ilahi-Tr Forum  

Geri   ilahi-Tr Forum > Dini Konular > Tasavvuf


Cevapla
 
LinkBack Konu Araçları
Eski 20-07-2008, 21:49   #1
Teğmen
 
Katılım Tarihi: May 2008
Yaş: 24
Mesajlar: 319
Varsayılan İRŞAD OLMAK

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz. Konumuz: İrşad olmak.

İslâm merdiveni 7 tane safha gösterir:

1- Allah’a ulaşmayı dilemek; 1. safha, 3. basamak.

2- Mürşide tâbiiyet; 2. safha, 14. basamak.

3- Ruhu Allah’a Allah’ın ulaştırması; 3. safha, 21. basamak.

4- Fizik vücudun teslimi; 4. safha, 24. basamak.

5- Nefsin Allah’a teslimi; 5. safha, 25. basamak.

6- İrşad olmak, irşada ulaşmak; 6. safha 26. basamak.

7. İrade teslimi, irşad makamına “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle tayin edilmek; 7. safha, 28. basamak.

Öyleyse bir insan Allah’a ulaşmayı dilemediği sürece o kişinin kurtuluş ümidi sıfırdır. Hiçbir zaman cehennemden kurtulması mümkün olamaz. Ne zaman Allah’a ulaşmayı dilerse o kişi, 3. basamaktadır. Bu, konunun başlangıcıdır. Ondan evvel kişi manevî hayatta değildir. Bir ölüdür. Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi, dalâlettedir, küfürdedir, hüsrandadır, gideceği yer cehennemdir. Bütün negatif faktörler onun üzerindedir.

İrşad olmak adını verdiğimiz müessese bir fenomeni başlatacaktır. Bu başlangıç noktası bir dilektir; Allah’a ulaşmayı dilemek. O dilek kişiyi takva sahibi yapar. Kim Allah’a mülâki olmayı dilerse takva sahibi olur ve gizli şirkten kurtulur. İşte Allahû Tealâ konunun bu noktasını açıklamış, Rûm Suresinde buyuruyor ki:



-30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.




“Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn: Allah’a yönel. Ruhunu hayatta iken Allah’a ulaştırmayı dile ve böylece Allah’a karşı takva sahibi ol. Ve namaz kıl ve Allah’a ulaşmayı dileyerek müşriklerden olma.”

Bir sonraki âyet-i kerimede Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:



-30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.




“O müşriklerden olma ki; onlar dînlerinde fırkalara ayrılmıştır. Herbiri kendi ellerindeki ile ferahlanırlar.”

Biliyoruz ki müşriklerin gideceği yer cehennemdir. Onlar şirktedirler. Bir açık şirk var; putlara tapmak. Bir gizli şirk var; putlara tapmamak ama Allah’a ulaşmayı dilememek. Allah’a mülâki olmayı, ruhunu hayattayken Allah’a ulaştırmayı dilemeyen herkes gizli şirktedir ve takva sahibi değildir. Gideceği yer de bu sebeple cehennemdir. Çünkü cennet sadece takva sahipleri için vardır. İşte Allahû Tealâ Kaf Suresinin 31. âyet-i kerimesinde diyor ki:



-50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre baîdin.
Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.




“Cennet takva sahiplerine uzak olmayarak yaklaştırıldı.”



-50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.




“Hâzâ mâ tûadûne: İşte vaad olunduğunuz şey budur.

li kulli evvâbin hafîz: Bütün evvab olanlar için ve bütün hafîz olanlar için.”

Evvab olan kişi ruhunu Allah’a ulaştırmıştır. Ruh, meaba; en üst seviyeli sığınağa ulaşmıştır. Allahû Tealâ: “Allah’ın Zat’ı en güzel sığınaktır.” diyor:



-3/ÂLİ İMRÂN-14: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).
İnsanlara, kadınların, oğulların, kantar kantar altınların ve gümüşlerin salma (nişaneli) atların, davarların ve ekinlerin sevgisi süslendi (güzel gösterildi). Bunlar, dünya hayatının metaıdır (malıdır). Ve Allah, O’nun (Allah’ın) katında Hüsnül Meab’tır (en güzel sığınaktır).




“Vallâhu indehu HUSNUL MEÂB: Ve Allah andolsun ki; O’nun katında en güzel sığınaktır.”

