![]() |
| | #1 |
| Teğmen Katılım Tarihi: May 2008 Yaş: 24
Mesajlar: 250
| Herşey öylesine güzel ki... Bir anlatabilsem... Onu sevdikçe; bu sevgi adım adım aşka dönüşecek. Allah'a aşık olacaksınız. Sonra da hayran olacaksınız. Hayatınızın her saniyesi, her dakikası, zevklerle dolu geçecek. Şöyle olmak ister miydiniz? Herkes size dertlerini anlatsın, içini boşaltsın. Dertlerini, problemlerini omuzlarınıza yüklesin. İster miydiniz? "Kalbimiz kararırdı." diye düşünüyorsunuz. Ama bir gün Allahû Tealâ sizi öyle bir yere getirir ki; orada herkesin dertleri size ulaşır, omuzlarınıza yüklenir. Allahû Tealâ da, omuzlarınızın üzerinden hepsini alır. Hiçbir yük yüklenmezsiniz. Kalbiniz kararmaz. Hep aydınlık, pırıl pırıl bir kalbin sahibi olursunuz. Yüzlerce kişi, her gün Bize ulaşır, içlerini dökerler, problemlerini söylerler. Onların acısını, problemlerini paylaşırız. Onlar, o sıkıntılarını Bize açmanın mutluluğunu, huzurunu yaşamışlardır. Yükler, Bizim omuzlarımıza aktarılmıştır. Allahû Tealâ, çözümleri önermiştir. Ondan sonra ne mi yapıyor? Hepsini alıyor omuzlarımızdan. Bize hiçbir şey bırakmıyor. Ne diyorsunuz, hayat gerçekten güzel değil mi? Bir defa daha sorayım mı size, herşey çok mu güzel, yoksa bana mı öyle geliyor? Hepinize öyle gelsin. Dileriz Allahû Tealâ'dan, hepinize öyle gelsin. Sizleri öylesine seviyorum ki... Ah, insanlara şu mutluluğun yolunu bir öğretebilsem... O kadar basit, o kadar kolay ki! Henüz kardeşimiz olmayan, ilk defa bu satırları okuyan, "Şu dünyada benden daha mutsuz insan var mı?" diye düşünen kim varsa, evet size sesleniyorum; siz! "Şu anda bu dünyada benden daha fazla sıkıntı içerisinde olan, benden daha fazla huzursuz olan insan var mı?" diye düşünen siz! Neden öylesiniz? Neden Allah'ın reçetesinde size düşen kesimi yapmıyorsunuz? Allah'ın reçetesi 2 bölümden oluşur: 1. Kendi yapacakları. 2. Sizin yapmanız lazım gelenler. Sizin yapmanız lazım gelen o kadar basit, o kadar kolay ki! Neden mutlu olmadığınıza hep şaşarım. Sadece bilinçsizlik. Sadece Allah'ın hakikatlerinden haberdar olmamak. Allahû Tealâ diyor ki hepinize: "Ey benim kullarım! Sadece bir tek şey yapmanızı istiyorum; Bana ulaşmayı dileyeceksiniz." Hepsi bu kadar. Haydi, çekiverelim hayatın kuyruğunu, mutluluk başlasın. Nasıl? Beni dinleyenlerin %90'ı zaten mutluklarını başlatmışlar. Sözümüz onlara değil, ötekilere. Henüz Allah'a ulaşmayı dilememiş olan, şu dünyada yaşayan, ama huzursuz, mutsuz olanlara. İşte mutluluğun yolunu açıyor Allahû Tealâ hepinize. Diyor ki: "Mutlu olmak mı istiyorsun? Sadece bir tek dileğin, bunun başlangıcından dünya saadetinin yarısına kadar seni taşır. "Bir tek şey yapacaksın, Bana ulaşmayı dileyeceksin." diyor Allahû Tealâ. Çok mu zor? Bir dilek, Allah'a ulaşmayı dilemek. Üç kelime. Ne zaman bunu yaparsanız? Eğer gerçekten Allah'a ulaşmayı diliyorsanız, bu, aslında çok cepheli bir olaydır. Allah'a ulaşmayı dileyen bir kişinin: 1. Allah'a inanması lâzım. 2. Allah'ın, insan ruhunun ulaşabileceği bir Allah olduğuna inanması lâzım. 3. Bunun, kendi üzerine 12 defa farz olduğuna inanması lâzım. 4. Eğer Allah'a ulaşmayı dilerse, Allah'ın mutlaka ruhunu Kendisine ulaştıracağından da emin olması lâzım. Gördünüz mü? Bir dilekle, aslında ne kadar çok şeyin sahibiymişsiniz meğer. Siz Allah'a ulaşmayı dileyeceksiniz, Allah söz verdiği gibi ruhunuzu Kendisine ulaştıracak. Allahû Tealâ ruhunuzu, kendisine ulaştırdığı zaman yaşayacağınız mutluluğu biliyor musunuz? Evliya olmak ne demek biliyor musunuz? Öylesine kolay, öylesine basit bir olay ki... Siz olmuyorsunuz, siz Allah'a ulaşmayı diliyorsunuz. Sizi evliya yapan, siz değilsiniz, Allah. Allahû Tealâ sizi, yani Kendine ait olan sizin ruhunuzu, gene Kendisine ulaştırıyor. Neden "Kendine ait olan" diyoruz? Çünkü Allahû Tealâ Secde Suresinin 9. âyet-i kerimesinde diyor ki: 32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem'a vel ebsâre vel ef'ideh(ef'idete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne). Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve onu (onun ruhunun kalbine) sem'î (kalbin işitme hassası), basar (kalbin görme hassası) ve fuad (kalbin idrak etme hassası) hassalarına (sahip) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz. "Âdem (A.S)'dan bahsediyor ve ona ruhumuzdan üfürdük." diyor Allahû Tealâ. Ruhundan üfürüyor. Sonra mı ne istiyor? Sonra diyor ki: "Şu dünya hayatını yaşıyorsunuz ya! İşte bu dünya hayatında, o size verdiğim emanet olan ruh var ya!. Onun sahibi değilsiniz, o size verilen bir emanet. Emanetimi isterim. Bunun için sadece bir dileğin Bana yeter. Dilemiyorsan, sen kendine cehennemi seçmiş oluyorsun." diyor. Ama eğer dilersen, o zaman Benim cennetime girersin. Eğer dilersen, sen Bana ruhunu ulaştırmazsın, Ben senin ruhunu Kendime ulaştırırım." diyor. Şura Suresi 13. âyet-i kerimede: 42/ŞURA-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted'ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu). "Dîni ikame edin ve fırkalara ayrılmayın." diye dîn olarak Nuh'a vasiyet ettiğimizi, sana vahyettiğimizi, İbrâhîm'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi, sizin için de (Allah) şeriat kıldı. Müşriklere, kendilerini davet ettiğin şey (Allah'a davet ve tek Allah'a inanmak) ağır geldi. Allah, kimi dilerse onu Kendisine seçer ve Kendisine yöneleni, O'na (Kendisine) ulaştırır. Öyleyse herşey böyle başlıyor. Her şeyin başlangıcı vardır. Sadece Allah'ın başlangıcı yok. Her şeyin sonu vardır. Sadece Allah'ın sonu yok. "Herşey, herkes fanî olacaktır. Sadece senin Zül Celalî Vel İkram olan Rabbin, işte O, sadece O bakî kalacaktır." diyor. Kâinatı yaratmadan evvel, 6 âlem yaratmadan evvel de Allah vardı, âlemlerin hiçbirisi yoktu. Allah vardı, yokluk vardı. Yerler ve gökler bir iken, onları mekânlarından kopardı ve dağıttı, fetketti, patlattı ve kâinatı yarattı. Sonra mı? Sonra melekleri, cinleri, hayvanları, bitkileri, her şeyi yarattı. En sonra da insanı. Meleklerden de, cinlerden de sonra yaratılan bir varlıksınız; ama hepsinden de üstünsünüz. Nereden biliyoruz üstün olduğunuzu? Allahû Tealâ Âdem (A.S)'ı yaratıyor, ona ruhundan üfürüyor ve diyor ki meleklere: " Ben ona ruhumdan üfürdüm. Gördüğünüz gibi onu sevva ettim, ona hayat verdim ve ona ruhumdan üfürdüm. Haydi bakalım, şimdi hepiniz ona secde edin." Ne demek bu? "Onu size üstün kıldım." diyor. Şeytana söylüyor bunu. Cinlere de, meleklere de söylüyor. "Onun önünde secde etmenizi emrediyorum." diyor. Allah'ın kanunu, Allah'tan başkasına secde edilmez. Ama eğer emri veren Allah ise, o zaman secde edilir. Bütün melekler derhal Âdem (A.S)'a secde ediyorlar. Allah emir vermiştir. Onlar mutlaka emri yerine getireceklerdir; ama iblis secde etmiyor. Sonra ne mi oluyor? Ezelî düşmanımız, Allahû Tealâ tarafından huzurdan kovuluyor. Ama o da, intikam almaya kararlı. Allahû Tealâ'ya diyor ki: "Yarabbi! Beni kıyâmet gününe kadar yaşat. Bana kıyâmete kadar izin ver. Ben bu Âdemoğullarının, önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından, onlara yaklaşacağım. Onların Sıratı Mustakîm'lerinin üzerine oturacağım ve onları Sıratı Mustakîm'e ulaşmaktan men edeceğim. Eğer beni o güne kadar yaşatırsan, onların hepsini, pek azı hariç hepsini kendime bağlayacağım." Sözünü tutmuş mu? Evet tutmuş. Kıyâmet, Allah'a göre gelecek zaman değildir. Biz mahlûklara göre gelecek zamandır. Ve Allahû Tealâ Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde şöyle söylüyor. 