![]() |
| | #1 |
| Teğmen Katılım Tarihi: May 2008 Yaş: 24
Mesajlar: 319
| KALEM ALEM mefhumu çok geniş bir kelime. Yazanlar için KALEM, bir anlatım vasıtasıdır. Yaşama vasıtası değildir. Yazılanlar, her konuda sadece tarifleri içerebilir. Mesela TASAVVUF'tan mı söz ediyorsunuz. Tasavvuf, bilmek için değil, yaşanmak içindir. Allah-u Teala ve Tekaddes Hazretleri, Kuran'ı Kerimi ve Onun bütününü teşkil eden TASAVVUF'u, öğrenilsin diye değil, öğrenilsin de yaşansın diye göndermiş. Yaşamadıktan sonra o ilim faydasızdır. Peygamber Efendimiz S.A.V. "FAYDASIZ İLİMDEN ALLAH'A SIĞINIRIM" buyuruyor. Bizse, ilmin faydalı noktaya geldiği yere bakacağız. Orda -HAL- vardır. Kalem ise, kal'in (sözün) vasıtasıdır. Anlatmanın vasıtasıdır. Öyleyse önemli olan haldir, yaşamaktır, halden hale geçmektir. Ne bilmek, ne de anlatmak, bir bilginin başkalarına aktarılışı, ikisi de hali temsil etmezler. İkisi de sadece gal'in (sözün) anlatımıdır. HAL, Allah'ın insanlara belki en büyük ihsanıdır. Herkes, mutlaka Allah'ın adaletiyle, layık olduklarını yaşarlar. Kim, hal'in hangi noktasına layıksa, Allah onu, o noktalarda yeşertir. Filizlendirir ve yaşantısını o liyakatin gerektirdiği mutluluğa ulaştırır. Kalemse, o mutluluğun tarifini vermeye çalışır sadece. Bizim de şimdi bu tarifi vermeğe çalıştığımız gibi: Ha kalemle anlatmışız, ha sözle anlatmışız. Anlatımlar birbirine çok benzerler. Kalem, uzaktaki insanlara da bir şeyler anlatabilmenin yeterliliğini içerir. SÖZ'de artık, zamanımızdaki eğitim vasıtasıyla, ileti sim vasıtasıyla, ayni noktaya ulaşmış sayılır. Radyolardan, televizyonlardan, insanların kalemle yazdıkları değil, söyledikleri sözler, hatta görüntüleri sergilenir. Bu noktada kalemi aşan bir olguyla karşı karşıyayız. Bir televizyon, herzaman kalemden üstün bir statüdür. Çünkü kalem, sadece kal'i kelimeleri ifade eder ve yazarın daha önceki ruhsal durumunu bilmeden, okuyanlar, onu okurlar. Ama televizyondaki görüntü, konuşanın o andaki durumunu da anlatır. Heyecanlı mı, duyuyor mu, yaşıyor mu? durumu nedir; Bunun içindir ki Hazreti MEVLANA "NASİYE MUARRAFDIR" (Tarif edicidir) diyor. Amma, filme karşılık, kalemin kalıcılığı vardır. Asırlar geçse de, kalem kalıcıdır. Asırlar önceki bilgileri o zamanki kalem sahiplerinin ağzından dinliyoruz. O zaman da Allah'ın güzelliklerini anlatan pekçok insan varmış. Böylece, görüyoruz ki, asıl olan, insanın halidir yaşantısıdır ve bu hal devamlı değişiklikler gösterir. Allah'ın istediği istikamette, daha ötesi hal'in mantığına da ulaşılır. Bir insan vardır tasavvufa gönül gözü açık olarak girmiştir. Mesela, görüyoruz işitiyoruz bir kısım kardeşlerimiz de Hocamıza ulaştıkları zaman, diyorlar ki: "Hocam, ben evimde hangi odaya gitsem, benimlesiniz. Mutfakta, salonda, oturma odasında hep sizi görüyorum-" O kişi hacet namazı kılmadan gelip el öpmüş... Anlamı ne bunun ?.. Allah-u Teala, Tasavvufa girmeden onun gönül gözünü açmış. Hal'i yaşamaya, çok sonra yaşanacak hali, daha Tasavvufa girmeden yaşamaya başlamıştır. Allah-u Teala onu, o liyakatin sahibi görmüştür. Ondan sonra, bakarsınız o kişiye, hiçbir olağanüstülük göremezsiniz. Dışardan bakılınca, hal'in sebeplen keşfedilemez. Allah'ın kanunuyla, Allah'ın tercihleriyle, Allah'ın likayatı tesbit edici unsurlarıyla, biz zavallı insanların bu istikametteki görüşleri, asırlar boyunca hep birbirlerinden farklı olmuştur. Öyleyse, neye dayanarak, o kişiye, onu verdiğini kimse anlayamaz. Ama, tercihse, yüzde yüz mutlak böyle olması gerekiyordur. Yani, o kişinin liyakati ona eş değerdir ki, Allah-u Teala vermiştir. Konunun burasına akıl erdirebilmek çok