Güzellerin en güzeli sığınak, Allah’ın Zat’ıdır. Demek ki O Zat’a sığınmak söz konusudur. Bunun için bizlerin Allah’a ulaşmayı dilememiz lâzım. Böyle bir dilek bizi cehennemden mutlaka kurtarır. Çünkü Allah’a ulaşmayı dileyen kişi takva sahibi olur. Allahû Tealâ burada: “Allah’a ulaşmayı dile ve takva sahibi ol.” diyor. Yalnız dileyenler. Öyleyse bu, konumuzun başlangıç noktası.

Bu noktadan itibaren Allah bize, irşad makamını tanımamız için yardımlarda bulunur. Gözlerimizde hicab-ı mesture varsa onu alır. Kulaklarımızda vakra varsa onu alır. Kalbimizde ekinnet varsa onu alır. Görme hassamızın üzerindeki perdeyi alır. İşitme hassamızdaki engeli alır. İdrak etme hassamızdaki engeli de alır ve kalbimize ihbat koyar. 7 tane faktör oluşuyor böylece. Allah’a ulaşmayı dilerse kişi, dilediği andan itibaren onda engeller yoksa zaten problem yok; sadece kalbine ihbat konulur. Eğer bu kişiye bir teklif yapılmamışsa; “Allah’a ulaşmayı dile! Allah’ın cennetine mutlaka girersin.” denmemişse; ki herkese mutlaka denir. Hayatında herkes mutlaka bu suale muhatap olur.

Allahû Tealâ bütün insanlarda eğer onlar tebliğe muhatap oldukları zaman hiçbir şey yapmazlarsa, Allah’a ulaşmayı dilemezlerse hassalarına engel koyar. Eğer karşı çıkarlarsa yani kabul etmezlerse uzuvlarına engel koyar. Eğer bunlarla da kalmayarak irşad makamıyla kavga eden ama daha öteye geçen, başkalarını da Allah’ın yolundan men eden bir kişi söz konusuysa, o zaman onların hem uzuvlarına hem hassalarına engeller koyar.

Öyleyse tebliğe muhatap olmak 3 şekilde sonuçlanır:

1- Kişi hiç itiraz etmez ama kabul de etmezse hassalarına engel konur.

2- Kişi itiraz ederse uzuvlarına engel konur; gözlerine, kulaklarına, kalbine.

3- Eğer kişi bununla yetinmez de tebliğ yapana haddini bildirmek için harekete geçip onunla tartışmaya girerse; o zaman Allahû Tealâ onların hassalarına da uzuvlarına da engel koyar.

Kısaca konunun başlangıcındayız. Kişi Allah’a ulaşmayı diledi. Dileyince onun önü açılmıştır artık. Allahû Tealâ onda mürşid sevgisini uyandıracaktır. Kişi hacet namazını kılacaktır. Dikkat edin, o kişi mürşidi sevmeyecektir. Allah ona mürşidi sevdirecektir. Allah ona mürşidi de bulduracaktır. Hacet namazını o kişiye kıldıran Allah’tır. O kişi hacet namazını kılarak Allah’tan mürşidini isteyecektir.

Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişi mürşidini talep ettiği zaman; gece saat 24.00’den sonra hacet namazını kılıp Allah’tan mürşidini istediği zaman, Allahû Tealâ mutlaka ona mürşidini gösterir. Kişinin görevi bu mürşide ulaşıp tâbî olmaktır. Tâbî olduğu anda 2. safhadadır kişi. Kalbine îmân yazılır ve başının üzerine devrin imamının ruhu gelir. Kişi kime tâbî olursa olsun, başının üzerine gelecek olan bir tek ruh vardır: O, devrin imamının ruhudur. Devrin imamının ruhu, kişinin başının üzerine gelip yerleşecektir.

Burası 2. safhadır; 14. basamak. Kişi Allah’tan sorduğu ve gördüğü mürşidine ulaşır. Önünde diz çöküp tövbe eder. Eğer kafasında bir başkası daha varsa yani birden fazlaysa, o zaman hacet namazı kılıp sorduğunda Allahû Tealâ o kişiler arasındaki farkı da gösterir. O kişinin hangisine ulaşması lâzımgeldiğini de açık bir şekilde gösterir. Ona gidilip tâbî olunacaktır.

