştır:

''Namazda huşu ve hudu üzere bulunmak ,lezzetle, gözyaşı dökerek ibadet edebilmek ,helal lokma yemeğe ve yemeği Allahu Teala'nın huzurunda imiş gibi yemeğe bağlıdır.
Vucuduna haram lokma karısmıs bir kimse ,namazından ve ibadetinden tad alamaz'' buyurmuşlardı

O'nun tâlim ettiği Nakşilik yolunda en büyük keramet, kerametin gizlenmesiydi, setredilmesiydi. Çünkü Hak Teâlâ bazan veli kulunu kerametle taltif ederek kendisi ile keramet arasında muhayyer bırakarak imtihan eder. Kul, gayenin keramet değil, istikamet ve Hakk rızası olduğunu anlarsa kurtulur; değilse ayağı sürçer ve tökezler. Mâneviyat yolunun en tehlikeli geçidi burasıdır. Şâh-ı Nakşbend'e göre en büyük keramet kerameti örtmek ve gizlemektir. Bu yüzden kendisinden: "Sizden niçin bu kadar az keramet zuhur ediyor?" diye soranlara şu cevabı veriyor: "Omuzlarımızdaki bunca günah yüküne rağmen ayakta durabilmekten daha büyük keramet mi arıyorsunuz?"

Cezbe ve taşkınlıktan, meclisinde sayha ve nârâ atılmasından hoşlanmazdı. Nitekim birisi bulunduğu mecliste: "Allaaaah!" diye haykırdı. O şunları söyledi: "Bu haykırış, gaflet işaretidir. Bizim meclisimizde gafillere yer yok."


Şeyh Seyfeddin Baherzi Hazretleri’nin türbesinin karşısında bir çeşme vardı.Şah-ı Nakşibend Hazretleri bazı dervişleriyle burada oturmuşlar,Allah dostlarının halleri hakkında sohbet ediyorlardı.O sırada geçmişte yaşamış velilerin kerametlerinden söz ediyorlardı.Orada bulunan zatlardan birisi Hace Hazretleri’ne:
-Evet,Allah dostlarından böylesi hal ve kerametler meydana gelebilir.Ancak günümüzde böylesi tasarruflarda bulunabilecek bir veli var mı?
Diye sordu.Hace Hazretleri:
-Evet,vardır.Onlar öyle veliler topluluğudur ki şu akarsuya “Ters yönden ak!” deseler bu akarsu ters yönde akar.
Dedi.Daha sözünü bitirmemişti ki oradaki akarsu ters yönde akmaya başladı.Ancak Hace Hazretleri akarsuya “Ben sana ters yönden ak demedim!” deyince akarsu eski haline döndü…



Not: Bu aktardığım bilgiler Mustafa Özşimşekler Hoca'nın ''Silsile-i Zeheb'' isimli eserinden alıntıdır ...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 25-03-2008, 20:09   #2
Er
 
Katılım Tarihi: Mar 2008
Yaş: 34
Mesajlar: 15
Varsayılan

güzel bi paylaşımdı allah razı olsun
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 16-04-2008, 19:12   #3
cengiz hacılar
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Varsayılan

Nakledilir ki Şeyh Sâdi adında bir za't ,Kasr-ı Arifan'a gelip Bahauddin Buhari hazretlerinin huzuruna girerek,ziyaretlerine gelmekte kusur ettiğini söyleyip affetmelerini istedi. Hâce Behâuddin Hz. ona şaka mahiyetinde :

-Bedava özür kabul edilmez,buyurdu. Gelen zât da:

-Efendim bir öküzüm var,emir buyurursanız onu size vereyim.

-Onu kabul etmeyiz.Uzun zamandan beri biriktirip,köydeki evin duvarı arasında bir küp içinde gizlediğin kırk altın var ya, işte onları getirsen kabul ederiz.

Bu sözü duyan Şeyh Sâdi çok şaşırdı. ''Sakladığım o altınları benden baika kimse bilmiyorduŞeyh Efendi nasıl bildi?'' diye hayretler içinde kaldı.. Sonra köyüne giderek altınları alarak Hace Hz.lerine takdim etti.

Hace Hz.leri altınları sayıp içinden bir tanesini ayırdı ve diğer otuzdokuz tanesini o zata geri verdi ve:

-''Bunlarla öküz satın alıp çiftlik kur,kaldırdığın mahsulu Allah'ın kullarına dağıt '' buyurdu.. Sonra ayırdığı altını işaret edip ''Bu altın haramdır'' buyurdu.

Orada bulunan diğer müridler bu durumu merak edip daha sonra o zata : ''Hace Hz. lerinin ayırdığı o altını nereden almıştın?'' diye sordular o da şöyle cevab verdi:

-''Nakşibend hz.lerini tanıyıp Ona mürid olmadan önce kumarda kazanmıştım. Daha sonrada bunu elden çıkartmayı unutmuşum''
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 28-04-2008, 10:56   #4
Er
 
Katılım Tarihi: Mar 2008
Yaş: 23
Mesajlar: 2
Varsayılan Yanıt: Şah-ı Nakşibendi (ks)

Allah razı olun
Mubareğe erkek güzzeli de dermişler
çok güzelmiş
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-05-2008, 02:57   #5
Onbaşı
 
Katılım Tarihi: Mar 2008
Yaş: 21
Mesajlar: 52
Varsayılan Yanıt: Şah-ı Nakşibendi (ks)

Allah razı olsun...



Nakşibendi tarikatı, Buharalı Bahauddin Nakşibend (1218-1389) tarafından kurulmuştur. Bu tarikat, üç koldan Hz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)´e ulaşır.