34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu'minîn(mu'minîne). Şeytan, insanlar üzerindeki vaadini yerine getirdi. Mü'minlerden ibaret bir tek fırka hariç hepsi, iblise tâbî oldular. Yani, "73 fırkadan 72'si şeytana kul oldular." diyor. Acaba kim bu kurtulanlar? Sıratı Mustakîm'in üzerinde olanlar, mü'minler. Nerede başlıyor Sıratı Mustakîm? Allah'a ulaşmayı dilediğiniz noktada... Ve önünüzde ufuklar tül tül açılacak. En güzel zevkler sizin olacak. Sadece bir dilekte bulunacaksınız. Kur'ân'ın ne kadar çok unutulan yönü var biliyor musunuz? Allahû Tealâ buyuruyor: "Biz bu Kur'ân'a her şeyi yerleştirdik. Hiçbir şeyi eksik bırakmadık." Ve tatbikata başladığımız zaman, Kur'ân'dan ne kadar sapıldığını görüyoruz. En çok kimlere acıyorum biliyor musunuz? Kur'ân'dan haberi olmayan, insanların yazdıkları el yazması kitaplardan Kur'ân'ı öğrendiklerini zanneden, yaşamayan, üstelik de bilgin geçinen zavallılara acıyoruz. Hiçbir şey bilmedikleri halde, bilenleri suçlamalarını öyle bir zevkle okuyoruz ki... O zaman nasıl acımazsınız bu insanlara? Şu dünyada mutlu olmak, Allah'ın cennetine girmek varken, Allah'ın evliyası olmak varken, insanların şeytanın yanlış öğretisine kurban olmaları, hem kendilerini, hem başka insanları cehenneme odun yapmaları yazık değil mi? Bunca dîn âlimi var. Bırakınız başka ülkelerdekileri, bizim ülkemizdekiler. Özellikle televizyonları parsellemiş olanlardan bahsediyorum. Bu adamlardan hiçbirisi Allah'a ulaşmayı dilemezler ve de dilememelerinin, onları cehenneme götüreceğinin de farkında değiller. Bakınız ne diyor Allahû Tealâ: 10/YUNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne). Muhakkak ki; onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah'a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır. Sonuna dikkat edin! Âyet-i kerimenin ruhu geliyor: "Onlar Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır. Bizim âyetlerimizi bilmeyenlerdir." diyor Allahû Tealâ. Kim bu insanlar? Şaka etmiyorum. Çok hazin bir tablodan bahsediyorum size. Kim bu insanlar? Bu insanlar Allah'a ulaşmayı dilemeyenler. Şimdi üniversitelerin, İlâhiyat Fakülteleri'nin bütün kürsülerini gezin ve her birine teker teker sorun: "Allah'a ulaşmayı diliyor musunuz, dilediniz mi?" diye. İsterseniz bir anket yapalım. Çok kolay. Sadece cevap vermiyorlar. Cevaptan kaçınıyorlar, hem korkuyla, hem merakla Bizi izliyorlar. Ama Bizim kapalı olan neyimiz var ki? Her şeyimiz açık. 26 yıl olmuş. 1976 ve 2003. O insanları birer birer dolaşın, Allah için dolaşın ve onlara sorun: "Allah'a ulaşmayı diliyorlar mı?" Hepsinden aynı cevabı alacaksınız: "Ne? Allah'a ulaşmayı dilemek mi? Hiç böyle bir şey duymadım." "Piyasada birtakım üçkağıtçı adamlar var. Bu adamlar, Allah'a ulaşmayı dilemek diye bir şeyden bahsediyorlar. Ne ben ne benden evvel nesillerde hiçbir âlim böyle bir şeyden bahsetmedi bize. Hiç mümkün mü bir insanın ölmeden evvel ruhunu Allah'a ulaştırması? Sakın böyle şeyler düşünme. Ruh insana hayat verir. Öyleyse ruhum ayrıldığı anda zaten ölmüşümdür. Ancak ölülerin ruhu Allah'a ulaşır. Halbuki sen bana eğer yanılmıyorsam, hayatta iken ruhumu Allah'a ulaştırmaktan bahsediyorsun. Böyle bir şey bir defa mümkün değil." diyecekler size. Anladınız mı ne demek istediğimi? Vaziyetin ne kadar hazin olduğunu? Allahû Tealâ diyor ki: "Bize ulaşmayı dilemeyenler, Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır, âyetlerimizi bilmeyenlerdir." Bırakınız bütün bir Kur'ân'ı bir tarafa, daha elif-ba'sındayız meselenin. Bu âlim geçinen adamların hiçbirinin, hayatta iken ruhu Allah'a ulaştırmak istikametinde hiçbir ilmi yok. Ve Allahû Tealâ o söylediği yerde bitirmiyor. Onlar Bizim âyetlerimizden gâfildir dediği zaman bitirmiyor, daha arkası var: 10/YUNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne). İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir). "Âyetlerimizi bilmeyenlerin gideceği yer ateştir." diyor. Kim o bilmeyenler? Allah'a ulaşmayı dilemeyenler. Onlara: "Allah'a ulaşmayı diliyor