Tâbiiyet gerçekleşti. Ne olur? Tâbiiyet gerçekleşince kişinin ruhu Allah’a doğru yola çıkar. Ruh Allah’a ulaşmak üzere vücudu terk eder, ana dergâha ulaşır. Ana dergâhtan adına seyr-i sülûk denilen bir yolculukla o ruh, evvelâ 1. kata çıkabilir. Sonra 2. kata. Sonra sırasıyla 3., 4., 5., 6., 7. kata çıkar. 7. katta 7 tane âlemden geçerek Allah’ın Zat’ına ulaşır.

Bu fenomen seyr-i sülûk adını alır. Allah’a doğru yapılan yolculuk mânâsına gelir. Ruhun Allah’a doğru yaptığı yolculuk. Ruhun Allah’a ulaşma süreci. Bu arada zikir devamlı artış gösterir. Bu zikir, ortalama 33 bin, 35 bin zikirde kişi ruhunu Allah’a ulaştırır.

Ruh 7 tane gök katını aşmıştır.

1. katta herkesle beraber çimenlerde secde etmiştir; çimenlerin üzerindeki seccadelerde.

2. katta suvarılma havuzlarında, 3. katta 2 katlı köşk mescidde secde etmiştir.

Oradan Allah’a doğru uzanan bir gök katını aşacak olan bir yola girerek, hiç kimsenin ayağı onun altındakinin başına değmeksizin yapılan o yolculukta, 3. kattan 4. kata ulaşmıştır.

4. gök katında bu kişi için Beyt-ül Makdes söz konusudur.

5. kata ulaştığı zaman Beyt-ül Haram’ın aslına ulaşır. Bir öncesinde Beyt-ül Makdes’in aslına, 2.’sinde Beyt-ül Haram’ın aslına ulaşır.

Sonra 6. gök katına ulaşacaktır. Orası sıbgatullah olmak mahallidir. Çok açık beyaza yakın renkteki bir nur kalıbından çıkan nurlarla kişi çok açık yeşil-beyaz bir renge bürünür ve derisi çatır çatır çatlar. İşte bu çatlamanın neticesinde kişinin rengi artık o hüviyete döner. Bu kişiye hilat giydirilir, eline kılıç verilir ve 7. gök katına yükseltilir.

7. gök kapının girişi bir altın kapıyladır. Altın kapının önünde 7 bakladan oluşan yaklaşık 80 cm- 1 metre eninde, 7 tane altın zincir halkası birbirine bağlıdır. Kişi bir evvelki katta kendisine verilen kılıçla o zincire bir defa vurur. Zincir ikiye ayrılır, karşıdaki kapı otomatik olarak açılır. Kişi oradan içeriye girer. Sonra da tavandan yukarı çıkarak 7. gök katının kader hücrelerine ulaşır.

İşte ulaşanlar, orada tek bir sıra oluştururlar. Herkes kendi kader hücrelerinin önündedir. Altıgen kader hücreleri 1. âlemdir. Kader hücreleri aşılarak ümmülkitaba ulaşılır. Ümmülkitap, boşlukta duran bir kitaptır. Şimdiye kadar peygamberlere ve peygamber olmayan resûllere Allah’ın yazdırdığı kitaplar varsa, o kitaplar orada biraradadırlar. Son indirilen kitabın son sayfası açıktır.

Oradan kudret denizine geçilir. Kudret denizine dalınır, suyun derinliklerinde incelemeler yaptırılır.

Sonra ruh, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve O’nun sahâbesinin bulunduğu Makam-ı Mahmud’a ulaşır.

Orada devrini tamamlayınca ondan bir sonraki kademe olan Divan-ı Salihîn’e ulaşır.

Divan-ı Salihîn’den sonra zikir hücrelerine ulaşır. Zikir hücreleri, 7. gök katında ulaşacağı son merhaleyi ifade eder. Oradan ruh, dikey bir yolculukla Allah’ın Zat’ına ulaşır.

Bu kişinin ruhu zikir hücrelerinden ayrılıp Sidretül Münteha’ya ulaşır. Sidretül Münteha’dan dikey bir yolculukla Allah’ın Zat’ına ulaşır, Allah’ın Zat’ında yok olur. Bu fenâfillâh olmaktır.

Fenâfillâh olma müessesesi demek; “fenâ” fani olmak, yok olmak “fi” içinde, Allah; Allah’ın Zat’ında yok olmak demektir. Allah’ın Zat’ına ulaşan ruh, orada Allah’a sarılır, Allah’ın Zat’ında yok olur. Çünkü o ruh, Allah’ın ruhudur. İşte seyr-i sülûk, ruhun insan vücudundan çıkarak o kişi dünya hayatında yaşarken, hayattayken Allah’a ulaşmasının adıdır.