Birinci Kol:

Hz. Ali (kerremallahu vechehu) (ö.660)

İmam Hüseyin (radiyallahu anhu) (ö.680)

Zeynel Abidin (radiyallahu anhu) (ö.694)

İmam Muhammed Bakır (radiyallahu anhu) (ö.733)

Cafer-i Sadık (radiyallahu anhu) (ö.765)

İkinci Kol:

Hz. Ebubekir (radiyallahu anhu) (ö.634)

Selman-ı Farisi (radiyallahu anhu) (ö.655)

Kasım bin Muhammed (ö.720.21)

Cafer-i Sadık (ö.765)

Ebu Yezid Bestami (ö.875)

Ebu Hasan Harakani (ö.1028.85)

Ebu Ali Fermedi (ö. 1084.85)

Üçüncü Kol:

Hz. Ali (kerremallahu vechehu) (ö.660)

Hasan Basri (ö.728.29)

Habib Acemi (ö.767)

Davut Tai (ö.800.801)

Maruf Kerhi (ö.815)

Seriy Sakuti (ö.867)

Cüneyd-i Bagdadi (ö.910)

Ebu Ali Rutburi,

Ebu Ali Katip (ö.933),

Ebu Osman Magribi (ö.983)

Ebu Kasim Kürkani (ö.1058).

Altin silsile Peygamberimizden günümüze kadar devam ederek gelmiştir. Erzincan´ın manevi ikliminde "altın silsile"nin halkalarını oluşturan dört müstesna isim karşımıza çıkmaktadır.

Piri Sami Hazretleri (1848-1912)

Muhammed Beşir Hazretleri (1865-1932)

Dede Pasa Hazretleri (1879-1973)

Abdurrahim Reyhan Hazretleri (1930-1998)

Pir-i Sami hazretleri´nin kabri Terzibaba Mezarlığı yolu üzerindedir. Kabrin bulunduğu alan tamamıyla mezarlıktır. Bu büyük mezarlık, mübareğin adıyla anılmaktadır. Beşir Efendi hazretleriyle Dede Paşa hazretleri`nin kabirleri Terzibaba Mezarlığı´nda yan yanadır.

Acizane bu kitapta hayatını anlatmaya calıştığımız Abdurrahim Reyhan Hazretlerinin kabri de Beşir Efendi ve Dede Pasa Hazretlerinin kabirlerinin bulunduğu alandadır.

Tarikatlar, yüzyıllar boyunca insanlığı aydınlatan ilim merkezleri olmuşlardır. İnsanların gönüllerine Allah sevgisini nakş eden tarikatlar, Osmanli İmparatorluğu döneminde büyük görevler üstlenmişlerdir. Cihan Devleti konumuna gelen Osmanlı İmpartorlugunu, 600 yıl ayakta tutan manevi dinamiklerdir. O manevi değerler, her asırda olduğu gibi bugün de vardır. Dün Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Mevlana gerçeği ne ise; bugün, asrımızda Abdurrahim Reyhan Hazretleri gerceği odur.

Günümüzde sahte şeyhler, sahte dervişler türedi diye feryat ediyoruz. Tarihin her döneminde din tüccarları var olmustur, var olacaktır.

İşte size yüzyıllar öncesinden bir örnek:

Eşref oğlu Rumi hazretleri yüzyıllar evvel yazmış olduğu “Müzekkin Nüfüs” adlı eserinde diyor ki; “İmdi zaman azdı. Kardeşlerin halleri döndü. Hırsızlık, azgınlık, serkeşlik ve münafıklık çoğaldı. Meşayih kalmadı. Beyler zalim oldular. Kadılar rüşvet yer oldular. Müderrisler fasık oldular. Tefsir ve hadis medreselerde okunmaz oldu. Fakihler ve din ilmini bilen kişiler az kaldı. Vaizler dünya için mescitlerde vaaz edip, akçe derer oldular. İlimle beyler kapısında rağbet bulamayan Danişmentler, şeyhlik tarikini tutup yüz gülerek halkın dünyasını alır oldular. Ve ağzından Meşayihin o hale münasip sözlerini ezberleyerek mescitlerde söylemeye ve insanlara kendilerini sevdirmeye calışır oldular.

Talip denilenlerde arifler donunu giyerek zikir meclislerinde konuşmaya ve riyakarlığa başladılar.”

Din sahtekarları gerçek Allah doslarının şanını düşürmez. Aksine yükseltir. Dün öyleydi bugün de böyledir. Yeter ki Allah´ın sevgili kullarını gerçekten aramaya niyet edelim.

Bu asır birçok hastalığı taşıyor bünyesinde. Hangi ilacı verirseniz verin. Hastalık azalacağı yerde daha da coğalıyor. Allah´ın sevgili kullarından Cafer-i Sadik Hazretleri, kendi müritlerinden dostlarından ayrılarak bir mağarada inzivaya çekilmiş. Uzaklaşmış insanlardan. Bunun üzerine müritleri muhipleri Hazret´in kapısına varmış. Demişler ki. “Efendim kerem buyur, yine bizim aramıza gel, bize nasihat eyle. Mübarek nefesin bereketiyle ola ki bu bizim ölü gönüllerimiz dirilir. Bizim necatımıza sebep olursunuz.” Hazret gelenlere şöyle cevap verdi:

“Bu zaman ağzı açmayıp dilsiz gibi olacak zamandır.”

Hazret´in işaret buyurdugu zaman öyleyse, varın bu zamanı siz değerlendirin...


Ünal Tuygun/Abdurrahim Reyhan Erzincani kitabından alıntı
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Forum saati Türkiye saatine göredir. Şu an saat 04:19


vBulletin® Version 3.7.3, Telif Hakkı ©2000 - 2008 Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.2.0
© 2005 - 2008 ilahi-Tr Forumları
Web Stats