musunuz?" diye sorduğumuz zaman böyle aval aval bakıyorlar Bize. "Allah'a ulaşmak mı dedin? Ne demek istiyorsun? Allah'a ulaştıran mı var? Hepimiz Allah'a ulaşacağız" diyorlar. Elbette ölümden sonra herkesin ruhu Allah'a ulaşacak; ama geç kalacaksınız o zaman. Biz size bu dünya hayatını yaşarken Kur'ân'ı anlatmaya çalışıyoruz. Evet size, sevgili profesör kardeşlerimiz. Yani bu söylediklerimi bilmeyen profesör kardeşlerim. Siz bütün bir toplumun kurtuluşunun önderi olmak mecburiyetinde olanlarsınız ve vazifenizi ihmal ediyorsunuz. Hayır! Bilmemek ayıp değil. Size öğretmediler bunu. Yetmez! Siz öğrendiğiniz ilmi öğretmekle vazifelisiniz. Onun için ücret alıyorsunuz. O da doğru. Sizi suçlamıyoruz, ayıplamıyoruz. Ama kendiniz de kurtulamazsınız. Bu anlattığımız şeyleri bilmeyen insanların da, sizden öğrendikleri yanlış ilim sebebiyle kurtulmaları mümkün değil. Öylesine acınacak haldeyiz ki. İslâm'ın neden dünyadaki en geri ülkelerin teşkil ettiği bir toplum olduğunu acı acı, kalbimiz acıdan kabararak izliyor, idrak ediyoruz. İslâm 7 boyutuyla birden unutulmuş. İblis atı almış Üsküdar'ı aşmış. Deveyi hamuduyla beraber yürütmüş. İslâm adına, insanların kurtuluşu için bilinmesi lâzım gelen, sahâbenin 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile beraber yaşadığı, İslâm'ın 7 safhasını birden yok etmeyi başarmış. Ve bizim üniversitelerdeki sevgili öğretmenlerimiz, bundan haberdar değiller ve haberdar olanların yanlış bir şeyler söylediğini zannediyorlar. Biz bu ilmi şu dünya üzerindeki hiç kimseden almadık. Bu ilmi Bize veren Allah'tır. Ve düşünemiyorlar. Şu anda bu ilim hiçbir yerde yoksa ve Kur'ân'ın kurtuluş reçetesini insanlar bilmiyorlarsa, Bizden bunu öğrendikleri için Allahû Tealâ'ya şükretmeleri gerekmez mi? Hayır, öyle yapmıyorlar. Ellerinin tersiyle Allah'ın hakikatlerini itiyorlar. Allahû Tealâ tarif ediyor onları. Araf Suresinin 146. âyet-i kerimesinde diyor ki: 7/A'RAF-146: Seasrifu an âyâtiyellezîne yetekebberûne fîl ardı bi gayril hak(hakkı), ve in yerev kulle âyetin lâ yu'minu bihâ, ve in yerev sebîler ruşdi lâ yettehızûhu sebîlen ve in yerev sebilel gayyi yettehızûhu sebîl(sebîlen), zâlike bi ennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn(gâfilîne). Yeryüzünde haksız yere kibirlenen kimseleri, âyetlerimizden çevireceğim. Bütün âyetleri görseler, ona inanmazlar. Eğer rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler. Ve gayy yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu, onların âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyledir. 7/A'RAF-147 : Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ ve likâil âhireti habitat a'mâluhum, hel yuczevne illâ mâ kânû ya'melûn (ya'melûne). Ve âyetlerimizi ve ahirete ulaşmayı (hayatta iken ruhun Allah'a ulaşmasını) inkâr eden kimselerin, amelleri heba oldu (boşa gitti). Onlar, yaptıklarından başka bir şeyle mi cezalandırılır (karşılık verilir)? Allahû Tealâ diyor ki: "Kim Bize ulaşmayı dilerse, onlar kurtuluşa ermişlerdir." İşte ilk örnek sahâbeden geliyor. Allahû Tealâ buyuruyor ki; Zümer Suresinin 17. âyet-i kerimesinde: 39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya'budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ibâd(ibâdi). Onlar ki; şeytana kul olmaktan içtinab ederler (kaçınırlar) ve Allah'a yönelirler. Onlara müjdeler vardır. Kullarımı müjdele. Demek ki kim Allah'a ulaşmayı dilerse, hem Allah'a kul oluyor, hem de müjdeleri var. "Kullarımı müjdele." diyor. Müjdelediklerini ne yapıyor Allahû Tealâ? "O müjdelediklerim var ya, onları altlarından ırmaklar akan cennetlerimize ulaştırırız." diyor. Herşey o kadar güzel ki... Eğer size bir kalp gözü, bir gönül gözü verirse, bunun ne kadar büyük bir mutluluk olduğunu yaşadığınız zaman göreceksiniz. Allah'a çok şükredecek, çok hamd edeceksiniz. Allah'ın