Bununla kişi 3. mertebededir. Allah’a ulaşmayı dilemiştir; 3. basamak. 14. basamakta mürşidine tâbî olmuştur. 22. basamakta Allah’ın Zat’ında yok olmuştur. Bu, ruhun Allah’a ulaşmak suretiyle olan yegâne teslimidir. Allah’a ulaşarak teslim, ruhun teslimidir. Çünkü ruh Allah’ın ruhudur.

Bundan sonra fizik vücudun teslimi gelecektir. Bu bir dik yokuştur. Ne demek istiyoruz? Bir insan 33 bin zikirle, 37 bin zikirle, daha çok olsun -40 bin zikirle bir günde yaptığı zikirlerin toplamı hepsi bu kadar- Allah’ın Zat’ına mutlaka ulaşır. Ama fizik vücudun teslimi bu kişinin 3 saat civarında başardığı o zikrin tam 6 katını gerektirir. Kişinin fizik vücudunun Allah’a teslim edebilmesi, en az 18 saat zikretmeyi gerektirir. Sadece bu 18 saat zikri gerçekleştirebilenler, fizik vücutlarını Allah’a teslim ederler.

Fizik vücudun teslimi ile kişi irşad olmuş mudur? Hayır, olmamıştır. Fizik vücudun teslimi, daimî zikir için aşılması gereken en zor basamaktır. O aşıldıktan sonra, günde 18 saat zikri geçen bu kişinin daimî zikre ulaşmasını adeta Allah kendisi gerçekleştirir. Kişi biraz gayret ederse Allahû Tealâ onu mutlaka ulûl’elbab yapar.

İşte ulûl’elbab, lübblerin sahipleri demektir. Lübb; sır hazineleri, Allah ile konuşma yeteneğidir. Ulûl’elbab, bir insanın nefsinde hiç afetin kalmaması halini ifade eder. Ulûl’elbab makamında bir kişinin muhtevasında evvelâ bu kişi, Allah’a nefsini teslim etmiştir. Teslim edebilmesi için nefsinin kalbinde hiç afet kalmaması gerekir.

Öyleyse 1. özellik, bu kişi daimî zikirde olduğu için kesintisiz bir nur akımı nefsinin kalbini daima nurlarla dolu tutar. Karanlıkların girmesine nurlar devamlı geldiği için engel olurlar. Devamlı kalbe nur girer. Bu sebeple karanlıkların kalbe girmesi mümkün değildir. Devamlı zikir, Allah’ın katından devamlı gelen fazıllar, nefsin kalbini tamamen doldurmuştur. Nefsin kalbine yazılan îmân kelimesinin etrafında toplanan fazıllar, başlangıçta gelen %2 rahmet nuruyla %98 fazl, nefsin kalbini tamamen doldurmuştur. Bu kişi nefsinin kalbinde hiç afet kalmayan birisidir; ulûl’elbab. Nefsin kalbinde hiç afet kalmadığı için bu kişi negatif şeyleri oluşturmaz. Allah’ın emirlerini yerine getirir; yasaklarını yapmaz.

Bu kişinin nefsinin kalbi tamamen nurlarla kaplanmıştır; birinci özelliği budur.

İkinci özelliği, Allahû Tealâ onun kalp gözünü açmıştır. Kalp gözü ile 7 kat yerleri görmeye başlar. Sıfırın altında aşağıya doğru inen 7 tane âlem. Bu 7 tane âlemi birer birer görmeye başlar. Bu kişi Allah’ın söylediklerini işitir. Allah ile konuşur. Kalp kulağı açılmıştır. Allah’ın söylediklerini işitir ve Allah’a cevap verir. Allah ile karşılıklı tezekkür eder, karşılıklı konuşur. Bu kişi daimî zikirdedir. Kesintisiz bir şekilde zikretmektedir.

Zikir, Allah’ın katından rahmet-salâvât isimli nurları indirir. Aslında başlangıçta %2 rahmet kalbe girmiştir. Artık salâvât nurları, fazılları kalbe taşıyacaktır. Kesintisiz bir şekilde fazıllar kalbe gelir ve kalp hiçbir zaman karanlığa düşmez. Fazıllar kalbi %98 doldurmuştur. Devamlı gelen fazıllar, onun boşalmasına, başka bir şekilde karanlıkların o kalbe girmesine müsaade etmez.