zor. Buna, hiç çalışmayın. Bırakın hah, HAL'in sahiplen gönüllerince yaşasınlar. Ve Allah-u Teala'dan, sizi de en üst seviyelerde hallendirmesini düşünün. Diyelim ki, Allah-u Teala bir kişinin gönül gözünü açtı. HARİKA!.. Ondan sonra, ona, herşeyi çevresinde göstermeye başladı. Harika! Bir de ilham vermeye başladı. O gösterdiklerinin mahiyeti açısından. Ama bunun daha ötesi var. NEFS Tayyi mekanı var. (ölmeden evvel Ölmek) RUH Tayyi mekanı var. Dünyanın her yerinde, hem fizik olabilmek, hem fizik olmayabilmek... FİZİK CESED tayyi mekanı var. Fizik cesedin, ona ait olduğu yerden, ruhun ona örtü olmasıyla, onun (ruhla birlikte cesedin) ayrılması var. Bütün bunlar hal'in, ayrı ayrı kademeleri. Bunların en üstünü, ruhun fizik cesede örtü olmasıdır. Bunların, her birinin anlatımı başka şey, yaşanması başka şey. Anlatım, daha Ötede neyi sağlar ?.. Başkalarına aktarmayı sağlar sadece. Yaşam, kişinin kendi duyabileceği hislerdir. Amma, bu hislerin aktarılması işte o dediğim vasıta ile, kalemle olur. Kalem olmasa, söz olmasa, insanın gelip dinlemesi nedir?... İnsan onu yaşar. Gök katlarını görür. Orada neler olduğunu, oranın bütün sırlarını Allah-u Teala ona söyler. Eğer, başkaları bundan istifade etmiyorsa, olay zenginliğini kaybetmiştir. Hatta ihanet vardır. Kur'an-ı Kerimin Bakara suresi -Ib9. ayet-i kerimesinde Allah'ın lanetinin ve bütün lanet edicilerin lanetlerinin, ketmeden-lerin (gizleyenlerin) üzerlerine olduğu beyan ediliyor. Ayrıca bir hadis-i şeriflerinde de Peygamber efendimiz S.A.V. "gizleyenlerin kıyamet gününde ağızlarına ateşten gem vurulacağını" ifade buyuruyorlar. Ta ki gizlediklerine pişman olup onu başkalarına öğrettikleri takdirde affedeceğini söylüyor Rabbimiz (Bakara suresi ayet 160). Bundan ne çıkartıyoruz?.. Hakkaniyet kaidelerine son derece uygun bir sonuç, kalemle uygun düşen bir sonuç... Bütün EHL-İ SUFA (Sufa sahabileri) Peygamber efendimizin (S.A.V.) bütün sohbetlerine iştirak ediyorlardı. O'nun başkalarına söylediği her sözü, A'dan Z'ye bütün kelimeler onlar tarafından dinlenmiştir. Yani, Peygamber Efendimiz S.A.V. başkalarına konuşsun da, o başkalarının arasında EHL-İ SUFA olmasın hiç mümkün olmamış bu, O nerdeyse, nerde konuşuyorsa, onlar da hep oradaydı. Anlamı nedir bunun ?.. Onlar vazifelerini yapıyorlar mıydı, diye bir sual sorduğumuzda, cevap alıyoruz; Evet. Çünkü onlar, Peygamber efendimizin (S.A.V.) her bir öğrettiğini mutlaka başkalarına öğretmişlerdir. Onlar, ketmedenler değildi. Onlar açıklayanlardı...İşte, açıklamak ya sözle olur, ya da bu sözlerin yazıya dökülmesiyle olur. Birincisi geçicidir, ikincisi kalıcıdır. Zamanımızda, geçici olan sistemi de kalıcı hale getiren şeyler icad edilmiştir. Mesela teyp bunlardan biri. Ama bir süre sonra bozulduğunu görüyoruz. Bantların devamlı yenilenmesi lazım. Ama kalem öyle değil, Kalemle yazılanlar, bir defa onu bir dergide bir yazıda yayınlattığınız zaman, o kütüphanelerin içindeki o tarihte, artık asırlara hitab edebilecek bir özellik kazanıyor. Daha da geliştirilince bu iş şimdi, özel filmlere alınıyor. Eski eserlerin devamı ve artık elle dokunulmadığı için, ekşimesi de düşünülmüyor. Öyleyse kalem dediğimiz şey, Allah'ın söylediklerinin, insanlara ulaştırılmasında, en önemli silahlardan birisi oluyor. Yeter ki kalemin hakkı bu istikamette verilmiş olsun... Hz.Ali (Kerremallahu Veche)'nin veciz bir sözüyle noktalamak istiyorum: "ENNASÜ İMMA MUALLİMUN VE İMMA MÜTEALLİMUN VEL BAĞİ HEMECÜN" -İnsanlar ya öğretir, ya öğrenirler. Geri kalanı bir hiçtir. Bu vadide Rabbimiz hepimizin yar ve yardımcısı olsun! Allah'a emanet olunuz |
| |
| Konu Araçları | |
| |