kapılarından bir kapıda, Ana kapıda olduğunuz için. Herşey çok mu güzel yoksa Bize mi öyle görünüyor? Ne dersiniz? Eğer Allahû Tealâ bize diyorsa ki; "Mutluluk mu istiyorsun?" Evvelâ bana söyle; "Cennet mutluluğu mu, dünya mutluluğu mu?" insanların çoğu; "cennet mutluluğu" diyecek. Neden? Çünkü cennet mutluluğu bir sonsuzluktur. Düşünemeyeceğiniz kadar sonsuz bir hayat. Milyarlarca sene, trilyonlarca senelik bir hayat. Hem de hiç ihtiyarlamadan, enerji bedenlerle yaşayacağınız bir hayat. Öyleyse cennet hayatı diyecek. İkisinden de bahsedelim. O zaman Allahû Tealâ; "Tamam madem ki bunu istiyorsun hangi kat cenneti istersin? Birinci katı, ikinci katı, üçüncü katı istiyorsan, bunların karşılığı bir tek dilektir. Madem ulaşmayı dileyeceksin, ben de seni mutlaka üçüncü kat cennetime ulaştıracağım. Bu, benim sözüm, Allah'ın sözünde hulf olmaz. Allah'ın sözünü tutmaması, mümkün değildir." diyor. Düşünün bir defa. Bir dileğiniz var, Allah ulaşmayı dilediniz, göreviniz bitti. Geri kalan mı? Geri kalan sizin işiniz değil. Dilediğiniz an, Allahû Tealâ kalbinizdeki Allah'a ulaşma talebini: İşitir, bilir, görür. Sonra mı? Sonra hiç beklemeden harekete geçer. Üzerinizde Rahîm esmasıyla tecelliye başlar. Bu tecelli, o güne kadar gözlerinizin üzerinde bulunan, hicabı mesture adlı bir engeli, bir perdeyi gözünüzden alır. Kulaklarınızda bulunan vakra isimli bir başka engeli, kalbinizde bulunan ekinnet isimli bir başka engeli de alır. Bunları bizim sevgili profesör kardeşlerimize söylediğimiz zaman, "Haydi canım sen de! Böyle şeyler Kur'ân-ı Kerim'de yok." diyorlar. Bilmem ki nasıl anlatsam, nasıl anlatsam size derdimi? Bu dert, onların Allah'ın söylediklerini anlayamaması. Hiç akıllarına gelmiyor. Bundan 14 asır evvel, bugün Biz size ne anlatıyorsak, bütün sahâbe bunların hepsini yaşamışlar. Hayır hadîslerden bahsetmiyorum. Kur'ân-ı Kerim söylüyor yaşadıklarını. Hepsi Allah'a ulaşmayı dilemişler. İslâm denilen müessese 7 tane safhadan oluşuyor. Allah'a ulaşmayı dilemek, 1. safha. Mürşide ulaşıp tâbî olmak. Hani şu inkâr edilen husus, 2. safha. Ruhu Allah'a ulaştırmak, üçüncü safha. Buraya kadarını Allah garanti ediyor. Kim Allah'a ulaşmayı dilemişse, Allah'a ulaşmayı dilediği an, birinci kat cennetin sahibi. On iki tane ihsanla mürşidine ulaşıp da tâbî olduğu zaman, ikinci kat cennet saadeti. Yeter mi? Hayır, yetmez! Ruhunu da Allahû Tealâ Kendisine ulaştırıyor. O kişinin ruhunu da, Allah Kendisine ulaştırıyor, 3. kat cennet. Cennet saadetinin 3 katı garantide. Karşılığı mı? Bir tek dilek. Hepsi bu kadar. Bu satırları ilk defa okuyanlara masal anlatıyormuşuz gibi geliyor öyle değil mi? Ama her birinin âyetleri var Kur'ân-ı Kerim'de. Bütün sahâbe, bunların hepsini yaşamışlar. Allah'a ulaşmayı dilemişler, kâinatın en büyük mürşidine, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e ulaşmışlar, tâbî olmuşlar. Hepsinin ruhu Allah'a, Allah tarafından ulaştırılmış. Ama onlar bununla kalmamışlar. Fizik vücutlarını da Allah'a teslim etmişler. Yeter mi? Yetmez! Nefslerini de Allah'a teslim etmişler. Yeter mi gene yetmez! İrşada ulaşmışlar. En sonra iradelerini de Allah'a teslim etmişler, Hakk'ul yakînin sahibi olmuşlar. Masal gibi değil mi? Bir varmış, bir yokmuş. Bundan bin dört yüz küsür yıl evvel, başta Peygamber Efendimiz (S.A.V) olmak üzere, sahâbe adını verdiğimiz kişilerin hepsi, 7 safha 4 teslimden oluşan İslâm'ı yaşamışlar. Osmanlı'da bir söz vardır. "7 iklim 4 bucak" diye geçer. Aslında buradan geliyor. "7 safha 4 teslim". Birinci safha, Allah'a ulaşmayı dilemek. Bütün sahâbe dilemişler mi? İşte âyet-i kerime, Zümer 17: 39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya'budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ibâd(ibâdi). Onlar ki; şeytana kul olmaktan içtinab ederler (kaçınırlar) ve Allah'a yönelirler. Onlara müjdeler vardır. Kullarımı müjdele. |