Burada artık farklı bir olay söz konusudur. Nefsin kalbi %100 nurlarla dolmuştur. Kalbe nur doldukça o kişi devamlı derecat kazanmaktadır. Neden? Çünkü zikir en büyük ibadettir ve kişiye devamlı derecat kazandırır. Öyleyse bu kişi devamlı derecat kazanan kişiye Allahû Tealâ, “ehli hayır” dediği cihetle ehli hayırdır. Devamlı derecat yani hayır kazanmaktadır.

Ayrıca bu kişinin bir başka özelliği, hâkim veya hakem sıfatıyla hareket ettiği zaman Allah’tan sorarak karar verdiği için mutlaka doğru kararlar verir. Kendiliğinden karar veremez. Allah’a sorarak karar verir. Bu sebeple daima hayır işler. Her kararında yeni hayra imza atar. Bu, o kişinin hikmet sahibi olması demektir. Hüküm verdiği zaman bu kişi hikmet sahibi olarak hüküm verir. İster hakem olarak bir konuda vazifelendirilsin, karar versin; Allah’tan sorarak karar verir. İster hâkim olarak insanlar arasındaki davalarda karar versin; Allah’tan sorarak karar verdiği için mutlaka doğru cevabı, Allah’ın verdiği cevabı verir. Bu sebeple bu kişi ehli hükümdür. Ayrıca bu kişi Kur’ân-ı Kerim âyetlerine baktığı zaman eğer bu âyet 28 basamaktan birine aitse, bir bakışta âyetin yerini derhal sezer ve doğrusunu söyler. Bu sebeple ehli hikmettir.

Ulûl’elbab makamına gelen bir insan acaba irşad olmuş mudur? Hayır, olmamıştır. Allahû Tealâ bu kişiyi ihlâs makamına ulaştıracaktır. Ulûl’elbab makamı daimî zikre ulaşılan makamdır. Kişiyi lübblerin sahibi kılar, sır hazinelerinin sahibi kılar. Allah’ın sözlerini işitme ve Allah ile konuşma yetkisini kişiye verir ve yer katları gösterilir. 7 tane yer katları, sıfırın altındaki 7 kat. Bir orta nokta olarak, sıfır noktası olarak zemin kat da bunların içindedir.

Bundan sonra öyle bir gün gelir ki; bu kişi Allahû Tealâ tarafından Tövbe-i Nasuh’a davet edilir. Bu o kişinin muhlis olması için yeterli sebeptir. Kim Allahû Tealâ tarafından Tövbe-i Nasuh’a davet edilirse o, artık değişmesi mümkün olmayan bir tövbenin sahibidir.

Allahû Tealâ iblise ne diyordu? Diyordu ki: “Sen Benim muhlis kullarımı yoldan çıkartamazsın.”



-38/SÂD-82: Kâle fe bi izzetike le ugviyennehum ecmaîn(ecmaîne).
(İblis): "Bundan sonra Senin izzetine (andolsun ki) onların hepsini mutlaka azdıracağım." dedi.


-38/SÂD-83: İllâ ibâdeke minhumul muhlasîn(muhlasîne).
Onlardan Senin muhlis kulların hariç.




İşte burada öyle bir tövbe oluşur ki; Allahû Tealâ’nın huzurunda Tövbe-i Nasuh adını alır. Mensuh olmayan, değiştirilmesi mümkün olmayan, böylece o kişinin nasuh olmadığı bir tövbe bu. Kim Tövbe-i Nasuh’la Allahû Tealâ’nın huzurunda tövbe ederse, bu tövbe kalıcı bir tövbedir. Hiçbir olay bu tövbeyi bozamaz. Bu kişi Tövbe-i Nasuh’un sahibi olarak ömrü boyunca o tövbenin bozulmadığı bir ortam içerisinde yaşar. Hiçbir olay, bu kişinin tövbesini bozamaz. İşte burası kişinin irşad olduğu yerdir. Tövbe-i Nasuh’la tövbe ettiği yer. Peki, bu kişinin irşad olmasının Allahû Tealâ tarafından kabul edildiği ve ona bir paye verildiği bir statü var mı? Evet, var.