| |
| | #2 |
| Teğmen Katılım Tarihi: May 2008 Yaş: 24
Mesajlar: 250
| Allah'a yönelmek, Allah'a ulaşmayı dilemek. Sonra, "Onlara müjdeler vardır." diyor. Cennet müjdesi ve dünya müjdesi. "Müjde vardır." demiyor. İkisinin de beraber olduğunu ifade etmek için, "Müjdeler vardır, kullarımı müjdele!" diyor. Sahâbenin hepsi Allah'a ulaşmayı diledikleri anda Allah'a kul oldular. Ne oldu? Birinci safha bitti. Peki Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e tâbî oldular mı? Hamdolsun ki; zamanımızda bu tartışılmıyor. Herkes burasını kabul ediyor. Harika! Geçiyoruz. Bütün sahâbe ikinci safhayı da gerçekleştirdiler. Birinci safha, Allah'a ulaşmayı dilemeleri (3. basamak.). İkinci safha, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e ulaşıp tâbî olmaları 14. basamak. 28 basamaktan mı? Ondan da haberleri yok bizim sevgili kardeşlerimizin. Hiç haberleri olmayan şeylerden bahsediyoruz. Bu, Allah'ın öğretisi. Bunun gerçek olup olmadığını incelemek, araştırmak yerine sadece reddediyorlar. Meseleyi çözdüklerini zannediyorlar. Ama kurtulacakları bir yer yok. Ne yazık ki kurtuluş yok! Tatbik edilmezse gidilecek yer cehennem. Bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e tâbî oldular. Ama delil istiyorlarsa, Allahû Tealâ Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesinde diyor ki: 48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihi), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu'tîhi ecren azîmâ(azîmen). Muhakkak ki; onlar, sana biat ettikleri zaman Allah'a biat etmiş oldular. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah'ın eli vardı. Kim (derecesini nâkısa) düşürürse, muhakkak ki o, nefsi sebebiyle (Allah'a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için) derecesini nâkısa düşürmüştür. Kim de Allah'a olan ahdlerini (yeminini, misakini ve ahdini) yerine getirirse, ona büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir). Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e tâbî olmuşlar. Söylediklerimizin Kur'ân hakikatleriyle ispatından bahsediyoruz. Üçüncü safha hepsi ruhlarını Allah'a ulaştırmışlar. İşte Zümer Suresinin bir sonraki âyet-i kerimesi, 18. âyet-i kerimesi: 39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi). Onlar (sahâbe), sözleri işitirler ve onların (sözlerin) ahsen olanına (Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından söylenilenine) tâbî olurlar. İşte onlar, hidayete erenlerdir (ruhlarını ölmeden evvel Allah'a ulaştıranlardır). Ve onlar, ulûl'elbabtır (daimî zikrin sahipleridir). Hepsi hidayete erdiler diyor Allahû Tealâ. Hidayet, ruhun Allah ulaştırılması. İşte Al-i İmran 73: 3/AL-İ İMRAN-73: Ve lâ tu'minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâh en yu'tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum ınde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu'tîhi men yeşâ'(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun). Ve sizin dîninize tâbî olandan başka kimseye inanmayın. (Habibim) de ki: "Hiç şüphesiz hidayet, Allah'a ulaşmaktır." (İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin başka birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)? De ki: "Hiç şüphesiz fazl, Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir." Ve Allah, VÂSİ'un ALÎM'dir. (Allah herşeyi kuşatan ve herşeyi bilendir.) Hepsi hidayete erdiler, ruhlarını Allah'a ulaştırdılar, 3. safha. Allah'ın garantisi buraya kadar. Bütün sahâbe, Allah'a ulaşmayı dilemişler, Allahû Tealâ hepsini Allah'a ulaştırmış, hepsi Allah'ın evliyası olmuşlar. Dost olmak, evliya olmak, üçüncü kat cennetin sahibi olmak ve dünya saadetinin yarısından fazlasına sahip olmak. Yeter mi? Hayır yetmez! Daha öteye geçmek mecburiyetindeyiz. Çünkü hepsi 25. basamağa ulaşmışlar. 21. basamakta ruhlarını Allah'a ulaştırdıktan sonra, 25. basamakta fizik vücutlarını da, vechlerini Allah'a teslim etmişler. Etmişler mi? İşte Al-i İmran Suresi 20. âyet-i kerime: 3/AL-İ İMRAN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belag(belagu), vallâhu basîrun bil ıbâd(ıbâdi). Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: "Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik." O kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: "Siz de (fizik vücudunuzu Allah'a) teslim ettiniz mi?" Eğer teslim ettilerse; o zaman (onlar), andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse; o zaman sana düşen (görev), ancak tebliğdir. Allah kullarını Basîr'dir (görendir). Yetti mi? Bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile birlikte, fizik vücutlarını da Allah teslim etmişler. Bizimkiler daha Allah'a ulaşmayı dilemiyorlar. "Gafletin bu kadarı da olur mu?" diyorsanız; haksızlar mı? Onlara öğretilmemiş ki bu. Ve şu anda öğrenmeyi istmemeleri... Bu sebeple onlara yazık oluyor. Onun için acıyoruz. Bu bir trajedidir. Eğer onlara öğretemezsek, diğerlerinin öğrenmesi çok zor bir olay. Ve böyle bir dizaynda, sonuç 60 milyondan fazla insanın cehenneme gitmesidir. Ve arkasında sadece dîn öğreticilerimizin gafleti var. Eğer dîn öğreticilerinden yakınlarınız varsa, onlarla konuşun. Bilmiyorlar bu kardeşlerimiz Kur'ân-ı Kerimi. O dîni öğrendikleri ve öğrettikleri müfredat programının kitaplarını biliyorlar. Asırlardan beri yazılmış el yazması kitaplar. Kur'ân rafa kaldırılmış. 4. safha, fizik vücudun teslimi. Bütün sahâbe bunu gerçekleştirmişler. Nefsin teslimi nerede gerçekleşir? Nefsin teslimi daimî zikirle gerçekleşir. Daimî zikrin sahiplerine, nefslerini Allah'a teslim edenlere, ulül elbab diyor Allahû Tealâ. Bütün sahâbe ulül elbab olmuşlar. Yine Zümer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde: 39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi). Onlar (sahâbe), sözleri işitirler ve onların (sözlerin) ahsen olanına (Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından söylenilenine) tâbî olurlar. İşte onlar, hidayete erenlerdir (ruhlarını ölmeden evvel Allah'a ulaştıranlardır). Ve onlar, ulûl'elbabtır (daimî zikrin sahipleridir). "Onlar, ulûl'elbab oldular." diyor Allahû Tealâ. Kimdir ulûl'elbab? Al-i İmran 190 ve 191' de tarif ediyor: 3/AL-İ İMRAN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ûlil elbâb(elbâbı). Hiç şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, elbette ulûl'elbab için nice deliller vardır. 3/AL-İ İMRAN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılen), subhâneke fe kınâ azâben nâr(nâri). O (ulûl'elbab) ki; (lübblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri) onlar, ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allah'ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki Ve bütün sahâbenin ulûl'elbab olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. 27. basamak. Nefslerini de Allah'a teslim etmişler. Yeter mi? Hayır yetmez!. 28. basamak salâh makamı. Salâh makamının 4. mertebesi. Onlara bunları anlattığımızda masal anlatıyormuşuz gibi geliyor. Ancak âyetleri söylediğimiz zaman, aslında farkına varıyorlar, ama nefslerindeki o kibir afeti öne geçiyor ve kendilerini ateşe atıyorlar. Bütün sahâbe nefslerini Allah'a teslim ettikten sonra, irşada da ulaşmışlar. İşte Hucuat Suresinin 7. âyet-i kerimesi: 49/HUCURAT-7: Va'lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri leanittum, ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel ısyân(ısyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne). Bilin ki, içinizde Allah'ın resûlü var. Şâyet emirlerin çoğunda size uysaydı lânetlenirdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi, kalplerinizde onu (îmânı) müzeyyen kıldı (fazılları îmân kelimesinin etrafında toplayarak kalbinizi tamamen nurla doldurdu). Size; küfrü, fıskı ve isyanı kerih gösterdi. İşte onlar, irşada ulaşanlardır. 