Bu noktada kişi Tövbe-i Nasuh’la tövbe ettiği zaman Allah, onun günahlarını vaktiyle mürşidine tâbî olduğu zaman ne yapmıştı? Günahlarını örtmüştü ve sevaba çevirmişti. Burada da Allahû Tealâ o kişinin günahlarını örter ve sevaba çevirir. Tövbe-i Nasuh’la tövbe ettikten sonra öyle bir an gelir ki; Allahû Tealâ o kişinin günahlarını örter ve sevaba çevirir. 2 faktör oldu. Günahların örtülmesi ve sevaba çevrilmesi. Bu ikisinin ortasında Allahû Tealâ’nın bir üçüncü işlemi vardır. O kişinin başının üzerine o kişinin kendi ruhunu getirir. O güne kadar başının üzerinde devrin imamının ruhu vardı ve nur vardı. Allahû Tealâ, o kişinin başının üzerine yeni bir nur olarak onun kendi ruhunu ulaştırır.

Bu bir son mudur? Hayır. Bir kademe daha var. Böyle olduktan sonra Allahû Tealâ o kişiye “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesi ile hitap eder. Ve o kişi daimî zikirdedir. Yaptığı zikir, daimî zikrin ötesinde tesbihe dönüşür. Çünkü o kişi eğer irşad makamına tayin edilecek seviyede birisi ise onun iradesi ile yaptığı daimî zikri, küllî irade devam ettirir. Bu sebeple artık o bir zikir değildir, tesbihtir. Küllî iradenin vücuda getirdiği bir “Allah” kelimesinin kesintisiz devamı sistemidir. Eğer o kişi bir resûlse, velî resûlse veya bir nebî resûlse o zaman küllî irade değil, İlâhi İrade devreye girer. Ve o kişinin bu noktada gene tesbih olur ama bu İlâhi İrade’nin tesbihidir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V), O’ndan evvel gelen Hz. İsa (A.S), O’ndan evvel gelen Hz. Musa (A.S) hepsi bu küllî zikrin sahipleri idiler. Bunun adı tesbihtir. Peki, bunun ötesi? Devrin imamı peygamberler olduğu zaman peygamberdi. Ama Peygamber Efendimiz (S.A.V) son peygamberdir. O’nunla peygamberlik müessesesi bitmiştir. Allahû Tealâ peygamberliğin O’nun devresinde bittiğini işaret ederek bu peygamberliğin tamamlandığını söylüyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V) beraber nübüvvet sona eriyor. Allahû Tealâ diyor ki:



-33/AHZÂB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).
Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir.




“Muhammed (A.S) aranızdan hiçbir erkeğin, erkek çoğunun babası değildir. O, Allah’ın Resûl’üdür ve Nebîler’in Hatemi’dir. Nebîlik O’nunla hitam bulmuştur, sona ermiştir.”

İşte böyle olunca nübüvvet müessesesi sona ermiştir. Ama velî resûller kıyâmete kadar devrin imamları olarak görev yapacaklardır. Ayrıca her kavimde, bütün devirlerde Allah’ın bir resûlü, o kavmin içinde, o kavmin lisanıyla konuşan bir resûlü daima hayatta olacaktır.

Gördük ki irşad olmak kişisel bir olgudur; Allah’ın yardımı ile gerçekleşir. Kişi irşad olduğu zaman mürşid olmak için hazırlığını tamamlamıştır. Tövbe-i Nasuh ona son işlemlerin yapılabilmesi için bir köprüdür. Tövbe-i Nasuh’unu aşabilen herkeste mutlaka günahlarının örtülmesi, başının üzerine kendi ruhunun gelmesi, günahların sevaba çevrilmesi ve “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle irşad ehli kılınmak, Allahû Tealâ tarafından mürşid hüviyetine getirilmek söz konusudur. Bir başka ifade ile muhlis olmak, irşad olmak; mürşid olmanın temelidir. Kişi irşad olmuştur ki; başkalarını irşad edebilecek olan bir hüviyete ulaşsın. İlâhi İrade veya küllî irade o kişinin üzerinde kesintisiz bir şekilde icra etsin.

İrşad olmak isimli konuşmamız burada tamamlanıyor.

Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

Düzenleyen: vuslat33 , 20-07-2008 - 22:02. Sebep: eksik yazı
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
[IMG] Kodu Açık
HTML Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Forum saati Türkiye saatine göredir. Şu an saat 04:21


vBulletin® Version 3.7.3, Telif Hakkı ©2000 - 2008 Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by vBSEO 3.2.0
© 2005 - 2008 ilahi-Tr Forumları
Web Stats