28. basamağın 4. kademesindeki, 6. safha da tamamlandı. Bütün sahâbe, irşada da ulaşmış. Ne kaldı geriye? İradenin teslimi. Ne yapar insanı? Allah'ın irşad makamına tayin etmesine sebebiyet verir. "İrşada memur ve mezun kılındın" cümlesiyle, Allahû Tealâ kişiyi irşad makamının o müstesna mutluluğuna ulaştırır. Bütün sahâbe, irşad makamının sahibi olmuşlar. Tevbe suresinin 100. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: 9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu). O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan ulûl'elbab, ihlâs ve salâh makamlarını, en üst üç makamı işgal edenler), onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden), bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe, irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu.) Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır. Hepsi irşad makamının sahibi. Fevz-ül azîmin, ecrul azîmin, hazz-ül azîmin sahibi. Fetih Suresinin 10. âyeti kerimesinde, sahâbenin ecrul azîmin sahibi olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. Fussilet 35'te hazz-ül azîmin, Tövbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde de Fevz-ül azîmin sahibi olduğunu söylüyor sahâbenin. İrşad makamının sahiplerinin 3 belirgin unsuru: Fevz-ül azîm, ecrul azîm, hazz-ül azîmdir. İslâm 7 safha 4 teslimden ibarettir. Bütün sahâbe, 7 safhayı da 4 teslimi de yaşamışlar. Âyetler kesin. 14 asır sonra mı? Sadece hepsi unutulmuş. 14 asır evvel değil, bundan 4 asır evvel, 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun büyük kısmı bunların hepsini yaşadılar. Akıncılar da, sipahiler de, yeniçeriler de, bütün esnaf da. İlmîye sınıfının büyük kısmı, halkın çok büyük bir kısmı. Onlar Avrupa'ya ilim, irfan götürdüler. Avrupa'ya adâlet götürdüler. Onların adaletine hayran olanlar, onlardan olmak kararını verdiler. Kendi çocuklarını götürüp, devşirme olsunlar diye Osmanlı'ya teslim ettiler. Osmanlı İmparatorluğu'nun yükselme devresine bakarsanız, onu dikkatle detaylarıyla incelerseniz, size verdiğimiz bu 7 safhayı, Osmanlı'nın yükselme devresinde bütünüyle tespit edeceksiniz. Onlar Kur'ânı yaşadılar. Onlar bütün Avrupa'ya adâlet götürdüler, hak götürdüler ve insanlara ispat ettiler ki, Allah ile beraber olunca bütün problemler çözülür ve üstün olan onlardır. Bizim insanımız daha yeni yeni tasavvufu öğreniyor. Tasavvuf; İslâm'dan başka bir şey zannediliyor. Oysa ki tasavvuf, bu 7 safhanın da yaşanmasının, hayat geçirilmesinin adıdır. Acaba anlatabildim mi? Şu anlattıklarımı, size inanmayanlar olursa, götürün de âyet-i kerimeleri şöyle bir gözden geçirsinler. Ayıp olmazsa eğer. Özellikle şu Yunus Suresinin 7 ve 8. âyetlerine bakıp da, neden âyetlerden gâfil olduklarını anlasınlar. Anlasınlar mı? Ne diyorsunuz? Acımaktan maraz doğar. "Onların yüzlerine vurmayalım, ayıp olur!" mu diyorsunuz? Yüzlerine vurmanız gerekmiyor. Ama onların öğrenmesi, kitlenin kurtuluşu açısından mutlak bir gereklilik. Ne demiştik? Ah, dostum derdim başka. İşte dert bu. Bütün güzellikleri Allahû Tealâ size öğretecek, siz etrafınızdakilere öğreteceksiniz. Ama asıl bilmesi lâzım gelenlere öğretemeyeceksiniz. Gözümüzün önünde 60 milyondan fazla insan cehenneme doğru yürüyor. Sırf dîn öğretiminin eksik olması, yanlış olması sebebiyle. Buna can mı dayanır? Nasıl üzülmezsiniz? Allah mutlaka bir kapı açacaktır. Kitle halinde insanların cehenneme gitmesine, Osmanlı'nın vârislerinin kitle halinde cehenneme gitmesine, Allah'ın rızası yoktur diye düşünüyoruz. Mutlaka bir kapı açacaktır. Sizi öylesine seviyoruz ki, mutluluğunuz öylesine istiyoruz ki; Allahû Tealâ mutlaka bunu gerçekleştrecektir. |
| |
| Konu Araçları | |
| |